• Hiç kendine sordun mu?
     Neden bazı insanlar gece namazına kalkarken kimisi uyuyor? Neden bir adamı mescide yönelirken görüyorsun da diğeri ezanı duyuyor ve telefon oyununu bırakmıyor?
    Neden birisi insanlardan yüz çevirip cihada  koşarken diğeri gitmiyor? Neden kimisi malını mücahitlere infak ediyor ve bu yüzden tutuklanıp hapse atılıyorken diğeri hükümetlerin yakalamasından korkuyor ve malını infak etmiyor? Neden bazı insanlar Cihad yolu üzerine sebat ederken diğerleri biraz "taviz verelim ki düşman bizden elini çeksin ve biraz nefes alalım" diyorlar?
     Neden bazı kadınlar eşlerinin cihada gitmesine mani oluyorken diğerleri altınlarını ve çocukların cihat için sunuyor?
    Neden falan alim kolaylaştırıyor, yumuşak bir dille anlatıyor, insanlar onunla iletişim kurabiliyor ve düşmanı defetmek için müslümanlarla çalışıyorken diğer alim sineleri daraltıyor, sert mizaçlı, kendisi iletişim kurmak mümkün değil ve kimse onunla  toplu bir amel yapamıyor?
     Neden kimisi muhtaç olduğunu ileri sürerek hırsızlık yapıp çalıyorken diğeri çok fakir bir hayat yaşamasına rağmen haklarını istemeyi bırak kimseden bir şey dahi talep etmiyor ?
    Neden bir kadın bu şiddetli sıcakta başörtü ve peçe takarken diğerinin hayası yok?
     Bu soruların tek bir cevabı var;  Kim salih amel işliyorsa  Allah'a ve ahiret gününe iman etmiştir. Kim de salih amel işlemiyorsa ya da günah işliyorsa onun imanı daha zayıf ve azdır. Ve eğer ıslah etmek ve düzeltmek istiyorsan İnsanların Allah'a ve ahiret gününe imanının artması için çalış. Ve onlara bunu hatırlatmaya devam et. Bunu çeşitli yollarla yeni,farklı, etkileyici araçlarla yap.
     Bu kısa sözler ümmetin kalkınmasında sen nasıl pay sahibi olabilirsin bunu izah ediyor; İnsanların Allahu teâlâ'yı tanımasını sağla. Onlara münasip bir yola "La İlahe İllallah'ın" gereklerini ve şartlarını açıkla. Bunu eski alimlerin kitaplarından zor bir dil ve üslup ile yapman gerekmiyor. Onlara Allahu Teala'nın sıfatlarını esmau'l husna'nın anlamlarını açıkla. Onların Allah'ın yüceliği, büyüklüğü, nimetleri ve kudreti hakkında düşünmelerini sağla. Onlara peygamberlerin, sahabelerin, salihlerin hayatını öğret. Kıyameti hatırlat, cennet ve cehennem ve hesaptan bahset. Ölümü ve kabri hatırlat ki ölüm muhakkak gelecektir bunda şüphe yoktur.
    Bu peygamberlerin görevidir ve bunlar Kur'an-ı Kerim'in ve Nebi (s.a.s)'nin bu din için vurgu yaptığı konulardır. Sahabeler bu konularla nasihat dolu bir atmosferde yaşayarak sahabe oldular. Sen de onlar gibi olmak istiyorsan onların atmosferinde yaşa, ümmetin düzelmesini istiyorsan onların da bu atmosferde yaşamasını sağla. Vaktini bunun için ayır. Ömrün  boyunca müslümanlara bunu hatırlat. İslam Devleti kuruluna kadar sıkılma, ümitsizliğe kapılma ve duraksama. Çünkü Müslümanlar buna muhtaç, onların buna ihtiyacı var o yüzden durma. Biz her ne zaman gevşeklik gösterdiysek zafer gecikti ve vaziyet kötüleşti. Biz her ne zaman çalışıp çaba sarfettiysek zafer yaklaştı, vaziyet iyileşti ve ecir arttı.
  • İnsan ruhunu anlamanın en iyi yolu insanın onun tutkularını kendi başına yaşamasıdır. Bu nedenle ıslah olmuş günahkarlar günümüz ve çağımızda büyük dinlerin kurulduğu gündeki kadar değerlidir. Kendisini yaşamın güçlüklerinin üzerine çıkarmış, bataklıktan kurtarmış ve kötü deneyimleri alıp onlardan yararlanmış bir insan düşünün. O yaşamın iyi ve kötü yanlarını gerçek anlamıyla kavrar. Bu bilgi konusunda hiç kimse onunla kıyaslanamaz özellikle de yalnızca iyi yanı görmüş erdemliler.
  • Yaratılış yapısı düşündüğümüzden daha basittir: her şey ruhun içinde gerçekleşir. Ruh kendi içinde Yaradan’ı, kendini ve aralarındaki bağı hisseder.
    Yaratılan tek şey ruhtur, Yaradan’ın yanı sıra
    var olan tek şeydir. Ruh kendinin dışında hiçbir şey hissetmez, sadece kendi iç dünyasının farkındadır. Buna Adem ya da Adam HaRişon (ilk insan) denir ve pek çok parçaya bölünmüştür. Her parça, ilk insanın bedeninin bir organıdır. Ruh aslında haz alma arzusudur. “Benzersiz ruhlar” denilen parçalar, haz alma arzusudur.
  • (Müslüman idarecilerinizin, ıslah olmaları için Allah’a dua edin, Onların ıslah olmaları sizin de yararınızadır.) [Taberani]
  • Ümmetin izzetini ve şerefini geri getirecek, ümmetin tekrar ayağa kalkmasını ve ıslahını sağlayan sahih akide ve doğru düşünce üzerinden dünyaya hakim olması açısından yazılmış, tavsiye niteliğinde güzel bir eser. Yazar her zamanki gibi sohbet tarzında yazmış bu eseri de. O yüzden okurken sıkılmadan zevk alarak tadına varıyorsunuz, o heyecanı size hissettiriyor.
  • Bekarlık ve evlenmenin fazileti konusunda, birbirinden farklı haberler ve bazen aynı derecede nakiller vârid olmuştur.

