• Fransızca Politique sözcüğünden evrilerek dilimize giren politika sözcüğü Türkçede, yine başka bir ödünçleme yoluyla Arapçadan giren siyaset sözcüğüyle eş değer olarak kullanılmaktadır.
    Politika sözcüğünün kökeni ise eski Grekçeye (eski Yunanca) gider. Eski Yunanca pólis πόλις "devlet, şehir; küçük şehir devletlerine verilen ad" kelimesinden evrilerek bugünkü şeklini alan sözcük, modern batı dillerinde ‘devlet yönetme sanatı’ anlamında kullanılmaktadır. Grekçe polis ‘şehir’ sözcüğünün kalıntılarını bugün Türkiye’deki bazı yer adlarında da görürüz. Örneğin İstanbul’un eski adı Konstantinepolis’te (Konstantin şehri) olduğu gibi. Yine Bolu, Gelibolu, İnebolu, Safranbolu şeklinde içerisinde –bolu bulunan yer adlarımız da bu Grekçe polis kelimesinin gramatikalleşmiş (ekleşmiş) biçimleridir (polis > bolis > boli > bolu şeklinde bir evrim söz konusu). Anadolu’da Grekçe yer adları nereden geldi? diye düşünebiliriz. Bu soruyu net bir şekilde cevaplayabilmemiz için tarihî alt yapıyı iyi bilmemiz gerekiyor. Burada sadece dilbilim bilmek yetmiyor, biraz da tarih ve kültür bilim işin içine giriyor. Anadolu, eskiden Doğu Roma imparatorluğunun toprakları içerisinde yer alıyordu. Alparslan, bu toprakları Haçlılardan almadan önce birçok yer adı Grekçe idi ve bunun kalıntıları da hâlâ görülmektedir. Batı Roma’nın merkezi Avrupa topraklarında iken, Doğru Romanın merkezi Konstantin (İstanbul) idi. Dolayısıyla Anadolu’yu ifade etmek için kullanılan İklim-i Rum kelimesindeki ‘Rum’ sözcüğü, bugünkü bildiğimiz Rumlar değil, Roma’nın kısaltılmış biçimidir ve İklim-i Rum, ‘(Doğu) Roma diyarı’ demektir.
    Siyaset sözcüğü ise Arapça seyis ‘At bakıcısı; her çeşit yönetici’ kökünden gelmektedir. Burada siyasetçileri at bakıcısı sayarsak, yönetilenleri (reayayı) da at olarak görmemiz gerekir ki hakir bir bakıç açısı olur. :)) Bu sözcüğün kökeni ise eski Aramcada ‘şōş, şōşbīn’ kelimelerine gider. Aramca da bir Sami (Semitik) dili olduğu için Arapça ile akrabadır ve kelimelerin birçoğu benzerdir.
    Kelimelerin kökenini açıkladıktan sonra ülkemizdeki bu kavramların algısı üzerinde durmak istiyorum. Bizde siyaset/politika geçmişten beri hep ayrıştırıcı bir olgu olarak süregelmiştir. Modern Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de ideolojik bakış açısına dayalı ‘ayrıştırıcılık’tır. Birisi siyasi veya ideolojik olarak bizimle aynı görüşte değilse, onu hemen dışlarız. Sağ-Sol davaları ve verilen canların çoğu da bu uğurdadır ve gerçekten çok üzücüdür. Entelektüel insanlarımız da dahil, siyaset ve politika üzerine sorunsuz ve sağlıklı bir sohbet etmek fırsatı pek mümkün değil, bunun örnekleri varsa da çok azdır. Bizler, kendimizden olmayanı ötekileştirmeyi bırakmadıkça gerçekten bilimde ve diğer alanlarda ileri gideceğimizi düşünmüyorum. İslam, hoşgörü dini iken neden buna riayet etmeyiz onu da anlamış değilim. Gerçi İslamın çok katı yönleri de var ama bu ayrı bir tartışma konusudur. Bu konuda benim düşüncelerim şu yöndedir: Görüşü veya ideolojisi, yaşam biçimi her ne olursa olsun (vatanımıza kast etmedikçe) hepsinin varlığını kabul etmeli ve dışlayıp yadırgamamalıyız. Birisi bizimle aynı görüşte değilse ve gittiği yol yanlış ise bundan ya ders çıkarmalı ya da uygun bir dille uyarmalıyız. Yanlışı görmeden yanlışı tanımanın mümkün olmadığını unutmamak gerek. Bizler burada siyaset ve başka meseleler üzerine birbirimize karşı kırıcı davranırken, siyasetçiler bunların hiç birisi ile ilgilenmiyor ve hayatı yaşamaya devam ediyorlar. Birbirimizi kırdığımız yanımıza kâr kalıyor. Buna değer mi? Bence değmez…
    Ülkemizde liyakat kavramı başlı başına bir sorundur zaten. Gönül rahatlığıyla destekleyeceğimiz bir siyasi lider yok (en azından benim için böyle). Bu sebeple oy kullanmak içimizden gelmiyor. Fakat biz bu bakış açısını kırmalı ve çevremizdekilere karşı daha anlayışlı olmalı, duyarlı davranmalıyız. Ülkemizi bu çıkmazdan çıkarmanın başka yolu yok gibi. Sosyal medyada siyaset uğruna birbirini kıranları gördükçe çok üzülüyorum. Yakın zamanda böyle bir durumla karşılaştığım için bu yazıyı yazmaya ihtiyaç duydum. Zaman ayırıp okuyanlara teşekkür ediyorum. Herkese mutlu ve sağlıklı günler dilerim…*

