• Şimdi ben bu kitabı neden okudum, niçin okudum ,nasıl okudum, sahiden okudum mu?

    Şırfıntı öldi mu?
    Isız acun kaldi mu?
    Anlatıcı öçin aldı mu?
    İmdi beyin yırtilur.

    Şuraya kafasında deli sorularla, imge çözeceğim diye beyni yanan bir adet zeyneb çizelim. Duman kokuları geldi di mi?

    Kitap dün bitti evet. Fakat ben de bittim. Hani moddan çıkamamama mı yanayım? Haftalarca ışıl ışıl bir Pazar günü bekleyip, bulmuşken günümü bu kitapla kasvete boğduğuma mı yanayım? Kurguyu tam manada idrak edemememe mi yanayım bilemedim. Hala “Mecnun aslında engelli bir çocukmuş. İsmail abi var ya, japon balığıymış. Erdal Bakkal var ya Erdal Bakkal, tuzlukmuş o ya.” afallayışındayım. Bende bıraktığı etkiyi varın siz düşünün.

    Sanırım Sadık Hidayet ne kadar “Hayat tecrübelerimden şunu anladım ben: Meğer benimle başkaları arasında ne korkunç bir uçurum varmış! Anladım ki mümkün oldukça susmalıyım, mümkün oldukça düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” (sf.14, Ayrıntı Yay.) dese de yaşamı boyunca içinde biriktirmekten onu zehirlemeye başlayan ne varsa, imge dolu bir labirentin içinde baş döndüren bir kurguyla kusmuş Kör Baykuş’ta. Okumayı bitirince kitabın adı, Hidayet’in Labirenti olabilirmiş aslında dedim kendi kendime. Çıkış yolunu bulamadım, kayboldum o gotik havada. Tüm okuma sürecimde kafamda yarattığım atmosfer Dövüş Kulübü’nden farksızdı. Hele o şırfıntı, bildiğiniz Marla'ydı o. Kitabın sonuna geldiğimde bu benzetmelerimde pek de yanılmadığımı gördüm.

    Kör Baykuş öyle bir oturuşta ya da bir okuyuşla idrak edilecek, derdine varılacak bir kitap değil bana göre. Anlatıcının buhranlı havası gerçekten sizi boğuyor. Normalde karakterin havasına çok çabuk girerim ancak Hidayet’in anlatıcısı, gerçekten kafası çok uç noktalarda ve benim kavramaya iç dünyamın yetmediği, baştan sona bunaltı kokan bir adam adam.

    Kitapla ilgili anlatılacak çok mevzu var aslında. Kör Baykuş her açıdan katman katman bir kitap. İncelemeleri okuyunca birçok farklı yöne değinildiğini gördüm ve ben de anlatıcının durumunu şu yönde ele almak istedim; bilirsiniz, 0-1 yaş çocuğun, temel güven ve bağlanma duygusunun oturma sürecidir. Kitapta anlatıcının çok küçük yaşlarda anne-babası tarafından terk edilip halası tarafından büyütüldüğünü görüyoruz. Sevgi, temel güven ve bağlanma becerisinin burada tam manada doyurulmadığını söyleyebiliriz. İşbu durumda anlatıcı sevgi ihtiyacını halayla tamamlamaya ve ardından onunla bütünleştirdiği halasının kızı (eşi-şırfıntı) tarafından bu ihtiyacını doyurmak ister. Bu süreçte genç yaşta halasını kaybeder ve ona halasını kaybettiği gün şehvetli bir tutumla yaklaşan kuzeniyle evlenir. Bu onun için inanılmaz bir durumdur. Çünkü tam manasıyla karşılıklı sevgiyi ve bağlanmayı tadacaktır. Ancak eşinin baştaki bu şehvetli tutumu, evlilik sonrası anlaşılmaz bir hal alır. Eşi onunla hiçbir şekilde birlikte olmak istemez, bahaneler uydurur. Ona iğrenç bir yaratık gibi bakar, yüzünü görmek istemeyecek kadar beğenmez bir duruma gelir. Anlatıcımız onu anlamaya çalışırken daha vahim bir gerçekle karşılaşır; eşi, onun aşağılık gördüğü ayak takımı olarak nitelendirdiği, karaktersiz yozlaşmış insanlarla birlikte olmaya başlar. Bu durumu ondan saklamaya da hiç gocunmaz. Anlatıcı, eşinin yaptığı tüm bu ahlaksızlıklarını bildiği ve ona artık şırfıntı demeye başladığı halde, onun bu davranışları anlatıcının sevgiye olan açlığını, eşine sahip olma arzusunu bileyerek onu vahşi bir hırsla çevreleyen, kör bir tutkuya dönüştürür.