    Rasûlullah'ın (s.a.v) bu konudaki sözlerinin farklı ve çeşitli oluşu; insanların farklı yapı ve hallere sâhip oluşlarındandır. Bazıları için fazilet bekarlıktadır; bazıları içinse evliliktedir.

    (*)Bütün bu anlattıklarımız, takvâsı kemâle ermiş ve nefsini tamamen ezmiş olmasından dolayı şehvet ateşi sönmüş kimse hakkındadır.(*)

    Yoksa şehveti galeyana geldiğinde fitneye düşmesi kaçınılmaz olan kimsenin evlenmesi vâciptir.

    ***

    Sûfiler içinde, kendilerine takdir edilen zamana kadar bekarlığa sabredenlere, özel bir eş seçilir ve Allahu Teâlâ ona bir çok sebep ve yardımcılar hazırlar. O da, kendisine gelen bu ilahi ihsan ve sevkedilen rızıkla nimetlenir.

    ***

    Sûfilerden birisinin şu hâlini işittim: Kendisine:

    “Niçin evlenmiyorsunuz?" diye sorulduğunda:

    “Kadın ancak er kişilere lâyıktır. Ben ise, daha gerçek er kişilerin derecesine ulaşamdım, öyleyse nasıl evlenebilirim!" diye cevap vermiştir.

    Sâdık müridlerin, evlenmek için bekledikleri bir (başka) bülug çağı vardır (ki o da, nefsi ıslah edip kâmil er kişi oldukları zamandır).

    ***

    Bu düşüncemin doğruluğuna, Şeyh Abdülkâdir'den (rah), nakledilen şu söz de delâlet etmektedir: ”Bir zamanlar evlenmek istemiş fakat, hâlimin karışacağından korktuğum için cesâret edememiştim. Takdir edilen zamana kadar sabrettiğim zaman, Allahu Teâlâ, bana hepsi de kendi irâde ve isteği ile infak edecek kadar cömert ve zengin dört tane zevce nasib etti.”

    Hiç şüphesiz bu, Allah için sabrı cemilin bir neticesi ve hediyesidir. Mürid, sabreder ve Allah’tan bir çıkış yolu taleb isterse; Mevla kendisine bir kolaylık ve çıkış yolu nasib eder. Bu durumu ifade eden bir âyet-i kerimede:

    "Kim Allah 'tan korkarsa, Allah onun için bir çıkış yolu yaratır ve hiç ummadığı yerden kendisini rızıklandırır." buyrulmuştur.

