• "İslam, toplumsal adaletsizliği, toplumdaki zenginlerin vicdanlarını harekete geçirerek azaltmayı öngörür. Sosyalizm ise, zenginlerin mallarına adına 'devlet' denen seküler bir mekanizma ile el koymayı hedefler. İslam'da 'zekat ve sadaka' vardır, sosyalizmde 'kollektivizasyon'.
    Mustafa Akyol
    Sayfa 59 - Ufuk Yayınları
  • - Türkler arasında Müslümanlık daha Maveraünnehir'de genellikle dervişler sayesinde yayılmıştır. Dervişler, görünen dünyadan ziyade hayali dünyalarla ilgiliydiler. Bu kişilerin öğretileri, şaman geleneğinden gelen Türklere sempatik gelmiştir. Zaten hale Cengiz istilalarından sonra ezilen milletler için, hayali dünyaya gönül bağlamaktan başka çare kalmamıştı.
    Anadolu'ya yerleşen Türkler Bizans'ın harabelerini devraldılar. O zaman ki halk ortamını en iyi yansıtan kişi belki de Yunus Emre'dir. Etrafında ki, Moğol generali Baycu'nun yarattığı kan ve ateşle kaplanmış çevreden yüz çevirip hayalindeki insanı ve yaratıcıyı arayan bu eşsiz halk şairi, aynı zamanda halkının gönlünün ve beyninin de gerçek bir aynasıdır. Cengiz'in ordularından kaçarak Belh'den gelen Mevlana Celaleddin ise Yunus'un entelektüel karşılığıdır. (Mevlana'nın ailesi Belh'i 1212 veya 1213'de babasının Harzem sultanı ile düştüğü bir anlaşmazlık sonucu terk etmişse de, Konya'da ki temelli yerleşmenin nedeni 1219'da başlayan Cengiz istilasıdır). Gelecek ümidinin boş bir iyimserlik olarak yorumlandığı bir yıkım ortamında ancak sıkı bir toplumsal gelenek ve güçlü kişilikler o ortamı nesnel gözlerle incelemeye kalkabilirler. (Atatürk bunun bildiğim en çarpıcı örneğidir). 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Anadolu'da bu tür ne bir gelenek ne de kişilikler vardı. Din, ümitsizliğin tek iksiri olmuştur o zaman ki Anadolu'da. Bu iksir Anadolu insanını 20. yüzyıla kadar taşımıştır, çünkü bağrından çıkardığı Osmanlı İmparatorluğu da onunla ilgilenmemiş, yaşam şartlarını düzeltmemiştir.
    Osmanlı devleti kurulduğunda ciddi bir Orta Asya Türk geleneğinin izlerini taşıyordu. Halkı iyi askerlerden, din adamları da dervişlerden mürekkepti. Cami yerine zaviyelerde tapınıyor, çoğunluğu hala çadırlarda yaşıyordu. Bizans ile temas, bu mütevazı havayı dağıttı ve başlangıçta küçük bir uç beyliği olan devlet, hem kendi özgün dehası, hem de Bizans'tan ümidini keserek kendisine katılan Bizanslılar sayesinde sonunda Bizans'ın yaşamına son verdi ve onun yerine geçti.
    İstanbul'un fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun karşısında iki seçenek bulunuyordu; Ya Avrupalı olacak, ya da Asyalı kalacaktı. Avrupalılık o zaman yeşermeye başlamış olan Rönesans'ı izlemeyi, Asyalı olmak ise Cengiz'den geri kalan harabenin mentalitesine tevarüs etmeyi gerektiriyordu. Din birinci tercihin önünde bir engelken , ikinci tercihte böyle bir engel yoktu. Ancak İstanbul'u fetheden 21 yaşında ki Sultan'ın kararını hiç tereddütsüz verdiği görülmektedir: Kendisi de, devleti de Avrupalı olacak, Avrupa sahnesinde oynayacaktır. Bu kararını hem kişisel kütüphanesine topladığı kitaplardan, hem tercih ettiği san'at dallarından, hemde kurduğu devlet politikasından anlıyoruz. Fatih'in gözü sezarların tahtındaydı. Doğudakine oturduğu gibi, batıdakine de oturmak niyetindeydi. Bu niyeti kendisine pahalıya mal oldu ve 49 yaşında büyük ihtimalle Papa'nın tuttuğu bir kiralık katil olan kendi dokturu Yakub Paşa tarafından zehirlenerek katledildi. Ölümünün Avrupa'da büyük bir sevinç dalgası yarattığı, Venedik'te halkın ''La Grande Aqulia e morta!'' yani ''Büyük kartal öldü'' diye bayram ettiği anlatılır.