    *M.C.
  • 223 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Hayırlı günler arkadaşlar…

    İbretlik ve derslerle dolu ve ısrarla tavsiye edebileceğim, akıcı çok güzel ve sıkılmadan okuyabileceğiniz bir kitap diyebilirim. Ben çok yorum yapmayı düşünmüyorum size kitabı özetleyecek birkaç alıntı yapmak istiyorum. Buyurun;

    1.) Öncelikle insanlar ne der korkusundan kurtulup Allah ne der korkusuna yönelmemiz gerektiği gerçeğini en canlı yansıtan bir eser buyurun.

    — Kızım gitti elden Ahmet, gitti. Bir kara el görünmeden aldı yavrumu. Ben de anne ceylan gibi uzaktan bakıyorum avcılara. Gece gündüz uyumaz oldum. Ne yapacağımı şaşırdım. Benim sunduğum hayat tarzının cazibesi o dünyada, onların sunduğu hayat tarzının cazibesi de bu dünyada. Peşinen gördükleri hayat gençleri cezbediyor. Bu dinsiz akım bizi yıkıyor Ahmet, yıkıyor. Aileler içten içe bitiyor ama toplum bunun farkında değil.
    — Kızınla yüzgöz olmadın mı hocam? Hala daha çenesini dağıtmadın mı?
    Caminin önündeki sandalyeye oturarak bir müddet boşluğa baktı.
    — Ne yararı olur ki kızımı içten fethedemedikten sonra? yanlış yaptım Ahmet kardeşim, yanlış. Ben kızıma çiçek sundum, ama kapkara bir paketle sundum. Onlar ise zehiri, çok güzel bir paketle sundular. O güzel, şirin ve kaliteyi temsil eden görünümün altından zehir çıkabileceğine ihtimal vermedi evlatlarımız.
    Ahmet, imamın bu açıklamasına çok sinirlenmişti.
    — İnan bana hocam sana kızıyorum. Bu kadar da kendini suçlama. Ben senin ne kadar güzel bir baba olduğunu gözlerimle gördüm. Dinsizlik senin kızının ruhundan geliyor, hocam. Vazgeç artık kendine zulmetmekten.
    — İşler senin bildiğin gibi değil Ahmet.
    — Peki hocam neydi senin suçun günahın, neydi söyle bakalım?
    — Suçlarımızın hepsini bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla Allah'ın izin verdiklerine ben izin vermedim. Allah ve Rasu-lunun önüne geçmek bu olsa gerek. Hiç unutmam, Fatma daha dokuz-on yaşındaydı. Lunaparktan geçiyorduk. Yalvardı "baba ben de bineyim" dedi. İzin vermedim. Ağladı, ağladı, dakikalarca ağladı. Yavrumun gözleri, burnu bile şişti ağlamaktan, ama izin vermedim. Neden vermedim Ahmet kardeşim, neden?
    — Peki sence neden vermedin?
    — Kışın kartopu yapmıştım da, elimde birileri görmesin diye onu cebime koymuştum. Onu cebime koyduran unsur neydiyse, kızımı orada sallandırmaya bıraktırmayan unsurlada aynı şeydi.

    2.) Peki insanlar ne der korkusu, islamdan uzaklaşmak için bir mazaret sayılabilir miydi? Toplumun hatası islama neden fatura edilmeliydi? Yoksa bir bahanemiydi