    ***

    Peygamberlerle ilgili haberlerde, şöyle bir kıssa anlatılmıştır:

    “Bir âbid kendisini tamamen ibâdete vermişti. Öyle ki; zamanındaki insanların en yüksek derecesine ulaşmıştı. Onun bu durumu devrindeki peygambere zikredilince, peygamber:

    “Eğer bir sünneti terketmeseydi ne güzel bir adam olurdu!" dedi. Bu söz âbide ulaştı. Abid bundan çok etkilendi ve meseleye önem verip:

    “Ben o sünneti terketmişken ibâdetim bana fayda vermez." diyerek, hemen peygamberin (a.s) yanına geldi ve terkettiği sünnetin ne olduğunu sordu. Peygamber de:

    “Evet sen, evlenmeyi terkettin" dedi.

    Bunun üzerine âbid: “Ben evliliği haram saydığım için terketmedim. Ancak, (dünyalık adına) hiçbir şeye sâhip olmadıgım için buna yanaşmadım. Ben, insanlara yük olan, onun bunun verdiği ve getirdigi ile geçinen birisiyim. Bu hâlimle hakkını ödemeyip bir kenara itecegim yahut türlü sıkıntılar içinde kıvrandıracagım bir kadınla evlenmemi uygun görmedim.” dedi.

    Peygamber (a.s) ona: "Seni evlenmekten meneden sadece bunlar mı?” diye sordu, abid: “Evet.” dedi. Peygamber de: “Seni kızımla evlendiriyorum." dedi ve kızıyla evlendirdi.
    Şihabüddin Sühreverdi
    Semerkand, 2010, 21. Bölüm, 205-219 arası seçmece
  • Bilge Kral Aliya'nın kaleminden: Kur'an'ı nasıl okumalıyız?

    Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Kur'an'ı anlayarak okumanın ne kadar mühim olduğunu bizlere anlattığı yazısında "Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum." diyor.

    İŞTE ALİYA'NIN O YAZISI:

    Doğrusu Kur'an'ı defalarca okumuştum. Ancak daha önce "Kur'an'ı gerçek manada nasıl okumalıyız?" sorusunu sormamıştım.

    Bu soru beni düşünmeye şevketti. Bunun için sizlere, kafamda oluşan düşünceler zincirini arz etmeye çalışacağım.

    Her şeyden önce şunu göz önünde bulundurmalıyız ki, Kur'an-ı Kerim bölük pörçük edilemez. Kur'an'da siyakından koparılarak ele alınan her münferit ayet bize tam olarak gerçeği veremez. Ancak ondan bir cüzünü verir. Çünkü eğer Kur'an bir bütün olarak değerlendirilirse ancak tam bir gerçeği ifade eder. Sadece bazı ayetlerin ele alınması da kaçınılmaz olabilir. Ancak şunu bilmeliyiz ki bu sınırlı sayıdaki ayetler için geçerlidir. Bunu bir mozaik tablosuna benzetebiliriz. Bir mozaik tablosunda kırmızı veya siyah parçalar ancak diğer parçalar ile beraber anlam kazanır. Tabloya ait parçalardan sadece bir parçayı alırsak bu durumda tek basına aldığımız bu parça tabloyu oluşturan diğer parçalar olmaksızın tablonun güzelliğinden herhangi bir şeyi bize vermez. Bunu daha iyi açıklayabilmek için bazı örnekler vereceğim.

    "Ey iman edenler, öldürme konusunda kısas sizin üzerinize farz kılındı." Kur'an ayeti kısası destekler. Diğer bir ayette ise affetme ve bağışlamaya çağrı yapılır. "Kötü bir işin cezası misliyledir. Kim ki bağışlar, ıslah ederse onun ecri Allah kalındadır. Allah zalimleri sevmez." Bir ayette de, "Ey iman edenler Allah'ın sizin üzerinize helal kıldığı temiz (rızıkları), kendinize haram kılmayın ve haddi de aşmayın." Başka bir ayette de "Dünya hayatının çiçeği eşlere... " buna benzer misaller çoğaltılabilir.

