• İNSANLARA NE ÖĞRETMEYE ÇALIŞIYORUM
    Bir şey öğretmiyor, sadece düşünmelerini istiyorum. Çünkü insanlar düşünmüyor, akıllarını kullanmıyorlar. İnanç ve fikirleri kendilerinin değil, başkalarından alınmış ödünç elbiseler gibidir. Çevrenin ve atalarının onlara telkin ettiklerini değişmez mutlak hakikatler sanıyorlar. “Şu doğrudur, şu yanlıştır” dedikleri hiçbir şeyin doğru veya yanlışlığını anlamış değillerdir. Dimağlarının etrafını su sızdırmaz kalın surlarla çevirmişler, bir şey içeri giremiyor. Bu onlara rahatlık, kolaylık ve güvenlik sağlıyor. Her sorunun nasıl çözüleceğini biliyorlar, bir şey öğrenmeye ihtiyaçları yok! Kendi doğru bildiklerinden başka doğru yok. Yalnız kendileri hak yolda, başkaları hep batıl yoldadır. Başkalarını ıslah etmek, düzeltmek görevi kendilerine verildi. Gerektiğinde onlara zor kullanmaktan çekinmezler. Bu insanların arasında kavganın, nizanın, gürültü patırtının, zulüm ve katliamların ardı arkası kesilmez. Aklını kullanamayan, düşünemeyen toplumların hali budur. Başkaları yeryüzünün, gökyüzünün hâkimi iken biz onları küçümser geçmişimizle iftihar ederiz. Kurtuluşun yolu kafayı çalıştırmakta, düşünmektedir. Düşünmek ne demektir. İnsan düşünmek için düşünmez elbet. Bir sorunu, bir derdi olacak ki düşünsün. Ama bizimkilerin hiçbir sorunu yok. Çünkü herşeyi biliyorlar. Düşünmeleri için benim kafalarına şüpheler koymam, rahatlarını bozmam lazım. Şüphe edecek ki düşünsün. Rahatı bozulacak ki düşünsün. İnsanlar biraz düşünse doğru zannetiği nice fikirlerinin zamanla yanlış çıktığını bizzat kendi tecrübelerinden çıkaracak. Hep doğru düşündüğünü sanan kişi ve toplumlar yerde sürünmeye ve sürekli birbiriyle kavga etmeye devam edecekler. Bu şekilde bin sene de gitse bir şey değişmeyecektir. 4OCAK 2019..c.ö.
  • 16. "Yavrucuğum! Yaptığın iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde bulunsa, yine de Allah onu (ortaya) getirir. Doğrusu Allah, işin ince ve gizli noktalarını bilendir ve her şeyden ha-berdardır.
    17. Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış ve başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.
    18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.
    19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin sesidir."

    16. «'Yavrucuğum!» Bu mesajla, Lokman'ın tavsiyelerinin başında yer alan, Allah'a ortak koşmanın yasaklanmasının ardından arda kalan tavsiyelerinin anlatımına başlanmıştır. «Yaptığın iş,» kötülük veya iyilik ki, Mukatil şöyle demiştir: "Lokmanın oğlu: 'Babacığım! Hiç kimsenin beni göremeyeceği yerde günâh işlesem Allah onu nasıl bilir?' deyince babası ona şöyle cevap vermiştir: 'Yavrucuğum! Bu günah «bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu,» son derece küçük olmasına rağmen «bir kayanın» en gizli ve muhafazalı yerinde, herhangi bir kayanın «içinde veya» uzak olması sebebiyle «göklerde yahut» uzunluğu ve genişliği dolayısıyla «yerin içinde bulunsa,» ki bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: "Yerin dibi gibi suflî âlemde olsa" «yine de Allah onu (ortaya) getirir.» ve ondan dolayı hesaba çeker. Çünkü kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür. «Doğrusu Allah,» ki bu da Lokman'ın sözlerindendir. «İşin ince ve gizli noktalarını bilendir,» dolayısıyla ilmi, her gizli olan şeye ulaşır. "Lâtîf 'in manalarından biri de, işlerin gizliliklerini bilen demektir. Allah Teâlâ'nın gizlilikleri bildiğini bilen kimse, kötü düşünce ve niyetlerden sakınır. «Ve her şeyden haberdardır.» "Habîr" ise, işin inceliklerini çok iyi bilen demektir. Allah Teâlâ'nın her şeyi bildiğini bilen bir kimse, gösterişi ve başkasına yapmacık hareketlerde bulunmayı terkederek Allah için samimi olmaya çalışır. Nitekim yerde ve gökte hiçbir şey Allah Teâlâ'ya gizli değildir.