    — O kursta Allah ve Rasulu yoktu sanki. O kursta Allah'tan başka herkesten korkuyorduk. Kime ne zaman zuhurat görünecek, hangi konuda ne zaman yeni hüküm çıkacak, korkuyla onu bekliyorduk. Şimdi de kursa verdim diye övünüyorsunuz. Hazır okuma aşkımı da öldürdüler... Beni de...
    Yakup İmam, mahcup mahcup sordu:
    — Peki, ilk kurs öyleydi. Sonraki kursta ne vardı da çıktın? O kurs güzel değil miydi?
    Fatma duraklamıştı.
    — Hangi kursmuş o hatırlayamadım.
    — Hani Zehra'yla beraber gitmiştiniz ya. Orası çok güzel değil miydi?
    — Oradan ben çıkmadım. Onlar beni kovdu...
    — Neden kovdular? İyi talebeyi niye kovsunlar ki?
    — Çok soru soruyormuşum. Mutlaka birisi beni casus olarak göndermişmiş...
    — Sonra da sana güzel kurslar bulmuştum kızım ama sen gitmedini
    — Tabi gitmedim. Bende ben kalmamıştı ki artık. Bir düşünürün dediği gibi, "madem ki düşünüyorum, o halde varım." Madem ki varım, o halde düşünmeliydim. Düşünen beyin sorar. Soru sorandan korkmamalıydılar. Ben o kursu çok sevmiştim. Kendimden gitmeme sebep oldular.
    — Şimdi kendine geldin mi kızım?
    Fatma bir an ne diyeceğini şaşırmıştı. Gül Hanım kızının durumuna dayanamamıştı.
    — Dinden çıkmak isteyen Fravun, "Hakk'tan gelen kitabın sayfalarını beğenmedim" diye bahane edermiş. Şansına kötü kurs rastladıysa, dine mi küsmen gerekir? Senin canın bir güzel dayak istiyor kızım. Seni başka bir şey paklamaz. Biz de okuduk, hem de ne zahmetlerle. Jandarmalar gelecek korkusu yetmiyormuş gibi, bir de muhtardan ve korucudan korkardık, ihbar eder diye. Buz gibi evlerde okurduk ama babamız vardı başımızda. Ondan cesaret alamazdık ki. Senin başında adı baba var ama babadan eser yok. Tabi böyle yaparsın.
    — Anne!
    — Annesi mannesi yok. Beni sinirlendirme, ben baban Değilim ha!.. Alırsam seni elime Allah'tan başkası kurtaramaz.
    Fatma iyice inatlaşıyordu:
    — Yok ya. Senin karşında eski Fatma yok.
    Yakup İmam titrek sesle sordu:
    — Eski Fatma nereye gitti kızım?
    Fatma cevap vermiyor, bir noktaya bakıyordu. Gül Hanım kızını dövmek için fırladığında, Yakup İmam onu güçlükle durdurmuştu.
    — Sakın ha! Kızıma vurma! Bırak içindekileri döksün. Bize derdini anlatmayacak da kime anlatacak?
    — Bu kız derdini anlatmıyor bey! Aklını başına al! Bu kız bize isyan bayrağını çekiyor. Kurslar kötüymüş de o yüzden çıkmış. Peki kibar annenin kursundan neden ayrıldı? O kursta her şey mükemmel değil miydi? Dersler hiç aksamaz, talebe istediğini sorar, fikri tartışmalar yapılır. Haftada bir dergi, kitap okumaya izin verilir, hurafesiz İslâm öğretilirdi. Hocalar da çok bilinçliydi. Ben bile okumak isterdim orada ama bu kız ordan da ayrıldı.
    Fatma hemen müdahale etmişti:
    — Doğru o kursu seviyordum ama dersleri güzel veremeyince ayrıldım.
    — Ayrılmasaydın. İlk zamanlar tabi ki güzel ders verilemezdi. Sabretseydin. Ama sen sabredemezdin. Kurstan gelirdin, duvarlara manken resimleri yapıştırırdın. Gözün hep onlardaydı.

    3.) Mankenlerin namus anlayışı ve edebiyatı:

    Fatma, ertesi sabah Hilton Otelinin defile salonuna doğru inmeye başladı. Birkaç merdiven indikten sonra onlarca genç kızın acaip giysiler içinde podyumda gezindiklerini gördü. Kendisi de girmişti aralarına.
    Güngör Bey, hemen Fatma'nın eline bir kıyafet vermiş, izah ediyordu:
    — Bu elbiseyi al, iç çamaşırı giymeden bu elbiseyi giy. Defile çok seksi görünmeli. Fatma ilk defa böyle bir teklifle karşılaşmış, çok da utanmıştı...
    Hırsından titriyordu:
    — Hayır! Ben bu kıyafeti söylediğiniz şartlarda ölsem de giymem. Müşteri bizi mi beğenecek, elbiseleri mi?
    Bu defa Güngör Bey adamakıllı sinirlenmişti. Gözleri dönmüştü sinirden:
    — Bize nutuk atmayı bırak da defol git burdan. Seni bir daha gözüm görmesin. Bu defa Fatma bağırarak cevap veriyordu.
    — Siz istemeseniz de gideceğim zaten. Sizin satışınız fazla olsun diye kendimi pazarlayacak değilim.
    Güngör Bey biraz sakinleşmiş gibi alaylı alaylı cevap veriyordu.
    — Sen mini etek giyerek ne yaptığını sanıyorsun, kuş beyinli kız. Çağdaş ol, çağdaş…
    ----------------
    — Bak Turan, senin için bu kızı uygun gördüm. Necmi'ye de Banu iyi gider. Bu gece eğleniriz.
    Fatma'nın birdenbire beyni sarsılmıştı sanki. Kızlar da hep beraber Fatma'ya dönmüşler, onun çok bozulduğunu anlamışlardı. Fatma hışımla ayağa kalkıp bağırmaya başladı:
    — Bu ne demek oluyor böyle? Bizler şey miyiz be? İyice azıttınız artık. Defolun hemen bu evden, defolun!... Terbiyesiz, şerefsizler! Her kadını kendinize eğlence aracı mı sanıyorsunuz? Herkesin kendine göre namusu, şerefi vardır. Siz hâlâ bunu bilmiyor musunuz?
    Fikri bozuntuya vermeden gülüyor, etrafına bakarak sorular soruyordu:
    — Ne diyor bu be? Siz anladınız mı? Akşama kadar herkese bacak gösterir, yüzlerce erkeği tahrik eder. Şimdi de namustan bahseder. Kim yutar ulan senin namusunu? Mankenlerden namuslu mu çıkarmış?
    Bu soruya Nejla da çok bozulmuştu:
    — Bu ne anlama geliyor Fikri? Biz namussuz muyuz?
    Fikri bu soruya daha çok şaşırmıştı:
    — Sen de mi, sen de mi Necla! Kız sen de mi namuslusun?
    — Tabi namusluyum. Hiç değilse para için bir erkekle olmadım.
    — Yani sen parasızlardansın! Alıştınız kızım, yılda on erkek değiştiriyorsunuz, hâlâ hayat kadını olmadığınızı söylüyorsunuz. Tabi yılda on erkek olursa, namuslusunuz ama hayat kadını namussuz... Namusun ne demek olduğunu mu bil-miyorsunuz,yoksa namusun ne olduğunu unuttunuz mu?