    Fatih'ten sonra gelen padişahlar arka arkaya birer talihsizlik nişanesidirler. Osmanlı padişahlarının, onuncu sultan olan I. Süleyman'dan sonra yozlaşmaya başladıkları, yargısına katılmak mümkün değildir: II. Beyazid cahil bir softaydı, babasının, daha sonra Venedik doçlarının resmi portrecisi olan Gentile Bellini tarafından yapılan muhteşem portresini saraydan uzaklaştırdığı gibi (bu nedenle o portre bugün İngiltere'dedir!) onun yaptığı bilimsel atılımların frenine bastı. Onun oğlu Yavuz, son derece kısa görüşlü politikalar izleyerek Hint Okyanusu'na ve Akdeniz'e önem vermedi, devlet içinde katı bir ortodoks İslam geleneği yerleştirerek atalarının hoşgörülü ve akılcı din politikasını terk etti, dinin Osmanlı devletini ve toplumunu boğazlamasının temellerini attı .
    Kanuni dönemi ise devletin Anadolu'dan tam manasıyla çekildiği dönemdir. Onun saltanatı esnasında Anadolu medreselerinde softa şekaveti denen öğrenci haydutluğunun başlamış olması medreselerin ne duruma düştüklerinin en çarpıcı belirtisidir. Gene Kanuni zamanı, Osmanlı'nın gözünü kulağını Avrupa'da olan gelişmelere iyice tıkadığı zamandır. Bütün dünyanın yavaş yavaş Avrupa egemenliğine girmeye başladığı bir dönemde Osmanlı kendi içine kapanarak bir yerde kendi sonunun da tohumlarını ekmiştir. Torunu III. Murad'ın zamanında vuku bulan ve devletin tüm servetini yarıya indiren büyük devalüasyonun tohumlarını atan kişi, Batı Avrupalılar tarafından yeni keşfedilmiş olan Amerika'dan akmaya başlayan gümüşün etkisini göremeyen Kanuni'dir.
  • - Günümüzdeki hükümdar, sultan, padişah lakapları yerine halife dinî sıfatını koymaya çalıştı; genel siyasetinde din, İslâm dinî mühim bir mevki tuttu. Nizamî mekteplerin tedrisatında dinî maddelere ayrılan zaman arttırıldı. Tedrisatın esası dinîleştirilmek istendi. Dindarlık, müttekîlik -velev zâhirî ve riyakârane olsun- hilafetpenahinin teveccühünü celbetmeye en kavi vesileler haline geçti. Yıldız saray-ı hümayunu; hocalar, imamlar, seyyitler, şeyhler, şerifler ile doldu. Bazı mülkî memurluklara sarıklılar tayin edilir oldu. Dinde sağlamlık belki de hilâfet makamına, hilâfet makamından ziyade o makamı işgal eden zata şiddetli merbutiyet ve kulluk, gayrimüslim kavimlere karşı nefret telkin etmek üzere halk arasına vaizler gönderildi. Her tarafta tekkeler, zaviyeler, camiler yapım ve tamirine çalışıldı. Hacılar ehemmiyet kazandı. Hac mevsiminde hilâfet evine uğrayan hacılar, Müslümanların önderinin lütuflarına ve inayetine mazhar edilerek gerek kendilerinin ve gerekse memleketlerindeki diğer Müslümanların hilâfet makamına celp ve kalplerinin raptına çalışıldı. Yakın zamanlarda Müslüman ahalisi kalabalık olan Afrika içlerine ve Çin diyarına elçiler gönderildi. Bu siyasetin en sağlam