    Kur'an okuyan bir kimseye bazı ayetlerde tenakuz varmış gibi görünebilir. Ancak asla böyle bir şey söz konusu değildir. Bilakis durum bunun tam tersidir. İşin gerçeği ise Kur'an'ın ve İslam'ın yüksek ve en harikulade bir şekilde ayrıcalıklı olmasıyla ilgili bir durumdur. Zahiren Kur'an emirleri arasında tam bir uyum olmakla beraber ilk bakışta tenakuz varmış gibi gözükebilir. Çünkü Kur'an bizde sadece bir tek iş yapmamızı istemiyor. Bilakis iki işin beraber olmasını istiyor. O bizden sadece kısas yapmamızı istemiyor. Bununla beraber affetmemizi de istiyor. Bunu ters çevirerek de düşünebiliriz. O bizden sadece ahiret için çalışmamızı istemiyor aynı zamanda bu dünya için de çalışmamızı istiyor. Yani biri olmadan diğerinin olamayacağını vurguluyor, Bundan dolayı hak üzere olsalar bile -cezadan başka- hiçbir şey düşünemeyen Müslümanların imanı olgun bir iman (kamil iman) seviyesine ulaşamayacağı gibi, sadece affetmeyi düşünen Müslümanların imanı da olgun bir iman (iman-ı kamil) değildir. Öyleyse olgun Müslüman iki emri de bilip mutedil olan insandır.

    Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum.

    Diğer bir mesele de periyodik ve devamlı olarak Kur'an okunmasının zaruriyetidir. Bu, Kur'an ışığının aydınlığını keşfetmemiz için en güvenilir yoldur diye düşünüyorum. Çünkü Kur'an'ı her bir okuyuşumuz bize O'ndan yeni şeyler anlamamıza yardımcı olacaktır. Kur'an'ı Kerim hiçbir değişikliğe uğramadan kalmıştır. Ancak değişen bir şey var, biz değiştik. Bizi kuşatan durumlar ve üzerinde yaşadığımız dünya değişti. İşte bu olağanüstü değişiklikler bizim yeni derinliklere dalmamıza neden oldu. Bu da daha önce okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'den tamamen gafil kalmamıza yol açtı. Ve ansızın kalplerimizin derinliklerinde ayetlerin yankılarını işittiğimizde Kur'an'ın Önceki öz anlamından tamamen gafil olduğumuzu fark ettik.

    Herkesin bu durumu kendi kendine doğrulatması mümkündür. Ancak ben burada bazı şahsi tecrübelerimden örnekler vermek istiyorum.

    Çok zaman önce, ömrümün ilk yıllarında Kur'an'ı Kerim okumam esnasında cihad, adalet ve amelden bahseden ayetler üzerinde duruyordum. Bunun delili o zamanlar not aldığım küçük defterimdir. Allah-u Teala diğer defterlerim arasından onun tahrib olmadan ulaşmasını bana bahşetti. Bu defter Kur'an-ı Kerim'den alınmış olan bu ayetlerle ve buna benzer ayetlerle dolu idi. Çok iyi hatırlıyorum bu ayetlerin birinde düşmanların ve istibdadın reddinin vücubu ile ilgili Müslüman kişinin şahsiyetinden bahseder, "Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar" (Şura, 39) ayetidir.

    Ben her fırsatta yukarıda belirttiğim ayetler üzerinde durup düşünürken "bir" Allah-u Teala'dan bahseden ve dünya hayatının gelip geçici olduğunu anlatan ayetler dikkatimi çekti. Yani insanı düşünmeye yönelten ayetler, harekete değil... Allah-u Teala dışında her şeyin yok olup gideceği ile ilgili ayetlerin bütün benliğimi sardığını ve etkisinin şiddetini bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Allah'ın vadettiği gerçek çelişmez bir gerçekti. "Her şey fanidir. Ancak kerem ve iyilik sahibi Rabbin kalıcıdır (bakidir)." Yani Allah-u Teala tek başına bütün yıldızlardan önce ve onlardan sonra da baki idi. İşte bu tek başına ve değişmeyen hakikat idi. Annem, Allah'ın rahmetine intikal ettiği zaman kalbim hüzün ve keder dolu idi. Fecr Suresi'ndeki harikulade olan "Ey huzura eren nefisi Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön. İyi kullarım arasına gir. Cennetime gir." (Fecr, 27-30) ayetlerini hiç o zamana kadar fark etmemiştim. Ancak ben bu ayetlerden daha iyi teselli olacak bir şey bulamamış ve kendi kendime şöyle soruyordum: "Kim annesi öldüğü zaman bir çocuğa ölümü kabullenmesi için bundan daha güzel bir söz söyleyebilir?"