    4.) İyi niyet başka bir şey, Düşünememek, Ahmaklık çok başka bir şey ve son:

    — Necla'yı anladık. Sen hani tevbe etmiştin?
    — Ben vücudumu satmadım ki:
    Fatma günlerin verdiği stresin de etkisiyle bağırarak tepkisini dile getirdi:
    — Bıktım bu sözden, bıktım! Hayat kadını illa kendisini satanlar mı olur? Parasız olarak aynı işi yapan ve hala tevbe etmeyen hayat kadını değil midir? Ama bende suç.
    Allah'a inancı bile olmayan insanın tevbesine inanıp onunla arkadaş oldum…
    ----------------------
    Sevgi gittikten sonra Fatma ile Özlem başbaşa kalmışlardı? Özlem'e Nedim Beyin konuşmasından söz açmak istiyor, ona soruyordu:
    — Seninle özel konuşacağım, dedi. Sence bu ne anlama geliyor? .
    — Yemeğe davettir. Zaten patronların çoğu yanında çalışan kızları, özellikle mankenleri ellerinin altında modern hayat kadını gibi görüyorlar. Canım biz çağa uyum sağladık diye onların sermayesi olmadık ya. Bu konu onuruma dokunuyor. İmkanım olsa, patronların eğlencesi (!) olan tüm mankenlere, oyuna gelen tüm sekreterlere, bütün kadınlara, "sermaye olmayın" derdim. Onların eğlence aracı olmayın. Zengin erkekler, istedikleri her kadını elde edebileceklerine ait güvenlerinden vazgeçmeliler. Ama, "bu onurlu davranışı, onurlu kadınlar yaparlar" derdim.
    Fatma, Özlem'e akıl sır erdiremiyordu. Mayo ile gazetelere çıktığı halde, bu giyimin bile erkeklerin zevklerine ve ceplerine yaradığını acaba hesaba katmıyor muydu? Onun görüşlerini öğrenmek istiyordu. Kafasındaki soruyu sorarsa, verdiği cevaptan anlardı Öz-lem'i:
    — Özlem, sana birşey sormak istiyorum. Sence bikiniyi, iç mayoyu kadınlar giydiği halde neden defilelere erkekler geliyorlar? Neden erkeklerin arzularına göre hazırlanıyor her şey? Kadınlar plajlarda bile erkeklerin zevklerine göre mayo giymeye itiliyorlar. Sence bunun sebebi nedir?
    — Hiç düşünmedim ama doğru söylüyorsun. Moda mafyası, erkeklerin zevklerini kullanarak ve kadınların aptallığından yararlanarak köşeyi dönüyorlar ama ne yapalım. Bu alem böyle gelmiş, böyle gider.
    -----------------
    Birkaç gün sonra yine gazetede resmi çıkmıştı Özlem'in. Resminin çıkacağını biliyordu, ama neler yazılacağını bilmiyordu. Gazeteyi alıp Fatma'nın yanına gitmiş isyan halinde derdini döküyordu:
    — Şunu okur musunuz lütfen.
    Fatma dikkatlice okumuştu yazıyı:
    — Okudum ne var?
    — Ne var olur mu? Erkeklerin yüreklerini hoplatmışım. Bunlar nasıl söz böyle?
    Fatma şaşırıyordu:
    — Zaten arabanın üzerine mayolu manken oturtmalarının sebebi de erkeklerin yüreklerini hoplatmak değil mi? Yoksa neden kadın çıkarsınlar ki arabaya? Üstelik mayo ile. Araba ile ne alakası var mayonun?
    — Anlayamadım, bizim mayo giymemizin sebebi, erkeklere şirin görünmek midir?
    — Aaa! Özlem sen bunu bilmiyor musun?
    — İnan ki ben hiç bu şekilde düşünmemiştim. Doğrusunu istersen ben çok fazla üzüldüm. Boy boy resimlerim çıktı ama ben konuya cinsel yönden hiç bakmadım. Ben ne böyle bir şöhret, ne de böyle bir para isterim. Ben bu işi sanat diye düşünüyordum.
    — Ya da öyle düşündürüldün. Sen değil, feminist mankenlerin bile çoğu erkeklerin arzularına hizmet ettiklerinin farkında değiller…