    17. «Yavrucuğum!» İbadetlerin en mükemmeli olan «namazı» nefsini, ilim ve inanç açısından ikmal ettikten sonra amel yönünden de ikmal etmek için «dosdoğru kıl,» yani namaza devam et. Çünkü ona devam etmen, seni hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Nitekim Allah namazı, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymakla vasıflandırmıştır. Bu hayasızlık ve kötülükten vazgeçmiş olan kimse şeklen namazda değilse de namazda sayılır. Bunlardan vazgeçmemiş olan kimse ise namazı şeklen kılsa da namazda sayılmaz. Oruç tutmak ve yemeyi içmeyi azaltmak, insan tabiatını ıslah etmek ve ahlâkı gü¬zelleştirmek içindir. Fakat namaz, her kötülüğün sığınağı ve her boş arzunun kaynağı olan nefsi ıslah etmek içindir. Allah'ın, tapınılan boş arzudan daha çok gazaplandığı bir ilâh yoktur.

    «İyiliği,» dinen ve aklen güzel görülen şeyi «emret, kötülükten» dinen ve aklen çirkin olan şeyden «vazgeçirmeye çalış ve başına gelen» hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder ve özellikle iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştığın kişilerin eziyeti gibi sıkıntı ve dert«lere sabret.» "Sabır": Gönlü, dinin yasak ettiği şeylerden alıkoymak ve ona engel olmaktır.

    «Doğrusu bunlar,» emir, nehiy ve sabır gibi zikredilen öğütler «azmedilmeye değer işlerdir.» "Azm" ve "azimet": Kesin olarak bir şeye karar vermektir. Azmedilmeye değer işler, şüphenin bulandırmadığı tereddüdün sarsamadığı işlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), duasında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Senden rahmetini gerektiren davranışları ve mağfireti kazandıracak gayretleri diliyorum." Yani, kuşkusuz sahibinin bağışlanacağı amelleri yapmaya beni muvaffak kılmanı istiyorum. Azmedilmeye değer İşler, aynı zamanda Allah'ın farz kıldığı ve kullarına kesin olarak emrettiği işlerdir.

    Burada, söz konusu itaatlerin önemine dair bir delil, İslâm'dan önceki şeriatta bulunan bu amellere bir teşvik ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan kimse, eğer emretmesi ve alıkoyması Allah rızası için ise bu hususta başı¬na gelene sabretmesi gerektiğine dair bu ümmete bir açıklama vardır. Çünkü o kişinin başma gelen sıkıntı, Allah içindir.

    18. «Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme» ki "Tesa'ur": Yaratılıştan, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı boynunun bir tarafa eğilmesi; "tes'îr" ise, böbürlenerek yüzünü öteye çevirmektir. Buna göre anlam şöyledir: "Alçak gönüllü olarak bütünüyle yüzünü insanlara çevir, onlardan yüzünü çevirme ve büyüklük taslayan kişilerin, insanları özellikle fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi yüzünün bir kısmını kapatma. Senin nazarında ve iyi muamele etmede zenginle fakir aynı seviyede olsun.

    «Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme.» "Merah:" Taşkınlık göstermek, böbürlenmek ve kendini beğenmek demektir. Yani, kendini beğenmiş, kibirli bir halde yürüme.

