Okur
Atatürk
_Her şeyin çaresi var. Her zaman umut var. Çözülemeyecek sorun yok. Boş oturmak yok. Zaman kaybetmek yok. Vazgeçmek yok. _Bizim başka milletlerden hiçbir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz. _Yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır. _Devrimlerimizin asıl amacı, ülkemizi çağdaş uygar düzeye yükseltmektir. Bu gerçeği kabul etmeyen kafaları tarumar etmek zorunludur. _Gericilere hoşgörü göstermek yüce bir terbiye göstergesi değil, bir milletin mutluluğuna, şerefine ve namusuna göz dikenlere hoşgörüdür. _Düşmana merhamet acizlik ve zaaftır. Bu, insaniyet göstermek değil, insanlık özelliğinin yok oluşunu ilân etmektir. _Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım. _Millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur. _Memleket işlerinde, millet işlerinde, gerçek işlerde duyguya, hatıra, kardeşliğe ve dostluğa bakılmaz. _Maddi-manevi her konuda tek yol gösterici olan şey ilimdir, fendir. İlmin dışında yol gösterici arayanlar gafillerdir. Biz çağa ayak uyan medeni bir toplum olacağız ve medeni dünya ailesindeki itibarlı yerimizi alacağız. Medeni alem ne yapıyorsa biz de onu yapacağız. _Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur. Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale pozitif bilimdir. _Ben manevî miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar. Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir _Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir. Her şeyden evvel bilgisizliği ortadan kaldırmak lâzımdır. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz. Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için yegane gelişme ve ilerleme yolu budur. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak bilgisizliği ve aymazlığında bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdur. _En büyük düşmanımız falan milletler değil emperyalizmdir. _Vatanını satan insan dinden imandan ve manustan bahsedemez _Bir milletin yarısı ayaklarından zincirlerle toprağa bağlıyken mümkün müdür ki diğer bir yarısı göklere yükselebilsin. _Sanatçı el öpmez! Bilakis, sanatçının eli öpülür! _Bozkurt yeni türkiye’nin sembolüdür. _Milletimizin kurtuluşunu ve geleceğini, vatanımızın son kaya parçası üzerinde dahi savunacağız ve kesinlikle başarılı olacağız. (1920) _Kabine sistemine geçmekten kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı. _Atatürk, karaosmanoğluna: Doktrinimiz-kural-öğretimiz yok çünkü donarakalırız. Sürekli yenileneceğiz. _Dünya'da her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır _Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. _Aldanmak gaflettir. Hususiyeten aldandığını beyan etmek, apaçık itimadı yitirmektir, ahmaklıktır. Samimiyet ile ahmaklık münasebetini birbirinden ayıran yegâne unsur ise, haysiyettir. Haysiyeti olmayan, yanılmaya, aldanmaya ve aldatmaya ilelebet mecbur kalacaktır. _Uygarlık demek, hoşgörü demektir. _Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O, sadece özleşecektir. _Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. 1922, TBMM) _Biz Batı uygarlığını bir öykünmecilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi yapımıza uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık düzeyi içinde benimsiyoruz _Biz ne bolşeviğiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkârız. _Sonuçta İngilizler ve Fransızlar Çanakkale'den çekildiler. Bu kendilerince başarılı bir çekiliştir. _Toplumu gerçek amacına, gerçek mutluluğuna ulaştırmak için iki orduya gerek vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran bilim ordusudur. Bu ordulardan her ikisi de aynı derece gerekli, kıymetlidir, her ikisi de hayatidir. Ancak bilim ordusunun kıymet ve kutsallığını anlatmak için şunu söyleyeyim ki, bilim ordusu, ölen ve öldüren birinci orduya, niçin ölüp, niçin öldürdüğünü öğreten ordudur. _Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkumdurlar. _Uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler. İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı. _İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur! _Cumhuriyet, ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir. Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır. _Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar. Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti'ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatta medenidir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatiyle, yaşayış tarzıyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Bizim kıyafetimiz milli midir? Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz bir millet? Bu olur mu arkadaşlar? Böyle tavsif olunmağa razı mısınız arkadaşlar? (Hayır, hayır, katiyen sesleri) Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş. Bunu çok açık söylemek isterim: Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi… İşte şapkamız. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsusası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler? (1925) _En iyi fertler kendinden ziyade mensup olduğu toplumu düşünen, onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına hayatını veren insanlardır. _Ben onları affederim, çünkü kalbim vardır; onlar beni affetmezler, çünkü kalpsizdirler. (Düşmanları için söylemiştir.) _Türk'ün haysiyet ve onur ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık, ya ölüm! _Türk esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır. Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir davranışa layık olamaz. _İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lazımdır. Birbirimizi aldatmayalım, uygar dünya çok ileridedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz _Türk dili Türk milletinin kalbidir. _Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir. _Yüksek ve devrimci bir kültür düzeyine varmak için, önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz. Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, düşün eğitiminde olduğu denli beden eğitiminde yeteneği artmış ve yükselmiş olan erdemli, güçlü bir kuşak yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir _Milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu sürekli olarak ve her türlü araç ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu bütün insanlığa gerçek huzurun temini yolunda kendine düşen uygar vazifeyi yapmakta başarıya ulaştıracaktır _Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir amacım yoktur. Bu, bir insan için yeterli bir sevinç ve zevk sağlar. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, övünç sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.[124] (1925) _Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız. Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medenî bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan olacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız _Millî müdafaamızı, düşmanların bayrakları, babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar terk edemeyiz. İstanbul mabetleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, öz vatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe biz mücadelemizde devam etmeye mecburuz.