• İslâm medeniyeti, kelimenin tam anlamıyla, Yeni Çağlar medeniyetidir. Yeni Çağın habercisi o oldu.
  • "İslam medeniyeti... Grek kültürüyle, Hint ve İran Medeniyetleriyle etkileşime girmiş onlardan beslenmiş ve etkilenmiştir. Çünkü hiçbir medeniyet, dışarıdan bir şey gelmeksizin cam fanusta doğup gelişmez."
    Malik Bin Nebi
    Sayfa 245 - Mana yayınları
  • 170 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bugün Orta Doğu'da, özel olarak da Mezopotamya da var olan inanışları anlayabilmek adına okunması gerekli olan eserlerden birisidir dokuzluklar. Ki fikren, İslam felsefecilerini Bhagavad Gita'dan daha fazla etkilediği açık ama bilinmeyen bir gerçektir. Yunan felsefesi'ne göre kainat, Tanrı Tiamat ile Tanrı Marduk'un mücadelesinde zuhura gelmiştir. Kaos'u ve Kozmoz'u temsil eden iki ilahi güç çarpışmış ve nihayetinde kainat Kozmoz'da yaratılmıştır. Günümüzde bazı kesimlerin kozmoz olarak adlandırdıkları ve dillere pelesenk olmuş izahın kökeni budur. Felsefeye oldukça etki etmiş bu mitin dışında, diğer bir görüş de vardır ki, bu ise "birlik" felsefesidir. İşte bu görüş ise eser sahibi Plotinus'a aittir. Lakin kozmoz miti kadar meşhur olamamış, bilinememiştir. Aynı zamanda Kosmoz'un tersine mitsel değil akli olarak üretilmiştir. Fikrin asli unsurlarına girmeden bir kaç detayı bi-detay edelim...

    Plotinus'a ait bu felsefe, İslam dünyasına nasıl girmiştir? Önce buna cevap verlim: Helenistik felsefeye ait yüzyılların birikimi olan felsefi kaynaklar, zaman içinde Müslümanların, özellikle de Endülüs Emevi Devleti'nin eline geçmiştir. O dönem, bugünkü İspanya toprakların da bulunan Endülüs Medeniyeti, bilime, fikre, akıla ehemmiyet vermiş, çok sayıda yazma eserleri bünyesinde toplamıştır. O dönem kütüphanesinde 2.000.000 el yazması eseri barındırmıştır ki bu inanılmaz bir birikime tekabül eder. Hoşgörü ve özgür aklın hakim olduğu bu ortamda Helenistik felsefe incelenmiş, Arapça olarak kaydedilmiştir. Günümüzde, pek çok eski Yunan Felsefi kaynağının asli dillerinin Arapça olmasının sebebi budur. Daha sonraki dönemler de, zaman içerisinde unutulan Yunan aklı, Arapların fetihleri ile yüzyıllar sonra Avrupa'ya dönmüş, bir yerde Felsefeyi Avrupa'ya tekrar Araplar taşımıştır. Konuya dönersek, Endülüs dönemi işlenen ve incelenen Felsefi metinler, İbn Arabi, İbn Tufeyl, İbn Sina, İbn Hazm gibi Üstadların zuhura gelmesine sebep vermiştir. Asli olarak söyledikleri ne olursa olsun, söylenenlerin kökeni hep Helenistik Felsefeye dayanmıştır. Zaman içerisinde de bu görüşler yazılı ve sözlü olarak tüm İslam Dünyası'nı etkilemiştir.

    Yukarı da izah ettiğimiz etkilerden birisi de, asli olarak Plotinus'a ait olan tümtanrıcılık görüşüdür. Tümtanrıcılık, Spinoza gibi düşünürlerin değirmeninden "Panteizm" olarak elenene dek, dini bir inanç olma hüvviyetini korumuştur. Peki nedir bu inanç?