    «Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.» "İhtiyâl": Üstünlüğü hayal ederek kibirlenmek demektir. Yani Allah Teâlâ, yürüyüşünde büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseden hoşnut olmaz, aksi¬ne ona öfke duyar. "Fahr" ise, mal ve rütbe gibi maddi değerlerle övünmektir. "Fahûr"da, uzun uzadıya iyi hasletlerini sayıp duran ve bu hasletlerden mahrum olanları düşük gören kişi demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Cahiliye döneminde bir adam, üzerinde yeni elbise olduğundan böbürlenip duruyordu. Bunun üzerine Allah yeryüzüne emretmiş, yeryüzü de adamı çekip almıştır. O, kıyamet gününe kadar yerin içine doğru gidip durmaktadır." (6- Hadisi Ahmed b. Hanbcl, Buharî ve Müslim: "Adamın biri, yeni bir elbise ile yürüyor ve bu yüzden kendini beğeniyordu. Bunun üzerine Allah onu yere geçirdi..." ifadesiyle tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/18.)

    Hikmet sahibi biri şöyle demiştir: "Atınla böbürlenmiş isen güzellik ve beceriklilik onundur, senin değildir. Elbisen ve âletlerinle büyüklük taslamış isen güzellik o elbiselerinin ve âletlerinindir, senin değildir. ECDADINLA BÖBÜRLENMİŞ İSEN BİL Kİ, FAZİLET ONLARDADIR, SENDE DEĞİLDİR. Bütün bunlar dile gelsey¬di şöyle derlerdi: "Bunlar bizim güzelliğimiz, meziyetlerimizdir. Oysa sende bir güzellik yoktur, öyleyse öğündüğün zaman, içinde bulunan bir meziyetle öğün, dışındakilerle değil. Dünyadan bir şey hoşuna gidince senin öleceğini ve onun kalacağını ya da her şeyin ölümlü olduğunu hatırla. Sana ait olan bir şey hoşuna gidince, eline geçtikten sonra kısa sürede elinden çıkacağını, Allah'a ve âhirete inanıyorsan, onun için, vereceğin uzun hesabı düşün."

    Hikâye edilmiştir ki, krallardan birine, kıymetli taştan mamul, mücevherlerle bezenen eşi görülmemiş bir bardak getirilmiş ve yanında bulunan hikmet sahibi birine: "Bunu nasıl görüyorsun?" diye sormuş. Hikmet sahibi: "Senin için meydana gelebilecek fakirlik ve musibet olarak görüyorum "dedi. Kral: "Nasıl olur bu?" deyince Hikmet sahibi: "Şayet kırılırsa tamiri mümkün olmadığından senin için bir musibet olur. Çalınırsa ona ihtiyaç duyarsın. Oysa sen, onun sana getirilmesinden önce musibet ve ona muhtaç olmaktan uzaktın," demiştir.

    Hikmet sahibinin dediği olmuş ve birgün bardak kırılmış, dolayısıyla kralın buna oldukça canı sıkılmış ve şöyle demiştir: "Hikmet sahibi zat doğru söylemiştir. Keşke bu bardak bana getirilmemiş olsaydı!"

    Şâirlerden biri de şöyle demiştir:
    Dünya, tıpkı rüya gibi göreni,
    Bir saat rahatlatır, sonra yok olur gider.

    19. «Yürüyüşünde tabiî ol,» "Kasd:" İfrat ve tefritin zıddıdır. Yani yürüyüşünde orta yolu tut, ne çok ağır ne de çok hızlı git, normal yürü ve tıpkı güçsüzlüklerini ortaya koymaya çalışan sahte zahid insanların yürüdüğü tarzda yürüme ki bunlar, gayretleri boşa çıkan gösteriş sahibi kimselerdir. Yine sen, ahlâksız kişilerin sıçrayarak yürüdüğü şekilde yürüme; ağır başlı ve alçak gönüllü ol. Hadiste şöyle geçmektedir: "Hızlı yürümek, mü'minin heybetini giderir."

    «Sesini alçalt.» Yani sesini kıs; hitabetme ve konuşma durumunda, özellikle duâ ve yakarış anında sesini azalt.

    İncil'de Allah Teâlâ'nın Meryem oğlu İsa'ya tavsiyesi şöyledir: "Kullarıma, Bana duâ ettiklerinde seslerini alçaltmalarını emret. Çünkü Ben, kalplerinde olanı işitiyor ve biliyorum." Ancak düşmanı vb. korkutmak için sesi yükseltmek bundan istisna edilmiştir. "Hülâsa" isimli eserde şöyle geçmektedir: "İmam, namazda insanların ihtiyacından fazla sesini yükseltmez; aksi halde sıkıntı vermiş, olur. Fakat müezzinlerin, imama uyanlardan uzakta bulunanlara tekbiri ulaştırmak için seslerini yükseltmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunda cemaat için fayda vardır. Şayet onlara imamın sesi ulaşırsa durum farklı olur. O takdirde müezzinin tekbir alması, dört mezheb imamının ittifakına göre bid'attır, mekruhtur."