    Kitapta sürekli bir gölge imajı döner. Yazar, “düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” dedikten sonraki yazma sebebini, kendini gölgesine tanıtmak olduğunu söyler. Ancak bir yandan da ”Acaba hayat denilen şey tümüyle komik bir hikâye, inanılmaz, ahmakça bir masal değil mi? Ben kendi masalımı, kendi öykümü yazmıyor muyum acaba? Öykü yerine gelmemiş arzular için bir kaçış yolu değil mi? Ulaşılamayan arzular. Her masalcının kendine kalıtım yoluyla geçmiş, sınırlı ruh haline uygun olarak tasavvur ettiği arzular.” (sf.56) diyerek gölgesini ancak kurguladığı öykü vasıtasıyla açığa vuracağını belirtir. Bana göre karakterin gölgesini oluşturan asıl karanlık yine yukarda belirttiğim; sevgi, güven ve bağlanma ihtiyaçlarıdır. “Her an mezar gibi daralıp karanlıklaşan bu odada gece korkunç gölgeleriyle beni kuşatmıştı. Tüten kandilin önünde sarıldığım kürküm, abamla, boynuma doladığım şal ile kambur vaziyetteki gölgem duvara vurmuştu. Gölgem gerçek bedenimden daha renkli, daha hassas olarak duvara vurmuştu. Gölgem vücudumdan daha gerçekti. Ivır zıvır satan ihtiyar, kasap, dadım, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf.99) Ve anlatıcı içinde ne tür duygular barındırdıysa, farklı suretler ve karakter imajlarıyla doldurur gölgesinin içini. Bana göre hala kendine tam manada gölgesini açıklayamamıştır aslında. Yine üstü örtüktür gölgenin.

    Kitap “Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir.” (sf.13) diye başlar ya hani, sevgisizlik – akabinde ilgisizlik en büyük yaradır vesselam. Anlatıcıyı sağlam yemiştir. Okurken sizi de yer, kemirir efendim. Öykünün sonunda sağ çıktığımıza şükretmek gerekir.

    Başta bu etkinliği düzenleyerek yazar hanemize yeni bir isim ekleyen NigRa ’ya, ardından okunacak onyüzbin kitabım varken, dayanamayacağımı bilerek beni bu etkinliğin içine çeken pek sevgili arkadaşım Melike 'ye teşekkürü borç bilirim.

    Gölgelerin gücü adına, keyifli demeyi çok isterdim ama en azından benim gibi ışıl ışıl bir Pazar gününde değil de mümkünse bol bulutlu bir günde okuyunuz efendim. :)

    Şimdiden okumaya niyetlilere bulutlu okumalar dilerim. :)
  • Tengere Tardu Tigin ben. Akıp giden bozkırın ve zamanın özgür çocuğuydum! Girdiğim her yarışı kazandım. Yeriti olmadım. Evime hep tam çağında döndüm. Hiç sıçan deliğine girmedim. Ölüm parmaklarını yakama çok geçirdi, ölmedim. Ardımda acun da ısız kalmadı ama ödlek öcünü beni böyle kule iti yaparak aldı. İmdi yürek yırtılır mı? Onu da bilemem. Eşim yok, odum yok, ocağım yok. Kadın diye yoksul bir karavaş tanıdım. O da şimdi tek bir gece koynuna girdiği adamı unutmuş gitmiştir.
  • SUSUYORUM

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Kötülük başlara taç olmuş
    Açlık, kin ve öfke kaplamış yeryüzünü
    Savaşlar nedensiz, ölümlerse cinayet
    Konuşacak ne var ki?

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Zulmet sarmış her yanı
    Sabır ama (kör), insaf sağır
    Sevgi yoksul, saygı aç
    Konuşacak ne var ki?

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Ateşlere düşmüşüz de bilmiyoruz
    Nefis vicdanı boğmuş
    Bir ben davasının peşindeyiz
    Konuşacak ne var ki?

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Her şeyin var maddi karşılığı
    Zevkler cisme bürünmüş
    İnançlar menfaate göre
    Konuşacak ne var ki?

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Mühürlenmiş beyinler, kilitli dudaklar
    Fikirler bilgisayar yazılımı
    Gönüller günah bataklığı
    Konuşacak ne var ki?

    Susuyorum,
    Konuşmaya değmez bu dünya
    Korktuğum için değil ölümden
    Yıldığımı da sanmasın kimse
    Asla da vazgeçmedim
    Konuşacak ne var ki?
    01-04-2015
    Mustafa Tuku