• ISLAK FENER

    Yeşilliklere yağdım Uykulu bir yıldızın çiy damlası oldum
    Karanlığın kırlarına yağan
    Burası değildi yerim
    IsIak fısıltısını duyuyorum, yeşilliklerin
    Burası değildi yerim
    Denizin kükreyen beşiğinde yıkanıyor
    Fenerin ışığı
    Peki, nereye gidiyor bu sarhoş, deniz tutkunu fener?
    Bakışlarım büyücülerin sisli dansında
    Mozaik setinde uzak ufkun
    Damarlarımda canlanıyor gece şarkıları
    Ve susuz duvarlarına yağıyor ruhumun
    Sarhoş edıci yağmur.
    Ben hatanın görünmez gözünden damlayan
    Yıldızım, Gece istekli;
    Ve sıcaktır ufkun çıplak gövdesi
    Ve yeşil bir mermeri andıran çimen
    Şarkılar söylüyordu beyaz damarlarıyla
    Ve Doğu'nun mavi merdivenlerinden inen
    Ay ışığı.
    Ufuk mavisi giysileriyle
    Dans ediyordu büyücüler
    Gecenin şarkılarıyla sarhoşken ben
    Düşlerin penceresi açıktır sonuna kadar ve o,
    Daldı içeriye bir rüzgar gibi.
    Şimdi kırlardayım
    Yanımdan geçiyor rüzgar
    Kül olmuş tüm çarpıntılar
    Dans etmiyor artık mavililer
    Uykusu kaçmış
    fenerin ışığı usulca gidip geliyordu
    Cadde soluk alıyordu
    Pencereden dışarı fırladığında
    Cadde soluk alıyordu
    Kayalar ne denli istekli kokuyordu
    Aceleci fener!
    Bu ezgili caddede
    daha ne kadar kayacaksın?
    Gece şarkıları soldu
    Büyücülerin dansı sona erdi
    Keşke buraya yağmasaydım.
    Esintinin bedeni gece karanlığında kaybolduğunda
    Sahilde yola koyuldu fener.
    Keşke buraya -karanlığın yeşil yatağına-yağmasaydım.
    Fenerin ışığı, benden kaçıyor
    Nasıl gideyim?
    Kırların soğuk kemiğine tutundum
    Ve benden uzakta, fener
    Denizin kükreyen beşiğinde, yıkanıyor.

    Sohrab Sepehri
  • Bir avuç toprağın kenarında
    Kendimden uzak bir yerde
    tek başıma oturmuşum
    tüm esintiler toprak oldu.
    Ve Parmaklarımın arasından kayarak yere düştü.

    Bir Hiçe Benziyorsun!
    toprağın soğukluğuna bırak yüzünü.
    Kendi yüksekliğimi kaybetmişim.
    Korkuyorum,bir sonraki andan ve duygularıma açılan bu pencereden.
    Elimin unutkanlığına bir yaprak düştü:
    Akasya yaprağı!
    Annemin yüzünde titreyen ninni, kaybolmuş bir nağmenin kokusunu vermekte.
    Pencereden, Çocukluk duvarından, günbatımına bakıyorum.

    Boş yere bakıyorum, boş yere.
    Yeşil bahçe kapılarının üzerine çöktü bu duvar.
    Oyunların altın zinciri ve hikayelerin aydınlık saçan
    Kapıları, bu enkazın altında kaldı.
    Öbür tarafta, karanlığım göründü:
    Samanlı çamurdan yapılmış kubbe üzerinde durmuşum tıpkı bir üzüntü gibi.
    Ve günbatımı buharına karışmış bakışım.
    Bir üzüntü, merdivenlerin üzerinde yalnız oturmuş.
    Bu koridorlarda başıboş bir bekleyiş vardı
    Eski "BEN" bu toprak kabın yeşil kanatlarında söndü.
    Kararmış havada, akasya ağacı tatlı bir korku içinde güneş tutulmasını seyretti
    Yapraklarla dolup taşan pencerede güneş yanıyor.
    Bir yaprakla kaydım.
    Tüm bağlantılar kopmuş.