    İmam Nevevî, zikri sesli yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerle; zikri sessiz yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerin arasım şöyle bulmuştur: "Gösterişten korkar ya da namaz kılanlar veya uyuyanlar rahatsız olursa bu durumda zikri gizli yapmak daha faziletlidir. Çünkü sesli zikirdeki amel daha çoktur ve onun faydası aynı zamanda dinleyenlere geçer. Sonra bu tarz zikir, zikredenin kalbini uyandırır, konsantre eder, kulaklarını açar, uykuyu kaçırır ve zindeliğini artırır.

    Hz. Peygamber namazda selâm verdikten son¬ra yüksek sesle şöyle duâ edermiş: "Lâ ilâhe illallahu vahdehû Lâ şerîkeleh. Lehü'l-Mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. O, tekdir ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye gücü yetendir.)

    Öte yandan Haccac'ın, kendisiyle birlikte oturanlara, en hoş sesin hangisi olduğunu sorması üzerine onlardan biri şöyle demiştir: "Sesi güzel olup da geceleyin Kur'ân okuyan bir okuyucunun sesinden daha hoş bir ses işitmedim." Haccac: "Bu güzel" demiştir. Biri de: "Eşimi doğum sancıları içerisinde bırakıp erken camiye yönelmişken bana birinin gelerek bir çocuğu müjdele¬mesinden daha ziyade hoşnut olduğum bir ses duymadım," demiş. Haccac: "Ne kadar güzel!" demiştir. Şa'b b. Temimi ise şöyle demiştir: "Hayır. Allah'a yemin olsun ki, aç olup sofranın hazırlanma sesini işitmekten daha çok zevk duyduğum bir ses asla duymadım." Buna karşılık Haccac: "Beni Temim oğulları! Siz hep azık ve yemek sevgisini tercih edersiniz" demiştir.

    «Kuşkusuz seslerin en çirkini» akl-ı selimin hoşlanmadığı, çirkinliğine hükmettiği en kötü ses «merkeplerin sesidir.'»

    Ebû'l-Leys şöyle demiştir: "Merkep sesinin, gerek Araplar ve gerekse diğer insanlar arasında çirkin olduğu biliniyordu. Bununla birlikte merkebin dışındaki diğer bazı hayvanların seslerinin bu sesten daha çirkin olması muhtemeldir. Fakat Allah Teâlâ, insanlara çirkinliği bilinen söz konusu merkep sesini örnek vermiştir. Çünkü bu sesin -cehennemde olanların sesi gibi başı tiz, sonu ise peştir. O sesi işiten ondan tamamıyle nefret eder."

    Buna göre anlam şöyledir: "İnsanlar seslendikleri ve konuştukları zaman onların en çirkin sesi, bir anlamda merkep gibi anıran kişinin sesidir. Yani seslendiği vakit tıpkı merkebin sesini yükselttiği gibi yükseltir." Burada, ihtiyaçtan fazla seslerini yükseltenler merkebe benzetilmiş ve sesleri de anırma örneği ile izah edilmiştir. Daha sonra söz, benzetme edatından arındırılarak istiare şeklinde ortaya konmuş, böylece Allah, onları merkepler; seslerini de anırma yapmıştır. Bu ifade, sesi gereğinden fazla yükseltmenin kınanmasında iyiden iyiye bir vurgulama ve böyle bir sesin Allah katında sevimli olan şeyler yerine çirkin addedilen şeylerden olduğuna dair bir uyarıdır.

    Diğer taraftan Süfyan es-Sevrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Merkep sesinin dışında her şeyin sesi teşbih addedilir. Oysa merkepler, şey¬tanı gördükleri vakit anırırlar. Bu nedenle bu ses çirkin sayılmıştır."

    Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: "Merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar şeytanı görmüşlerdir. Horoz¬ların ötüşünü işitince de Allah'tan lütuf isteyin. Çünkü onlar, meleği görmüşlerdir.’’ (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirimizî tahric etmişlerdir. Bkz. el-F ethu'l-Kehlr, 1/121.)

    Bu hadis-i şerifte, iyi kimselerin gelişi anında rahmetin indiği ve o anda duanın müstehab olduğu, günahkâr kimselerin gelişi anında da gazabın indiği ve bu durumda Allah'a sığınmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Nitekim ibn Melek'in, "Şerhu'l-Meşârîk" isimli eserinde de böyle geçmektedir.
  • Başdanışman sustu, Taliplere, YENİ DÜNYA DÜZENİ'ni incelemeleri için zaman tanıdı. Yeniden konuştuğunda, “YÜCE PİR'e bağlılık ve itaat rastgele değildir,” diyordu, “KOALİSYON'un terbiye YOLU'na giriş, kolay bir süreç olmadığı gibi, YENİDEN ARINMA da kolay değildir!

     YENİDEN ARINMA aşamalarının her birinde iki temel unsur vardır: Islah Eden ve Islah Olunan. Islah Eden, Islah Olunan'a el verecektir. KUTSAL KOALİSYON, YÜCE PİR'in Vasıllara, Vasılların Saliklere, Saliklerin Müridlere, Müridlerin Taliplere el vermeleriyle mümkün olabilmiştir. El verme ilişkisinin vazgeçilmez ilk şartı, Teslimiyet'tir. Tarihi tecrübemiz bize Mutlak Teslimiyet'in olmadığı yerde, arınmanın ve sıçramanın gerçekleşemediğini göstermektedir. Hoca-talebe ilişkisinde itirazın yeri yoktur. Islah edilmeyi talep eden Talip, iradesini kendisini ıslahla görevli olana bırakacak, kendisini ona verecek, hocasına 'gassalin elindeki bir ceset gibi' teslim olacaktır. Hoca, talebesinin mizaç ve durumuna göre, değişik yollarla ıslah eder. Hoca, talebesinin kat edeceği YOL'u daha önce kat edendir. Hoca, YOL'un tüm zorluklarını, açmazlarını, aldatıcı ve ayartıcı yönlerini bilendir.”
  • Günün sözü
    Nefsi ıslah etmenin en kolay yolu, Allahın
    zikrine devam etmek ve haramlardan uzak durmaktır.
    Ebu Said hadimi (k.s)
  • Şeytan'ın yolu, Adem'in yolundan tamamiyle farklıdır. Onun yolu, Allah'a itaatten çıkmak, O'na karşı gelenlerin yoluna uymak ve nasihat kabul etmenin yerine, gururla bu yolda ısrar etmek ve asilerin yürüdüğü isyan yoluna sapmaktır. Bundan dolayı insan için doğru olan yol, şeytanî hilelere karşı savaşmak, onun kurnazca kurduğu tuzakları sezmek ve karşı müdafaaya geçmek, onun kötü planlarından kendini korumak için daima uyanık bulunmak ve eğer bütün ön tedbirlere rağmen bazen Şeytan'a gafil avlanırsa ve Allah'a karşı gelirse tövbe etmektir. İnsan hemen o anda pişman olmalı, günahına üzülmeli, utanmalı, tekrar Allah'ın yoluna dönmeli ve günaha sebep olan yönlerini ıslah etmelidir.