[134] (1920) _Ölmek isteyen bir milleti hiçbir kuvvet kurtaramaz. Türk milleti ölmek istemez; o, daima yaşayacaktır efendiler! _Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz _Türk milletinin müşterek görünen bir hali daha vardır. Hakikaten dikkat olunursa, Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları birbirine benzer. Bu yüksek ahlâk hiçbir milletin ahlâkına benzemez. Ahlâkın, millet teşkilinde yeri çok büyüktür, mühimdir. Bu ehemmiyeti iyice anlamak için, ahlâk hakkında birkaç söz söylemek fazla olmaz. Ahlâk dediğim zaman, ahlâk kitaplarında yazılı olan nasihatleri murat etmiyorum zira ahlâklılık diye yaptığımız işler ve yapmaktan sakındığımız işler; kitaplarda yazılı olan veya birtakım ahlâk hocalarının tavsiye ettikleri şeylerden daha evveldir ve o sözlerden, o nasihatlerden ayrı olarak, onlara asla kulak vermeyerek insanlar tarafından yapılmaktadır. İş, nazariyatın hakimi, amiridir. Ahlâk kaidelerinin nasıl yapılması lâzım geleceği, ahlâklılık olduğu anlaşılan işler görüldükten, tecrübe edildikten sonra anlaşılır. _Zamanında kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür sırasında sevinç ve mutluluğa yer bulunmaz” diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç olmazsa yaşadığımız sürece şen ve neşeli olalım.” Ben kendi karakterim bakımından ikinci hayat görüşünü beğeniyorum, fakat şu sınırlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar zavallıdır. Besbelli ki, o adam birey sıfatı ile yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.. _Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar![3] (1919) _Amerika, Avrupa ve bütün uygarlık dünyası bilmelidir ki Türkiye halkı her uygar ve kabiliyetli millet gibi kayıtsız şartsız hür ve müstakil yaşamaya kesin karar vermiştir. Bu haklı kararı bozmaya yönelik her kuvvet, Türkiye'nin ebedi düşmanı kalır. _Efendiler, millet bütünüyle manevî bir kişilik halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı _Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile yaşamı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. _Benim adım çok içki içer diye çıkmıştır. Bunu siz de duymuş olacaksınızdır. Filhakika ben öteden beri içerim, içkiyi severim. Fakat istediğim zaman bunu keserim. Vazifem esnasında bir damlasını ağzıma koymam. Vatan işlerine içki karıştırmam. İçki ve vazife iki ayrı şeydir. Birbirine tesiri dokunacak yerde vazifeyi elbette keyfe tercih etmeli, içkiyi behemehâl kesmeli _Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli sonuçları kalpleri doldurur.[48] (1937) _Hükûmet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet ve hükûmet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır _Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek, birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü girişimde bulunmak serbestisine sahip olmakla mümkündür _Çocukluğumdan beri bir huyum vardır. Oturduğum evde ne kız kardeş, ne de ahbap ile beraber bulunmaktan hoşlanmazdım. Ben, yalnız ve bağımsız bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. _İnsanların hayatına, faaliyetine hakim olan kuvvet yaratıcılık ve icat kabiliyetidir. İcadı ve yaratıcılığı yapabilen insanların ise, mutlaka kültürlü olmalarının şart olduğu tebarüz etmiştir _Kapitülasyonların hiçbir kısmına istisnayı kabul etmiyoruz. Adli, mali veya askeri kapitülasyonların hiçbirini tanımıyoruz.[114] (1922) _Köylü, hepimizin velinimetidir. Bu necip unsurun refahını düşüneceğiz _Majeste Kral'ın söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet başkanına kendi ülkesinden bir parçayı Almanlara terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar![119] (1938. Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı II. Carol'un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet sorununa değinmesi ve Atatürk'ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Edvard Beneš'e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'a söyledikleri.) _Komşularıyla ve bütün devletlerle iyi geçinmek, Türkiye siyasetinin esasıdır _Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz _Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir _Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız _Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir _Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. Tekkeler kesinlikle kapanmalıdır. Türkiye cumhuriyeti, her kolda doğru yolu gösterecek güce sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz uygarlıktan, bilim ve teknikten kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz; başka bir şey tanımayız. Doğru yoldan sapmışların amacı, halkı kendinden geçmiş ve abdal yapmaktır. Halbuki halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar vermiştir. Bunlar basit bir iş görünür; fakat önemi vardır. biz dünya ailesi içinde uygarız. Her görüş noktasından uygarlığın gereklerini uygulayacağız. Ölülerden yardım istemek, uygar bir toplum için ayıptır. Var olan tarikatların amacı kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevi ve manevi yaşamda mutluluğa eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün bilimin, tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. _Çocuklar_ Bir milletin ilerlemesinindeki temel taş çocuklardır. Çocuklara gereken değeri ilgiyi şevkati gösterirseniz, onlar bir gökkuşağı edasıyla geleceği renklendireceklerdir. Çocuklarınıza talihin hududu ne olursa olsun, her şeyden evvel türkiyenin istiklaline, temel benliğine, milli geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmeli. Çocuklarımızı düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya ve buna karşı başkasının samimi düşüncelerine saugı beslemeye alıştırmalıyız. Onların temiz yüreklerine yurt ulus aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır _Çocukluk ne güzel… Çocuklar ne sevimli, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misiniz? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını, içlerinden geldiği gibi açıklamaları _Erkek kız çocuklarımızın, aynı şekilde öğrenim görebilmesi mühimdir. Memleket evladı, iktisadi hayatta faal, etkili ve başarılı olacak şekilde donatılmalıdır. Milli ahlakımızla, medeni esaslarla ve hür fikirlerle yetiştirilmelidir. Baskı ve korkudan doğan sözde ahlak, bir erdem olmadığı gibi, güvenilmezdir. _Çoğu ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar söze karışınca "Sen büyüklerin konuşmasına karışma!" der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket! Halbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye özendirmelidir; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkân bulunur, hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk eğitiminde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu yolladır ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve eksiksiz birer insan olurlar _Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî, manevî bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin hakikî durumu bu işte!. Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara mâlik olan zavallı halkımız ise, kendisine mukaddes âkideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş, kalmış. Bu arada __Beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek itiyadı. İşte bu zihniyetle; herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; fakat nihayet ben de bir insanım be birader, kutsî bir kuvvetim yoktur ki.__Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, her şeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli, azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir. Sonra da zaman ve imkân meselesi. Bu itibarla evvelâ kafaları ve vicdanları köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin; işlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın; sonra bu makine halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddî ve manevî her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete getirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur, ileri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz; kafileyi hedefe doğru yürütmek için, beşer takatinin üstünde, gayret sarf ediyoruz; başka ne yapabiliriz ki?. _Kadın_ _Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. _Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın _Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir _Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını "Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim" diyemez _Esnayı seyahatimde köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim hodbinliğimizin eseridir. Çok afif ve çok dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur. _Kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamakların¬dan geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkek¬lerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır _Kızlarımızın vatan ve milletin yüksek menfaatlerini savunup koruyabilecek kabiliyette yetiştirilmesi milli eğitimde esas tutulmalıdır. Ve kız çocuklarımıza entelektüel yetkinlik kazandırılması