    Kendimden uzak bir yerde, yalnız ve kendi soluğumla oturmuşum.
    Parmaklarım toprağı alt üst ediyor,
    bir resim çiziyor,
    yeşil bir resim: dallar, yapraklar;
    sonra kayarak uykuya dalıyor.
    Aydınlık bahçeleri üzerinde uçuyorum.
    gözlerim yeşilliklerle dolup taşıyor,
    nabız atışlarım dallarla, yapraklarla birleşiyor.
    Uçuyorum, uçuyorum.
    Uzak bir kırda,
    kanatlarımı yakıyor güneş ve ben
    uyanma nefreti ile
    toprağa düşüyorum.
    Birisi, kül olmuş kanatlarımın üzerinde yürüyor.

    Bir el alnıma dokundu,
    ve ben, gölge oldum:
    Sen misin "Şasusa"?
    geç kaldın:
    çocukluk ninnisinden günümüze dek
    seni bekliyordum.
    Kanalların yeşil gecesinde
    Sihirli nehirlerde
    Mermerlerin güneşinde
    Seni çağırdım.
    Ve karanlık özlemi içinde seni
    çağırıyorum: "Şasusa"!
    bu güneşli kırı gece yap ki (kaybolmuş)
    yolumu bulayım, ve kendi
    ayak izlerimde kaybolarak söneyim.
    "Şasusa" ey çıplak ve kara esinti!

    Dudaklarına sessizlik hakimdi.
    Parmakları hiçbir yöne kaymadı.
    birden,
    yüzündeki ifade dağıldı ve tozunu rüzgar
    alıp götürdü.
    Islak yeşillikler arasında yola düştüm.
    bir rüya kaybetmiştim bu yeşillikler üzerinde.
    ellerim, arayıp taramanın işe yaramazlığı ile doludur.
    eski "BEN" bu kırlarda yalnız dolaştı.
    öldüğünde,
    kanallar rüyası ve akasyaların kokusu parmaklarındaydı.
    bir üzüntü üzerinde
    yola düştüm.
    bir geceye çok yakınım, karanlığım göründü:
    "o günlerin" gecesine fener futmuşum.
    akasya ağacı fenerin ışığında durmuş,
    yaprakları uyuyor.

    annemi dinliyorum,
    güneş pencere ile birleşmiş.
    annemin nağmesi yaprakların sesi ile uyumlu.
    Bir beşik sallanıyor.
    bu duvarın arkasında bir duvar yazıtı
    kazımaktalar.
    Duyuyor musun?
    iki boşluk arasında gidip gelmekteyim.
    Sanki, toprağın soğukluğuna bir kapı aralamışım:
    mezarlık yaşamıma yansıdı.
    Çocukluk oyunlarım bu siyah taşlar üzerinde buruşmuş.
    taşları dınliyorum: üzüntünün sonsuzluğu.
    Mezar kenarında bekleyiş (ne kadar) boşunadır."ŞaSuSa" siyah mermer üzerinde yeşermiş:
    "ŞaSuSa” karanlığım gibidir!
    güneşe bulaşmış gövdem. Karart beni; gövdendeki gece
    karanlığını bana boşalt.

    ellerime bak: yaşam yolum seninle sönüyor.
    boşlukta bir yol, karanlık yolcusu:
    kafilenin çan Seslerini duyuyor musun?
    bir avuç karabasanla yol arkadaşı olmuşum.
    yol, geceyle başladı, güneş vardı,ve şimdi karanlık sınırından geçiyor.
    Kafile derin olmayan nehirden geçti ve sabah dalgaların
    üzerine döküldü.
    Gümüş gibi parlak su üstünde bir yüz, ölüme gülüyor.
    "Şasusa"! "ŞaSusa"!
    Sisli havada
    mezarlık soluk alıyor;
    toprağa dökülüyor "Şasusa"nın gülücüğü, ve
    parmağı ile kaybolmuş bir yeri gösteriyor:
    Bir duvar yazıtını.

    Taş kıpırdıyor.
    Annemin nağmesinde açıyor akasya çiçekleri: Sonsuzluk dallarında.
    bir avuç toprak kenarında,
    kendimden uzak bir yerde, tek başıma oturmuşum.
    duygularımın üzerinden kayıyor yapraklar.

    Sohrab Sepehri
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?
  • Karanlık otların üstüne damlamışım.
    Değildi burası yerim.
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 58 - Ayrıntı
  • Geçer yağmur bir yaşlı kadın gibi
    köyleri, kentleri; sessiz ve yaslıdır.
    Saçları ıslak, mantosu kül rengi,
    arada bir elini kaldırır,

    tıklatır çekingen, pencere camlarını,
    perdeler ürperir, fısıldaşır.
    ...