    :))) İyi okumalar...
  • Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız
  • 392 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Selamlar olsun size 1K ahalisi ve işsizlikten nasibini almak için bu incelemeye tıklayıp nasibini alacak olanlar...Artık bir gelenek haline geldi bunu belirtmek ama HEMENCİK yine AMA yine ÜSTÜNDE durup ALTINI çizmekte fayda var ki bu kitabı da sahaftan aldım ... Neredeyse sıfır ve 12 "milyon" (bkz: old school da BİLEREK sınıfta kalanlar ).. Sağolsun Adilhan Pasajında Piraye' den Turgut abi biraz delayli olsa da halay başı olmak isteyen naçizane şahsımıza beyaz mendil kıvamındaki bu kitabı gayet uygun bir fiyattan tokaladı .. Kendisine bir kez daha burdan teşekkürü bir borç biliyorum...ve tabii ki ısrarlı telefonlarımla bir rehine krizine dönüşen bu alamayış ama kendi açımdan verişin ortasında kalıp 2 dükkan arasında mekik dokuyan elimdeki kare ası , içi içli köfte dolu sefer tası , ablaların ablası ve orta doğu ve balkanların en efsane en bi cicisi , sahafların HASI Gülden Ablam...Sen olmasan ben ne yapardım ? =)) pek çok öpüyorum seni MUK MUK!! =))
    Bu kitap aslında bayadır listemdeydi.. Severim , hem de pek bi çok severim Eduardo Galeano' yu da ,bana kendisini tanıma fırsatı sunan Soner Yalçın' ı da.. Ama aklımda , bundan öncesinde okumak için sıradaki kitabı Tepetaklak idi .. 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu/Duvar/ olarak karar almışlar.. Kim , nasıl kabul ettirmiş bilemiyorum ..Aralarında anlaşıp, secmişler bu kitabı..1K'da oraya burya dadanıp, milletin iletilerine salça olduğum ve işsizlik bayrağını göndere çektiğim sıralarda , ekranda akışa düştü söz konusu ileti.. Şaşırmadım dersem yalan olur .. Kendim bugüne dek bir okuma grubunun etkinliğine dahil olmuş değilim.. Zaten biz metalci kesimi bir araya ancak konserde kapı önü muhabbetine ya da içip ziftlenmek için barda bir araya geliyoruz .. Baktım bizim tayfadan canikovalar da geliyor dedim tamam ben de varım.. Güneş tutulması gibi kadro .. Metin T./Duvar/ abi (adam mother russia dan geldi WTF?!?! ) , Muzaffer Akar/Duvar/ abi falan sevdiğimiz bir dolu insan..Son anda topu filelere takan gavur https://1000kitap.com/Kuyruksuzprimat/Duvar/!!! yazdık bunu kenara =)) Kanbersiz düğün olmaz Tuco inda HOUSE !!! =)) İstanbul' un trafiğinin güdümlü füzelerini ağzımızın üstüne yiye yiye geldik Kadıköy'e.. Mekanın önüne geldim girdim içeri .. Elimi kapıya attım..Kapı açılmıyor!!! Açamıyorum kapıyı .. Sağdan çekiyorum soldan çekiyorum kendime..Yok!!! Sürgülüymüş meret .. Kan yüzüme akın etti... Karizma yerlerde =P Arkadan arkadaş açtı girdim içeri.. Kimsin dediler .. Ben dedim Tuco Herrera .. Hemen ya arkadaş sen sahiden işsiz misin falan fistan gülüştük .. Bu arada ben kitabı da okumamışım , GEZİ GÖZLEM kolu kıvamında katılıyorum olaya .. Rakı sofrasında , beyaz sofra örtüsü üzerinde , boynu bükük kimsenin çatalla taciz etmediği , burun büktüğü iç güveysinden hallice "yeşillik" tabağındaki zoraki ikamet eden sürgün yemiş ,sararmış Suriyeli maydonozlar kıvamındayım..Kimseye bişey de diyemiyorum.. Şöyle nabız yoklayaraktan , konuşulanlara kulak kabartaraktan dinledim.. Döndüğümde yapılan incelemeleri de , eleştirileri de okudum.. Ordayken de sordular nedir ne değildir diye .. Yapılan YAMUKLUKLARI anlatıyordur dedim..Güldüler =)) ( ben de olsam ben de gülerdim halime ZOHAHAHAHAHAH =) ) .. Mekana gelmeden önce zaten bir cephe savaşı dönmüş anladığım kadarıyla din muhabbeti üzerinden 2 taraf arasında.. Ben de kız evine hayırlı iş için gidilirken koltuk altına kıstırılıp hediye paketine sarmalanmış ziftli lokum kıvamında tam üstüne denk gelmişim.. Bu din muhabbetini bir kenara not ettim aklımda.. Benim bildiğim Galeano' nun bu işlerde bezi yok .. Bir de dediler ki Atatürk ' ten ve Osmanlı' dan da hiç bahis açılmıyor.. Buna da check .. Döndüm geçte olsa baya hatim ede ede 5 günde falan okudum kitabı..