elzemdir. Türk kadınının esasen dehaya sahip olduğuna şüphe yoktur. Türk kadınları memleketin kaderini millet namına idare eden siyasi zümreye dahil olmak arzusunu belirtmiştir. Dolayısıyla kadınlarımızı hiçbir vatandaşlık vazifesinden uzak tutamayız. Çünkü hakların tümü vazifelerden doğar _Evlilik_Yaşam kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle uygun gördükleri yol evliliktir. Bu genel kurala uymayanlar, pek sınırlı ve benzerleri azdır. Bu kural dışını oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini alıkoyan sebeplerin etkisinde kaldıklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla mutsuz olanlardır. İnkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, yaşam, kadınsız olamaz. Evli olanlar, yaşamın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin. Yaşamın çeşitli yönlerinden birkaçını görenler, evlendikten sonra keşfedilmemiş yönlerini de ister istemez gözlemlerler. Bu gözlemleme, pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir. _Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve gerçekten kitaplardaki hükûmetlerin, islâmî niteliği bakımından, hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, millî egemenliği, millî iradeyi belirten bir hükûmettir. Hükûmetimizi ifade etmek gerekirse “halk hükûmeti” deriz. Efendiler, biz hakkımızı koruyup gözetmek, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, milletin bütünlüğümüzce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletin tümüyle savaşmayı caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız. Efendiler, biz benzememekle öğünmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz. 1921 _Arkadaşlar, bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Bunu anlamak için, hükûmetten amaç nedir, bunu düşünmek gerekir. Hükûmetin iki amacı vardır. Biri milletin korunup gözetilmesi, ikincisi milletin refahını sağlamak. Bu iki şeyi sağlayan hükûmeti iyi, sağlamayan fenadır. 1923 _Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. 1922 – Nutuk _Kültür zemindir ve ulusun karakteridir. Doğu ve batı değil kendi öz kültürümüzü yükselteceğiz. _ Millet Meclisi'nin bütün programlarının ilkesi şu iki esastır: Tam bağımsızlık ve millî egemenlik! TBMM Hükûmeti, millîdir; tamamiyle maddidir, gerçekçidir. Var sanılan ülküler arkasında, o ülkülere ulaşmak için değil, fakat ulaştırmak hülyasiyle milleti kayalara çarparak, bataklıklara batırarak, en sonunda kurban ederek mahvetmek gibi cinayetten kaçınan bir hükûmettir. 1921 _Millet, hükûmetin bekçisi olması gerekir. Çünkü, hükûmetin yaptığı işler olumsuz olup da millet itiraz etmez ve düşürmezse bütün kusur ve kabahatlara katılmış demektir. 1920 Millet bizi buraya gönderdi. Fakat, ömür boyunca biz burada ve bu milletin yönetimini ve egemenliğini mirasa konmuş gibi temsil etmek için toplanmış değiliz. 1921 _Asırlardan beri cahillik ve şaşkınlığın koruyucusu, düşkünlük ve uğursuzluğun babası bulunan ve milletimiz için dahilî ve daimî bir düşman olan, ferdî saltanata ve onun temsil ettiği uğursuz bir idare şekline yönelmiş bir mukaddes silâhtır. Asırlarca ve asırlarca müddet mert ve kahraman bir azme belirti sahası olmuş bir vatanı düşmana teslim etmek cüretini gösterenler, o cüreti ancak o idarenin ruhunda, şeklinde ve mahiyetinde bulmuşlardı. 1922 ( _Atanın hitler hakkındaki sözleri_Daha hiçbir askerlik ve devlet adamlığı başarısı göstermemiş bir adama, iktidarı topyekün teslim etmek, temel bir hatadır. Bir onbaşı, büyük bir askerî deha, büyük bir stratejisyen olduğunu kanıtlamak için de her şeyi göze almaktan çekinmeyecektir. Rudolf Nissen _Atatürk, mersin'e yaptigi seyahatlerden birinde, sehirde gördügü büyük binalari isaret ederek sormus: - bu kösk kimin ? - kirkor'un... - ya su koca bina ? - yargo'nun - ya su ? - salomon'un... Atatürk biraz sinirlenerek sormus : - onlar bu binalari yaparken ya siz nerede idiniz ? toplananlarin arkalarindan bir köylünün sesi duyulur: - biz mi nerede idik ? biz yemen'de, tuna boylarinda, balkanlarda arnavutluk daglarinda, kafkaslar'da, çanakkale'de, sakarya'da savasiyorduk pasam... atatürk bu hatirasini naklederken: -hayatimda cevap veremedigim yegane insan bu ak sakalli ihtiyar olmustur, demiştir. _Sizin kosti, geldi mi buraya? Geldi pasam... Oturdu mu bu masaya? Oturdu pasam. Günes batarken raki içti mi? İçmedi pasam. eee!! o zaman sormadin mi çocuk, ne halt etmeye almis izmir'i? _ Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünya'ya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği'ne inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek." _ "Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakılmak, medeni Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi?" _Atatürk'ün Subaylara Seslenişi: Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin istiklâlini imhaya karar vermişlerdir. Milletler istiklâllerini hiç kimsenin lutf u atıfetine medyun değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve istiklâl vermez. Milletlerde tabiaten ve fıtraten mevcut olan bu hak milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan binaenaleyh mücadele edemeyen bir millet mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin istiklâli gasp olunur. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için istiklâl lâzımdır. İstiklâl sahibi olmak için haiz-i kuvvet olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icabeder. Kuvvet ordudur. Ordunun menba-ı hayatı ve saadeti, istiklâli takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan iman-ı vicdanîsidir. İngilizler, milletimizi istiklâlden mahrum etmek için pek tabiî olarak evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine tevessül ettiler. Mütareke şeraitinin tatbikatı ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bilcümle vesait-i müdafaamızı elimizden almağa çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve zabitlerimize tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini ifnaya gayret ettiler. Ordumuzu kamilen lağvederek milleti muhafaza-i istiklâli için muhtaç olduğu nokta-i istinattan mahrum etmeğe teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü hukuk ve mukaddesatına taarruzla milleti zillete, inkıyada alıştırmak plânını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci hedef-i taarruzu oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka zabitini mahvetmek, zelil etmek lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta mevani ve müşkülât kalmaz. Binaenaleyh zabit için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, istiklâlimizi muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima müstakil görmekle bahtiyar olacağız! _Bursa Nutku_ Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: “Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!” Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!” İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği! ( _Cumhuriyetin Onuncu Yıl Nutku _Türk Milleti! Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. _Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır. Büyük Türk milleti! On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! Ankara, 29 Ekim 1933 _Atatürkçü kalkınma modeli “Bütünsel kalkınma” olarak açıklanabilir. Bu topyekûn kalkınma demektir. Batının makine, alet, fabrikalarını edinmek yetmez. Bu teknolojinin gerisinde Batının bilimi vardır. Onu da benimsemek durumundayız. Yoksa benimsediğimiz teknoloji elimizde iğreti ve yapay duracaktır. Fakat bilimin üst katmanları felsefenin alanına girmektedir. Onun için Batı felsefesini ve onun bir parçası olduğu insan bilimlerini de benimsememiz gerekmektedir. Tabii sosyal bilimlerin bilimin onsuz olmaz bir parçası olduğunu da unutmayacağız. Öte yandan felsefenin sanat ve genel olarak kültürle yakın ilişkisini gözardı etmemeliyiz. Böylece teknoloji, bilim, felsefe, sanat ve kültürün bir bütün oluşturduğunu görüyoruz. Bunların gelişmesi için, düşünce özgürlüğü gereklidir. Bilim, kültür ve sanata ve bu işlerle uğraşan insanlara saygı ve değerbilirlik önemli bir gereksinimdir. Bu insanlar toplumsal, siyasal, dinsel dogmaların baskısı altında olmamalıdır. Atatürkçülüğün bütünsel kalkınma modelinde, bir üniversitenin kurulması, bir demiryolunun yapımı denli önemlidir; bir konservatuarın açılması, bir fabrikanın yapılması denli önemlidir. _Bütünsel kalkınma modelini anlamak için karşıtı olan maddi kalkınma modeliyle karşılaştırabiliriz. Bu modelin en iyi örneklerinden biri petrol zengini şeyhliklerdir. Bu ülkeler en son teknolojiyi edinebilecek durumdadırlar. En modern otomobiller, uçaklar, bilgisayarlar, fabrikalar. Deniz suyunu arıtabiliyorlar, çölde tarım yapabiliyorlar. Buna karşın bunlar en son teknolojinin ürünlerinden yararlanırken, toplumsal ve kültürel koşullarıyla aşağı yukarı 9. yüzyılda yaşıyorlar. Türkiye’de 1950’den sonra bütünsel kalkınma modeli bir ölçüde terk edilerek maddi kalkınma modeline bir kayma olmuştur. Böylece yol, baraj, fabrika yapımı ön düzleme geldi ve toplumsal, kültürel kalkınma ikincil duruma düştü. _Milliyetçilik: ilkesi saldırgan olmayan, yayılmacı olmayan, barışçı nitelikteydi. Atatürk’ün düsturu “Yurtta sulh; cihanda sulh” idi. Bu milliyetçilik ırkçı değildi. Atatürk “Ne Mutlu Türk’üm diyene!” demişti (“Ne mutlu Türk olana” değil), Türk Milletinin tanımı şöyleydi: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı” (1929). Türkiye Cumhuriyeti’nin her yurttaşı, etnik bakımdan Rum, Çerkez, Kürt, Ermeni, Yahudi olsalar da Türk sayılıyordu. Bu milliyetçilik sağcı, tutucu değildi. _Türkiye’yi bölgenin ya da İslam dünyasının en güçlü ülkesi yapmak gibi sınırlı hedefler gütmüyordu. Her alanda Türkiye’yi dünyanın en ileri ülkelerinden biri yapmayı amaçlıyordu. Yalnız iktisadi ya da askeri anlamda değil, Türkiye sanat ve edebiyatta, insan hakları ve bilimde de en önde olmalıydı. _Hakkında_ _Hamdullah Suphi Tanrıöver_Yunan orduları, Ankara üzerine yürüyordu. Kemal Paşa’dan bilgi almak için bir sabah erken, Millet Meclisi'nde toplandık. Kemal Paşa, bir Anadolu haritası istedi. Kırmızı kalemle, sakarya arkasına doğru uzun bir hat çizdi ve bu hattı bize göstererek: "Düşmanı burada tepeleyeceğiz," dedi. İnandık, niçin inandık, nasıl inandık, hala bilmiyorum. Bu işi üzerine aldı ve düşmanı o çizdiği hat üzerinde tepeledi. O, Sakarya'dan Ankara'ya bir çocuk gülümsemesiyle dönmüştü. _Vahdettin'in ölüm haberi geldiğinde Adana'da bulunan Atatürk'ün sofrasında Hamdullah Suphi'de vardır. Atatürk,"Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı'nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi"demiş. _Atilla ilhan: Türk milliyetçiliği, vatan sevgisi, vatan milliyetçiliğidir. Avrupa ırkçıdır. Kan ve din milliyetçiliği vardır. _Atatürkü sevmirəm deyenler bilsin ki, sizlər zatən ATATÜRKÜ sevməyə layiq deyilsiz. _Atatürk rakısını açar trende, aaaa bir bakarlar leblebisi yok! Ne yapacaz ne diyecez derken garsonu, hırsız yakalanır! 7 yaşındaki bu çocuk. Kucağına alır onu eğitime yollar, fotoğrafcı yapar! Hanri benazus. _Bozkurt_Ord. Prof. dr. Fuat Köprülü’nün Türkiyat enstitüsü’nün ambleminin nasıl olması gerektiği sorusu üzerine Atatürk şu yanıtı veriyor: “Fuat bey! Karlı tanrı dağları'nın önünde elinde meşale tutan bir bozkurt olsun, bu meşale genç türkiye cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamızda kılavuz olan bozkurt, Türklüğün anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin." _Atatürk’ün “fikir babam” dediği, Türkçülüğün fikir babalarından ziya gökalp 1918 yılında, ingiliz işgal kuvvetleri tarafından sürgüne gönderildiği malta zindanında arkadaşlarına şöyle diyor:“mustafa kemal paşa türk’ün efsanelerinde yaşayan bozkurt gibi kurtarıcı bir şahsiyettir.” _türkiye’de saklı bir dünya vardı. diliyle edebiyatıyla, ahlakıyla, felsefesiyle, milli harsıyla ‘ergenekon’ hayatı yaşayan bir türk halkı vardı. Şimdi o, yeni bir bozkurt’un rehberliği ile bu ergenekon’dan sağlam ve dahi bir millet olarak ortaya çıkıyor.” Ziya Gökalp _Falih Rıfkı Altay 1923'den 1938'e kadar Atatürk'ün yanında bulunmuş, onun yaşadıklarını bizzat kendisinden dinlemiş ve hatta birçoğuna şahit olmuş devrin önemli gazetecilerindendir. _ Her birinizin bir babası ve bir annesi var. Onlar olmasa idi dünyaya gelemezdiniz. Eğer Atatürk, milletinin ve ordularının başında Anadolu savaşlarını kazanmasa idi, bu dünyada vatansız ve hürriyetsiz kalırdınız. Asıl öksüzlük budur. Onun için kitaba Babanız Atatürk adını koydum. Hayatınızı ana-babanıza, hür, şanlı ve şerefli Türklüğünüzü Atatürk'e borçlusunuz. _UNESCO’nun Atatürk tanımı: Atatürk, uluslararası anlayış, iş birliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur. _Atatürk, sanayi devrimi ve aydınlanma çağının hepsini bir insanın hayatına sığdırdı. Arnold tonybee. ing tarihçi _Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihlerinde hüküm sürecek insanlardır. _Sevr’den sonra Türkiye’nin öldüğünü sanmıştım. Ama Türkiye; yaşıyor hem, Mustafa Kemal başına geçeli beri öylesine canlı yaşıyor ki; bir Lloyd George’un bütün çabaları, bütün imkanları, sağduyuya meydan okuyan bu şiddetli yaşama isteğinin karşısında erimekten başka bir şey yapamıyor Claude Farrère, Fransız diplomat _Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. yüzyılın dahisi Türklere nasip oldu ve kader onu bizim karşımıza çıkardı. İngiltere Başbakanı _Atatürk’ün dış ilişkiler konusu üzerindeki görüşlerini inceleyen bir kimse fikirlerinin değerini ve ifade ettikleri zamanı aşan anlamları karşısında daima hayrete düşer. ABD büyükelçisi _Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak. Cemal Süreya _O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi. Emanullah Han, Afgan Kralı _Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz seziş ile hasımlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti, üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı. F. Perrone Di San Martino, Yazar _Atatürk yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı. Gerard Tongas, Fransız yazar _Şaşırtıcı ve çekici bir kişi. Asker olarak büyük, fakat devlet adamı olarak daha büyük. Japon Times _Atatürk öyle bir insandır ki, hayali değildir. İstediğini bilir, bildiğini yapar, yapamayacağı birşeyi de istemez. Krippel, Avusturyalı heykeltıraş _Mustafa Kemal yeni Türkiye'nin kalbidir. Eski, yıpranmış bir toplumdan yepyeni, güçlü bir millet yaratmış, essiz kişiliğiyle kendini herkese saydırmış, enerjisiyle herkesi kendine inandırmıştır. Ma Shao-Cheng, Çinli yazar _Asırları aşan adam! Türkiye, ruhunu değiştirmişti. Atatürk’ün zeki ve realist dış politikası, Türkiye’yi saygılı bir devlet yaptı. _Sırasıyla ihtilalci ve asi, sonradan muzaffer bir kumandan olan "Türklerin babası" Yeni Türkiye'yi yarattı, sultanları kovdu, kadınlara hürriyet verdi, fesi kaldırdı, ülkesinde radikal bir inkılâp yaptı. Soir Gazetesi, Paris, Fransa _İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır _Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır. Tahran Gazetesi, _Ziya Gökalp: Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garb medeniyetindenim._ Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı; Türk'üm, bu ad her ünvandan üstündür_ Durma düşman durma, gücünü artır, Türklüğün başına hakaret yağdır. Uyuyan bir kavme bu felaket azdır, Vur eski kölesi utandır onu, Bırakma uyusun, uyandır onu! _A.B.Dli Psikiyatr Prof. Arnold Ludwing 'King of the Mountain'adlı bir kitap yayınladı. Adı geçen profesör 2 bin lider hakkında 18 yıl süren bir araştırma yapıp 377 devlet adamı tesbit etmiş. Bu çok zor istatistiksel çalışmada 200 kriter tesbit etmiş ve bu 377 lideri bu kriterlere gore 1 den 31 e kadar puanlamış. PGS (Siyasi Büyüklük Ölçütü) olarak tanımlanan bu sıralamaya gore Nehru 25, Roosevelt 30, Fidel Castro 23, Lenin 28, Churchill 22, Golda Meir 12 ve Kennedey 15 puan almışlar. Bu sıralamada en yüksek puanı yani 31 puanı alan en büyük ve tek lider ATATÜRK. 18 Yıl süren bu araştırma sonucu Atatürkü 31 puanla Visionary sıfatıyle 20. Yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı sıfatına layık görmüştür. __Yorumlar__ _Atatürkçülük; Emperyalizme karşı milliyetçiliği, kapitalizme karşı halkçılık ve devletçiliği, dinciliğe karşı laikliği, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, diktatörlüğe karşı cumhuriyetçiliği savunan Türkçü bir ideolojidir. _Türk Devleti bir Simurg'a benzer. Türk Milleti ise kıvılcımını asla kaybetmeyen kül gibidir. 