• Annesinden masal dinlemek ya da annesine masal anlatmak ne kadar da çok sevindirir çocukları...Doğu'dan ve Batı'dan bütün cins kafalar, annelerinin anlattığı o masallarda büyümedi mi? Gazzâlî, Mevlânâ, Kemalpaşazade de bir zamanlar çocuktu. Ninnilerle uyur,masallarla uyanırlardı.
    Anneler istikbale şekil verecek çocuklarına hakikati; zenginlikleri, güzellikleri ya da konaklarıyla değil şefkatle dokudukları ninnileriyle öğretir.Anneyi, çocuk bakıcısından ya da mektepteki muallimeden ayıran da o şefkat değil midir?
  • Yanlış ve sapıtmış bir dil anlayışı içinde Türkçemizi baltalayanların görmedikleri veya görmek istemedikleri büyük gerçek şudur ki, Türk milletinin hâkim millet olduğu İslam medeniyeti asırlarında o üstün duruma ulaşırken fethettiği topraklar gibi, kendi zevki, sanatı, dehasıyla işleyerek Türk ve Türkçe yapmıştır. İşte Yunus Emre de, Türkçemizin çok sayıda kelimesini böylesine millileştiren bir lisan fatihidir. Mesela, Anadolu Türkçesinde bir türlü mânâ kazanıp Türkçeleşmiş “garip” kelimesi vardır. Bu kelime Anadolu’daki zengin ve büyük hayatına Yunus’un şiiriyle başlamıştır. İlk fetih asırlarında yeni vatana gelen Türkler, bir yerde” vatan tutup” yerleşinceye kadar, türlü “gurbet sızıları” duyarlardı. Buna tasavvuf felsefesinin “ilahi varlıktan gurbette oluş” fikri de katılınca gerek “gurbet” gerek “garip” sözleri, daha birçok nüanslarıyla Türkçede büyük hayat kazandılar. Doğdukları veya “vatan tuttukları” yerlerden tam bir Allah aşkıyla ayrılıp diyar diyar dolaşan ve her gittikleri yerlerde halka, Allah’a varma yolları gösteren “gezici dervişler” ve “abdallar” da yeni yurdun garipleriydi.
  • İslam medeniyeti, fıkıhla yaşayan Müslüman toplum zuhur edip kendi ontolojisine mahsus "şehir=adalet yurdu" kurduğunda varlığından söz edebileceğimiz olgudur.
    Medeniyet, siyasi-politik üst yapının tanzimi ve devlet teorisi olmayıp Müslüman toplumun herhangi bir politik sistemin alt yapısında (iktisadi üretim ve bölüşüm sisteminde) halifetü'l arz vasfına uygun iradeyle şehir kurarak ticari, ictimai, ilmi, iradi müesseselerini imar etmesidir. Medine, İslam şehri demek iken, Medeniyet "fıkıhla yaşayan adalet toplumu"nu işaret eder. Medeniyet, fıkıh toplumu varsa varlığa çıkan bir olgudur.
  • Akılcılığın vardığı nokta Batı medeniyeti, akıllılığın vardığı yer ise İslam'dır. ÷İsmet Özel
  • Kaht-ı ricalden şikayet edip durduğumuz şu günlerde Türkiye’nin sayılı düşünürlerinden biri olan Teoman Duralı hocanın Çağdaş Küresel Medeniyet isimli kitabını bu yazımda konu edineceğim. İnsanlık tarihinde belirleyici rolünü hiçbir zaman kaybetmemiş ve daima kültür ve medeniyetle iç içe geçmiş olan dinin, ilk defa saf dışı edilişine on yedinci yüzyılda şahit olduk. Bilginin üretilmesinde kaynaklığını kaybeden vahiy yerini tecrübe-deney ve akla bırakmıştı. İlk defa ilimlerde gerçekleşen bu epistemolojik kayma daha sonraki süreçte topluma mal edildi. Artık bundan böyle ne kurumsal düzeyde ne de toplumsal düzeyde dinin belirleyici rolü kalmamış en azından görünülürlüğü azalmıştı. İşte bu dönemde Batı Avrupa’da -geçmişte benzerine rastlayamadığımız bir dünya tasavvurunun neticesi olarak- Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa medeniyeti ortaya çıktı.
    Mevzubahis medeniyetin sinesinden çıkıp serpilen İngiliz kültürü, On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra dünya çapında bir medeniyet halini aldı. Yahudi mali kaynaklarına dayanarak ideolojisini dünyanın dört bir yanına yayan medeniyete Teoman hoca ‘Küreselleştirilmiş İngiliz- Yahudi Medeniyeti’ ismini veriyor.
    Kitabımızın ilk yarısında Küresel İngiliz- Yahudi Medeniyetinin ortaya çıkış serüveni işleniyor. Evvelemirde kültür- medeniyet ayrımı yapıldıktan sonra kültürden medeniyete geçiş sürecine kısaca değiniliyor. Akabinde yeniçağın başlatıcısı olarak Müslümanlara ayrılmış bir bölümle karşılaşıyoruz. Müslümanların tanrı, alem ve insan tasavvurları üzerinde durulan bu bölümün ardından Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa Medeniyeti bölümüne geçiyoruz. Bu bölümde dinin nasıl paranteze alındığına ve daha sonra ortaya çıkacak olan İngiliz- Yahudi medeniyetinin ‘Hürriyetçi Sermayecilik’ ideolojisinin temellerinin bu dönemde atıldığına işaret ediliyor.
    Sonraki bölümde kitaba da ismini veren Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi Medeniyetinin üzerine bina edildiği üç esastan (maddecilik, akılcılık, benlik) bahsediliyor. Söz konusu medeniyetin temel ideolojisi olan hürriyetçilik ve sermayecilik, kalan bölümlerin baş rolü olarak karşımıza çıkıyor. Bu ideolojinin temel dinamiklerinin anlatılmasının ardından bu medeniyete karşı ortaya çıkan faşizm, romantiklik, ırkçılık gibi ideolojilere kısaca değinildiğini görüyoruz.
    Kitabın son kısmında ise ‘Ümit’ başlığı taşıyan bir bölümle karşılaşıyoruz. Bu bölümde bi’l-fiil olmasa da bi’l-kuvve (çağdaş küresel medeniyete) alternatif olan İslam medeniyetinin ihya edilme imkanında bahseden Teoman Duralı kitabını ‘Hakktan yana olan Rahmani insan ümidin insanıdır. Hakktan ümit kesilmez.” Cümleleriyle sona erdiriyor.
  • American Board'ın Dahili İşler Başkanı C. Patton'a göre çekilen inanılmaz acılara rağmen Birinci Dünya Savaşı yine de kendileri açısından çok iyi olmuş, özellikle sonuçları açısından, yeni bir dünyanın kurulması için çok müspet bir hizmet yapmıştı. Patton bu konuda şunları söylüyordu: "Tanrı, Hristiyan Amerika'yı dünyanın ıslahı için kullanmış ve Amerika medeniyeti ile bütün milletlere örnek olmuştur. Artık bundan sonra hem dünya ticaretini, hem de dünya siyasetini ve demokrasisini Anglo-Saksonlar kontrol edeceklerdir. Bütün Hristiyanlar Amerika'nın önderliğinde dünyaya hakim olmak için var güçleri çalışacaklardır. Misyonerler de bu çalışmalarda en ön saftaki yerlerini alacaklar, bu yeni dünyada; çok büyük, ani, köklü ve kalıcı değişikliklere liderlik edeceklerdir.