    Şimdii...Zurnanın zarıldadığı yerlerdeyiz cimcimeler ve esas oğlanlar (haydi isim de vereyim POCAHONTASLAR VE GERONİMOLAR =) ).. Öncelikle kendi açımdan hemen belirteyim ki sonradan sıkıntılara yelken açmayalım .. Tartışmanın yelkenleri ad-hominem rüzgarlarıyla dolmasın .. Benim dinlerle ilgili en ufak bir alıp veremediğim yok..İnananlarla da bir sorunum yok.... Voltaire ' in dediği ( ya da dediği iddia edilen sözündeki) gibi düşüncelerinize totalde karşı da olsam , karşıt fikirde de olsak bunu dile getirebilmeniz , kendinizi ifade edebilmeniz için herşeyi yaparım.. Haksız da olsanız , suçlu da olsanız suçunuz ispat edilene dek Magna Carta sözleşmesi halen daha geçerli bildiğim kadarıyla ..Değilse de işbu inceleme de ben yürürlüğe koydum! Bunları bir kere yan cebine bi at .. Karşında değilim ..YANINDA DA değilim .. Benim gibi bir işsiz için , bu etkinliğe katılırken EN önemli olan şey GERÇEKLERDİ.. Bu bir edebi kitap ya da roman değil .. Roman veya diğer edebi neşriyat , öykü olur , anı olur , gezi yazısı olur .. Bunlar göreceli şeyler .. Sen sevmezsin , ben severim.. Burda tarihi olaylar söz konusu... bunlar Zweig' ın ardı arkası kesilmez betimlemeleri değil !! Ben Yozgat' ta her 10 evin kaçında , kaç günde bir analı kızlı ardına mücver yeniyor , 3 sene sonra Çorum ,New York'tan sonra dünyanın Nike ürünlerinin tüketim sıralamasında 2. gelecek , Kırklareli' nde bu sene hane başına 1 ton mercimek tüketildi tarzı realitelerden yanayım .. Benim işim gücüm bu, söz konusu Eduardo Galeano olduğunda .. Kesin bilgi !! Şimdi misal denmiş ki evrensel bir tarih mi? Cidden çok sevdiğim taze asker adayı Oğuz Aktürk/Duvar/ arkadaşım yöneltmiş bu eleştiriyi.. Evet değil !! Kabul !! Ama geçmişten geleceğe ışınlanıp elde ettiği teknolojiyle Mars' ta koloni kurup etli ekmek üstü PLAZMA ticaretine sardırmış Konyalılar da söz konusu değil günümüzde (TERMİ-LEVENT hariç =P !! ).. Evren dediğimiz şey üzerinde hayatımızı sürdürdüğümüz dünyamız bizim için.. Sanırım İslam'la da alakalı eleştirel yorumlar vuku bulmuş ben toplantıya gelmeden önce .. Ben kesinlikle İslam'a yöneltilmiş bir negativite okuna rast gelmedim..Bilakis savunulmuş.. Başta da söyledim şimdi de söylüyorum .. Bu adamın dinle değil dini kendi çıkarına alet edenlerle derdi ..

    LÜTFEN AMA LÜTFEN DİNİ ÇIKARLARINA ALET EDEN YOBAZLAR İÇİN bkz sayın cevizkabukları : #26681147

    Ve sözde medeniyet kavalı tüttüren eli petrole, emekçinin kanına , alın terine bulaşmış peygamber Muhammed biografisi yazıp yazabilecek dünya üzerindeki en son kişi olan İKİ YÜZLÜ ARAMCO ortakları için bkz : #26682728.

    ve Nadia Comaneci ' yi ağzına alan, elindeki traş bıçağını bir inatla bırakmayan Şener Şen edasıyla bkz : #26681147

    -----------------------------------------------------------------------------------------

    Bunların aksi olaydı Eduardo Galeano gibi bir yazar , edebiyatın kilometre taşlarından biri olan ve İlahi Komedyayı yazan Dante gibi yazara gelişine vole vurur muydu ? Bu zihniyetin tohumları , şer odakları olan söz konusu Papalar daha 2010 larda yaptıkları konuşmalarda hedef almıyorlar mıydı peygamber Muhammed ' i.. kendi ellerindeki kanı unutturmak için suni gündem yaratıp , kiralayarak oturtturdukları koltuklarda takım elbiseli tiplemelere alkışlatmıyorlar mıydı aleni hakaretlerini İSLAMA KARŞI? Bunları ne çabuk unuttunuz ?!?!?!