1299 yılında Söğüt'te Osman Gazi ile başlayan Devlet geleneğimiz, Fatih Sultan Mehmed Han ile şahlanan büyük devletimiz, Kanuni Sultan Süleyman Han ile yedi iklime hükmeden imparatorluğumuzun yüzyıllar sonra Simurg misali yandığı bir zamanda, Ulu Önderimiz ve Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ile 96 yıl önce küllerinden yeniden doğmuş ve Türk Milletine bu zulmü reva görenlerin karşısına Türkiye Cumhuriyeti olarak dikilmiştir. Yüzyılların birikimi olan devlet geleneğimiz ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ışığıyla yürüdüğümüz Turan'ın adıdır _Kemalizm türkiye cumhuriyeti devleti'nin temelidir. Akp yıllardır karşı durdukları resmi ideolojiye sarılmak durumunda kaldı. Hem kemalizme karşı geleceksin hem devlet yönetmeye çalışacaksın. Bir kere ikisi ters mıknatıslanma yapar. Devleti'nin kuruluş ve resmi ideolojisine karşı gelerek devleti yönetmeye çalışan her hükümet tökezlemiştir. Kemalizm bakidir, hükümetler, komutanlar, yargıçlar, savcılar, bakanlar ve başkanlar gelir geçer. Zaman zaman devleti kemalizmin uydusundan çıkarma çabaları olsa da bu memlekette bu kesinlikle mümkün değildir çünkü net bir şekilde tekrar söylemekte yarar var. her devletin olduğu gibi türkiye cumhutiyeri devletinin de kurumsal bir ideolojisi vardır ve o ideoloji de kemalizmdir! _Geçmiş olsun Türkiye, Atatürk gibi Monserler gelip laik cumhuriyet kurmayacak ve seni mültecilerden kurtarmayacak. _Puta tapanların oyuncağı 94 yıl önce Atatürk tarafından kırılmıştı. _Atatürk devrim kahramanıdır. Bulunduğu yere dehası ve kılıcının gücüyle gelmiştir. _Atatürk en büyük bozkurttur. Atatürk dönemi, Türkçülüğün son 1000 yıllık dönemde zirve yaptığı dönemdir. Bozkurt, Atatürk için en değerli sembol olmuş, Türkçülük politikaları kapsamında ziyadesiyle kullanılmıştır. 1923 Türk ocaklarının logosu bozkurttur. İlk türk parasında, chp ambleminde bozkurt kullanılmış, ünlü ressam İbrahim Çallıya Türklerin ergenekondan çıkış resmini yaptırmıştır. Atatürkün emriyle bozkurt cumhuriyet marşı yazdırılmıştır. _İttihat_Ömürlerini cephelerde harcamış adamlara bu kadar kolay vatan haini demek ne vicdanlar. Bu insanlar ömürleri boyunca tek yaprak kitap okumamış cahiller sürüsüdür. Ergenekon İttihat ve Terakki zamanında milli bayram idi. Her Bolu beyinin bir Köroğlu korkusu olduğu gibi.. Her gerici diktatörün de İttihat ve Terakki korkusu vardır. Abdülhamidler ortaya çıkarsa, Enverler, Talat Paşalar yeniden dirilir _Atatürk devrim kahramanıdır. Bulunduğu yere dehası ve kılıcının gücüyle gelmiştir. _Atatürk dediğin adam savaştan çıkmış bir monarşiyi cumhuriyetle tanıştırdı, senin reis 70 yıldır iyi kötü bir demokrasisi olan ülkeyi aldı kendine bağladı. _Atatürk. türk'e kefen biçenin aklını almıştır. _Lozan_Atatürk, yüzyıllardır süren Türkleri anadolu'dan atma politikası tam başarıya ulaşacakken tarihe gömmüştür. Milleti ise kendisini sırtından bıçaklamıştır, _Atatürk’ün her yerde olmasının açıklaması şudur: O, Türk devrimini temsil eden kişidir. Bağımsızlık mücadelesinin muzaffer önderidir, Türkiyenin kurucusudur. Onun kişiliği Cumhuriyetin ve Devrimin simgesidir. Özgürlük-eşitlik-kardeşlik düsturu Fransız Devrimi için neyi temsil ediyorsa, Türk Devrimi için Atatürk onu temsil ediyor, onun simgesidir. _İşgalci devletlere karşı kutsal savaşı başlatıp onu başarıyla neticelendirmiş ve ülkesinde bir sürü çağdaş devrimler yapan kurucu liderini o ülkenin bir takım gafil insanları ulusal kahramanlarını işbirlikçi olmakla itham ediyorlar. İtham bile değil açıkça hain diyorlar. Tarihte eşine nadir rastlanır bir nankörlük, kötülük örneği. _Çöl bedevisi hayranı siyasal İslamcılar, bu ülke de görüp görebilecekleri en güzel zamanlarını yaşadıkları, ülkenin tüm ayarlarını bozdukları halde Atatürk'ün mirasına istedikleri ölçüde zarar verememenin acısı ile köpek gibi kıvranıyorlar. _Atatürk hümanisttir. Bağımsızlık savaşının en tehlikeli anlarında bile cihat ilan etmedi. 1922’de tutsak düşen Yunan komutanı Trikupis’le nazik görüşmesi, önüne serilen Yunan bayrağına basmayı reddetmesi, 1934’te Anzak ölüleri için söylediği sözler hümanizminin kanıtıdır. Bir seferinde anayurdu savunmak için yapılmayan savaşı cinayet olarak betimlemiştir. Yahudi ya da muhalif oldukları için Hitler düzenince 1933’te üniversitelerinden kovulan 142 Alman bilim adamını Türkiye’ye çağırıp onları yüksek eğitim kurumlarında çalıştırması bu yönde anlamlı bir göstergedir _Bırak oğlum! Yok rakıcıydı, yok laikti, yok şapkaydı falan. Ben sana anlatayım niye düşman olduğunu: Bir kere, adamın adı “Atatürk”. Türk’ün kendisinden kuyruk acın var. Tüyü dökülmüş uyuz it gibi, adı geçse kaşınıyorsun. Türk lafını duydunmu alerjin azıyor. Kuyruk sokumun sızlıyor. Ee Türk’ten bu denli sızı kapınca, haliyle Ata’sını da sevmiyorsun… Sonra evladım; adamın sadece adı değil, safı da Türk… Ne güzel geçinip gidiyordunuz. Yedi ceddin askerlikten muaftı. Türk’ün üç kıtada at sırtında anası ağlarken, tekkelerde miskin miskin yatıp sofu ayağına arada kaynıyordunuz. Onların kıyağıyla vergisiz, emeksiz, zahmetsiz yaşıyordunuz. Hepinizin tekerine çomak soktu diye düşmansınız. Kafanıza göre asıp kesiyordunuz. O uçmuş, bu kaçmış, falanca suda yürümüş, falanca ateşten geçmiş. Nalıncı keseri gibi hep kendinize doğru yontuyordunuz. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, örgün öğretim, zorunlu eğitim… Bütün façanızı bozdu, bütün forsunuzu çizdi. Sene 2017 bak, halâ okumuşun şerrinden Allah’a sığınıyorsunuz, cahil halka güveninizi anlatıyorsunuz. Arkasından ne kadar sallasanız da vakti geldimi ip gibi önünde dizilip içtima veriyorsunuz. Herkese höt höt gürlüyorsunuz ama kendisi topraktayken bile günü geldimi defterine raporunuzu yazıyorsunuz, “şimdi çekilebilirsin” diyor, suratınız iki karış, sessizce çekiliyorsunuz. Kadın hakları bak. Nasıl düşman olmayacaksın? Evvelden dörder dörder seçiyordun. Onun da seçme hakkı çıkınca senin bütün teker kırıldı. 15 sene, üç kıtada o devletin askerliğini yapmış adama, Osmanlı edebiyatı üzerinden laf sokmaya çalışıyorsunuz. Yedi düvele karşı, ‘millet’ dedi mi ‘Türk’ü eksik etmeyen adamdı. Siz üç tane oy korkusuna 15 senedir o millet dediğiniz şeyin adını söyleyemiyorsunuz. Ulan, onun 12 milyon fakir nüfusla yaptıklarını satmasanız, 80 milyondan topladığınız haraçla memleket yönetemiyorsunuz. Osmanlı’nın borcunu ödeyen adamı beğenmiyorsunuz, 15 sene savaşın üstüne kurduğu ülkeyi, 15 yıllık iktidarınızın üstüne borç almadan yönetemiyorsunuz. _Osmanlı devleti içersinde Arnavutundan, Bulgarına, Rumundan, Ermenisine, Yahudisinden Gürcüsüne kadar onlarca azınlık yaşardı. Milliyetsiz bir bir toplumdu Osmanlı devleti. Tıpkı Amerika gibi. Türkiye Cumhuriyeti devleti sadece Türklerin kurduğu güçlü ve bağımsız bir Türk devletidir. Diğer azınlıklar ise sonsuza dek yaşama izni verdiğimiz misafirlerimizdir. __Din__ _”Ebu lehebin elleri kusurun. Kurudu da. Alevlerin içinde kavrulsun. Karısı da boynunda iple ona odun taşısın.” Düşünen bir Türkün böyle bir ayeti okumaktan elde edeceği dini ilham nedir? _Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil (üstünde) bir arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. _Din bakımından da bağımsız olmak zorundayız. Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.Türk’ün dini tabiattır. Kuran, Arapların birlik olma kitabıdır. İnananların kimliğini eritir, Araplaştırır ama Türkler Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek kuvvetli bir millet yaptılar.. _Laiklik; İslamiyet'le kültürümüze giren Arap kültürünü Türk kültüründen ayrıştırma kanunudur. Avrupai söylem ile Anti asimilasyon kanunudur. Müslümanlık adı altında, Türkler devşirilip Araplaştırılmakta kendi kültürünün düşmanı vatan hainleri olarak yaşayan milyonlar oluşturulmaktadır. İmam Hatip Okullarında yetiştirilen çocukların yönleri Kıbledir, Yani Suudi Arabistandır. İmam Hatip Okullarında sistem, Arap felsefesi, Arap tarihi ve Arap milliyetçiliği üzerine kuruludur. Araplar gibi Türban ve Karaçarşafla dolaşan, Arapça selam veren, Arap isimleriyle yaşayan, Kendi Anayasası yerine, Arapların hukuğu Şeriatla yaşayan, Arapların topraklarını, liderlerini kutsal sayan bir kafa yapısı ile yetiştirilirler. İmam hatip okullarında Türk çocukları, devşirilip, Araplaştırılır. Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, Demokrasi düşmanı, Türk ırkının düşmanı, Türk kültürünün düşmanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Üniter yapısınını düşmanı olurlar. _Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir fâcia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız netîcelerdir. _Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar _Bizi yanlış yola sevk eden kötü yaradılışlılar, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir _Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. . _Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu umum İslâm umûruna tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifeyi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on misli nüfustan mürekkeb olan büyük İslâm kütlelerinden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur... Başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim. Milletimiz, asırlarca, bu vâhi nokta-i nazardan hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlâdlarının miktarını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu görüyor musunuz?! dedim. _Türklerin kökeni_ Sinan meydan_ Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında batı merkezli tarihe başkaldırmasıdır. Kurtuluş Savaşı'yla batı emperyalizminin siyasi oyunlarını bozan Atatürk, Türk Tarih Tezi'yle de batı emperyalizminin kültürel oyunlarını bozmuştur. Sömürgeci batı, 19. yüzyılda kurmaca bir tarih ve dil tezi geliştirerek, bu tezlerle Doğu'yu "köksüzleştirip" sömürmek istemiştir. Türk Tarih Tezi'ni kanıtlmaya çalışan bilim insnaları, Sümerolog Landsberger, Hititolog Güntenbirk, Antropolog E. Pitard gibi dünyaca ünlü bilim insanlarıdır. Atatürk'ün 1930'larda ileri sürdüğü, Hititlerin, Sümerlerin, Etrüsklerin Türklüğü ve Türklerin ilk yerleşip medeniyet kurdukları yerlerden birinin Anadolu olduğu biçimindeki tezlerin birçoğu bugün (2010) modern bilim tarafından kabul edilmektedir. Türk adının ilk geçtiği kaynaklardan biri Museviliğin kutsal kitabı Tevrat’tır. Tevrat’ta Nuh’un oğullarından biri olan Yafes’in oğlu Gumar (Gomer), onun da oğlu Tugarma’dır. Tugarma’nın ise, Uygur, Tiros, Avar, Hun, Barsil, Zarna, Hazar, Sanar, Bulgar, Sabir adlı oğulları olmuştur. “Aşkenaz’ın İskitler”, “Gomer’in Kimmer”, “Madia’nın Med”, “Tiras’ın Turan” olduğu ileri sürülmüştür. Başta Herodot olmak üzere Antik çağ yazarları, Orta ve Kuzey İtalya’da MÖ. 900-700 yılları arasında güçlü Etrüsk devletini kuran “Tyrrhenus”lardan söz etmişlerdir. Bu Tyrrhenus sözcüğüyle kastedilen Turanlılardır. Akad hükümdarlarından Naramsin, “Şartamhari Metni” olarak bilinen ve “Mücadelenin Kralı” anlamına gelen yazılı kaynakta, MÖ. 2000’lerde Anadolu’da Türklerin yaşadıklarını belir
Atatürk_İktisat Kongr_İngilizin çekilmesi_Lenin_Şapka Devrimi…
_Yüksel Türk! Senin için yükseklik sınırı yoktur. İşte parola budur. Her ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedî olduğunu göstermelidir. _Türk ve Türkçülük düşmanlarını ezeceğiz. (Türk ocaklarındaki konuşması) Biz Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Millî benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar. Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz." Biz öyle milliyetperverleriz ki, bize saygı duyan bütün milletlere hürmet ederiz. Milliyetperverliğimiz mağrurane bir milliyetperverlik değildir. Millî mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir; Milletin evlatlarıdır. Millî Mücadele'de şahsî hırs değil, millî izzeti nefs, gerçek saik olmuştur." "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar, birbirini tanısın. Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelik çabalar boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir." _____________ _İzmir İktisat Kongresi Açış Söylevi_1923 _Ekonomi demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Efendiler, tarih, milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içinde yerleşmiştir. Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askerî zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadî düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet iktisadî hâkimiyetini sağlarsa o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın, bir türlü rıza göstermedikleri budur. _Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur._Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü başladı. Yabancılara verilmiş olan ve özel olan karşılıksız her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı. Dışarıının daima kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurunun yok edilmesiyle siyasî bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete verebilecek parayı güç hazırlıyordu. Halbuki tac sahipleri yöneticiler, Saraylar, Babıâliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için, onu devam ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün Osmanlı Devletinin iflâsına karar verdiler. Maliye işleri hemen kontrol altına alınmış ve başımıza genel borçlar belâsı çökmüş bulunuyordu. _Şimdiye kadar gerçek, ilmî, olumlu anlamı ile millî bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı millî bir tarihe sahip olamadık. Osmanlı tarihinde bütün gayretler, milletin isteği açısından değil, belki şunun bunun özel tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Güçlü padişahlar, takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Halbuki dış siyaset, iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu.Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. _Arkadaşlar, şahsî saltanatta her konuya tac sahiplerinin arzusu, iradesi ve amacı hâkimdir. Milletin amaçları, arzuları, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Tac sahipleri kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul ettirirlerdi. Böyle idare ve hâkimiyete rıza gösteren bir milletin sonu elbette felâkettir, Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki, kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Devlet, istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir tarihe sahip bulunmuyorduk. _Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü anlaşmalardan ve insanî ve medenî haklardan sıyrılarak memleketimizin en kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i …düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini kullanan insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır. _Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni kuran Türk milletinin de, aslî unsurunun da, bu memleketin gerçek halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün acıkgözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine dayanarak ortaya atıldı. Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, tam bir istiklâl ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. bu kadar kutsal ve büyük hedefler için gerçek ve en kuvvetli temel ekonomidir. Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Düşmana karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin. Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. İşte bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Hepimizin isteği şudur ki, bu memleketin fertleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin hayatın bir temsilcisi olsun. belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. Ve böyle bir devirde en büyük makam, en büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır. zannedilmesin ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. isteriz ki, kanunlarımıza bağlı olmak şartiyle yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Artık her medenî devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz. _Lozanda, karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye başlamışlardır. Ve hâlâ karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık tam bağımsızlıktan ve milli hâkimiyetinden zerre kadar fedakârlık yapamayacağını anlamamışlardır. Ordularımız en büyük zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur. Böyle bir zamanda İtilâf Devletleri, hukukumuzu, kanunî haklarımızı görüşmeler ile bile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile bile çözümleneceğini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir. _Efendiler! Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiî olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı vermelidirler. _Giriş_ Derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların iktisadî yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek ve memleketi millî bir rahatlığa, mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını dilerim. Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden geliyorsunuz. Bunun için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Zira halkın sesi, hakkın sesidir. _İzmir İktisat Kongresi 1923_İzmir'in Kurtuluşundan 5 ay sonra ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından 4 ay önce toplanan Türkiye İktisat Kongresi Anadolu kurtuluş hareketinin iktisadi yönünü göstermesi bakımından, son derece önemlidir. Karma ekonomi modelinin temelleri hazırlanmıştır. 1135 delege ile yeni Türkiye'nin ekonomik sorunlarının tartışıldığı bir kongredir. Başkanı Kazım Karabekir seçildi. Kurtuluş Savaşı ile kazanılan zaferden sonra prensip olarak siyasi ve ekonomik bağımsızlığı öngörmüştü. kapitülasyonların ve diğer imtiyazların kabul edilemeyeceği kongrede belirtildi. Ekonomik sorunları aşmak, savaştan yeni çıkan halkın kalkındırılması ve onlara yol gösterilmesi gibi konular üzerinde duruldu. Türkiye'nin çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi zümrelerinden seçilen 1135 üyenin katıldığı bu kongrede bu grupların hazırladığı "Misak-ı İktisadî Esasları" tartışıldı ve kabul edildi. _Kararları_ _Hammaddesi yerli olan sanayi dalları kurulması gerekmektedir. _El işçiliğinden süratle fabrikaya geçilmelidir. _Sendika hakkı tanınmalıdır. _Özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır. _1925'te Aşarın vergisinin kaldırılması. _Liberal bir ekonomi modeli. _Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır. _Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır. _Türkiye halkı, servet itibarı ile bir altın hazinesi üzerinde oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar. Yeniden orman yetiştirir. _Hırsızlık, yalancılık, riya ve tembellik en büyük düşmanımız; taasubdan uzak dindarene bir selabet her şeyde esasımızdır. Her zaman faideli yenilikleri severek alırız. _Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışmak şiardır. Türk mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir, bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ecdat mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve himmeti göstermekle beraber cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır. Türk, ilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır ve her türlü münasebette fazla mutavassıt istemez. Ecnebi sermayesine aleyhtar değildir. _Sanayi Teşvik Kanunu, 1927, sanayi yatırımı yapacak işletmelere muafiyet, imtiyaz ve teşvik sağlamayı amaçlayan yasadır. __________________________ _İngiliz'in istanbul'dan çekilmesi_ _1922’de İzmir'in kurtuluşundan sonra Fahrettin Altay komutasındaki Türk süvari kolordusu Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul'a yöneldiler. Türk ordusu, Çanakkale'de bulunan İngiliz kuvvetlerine bir ültimatom vererek geçit hakkı istemişti. Bunun üzerine bölgede bulunan Fransız birlikleri geri çekildiler. İngiltere Başbakanı Lloyd George ise ültimatomu reddederek İngiliz kuvvetlerine direnme emri verdi ve hükümetindeki bir grup bakanla birlikte karşı bir ultimatom yayınlayarak Türkiye'ye savaş ilan edileceğini duyurdu. Türk ordusu bu ultimatoma cevap vermeyerek ingilizlerin üzerine yürümeye devam ederek boğazlarda general Harington'un ordularıyla karşı karşıya geldi. Harrington, Türk ordusuyla savaştan kaçınmış ve Türk ordusunun ve ankara hükümeti'nin bu resti diplomasi zaferi olarak geçmiştir. Akabinde mudanya konferansı için görüşmeler başlamıştır. Bu savaşı istemeyen Kanada Başbakanı, Kanada'nın siyasi bağımsızlığını tarihte ilk defa fiilen ilan etmiş oldu. (Kanada'nın kaderini değiştiren türk hadisesi) İngiliz kamuoyu ve hükümetteki üyeleri de Türkiye ile savaşa karşı çıktılar. Dışişleri bakanı Lord Curzon ve savaş bakanı Winston Churchill de karşı çıkınca hükümet düştü. Hem Lloyd George, hem de lideri olduğu Liberal Parti İngiltere tarihinde bir kez daha iktidara gelemedi. ___İngiliz tarihi belgeleri___ _General Harington ingiliz yüksek komiserine: Padişahın korunması için alınacak önlemlerden bahsediyor. _İngiliz akdeniz başkomutanlığından deniz bakanlığına telgraf: "Mustafa kemal, ingiltere ile savaş halinde olduğunu ve ingiliz temsilcilerini tanımadığını söylüyor. _Curzon ile fransa başbakanı arasındaki ikinci görüşme. Fransa başbakanı ingiltere'ye boğazlardan çekilmesi gerektiğini ve orada tutunmanın imkansız olduğunu söylüyor. Curzon ise ingiltere'nin neden yalnız bırakıldığını soruyor. Fransız başbakanı parlamentonun fransa'nın Türklerle tekrar bir savaşa girmesine izin vermeyeceğini söylüyor. _Harington pek kaygılı. Bir yanardağı üstünde oturuyoruz. Kuvvetlerimiz yetersiz. _İngiliz gizli istihbarat örgütü raporu: Türklere yardım amacıyla kafkas rus ordusu güçlendirilmiş ve diplomatik önlemler düşünüyor . "Mustafa kemal istanbul ve boğazlar üzerine yürümek istiyor. Savaş çıkarsa ankara fransa'nın ingiltere'ye yardım etmeyeceğini biliyor. Mustafa Kemal avrupa yakasına asker taşımak için gemi arıyor. Kendisi sorunu kış basmadan önce kuvvet kullanarak çözmek niyetindeymiş. _İngiltere genelkurmay başkanı diyor ki: "Mustafa kemal saldıracak. 2-3 hafta dayanabiliriz. Mustafa kemal toplar getirip takviye kuvveti çıkartmamızı engelleyebilir. İngiliz ve türk kuvvetlerinin tarafsız bölgeden çekilmeleri için anlaşmaya varılırsa lehimize olur." Deniz bakanı ise hemen çekilmemeleri gerektiğini, prestijlerinin sarsılacağını, donanmanın takviye kuvvet için yardımcı olacağını söylüyor. _İngiliz istanbul yüksek komiserinden lord curzon'a telgraf:Türkler tarafsız bölgeye aldırmıyorlar. _İngiliz maliye bakanı ise mustafa kemal'in tarafsız bölgeyi çiğnediğini ve ingiliz kuvvetlerini kuşattığını söylüyor. _General harington'dan ingiliz savunma bakanlığına telgraf: Harington, mustafa kemal'e, hala neden ilerlediğini soruyor. Mustafa kemal ise oyalamak için yunan kuvvetlerini kovaladığını söylüyor. Harington bunun üzerine bölgede yunan kuvveti olmadığını, ayrıca Mustafa Kemal'in ingiltere'ye yaptığı suçlamaları soruşturduğunu iletiyor. Kendisinin emri olmadan Türklere ateş edilmeyeceğini, Mustafa Kemal arzu ederse onunla görüşebileceğini iletiyor. _İngiliz yüksek komiserinden lord curzon'a ivedi telgraf: Harington mustafa kemal'in 50.000 kişilik kuvvetle izmit yarımadasındaki tarafsız bölgeye saldırı hazırlığında olduğunu söyledi. _Fransa'nın londra büyükelçisinden lord curzon'a nota: "23 eylül'de verilen müttefik notasına ankara hükümeti 29 eylül'de şu cevabı veriyor. "Askeri harekatımızı durdurduk. Meriç'e kadar trakya'nın hemen boşaltılması ve t.b.m.m hükümetine devredilmesi gerekir. 