icra vasıtası olmak üzere Hamidiye Hicaz Demiryolu’nun inşasına başlanıldı. Lâkin işbu siyasî doktrin ile Osmanlı Devleti, Tanzimat devrinde terk etmek isteğini dinî devlet (Etat theocratique) şeklini tekrar alıyordu. Artık vicdan ve fikir serbestliğini, siyasî serbestliği, keza müsavatı, din ve ırk müsaviliğini, siyasî müsaviliği, medenî müsaviliği terk etmeye mecbur kalıyordu. Binaenaleyh Avrupavarî meşrutî hükümete veda etmek, devletin tebaası arasında cins ve din ihtilâfından, içtimaî vaziyet ihtilâfından çıkarak öteden beri mevcut olan sevişmezlik ve zıddiyetin artmasına ve bunun neticesi olmak üzere de ayaklanma ve isyanların çoğalmasına, Avrupa’da Türklüğe düşmanlığın şiddetlenmesine katlanmak iktiza ediyordu[4]… Filhakika öyle de oldu.
  • - En son olarak bu Türkler, Arapçadan alınma bir Cumhuriyet rejimi de kurdular. Bu Türkler, kurdukları Cumhuriyet rejiminde şeyhülislamlık, vakıf , medreseler, şeriat mahkemeleri gibi islamlıkla bağlılıklarını sağlayan bütün kurumları da kaldırdılar. İslamiyet'ten ayrılmayı kolaylaştıracak eylemlere girişmişlerdir. O kutsal ağacı, ''Kur'an-ı Azammüşan'ı'' o ''Arabbiyyü'l-mübbin'' kitabı yok etmeye karar vermişlerdir. Eğer bu dinsizlerin bu asil kavmi (Arab ırkı kastediliyor) üzerinde egemenliği sürerse, kuşkusuz onu da uygulayacaklardır. Amaç, Arapçayı yok etmekle, Nebilerin sonuncusunun kalbine, Tanrı'dan inen Kur'an'ı, halkın kalbinden yok etmek, onun yerine Turanlı dinsizlerin uydurma Türkçe Kur'an'ı koymaktır.
    Eğer Kemalciler gerçekte bir din reformu yapmak istiyorlarsa, bunun daha basit ve dine daha uygun bir yolu vardır. Arapçayı resmi devlet dili olarak almak, okullarda yalnızca Arapça öğreterek, Türkleri Arapça konuşturarak, gerçek İslam'ı kalplerinde pekiştirmek, bu yola gitmediği sürece Türk devleti kafir bir devlet olarak kalacaktır.
    Reşit Rıza, Tercümetü'l Kur'an, Kahire, 1922)
  • - Eskiden Türkler Şamanizm, Budizm, Zerdüşt vs. kültürlerin hüküm sürdüğü yerlerde bulunmaları, Çin sınırlarında, Orta Asya'da ve Horosan'da, çeşitli kültürlerin etkisi altında uzun zaman yaşamış olmaları, kuşkusuz bu gelenek ve kültürlerin iyi, ya da kötü yanlarının etkisi altında kalmışlardır.
    Türkler Müslüman olduktan sonra, ilk iş olarak, benimsedikleri İslam dininin kitabı olan Kur'an'ı , kendi dillerine neredeyse birebir tercüme ettiler ve bu dinin evrensel kurallarını kendi devletine, örf, adet ve geleneklerine rehber kıldılar. Örneğin 1000 yıllarında, Karahan Türkçesi ile eksiksiz olarak yapıldığı bilinen bir Kur'an çevirisi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde 73 numara ile korunmaktadır. Ayrıca, 1070'li yıllarda yazılan Kutadgu Bilik , Kur'an'ın bütünüyle Türkçeye çevrildiğini gösteren çok önemli bir belgedir.