    Bu yüzden İslam ile alakalı eleştirileri NET geçiyorum .."Cımbızlanmış" olanlar bu kesişim kümesinde yer almıyor.. Hristiyanlık itikati de bizi bağlar diyenler..TAMAM GÜZEL KARDEŞİM ... farzı misal sen günümüzde değil de bundan yüzyıllarca önce sömürgeci ispanyollar gelmeden önce inkalar mayalar adıyla anılan bir toplumun içinde yeralan baldırı çıplaklardan biriydin... İspanyollar geldi ve inandığın herşey bir gün içinde kafir - pagan - heretic ilan edildi.. seni öldürmek için 4 ayak üstünde koşan eli mızraklı tipler peydah oldu.. kırıp geçirdiler seni de soyunu da .. YETMEDİ!! Sana bünyende, bağışıklık sitemindeki databesede esamesi dahi okunmayan, hiiiç adını dahi duymadığın çiçek hastalığını bulaştırmak için , çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeleri ısın diye verdiklerini bir düşün.. Bir gün önce topraklarında özgürce yiyip içip gezip dolaşırken ; altın, gümüş veya adını sanını duymadıgın metaller için yerin bilmem kaç bin metre altına madenlere girmeye zorlandığını bir düşün !! BU MU SENİN İTİKATININ BAĞLI OLDUĞU İTİKAT .. Eduardo Galeano , hiç unutmayalım ki bu adamların torunu .. Yazdıkları bunun üzerine .. Latin Amerikanın Kesik Damarlarını boş yere yazmadı kendisi ..

    Denmiş ki Osmanlı'dan bahsedilmiyor .. Yahu arkadaş Osmanlı gücünün zirvesindeyken , dünyanın karşısında demir yumruk vs sivrisinek kıvamında takıldıgı günlerde kurduğu ordudan (ki avusturya macaristan ordusunu dahi böcek gibi ezmiştir) ve FATİH SULTAN MEHMET ' in istanbulu fethinden başka (bkz : kitapta bahsediliyor) bu dünyaya ne verdi ? Hangi patentli icatta senin adın var .. Portekizliler ve İspanyollar bu dünyayı kendi aralarında yaptıkları antlaşmalarla karpuz gibi ikiye ayırırken , aralarında pay ederken , ticari adı altında seyreyleyen keşifler düzenlenirken , sen de bunları lalelere nazır sarayından izleyip , türk kahvesi höpürdetip lıkır lıkır içiyorken NEREDEYDİ AKLIN ? ne yaptın ? Hangi patentli icatta senin ismin var ? nedir senin dünyaya savaştan başka katkın ? eleştri için değil .. cidden soruyorum !! nedir?!?!? HİÇ!!!Diriliş Ertuğrul nesli HUUUUUUUUU!!!! siz de kulak verin...Osmanlı dünyaya savaş ve fetihten başka hiçbir şey vermemiştir!!! yeri geldi haydi onu da açıklayayım güzel kardeşim ermeni kıyımı demişsin ..KAÇINIZ, SÖYLEYİN KAÇINIZ ABD 'deki ermeni lobilerinin , National Geographic kanalının yaptığı OTTOMAN : WAR MACHINE belgeselini piyasadan toplattırdığını biliyor ?!?!? Senin Dışişleri bakanlığının işbu olaylar olurken , Beşiktaş stadında taca süzülen ya da kalenin üstünden out a çıkan topun ardından bakakalan davulcu KÜKRETTİN AMCA kıvamında bakakaldığını KAÇINIZ BİLİYOR ?!? Sen haklıyken haksız durumdasın adam ne yapsın ?!?!?

    Denmiş ki Atatürk ' ten bahsedilmiyor ... 1 yer hariç (30 larda kadına seçme ve seçilme hakkı Türkiye de verilmiş idi ibaresi hariç) buna da kabul.. Al kardeşim kendi ağzından röportajından ben aktarayım sana o zaman .. Buyur !!! bu arada bugün tuzlu fıstık yok çekirdek var .. siz okurken ben hüpletip çitleyeyim : ÇIT ÇIT ÇIT ...ÇOT ÇOT ÇOT !!! GUP GUP GUP !!!