    -Öncelikle, görüş Tanrı'nın ilk, ezeli ve ebedi olduğu söyler. Tanrı, şu veya bu değil, "herşeydir". Hem herşeydir, hem de hiçbir şey değildir. -Burada ifade ettiğim "şey" kelimesini Türkçe'de ki manasında kullandığımı belirtmeliyim. Çünkü Arapça ifade de "şey" olarak ifade edilen kelime; ancak sonradan yaratılan, ebedi ve ezeli olmayan varlıklar için kullanılır-

    -Görüş, Tanrı'nın biricik varlığının İnsan olduğunu ama her hangi bir insan değil de, seçkin, aydınlanmış üst bir insan figürü olduğunu söyler. Bazı insanlar, düşünme yolu ile hakikati keşfetmişlerdir. İşte onlar, Tanrı'nın yeryüzünde ki aynalarıdır. İnsan, ruhsal olarak O'nun bir parçası, bedensel olarak ise, O'nun bir yansımasıdır. İşte bu görüş, çağlar sonra dinleri etkileyerek; Antropomorfizm ve Teomorfizm görüşlerini doğurmuştur. Yani, Tanrı'nın insanlaştırılması, insanın Tanrılaştırılmasına sebep olmuştur.

    -Tanrı, doğaya, hayata kudret ve varlığı ile etki etmiş olduğundan, yeryüzüne bakınca görülen, vuku bulan her doğa olayı, bizzat Tanrı'yı yansıtmaktadır. Bu sebeple kainata bakıldığında görülen O'dur. O, herşeyde vardır. Bu sebeple, O'nu bilmek isteyen kainatı seyretmeli ve üzerine düşünmelidir. -Farsça tabirle- Tasavvufta Heme Ost ve Heme ez Ost olarak bilinen ve Yezidilik'den-Hristiyanlığa pek çok inancı etkileyen fikrin kaynağı budur.

    -Tüm varlıklar, birbirlerine görünmez iplerle bağlılardır. Her şey aynı anda birbiri içerisindedir. Hem aynılardır hem de gayrı. Sen dediğimiz, aslında ben'in bir diğer versiyonudur. ancak "ben" ve "sen" den kurtulan ilahi birliğe katılabilir. Bu kurtulmanın imkanı ise düşünmek, idrak etmek ve özümsemektir.

    Plotinus'un görüşleri belki de en çok mutasavvıfları etkilemiştir. Vahdet-i Vücut olarak bilinen ekol, moda-mod Plotinusçuluktur. Lakin tasavvuf, görüşten etkilenen diğer grupların aksine, Plotinusçuluğu geliştirmiştir! Vahdet'in üst basamağı olarak Vahdet-i Şuhud'u, onun üstü olarak da Vahdet-i Küsut'u bina etmiştir. Yalnız, tasavvuf tarihine göre, Vahdet basamaklarının sonuncusu olan Küsut'a ancak birkaç kişi varabilmiştir. Burada şunu belirtmekte de fayda görüyorum ki; Vahdet-i Küsut olarak adlandırılan, en üst basamağa ait görüş, Kuran'ı Kerim de ifade edilen kulluk'dur. :) Yani tüm bu aşamaları yaşamadan, bir kişi Kuran'a göre akide oluşturur ise, tasavvufta 40 yıllık zaman diliminde belki? ulaşılabilen bu en üst aşamaya çok kısa zamanda varmış olur. Zahmet etmeye gerek var mı, ona da ilgilisi karar versin... :)

    Eserin, fikri planda oldukça doyurucu olduğunu belirtmeliyim. Yani sadece tarihsel etkileri için değil, felsefi kazanımlar için de okunabileceğini düşünüyorum. Konuya ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
  • 232 syf.
    ·7/10
    fincanımda cola var

    Sadettin Ökten’in okuduğum ilk kitabı, dolaysıyla başlarda kalemine alışmam biraz zaman aldı. Yazarın gayet sade bir anlatımı var, uzun cümleler kullanmaktansa az ve öz cümleler tercih etmiş. Kitabın konusuna gelecek olursak, yazar, “medeniyet tasavvuru-şehir-insan ilişkisini” İslam medeniyeti ve kapitalizm bakış açısından farklı farklı konulara değinerek, örnek vererek anlatıyor.