    Ayrıca, "Bu gittiğiniz yol, sizi doğru yoldan saptıran Şeytan'ın yoludur. Velilerinizi, dostlarınızı cinlerden ve insanlardan olan şeytanlardan seçerek bu konudaki sürekli ikazlara rağmen, hatada ısrar etmeniz, sizin açık ve devamlı düşmanınıza teslim olduğunuzu gösteriyor. Şeytan tarafından tamamiyle perişan edilip rezil-rüsvay bir hale getirilip ve sonunda Şeytan'ı bekleyen aynı son ile karşılaşmadan, kendi nefsinizin düşmanı değilseniz ve eğer biraz olsun vicdan kalmışsa sizde, ikaza kulak veren ilk atanız Adem ile Havva'nın yoluna dönersiniz" diyerek Hz. Peygamber'e karşı gelenleri uyarmaktadır.
    -Alıntı(İnternetsiz Kur'an-ı Kerim uygulaması)
  • Neden bazı insanlar gece namazına kalkarken kimisi uyuyor? Neden bir adamı camiye yönelirken görüyorsun da diğeri ezanı duyuyor ve telefon oyununu bırakmıyor?
    Neden birisi insanlardan yüz çevirip cihada  koşarken diğeri gitmiyor? Neden kimisi malını mücahitlere infak ediyor ve bu yüzden tutuklanıp hapse atılıyorken diğeri hükümetlerin yakalamasından korkuyor ve malını infak etmiyor? Neden bazı insanlar Cihad yolu üzerine sebat ederken diğerleri biraz "taviz verelim ki düşman bizden elini çeksin ve biraz nefes alalım" diyorlar?
     Neden bazı kadınlar eşlerinin cihada gitmesine mani oluyorken diğerleri altınlarını ve çocuklarını cihat için sunuyor?
    Neden falan alim kolaylaştırıyor, yumuşak bir dille anlatıyor, insanlar onunla iletişim kurabiliyor ve düşmanı defetmek için müslümanlarla çalışıyorken diğer alim sineleri daraltıyor, sert mizaçlı, kendisiyle iletişim kurmak mümkün değil ve kimse onunla toplu bir amel yapamıyor?
     Neden kimisi muhtaç olduğunu ileri sürerek hırsızlık yapıp çalıyorken diğeri çok fakir bir hayat yaşamasına rağmen haklarını istemeyi bırak kimseden bir şey dahi talep etmiyor ?
    Neden bir kadın bu şiddetli sıcakta başörtü ve peçe takarken diğerinin hayası yok?
     Bu soruların tek bir cevabı var;  Kim salih amel işliyorsa Allah'a ve ahiret gününe iman etmiştir. Kim de salih amel işlemiyorsa ya da günahlara dalmışsa onun imanı daha zayıf ve azdır. Ve eğer ıslah etmek ve düzeltmek istiyorsan İnsanların Allah'a ve ahiret gününe imanının artması için çalış. Ve onlara bunu hatırlatmaya devam et. Bunu çeşitli yollarla yeni,farklı, etkileyici araçlarla yap.
     Bu kısa sözler ümmetin kalkınmasında sen nasıl pay sahibi olabilirsin bunu izah ediyor; İnsanların Allahu teâlâ'yı tanımasını sağla. Onlara münasip bir yola "La İlahe İllallah'ın" gereklerini ve şartlarını açıkla. Bunu eski alimlerin kitaplarından zor bir dil ve üslup ile yapman gerekmiyor. Onlara Allahu Teala'nın sıfatlarını esmau'l husna'nın anlamlarını açıkla. Onların Allah'ın yüceliği, büyüklüğü, nimetleri ve kudreti hakkında düşünmelerini sağla. Onlara peygamberlerin, sahabelerin, salihlerin hayatını öğret. Kıyameti hatırlat, cennet ve cehennem ve hesaptan bahset. Ölümü ve kabri hatırlat ki ölüm muhakkak gelecektir bunda şüphe yoktur.
    Bu peygamberlerin görevidir ve bunlar Kur'an-ı Kerim'in ve Nebi (s.a.s)'nin bu din için vurgu yaptığı konulardır. Sahabeler bu konularla nasihat dolu bir atmosferde yaşayarak sahabe oldular. Sen de onlar gibi olmak istiyorsan onların atmosferinde yaşa, ümmetin düzelmesini istiyorsan onların da bu atmosferde yaşamasını sağla. Vaktini bunun için ayır. Ömrün  boyunca müslümanlara bunu hatırlat. İslam Devleti kuruluna kadar sıkılma, ümitsizliğe kapılma ve duraksama. Çünkü Müslümanlar buna muhtaç, onların buna ihtiyacı var o yüzden durma. Biz her ne zaman gevşeklik gösterdiysek zafer gecikti ve vaziyet kötüleşti. Biz her ne zaman çalışıp çaba sarfettiysek zafer yaklaştı, vaziyet iyileşti ve ecir arttı.