    Hatta Türkçeyi Araplara öğretme çabaları bilinen bir gerçektir. 1072 yılında yazılan Divan-ı Lügat'it Türk , Türklerin o yıllarda öz dillerini koruduklarını ve Araplara Türkçe öğretmek için çabaladıklarını gösteren yazılı bir belgedir.
    İslam'ın en parlak dönemi, Müslüman Türklerin dinlerini doğrudan Kur'an'ı kendi dillerinde okuyup anlayabildikleri bu yüzyıllara denk düşer. Ve bir kaç yüzyıl boyunca ilimde çok büyük ilerlemeler kaydettiler ve çok büyük bilginler yetiştirerek insanlığa büyük katkılar sağladılar. Bu durum 1200'lü yıllara kadar böyle devam etti.
    Sonra ne oldu ki, Türkler kendi dillerini bırakıp, Arapça-Farsça dillerinin etkisine girdiler?
    Türkler, Müslüman olduktan sonra iki yüz yıl boyunca dinlerini kendi öz dilleriyle okuyup, anlayıp gereklerini yerine getirirken, sonradan Farsça ve Arapçayı nasıl, niçin benimseyip uyguladılar? Bu soruların yanıtlarının en başta gelenlerinden biri, Türklere Arapçanın kutsal bir dil olduğu savının benimsetilmesidir. 1170 yıllarından başlayarak, Arap olmayan Müslüman uluslara, bu arada Türklere , ''Allah dinini Arapça olarak gönderdi.'' ''Cennet dili Arapçadır.'' vs. gibi görüşler ileri sürerek, Kur'an'ın başka dillere çevrilemeyeceği ve bu dinin gereklerinin Arapçadan başka bir dille yapılamayacağı, mutlaka Arap diliyle yapılması gerektiği görüşü yayılmaya başladı. Bu düşünce 1200'lü yıllardan sonra doruk noktasına ulaştı. Bilindiği gibi, Selçuklu devletinde devlet dili Arapça-Farsça olmuştu. Devlet kayıtları, buyrukları Arapça-Farsça yazılırdı .
    Ne ilginçtir ki, batılıların Kur'an'ı, kendi dillerine çevirmeye giriştikleri yıllarda, Arap olmayan Müslüman uluslara ''Allah Kur'an'ı Arapça indirdi'' ''Cennet dili Arapçadır'' ''Arabı sevmeyen benden değildir'' gibi ve daha bir çok uyduruk rivayet ile Arapçayı ve Arap yazısını özendirmişler ve Arap olmayan ulusları kendi dillerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.
    ...
    Avrupa'da ilk Kur'an tercümesine 1141'de başlanmış ve Latinceye tercüme edilmiştir. İtalyanca'ya 1513'de, Almancaya 1616'da , Fransızcaya 1647'de, İngilizceye 1648'de tercüme olunmuştur. (Kur'anı Kerim türkçe anlamı, ön söz sayfa 18 diyanet yayın evi)
    ...
    Bakın şu ulemalarımızın uzak görüşlülüğüne. Kur'an'ın Avrupa'da ilk tercümesinden 495, İtalyancaya tercümeden 443, Almancaya tercümeden 320, Fransızcaya tercümeden 289, İngilizceye tercümeden de 288 yıl sonra, Arap olmayan Müslümanlara Kur'an'ı kendi dillerine tercüme hakkı tanıyorlar. Hemde tartışarak.
  • Ayrıca İslam (devlet olarak da) insanın hem ahlakını ve vicdanını eğitip terbiye eder hem de hırsızlık içgüdüsünü yok eder, helal kazanca yöneltir, hırsızlığa giden yolları kapatır.
  • İslâm, yalnız ceza veren bir nizam değildir. İslam dini müslüman topluma, servetin dağılımında adaleti, terbiyeyi, sağlıklı yaşama ve yeterliliği garanti eder. Her ferdin yemesi, içmesi, giyinmesi ve evlenip bir yuva kurması devlet üzerindeki hakkıdır.