    Peki nedir bu medeniyet tasavvuru?
    “Medeniyet tasavvurudur ki hayatı yaşanır kılar. Değerleriniz bu referansa göre şekillenir. Değerleri hayata taşıyan davranışlar yine bu referans sisteminin eseridir. Değerlere uygun davranılmadığında uygulanan yaptırımlar yine o değerlere aittir. Yani bir bilgi, inanç ve ahlak kompozisyonundan bahsediyoruz.”

    Kapitalizmin de kendine ait bir medeniyet tasavvurunun olduğunu söylüyor yazar: “Kapitalist dünyanın bir medeniyet kurgusu vardır ve bu kurgu insanı yönlendirmektedir. Kapitalizm, sadece para kazanmak değil. Arkasındaki değerlerle beraber gelir, çünkü o bir usuldür. O usulü üreten bilinçli bir tercihtir, yani toplumsal bir mutabakatın ürünüdür. O toplumsal mutabakat da özünde birtakım değerler sistematiğine istinat eder. Kapitalist usul, biçim, geldiği zaman ona ait değerler de birlikte gelir.”

    Dolayısıyla bir medeniyetten bir şey almak onun felsefesini, yaşam biçimini, duygu dünyasını, hayata bakış açısını almaktır. “Her obje arkasındaki değer hükmüyle, yani medeniyet tasavvuruyla beraber gelir. Çünkü bir toplum ürettiği eşyayı gelişigüzel, kendiliğinden üretmemiştir. İnsan eylemlerinde mutlaka bir tercih, bir bilinç, bir seçme söz konusudur.”

    Dolaysıyla “insan olarak neyi, ne şekilde aldığımızı ve uyguladığımızı bilmemiz gerekiyor. Ve tabii, hangi değerlerimizi, hangi değerler pahasına feda ettiğimizi!”

    Ve tamda bu yüzden fincanımda cola var diyor Sadettin Ökten. Çünkü kahve ve fincan bize, yani yaşantımıza, inancımıza ve uslubumuza ait bir hadiseydi. İslam kimliğimizdi. Fakat kendi değerlerimizle olan bağımız kesildi, fincanımızın içi boşaldı, ve yerini başka bir medeniyete ait değerler doldurdu. Kahvemizin yerini cola aldı...
    Fakat,
    fincan hâlâ bizim fincanımız.
    Cola yine coladır, fincan hâlâ kahve içindir...
  • "Biz Müslümanlar için Kur'an Allah'ın kelamıdır -doğrudan ve bizatihi...Hâlbuki bunu Hristiyanlar için İncil'in önemine ya da Yahudiler için Eski Ahit'in önemine mukayese etsek fark çok daha iyi anlaşılır. Onlar için bu kitaplar, derlemeler, çeviriler, üçüncü, dördüncü ağızlardan oluşturulan bilgilerin bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Hâlbuki biz Allah'ı göremesek de, duyamasak da, onun kelimelerini görebilir, okuyabilir ve nihayetinde yazabiliriz. İşte bu düşünce bizi bir kere daha Arapça yazarken gösterilmesi gereken edebe ve terbiyeye getiriyor.."
  • "..Rakamların ve hesabın sırrı, ölçünün ve güzelin gizemi hat sanatında buluşur. Bu yüzden bazıları ona "ruhun geometrisi" demiştir. Hat, daha geniş anlamda da yazmak, Allah'ın işaretlerini keşfetmek, kayda geçirmek, yeryüzünü idrak etmek, dillendirmek ve O'nu bilmektir. Bu anlamda da insanın asli vazifesidir.."