    Galeano: "Bolivar'ın hocası Rodriguez ile Atatürk arasında çok ortak şey var sanırım. Bolivar Atatürk'ten 100 yıl önce yaşadı. Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce Bolivar ve Rodriguez gerçeği görüp yazmışlardı. Hâlâ yaşayan bir gerçektir bu. Sanatın zamanın yaralarını saran ölümsüz gücü gibi. Günümüzde insanlar, yarım saat, bir hafta, bir ay gibi zaman dilimleri içinde kaybolup gidiyorlar. Sanat böyle değildir. Her zaman geçerliliğini korur. Mesela, Latin Amerika'da insanlar "bağımsız" değiliz derler. İspanyol sömürgeciliğinden bağımsız doğduk ama kendi aklımızla düşünemiyor, 62 kendi kalbimizle hissedemiyoruz; çünkü her şeyi ithal ediyoruz diyorlar. Bolivar, yeni sahiplerin egemen gücüne karşıydı. Bağımsız olmamız gerekirdi. Eğer gerçekten bağımsızsan, neden ABD ve Avrupa mallarını kullanıyor, kopya ediyorsun? Kopya edeceksen en önemli şey olan kendini kopyala. Başkası tarafından keşfedilen şeyi kopyalama, kendin keşfet! Yoksa kaybolur gideriz. Rodriguez, Peru, Kolombiya, Venezuela ve Bolivya'da kurduğu okullarda bırakılan değerleri yeniden evlendirmeye çalıştı. Eller ve beyinler gibi. Entelektüel beyinle iş yapan ellerin evliliği gibi. Kız ve oğlan çocuklar, çocuklar ve anne babalarını beraber eğitmek gibi. Nasıl yazılır, numaralar nasıl kullanılır, ev nasıl inşa edilir, marangozluk, tarla nasıl ekilir gibi beceri gerektiren el sanatlarını öğretmek istedi. Ve her kız veya oğlan çocuğu istediği dalı özgürce seçebilir, özgürce düşünebilirdi. Hem elini hem beynini kullanırdı. Günümüz Latin Amerika’sında ise insanlar açlıktan ölüyor, çünkü üstünde yaşadığı toprağı işlemesini maalesef bilmiyorlar."

    Velhasıl kelam dili sarkastik , zekası son derece keskin bir isim Eduardo Galeano (bkz: Aziz Nesin' le baya baya benziyorlar bu açıdan üslup olarakta zeka olarakta ).. Ben bu eleştirileri onun üslübuna yabancı olan ve ilk kez okuyan insanlara bağlıyorum.. Yalnız ben bu adamın ağzından çıkan herşey kanundur diyenlerden de değilim .. Diyorum ki oku kendin karar ver.. Dünya tarihi okumamış olanlar ya da Latin Amerika ' da vuku bulan olaylardan , darbelerden , emperyalizm ve kirli işbirlikçilerinden bir haber olanlar , tarihle alakası olmayanlar çukuru kaz ,çimetoyu dök , temeli at sonra oku .. Yoksa senin de sonun twittera ansızın düşen ve muazzam sükse yaratan Demet Akalın ' ın bakımsız ayak başparmağı fotoğrafı kıvamında olur ..Bu adamı zihninize şüphe tohumları eken son ama son derece yaramaz bir çocuk olarak düşünün...Sonrasında düşünür müsün , taşınır mısın , araştırır mısın orası sana kalmış..Ve lütfen ona kızmayın.. Bakın ne diyor Niall Ferguson :

    "Çirkinliklerimizi de güzelligimiz kadar açık ve net gösteriyor olmasi, AYNALARIN suçu degildir."



    Spoiler vermiyorum bildiğiniz üzere ama okuyacaklar şu saydığım ve imkansızlıktan ötürü sayamadığım pek çok isimle tanışacak ve bu isimlerin hiç bilmedikleri yanlarını ve hiç akıllarına dahi getirmeyecekleri isimlerle bağlarını görecekler .. KUTSAL (?!?!?!) ENGİZİSYON VE KİLİSE "MÜESSESİ" , Mussolini - Hitler - Stalin - Mao ( ölüm dörtlüsü ) , Gandhi ,Gustave Flaubert , TAÇSIZ KRAL PELE , Kartacalı HANNIBAL, Spartacus , Afrodit , Arabistanlı Lawrence , Muhammed Ali , Amazonlar , Salvador Allende , Louis Armstrong , Bakunin , Beethoven - Mozart - Wagner üçlüsü , Simon Bolivar , Saddam Hüseyin, Boccacio , Jorge Louis Borges , Charlie Chaplin , Tesla , Kristof Kolomb, İbn'i Sina , Joseph Conrad , El Harezmi, Coca Cola ve Fanta , Marquis de Sade, Kafka , Mark Twain , KKK , Thomas Jefferson (inanın çok ama çok ilginç isimler var ) ve daha saymakla bitiremeyeceğim niceleri..

    İncelememe burda son verirken buraya kadar okumuş olanlar için :

    RAMPALARINIZ OLSUN DÜMDÜZ
    GECELERİNİZ OLSUN GÜNDÜZ

    Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzre ..Esen ve İŞSİZ kalınız ...

    bu da bonusunuz : https://www.youtube.com/watch?v=gL5d_xvdlPo =)))
  • Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124
  • Sefalet ve yıkım arasında bir yürüyüş uğruna adımdan, yüz çizgilerimden, gözlerimin renginden ve dudaklarımın biçiminden vazgeçmemi isteme benden ; bir gölge bile değil, düşman bir dehlize salıverilmiş bir elbise hışırtısı olmamı isteme.