    Öyle ise Kur'an bir durumda şeriat, bir durumda da cihadı yüceltirken diğer bir durumda da zamanın ölçeklerinden çıkış yolu bulamayanlara tesellidir. Buna binaen kişisel durumumuza göre dikkatimizi bir şey çekebilirken diğer bir halde dikkatlerimizi daha başka yönlere çekebilir.

    Bu ihtivanın Kur'ani yankıları insanın özel durumları ile ilgili olduğu gibi toplumsal düzey ve tarihi şartlarla da ilgilidir. O zaman toplumla veya tarihi şartlarla ilgili durumlar, etnik ayrılığın toplumu parçalaması, bakışlarımızı kadınların eşitliği, insanlığını ortak gelişmesi gibi bazı ayetlere öncelik verilmesine ve onlar üzerinde yoğunlaşmaya çevirir. Mesela dini hukukun çiğnendiği veya hangi türden olursa olsun bu konuda ayrılıkların ve ihtilafların baş gösterdiği bir toplumda üç kelimeden oluşan apaçık şu ayeti gündeme getirir, "Dinde zorlama yoktur."

    Biz Müslümanlar ayetler arasında ayırım gözetmeyiz. Ancak gayri müslimler bu kısa Kur'an ayetinin, dini hoş görü açısından en yüksek ve harika manayı ifade ettiği konusunda ısrarlıdırlar. Bu yönde düşünmemiz mümkündür. Ancak bu konu kısa olan makalemizin çerçevesini aşar.

    Şüphesiz Kur'an'ın okunmasından veya dinlenmesinden neyi kasdettiğimize de işaret etmemiz gerekir. Bazı insanlar Müslümanların genelinin Kur'an'ı anlamadıklarına bakarak bunu faydası az olan bir iş olarak görüyorlar. Bense bu görüşe katılmıyor ve asla unutamadığım bir olayı burada hatırlatmamın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Seneler önce uluslararası bir İslami konferansa katılma fırsatı elde etmiştim. Konferans Avrupa'nın büyük şehirlerinden birinde düzenlenmişti. Konferansa birçok ulema ve düşünür İslam düşüncesinin yenilenmesi (tecdid) konusunda görüşlerini ve araştırmalarını sunmak üzere katılmışlardı. Her gün konferansın başlangıç ve bitiminde dünyanın meşhur kurralarından biri tarafından Kur'an-ı Kerim okunuyordu. Orada hazır bulunanlar büyük bir ilgi ile ulema ve konferansçıların kelimelerini dinliyordu. Ancak biz salonda bulunanlardan yüzlercesinin fısıldaşarak konuştuklarını, sandalyelerini hareket ettirdiklerini ve ellerindeki evrakların sayfalarını karıştırdıklarını duyuyorduk. Ancak Kur'an-ı Kerim'den ayetler okunmaya başlandığında ansızın duruyorlar ve salona sessizlik çöküyordu. Herkes nefes almamacasına büyük bir huşu ile okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorlardı. Karinin ağzından Kur'an kelimeleri dökülmeye başladığı zamanki durum bir nehrin sesiz ve sakin bir şekilde " akmasına benziyordu. Sonra da insanı daha uzaklara alıp götüren bir şelalenin başına götürüyordu. Ancak olayın en zirve noktası anlatılamayacak, sadece yaşanacak bir hal olan son gün idi. Bu olay da karinin bize ayrılıktan önce özel olarak seçtiği Rahman Suresi hediyesidir. Bu harikulade meşhur sure ki, üslubunun güzelliği ve ayetleri arası uyumuyla onu anlatmak insanı aciz bırakıyor. Özellikle de Sure'de tekrarlanan, "Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?" ayeti bütün dinleyenleri adeta derin bir okyanusun dibine çekti.

    Ancak ben o anda şunu hissettim ki okunan ayetleri tamamen anlıyorum. Kendimi de konferans süresince orada bulunan diğerlerine daha yakın gördüm. Diğerlerinin yüzlerinde de aynı ifade okunuyordu. Sanki şöyle demek istiyorlardı: "Görmüyor musunuz? Hepimiz İslam'da kardeş değil miyiz?"

    Bu olaydan sonra Kur'an'ı anlayarak okumanın önemini daha iyi anladım. Zira bütün Müslümanlar'ın kalpleri Kur'an'ı bu şekilde veya diğer bir şekilde anlayabilir. Ve anlamakla da yükümlüdürler.

    Mimberu'l Hak ve'l-Hürriyye / Çeviri: Yusuf Aydın

    Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 50 - Mayıs 95