3 ekim'de mudanya'ya gidilecektir. _Danimarka gazetesi diyor ki: Müttefiklere Türk ultimatomu. Kemal Paşa cevap için 24 saat süre verdi. Açık açık ingiltere'yi tehdit ediyor. Türkler saldırıya hazırlanıyor. İngilizler Kemalistlerin taarruzunu bekliyor".. _Norveç gazetesi diyor ki: "Kemalistler ingiltere'yi savaşla tehdit ediyor. Türkler, boğazlardan geçip trakya'ya girmelerinin engellenmesi durumunda ingiltere ile savaşacaklarini ilan ettiler. Ankara hükümeti istanbul ve trakya'yı almak gibi kabul edilemez şartlar ileri sürerek barış ümitlerini zora sokuyor" _İngiliz yüksek komiserinden dışişleri bakanı Lord Curzon'a telgraf: "Konferans çağrısı için en uygun zamandır. Yoksa Mustafa Kemal rahat durmaz. Ordularına ilk hedef akdeniz'dir diyen mustafa kemal'in ikinci hedefi trakya'dır. Durum ciddidir. Köşeye sıkıştırılabiliriz. _İngiliz gizli istihbarat örgütünün raporu:"Fethi bey: curzon ve lloyd george'un türkiye'yi yoketmeye kararlı olduklarını söyledi." _Hava kuvvetleri, harington'un emrine yeni bombardıman uçaklarını yetiştirme işini yürütecek. Donanma mustafa kemal kuvvetlerinin avrupa'ya geçmelerini önlemekle görevlendirildi." _Curzon diyor ki: "Trakya, boğazlar ve istanbul sorunlarının çözümü Mustafa Kemal'e bırakılamaz. Tarafsız bölgeye uyması ankara'ya iletildi. ingiltere mevzilerini güçlendirme kararı aldı. _Koloniler bakanı churchill'den ingiliz kabinesine gizli rapor: Churchill avrupa'ya yapılacak Türk saldırısına karşı koymak için kanada, avustralya, yeni zelanda ve güney afrika birliği valilerinden ordu istiyor. Olası bir yenilginin hindistan'da ve öteki müslümanlar arasında vahim sonuçlar yaratacağını söylüyor. Boğazları savunmak için yunan, romen ve sırp hükümetlerinden de yardım istediklerini de dile getiriyor. Dominyonlar haklı olmayan bir savaşa girmek istemediklerini söylüyorlar. İngiltere'yi dinlemiyorlar! "Haklı bir dava uğruna hepimiz can vermeye hazırız, haksız bir dava için ise tek bir insan harcamayız". _Hükümete muhalif hırvat köylü partisi diyor ki: "Türk sorunu şimdi yunanistan'dan ziyade ingiltere için daha önemli. İngiltere çanakkale'den çekilirse prestij kaybedecek, çekilmezse savaşa neden olacak ve bu da asya kolonilerini sarsacak" _General harington'dan savunma bakanlığına telgraf: Mustafa kemal beni ilk ateşi etmeye zorlamakta. Bundan kaçınıyorum ama boğazlara toplar yerleştirmesine göz yumamam." _Kaynak: British documents on Ataturk Britanya halkının en son isteyeceği şey yeni bir savaştı. Aynı zamanda kamuoyu, 1918'deki müttefik zaferinin kazanımlarını öylece bir kenara atmaya hazır değildi. Britanya halkı, sırf yunanlar savaşı kaybetti diye, yoğun mücadele sonucu elde edilen kazanımları kaybetmek istemiyordu. Çoğu kişinin adını yeni duyduğu bu "çanakkale krizinde," müttefiklerin (itilaf) kötü senaryosunda ortaya çıkmasından korktukları savaş "dünya savaşı" kalibresinde öngörülüyor. Bu noktada romanya ve yugoslavya ile yürütülen iletişim ve olası türkiye-bulgaristan-rusya yakınlaşmasına dair korku da dikkat çekiyor. _Curzon_ Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. Şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var. harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz!" _Bizzat ingilizler tarafından eğitilip modern askeri silahlarla donatılmış, cephedeki asker sayısı 200.000'i geçen ve batı anadolu'yu üç yıl boyunca işgal etmiş bir yunan ordusunu birçok askeri doktrini ilga etmek suretiyle 15 günde imha edip, literatüre giren kurmay subaylar tarafından komuta edilen muzaffer bir orduya karşı savaşmamayı tercih etmek her zaman olduğu gibi başarılı bir ingiliz öngörüsünün ürünüdür. _İkiyüz yıllık savaş geçmişi incelendiğinde kazanamayacağı hiçbir savaşa girmeyen britanya imparatorluğu, mağlup edildiği birkaç savaşı da adeta mucizeler sonucu kaybetmiş olup, bu savaşların tamamına yakınında da süreçte az zarar gören hatta kazanan olmuştur. Çanakkale savaşı gibi. Bunun temel nedeni ingilizler'in yenilmez olması değil, birçok avrupa imparatorluğu veya osmanlı imparatorluğu gibi maceraya atılmamaları, öngörüleridir. _Sürekli "Kemalistler geliyor, kemalistler şöyle yapacak, kemalistler böyle yapacak" diye bir söylem ve korku hakim. _Demek ki ingiliz ajanı sömürge valisi vahdetinmiş. Padişah bal gibi de satmış ülkeyi, baba mirası tarlası gibi satmış. Tabii bir yiğidin çıkıp: Siz kimin mirasını kime satıyorsunuz diyeceğini hesaba katamamışlar. Eğitim, vizyon, karizma ne ararsan var. üstelik yobaz değil. Aaaa, ama bu kadarı fazla gelir Türke. Batılı için de osmanlı için de Türk kaba ve cahil demekti. Yüzyıllarca türkleri hor gören sadece batı değil osmanlının ta kendisiydi. Atatürk türk milleti zekidir, çalışkandır diye boşuna vurgulamadı. Genlerimize kazınmış eziklikten bizi kurtarmak içindi hepsi. muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızda akan kanda saklı diyen biri ülkesini kimseye satmaz. Satan da türk değil ümmettir, kuldur. _Belge; okuyana, araştırana, okuduğunu anlayana sunulur. Bu belgelerin paylaşılması güzel ancak pratikte hiçbir yararı yok, çünkü bu algıya inanan adamlar okumayacak ve anlamayacak. Ayrıca bu argümanları yaratanların zaten işine gelmeyecek, çünkü adam doğruyu zaten biliyor. Yalan söyleyene yalanını düzeltmesi için belge sunmazsın, çünkü yalan; bir çıkar için söylenir. ________________ _Sinan Meydan_ Londra Konferansı görüşmeleri sırasında, 5 Mart 1920’de Lloyd George’un yaptığı şu açıklama, İngiltere’nin yeni politikasını gözler önüne sermektedir: “Yunan askerleriyle birlikte Türkiye’de 160.000 askerimiz var. Türklerin ise 80.000. Fransız, İngiliz ve Yunanlılardan meydana gelen her iki asker, bir Türk askerini yenemez ise bu konferansı durdurup Türklerin bütün isteklerini kabul edelim!” 1. I. Dünya Savaşı’nda 700 binden fazla kayıp veren İngilizlerin 1922 sonlarında Anadolu’da yeni bir savaşı sürdürecek kadar “askeri”, “maddi” ve “moral” gücü yoktur. Nitekim, İngiltere bu nedenle Kurtuluş Savaşı’nda bütün ümitlerini Yunanistan’a bağlamıştır 2. İngiliz kamuoyu, hem I. Dünya Savaşı’nın yıpratıcı etkilerinden dolayı, hem de Yunanistan’ın Anadolu’da yaptığı “kıyım “ve “katliamlardan” dolayı artık savaş istememektedir 4. Kurtuluş Savaşı sırasında, İrlanda, Mısır, Afganistan, Hindistan ve Irak’ta çıkan “İngiliz karşıtı” isyanlar ve “bağımsızlık hareketleri” ve Mustafa Kemal’in özellikle Hindistan’daki ve Irak’taki isyan ve bağımsızlık hareketlerini “gizli açık” desteklemesi, İngiltere’yi kaygılandırmıştır. 5. İngilizlerin, 1922’de Türklerle savaşı göze alamamalarının en önemli nedenlerinden biri de Mustafa Kemal’in daha 1920’de İtalyanlarla, 1921’de ise Ankara Antlaşması’yla Fransızlarla anlaşarak, İngilizleri yalnız bırakmasıdır _________________ _İstanbul işgali 5 yıl sürdü_1918 de İtilaf Devletleri Donanması, mayınları temizlemek bahanesiyle Çanakkale Boğazı'ndan geçti ve İstanbul'a ulaştı. İstanbul önlerinde demirleyen savaş gemi sayısı 167 idi ve 3600 ingiliz askeri karaya çıktı. İşgal komutanı Maitland Wilson, Beyoğlu'ndaki İngiliz Kız Lisesi'nde, törenle Karargâh kurdu_ _Yıldırım Ordular Grubu, General Falkenhein'ın komutanlığında Osmanlı Devleti'nin Filistin-Suriye-Irak cephelerini savunmak için teşkil ettiği ordular grubu. Filistin Cephesindeki Osmanlı 40.000 kişi kadardı. İngilizlerin emrinde ise takribi 191.000….Yıldırım Ordu Grubu'nun kuruluş amacı ilk başta Bağdat'ın geri alınmasıydı. Yıldırım Ordular Grubu 1918'deki Megiddo Muharebesinde İngiliz kuvvetlerince yenildikten sonra, 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütârekesi imzalandı. Bu mütareke gereği Osmanlı Devleti'nde bulunan Almanların ayrılmaları gerekmekteydi. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 30 Ekim 1918'de alman general Otto Liman von Sanders'e bir telgraf çekerek, Yıldırım Ordu Grubu Komutanlığını Mustafa Kemal Paşa'ya devretmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa'nın devralmış olduğu Yıldırım Ordu Grubu Komutanlığı görevi 8 gün sürdü. Yıldırım Ordular Grubu'nun Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Ordular Grubu lağvedilince İstanbul'a hareket etti. Boğaz'a demirli düşman savaş gemilerini gördüğünde, ünlü "Geldikleri gibi giderler" sözünü söyledi. İstanbul'da yaklaşık beş buçuk ay kaldı ve yakın arkadaşlarıyla görüşerek ülkenin kurtuluşuna yönelik faaliyetlerde bulundu._ _Şevket, Cevat ve Kavaklı Mustafa Paşa İstanbul'da gizli bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda "Üçlü Yemin" adlı bir rapor hazırlandı (Üçler Misakı) ve vatan savunması için ordu müfettişliği kurulmasına için karar verildi. 9. Ordu Askeri Müfettişliği (Erzurum konuşlu, Mustafa Kemal Paşa getiridi. İngilizlerin İstanbul'a asker çıkarmaları mecliste sert tartışmalara sahne oldu ve 1918'de Osmanlı Mebusan Meclisi feshedildi. istanbul basını, kamplara ayrılmış olarak yayın yapmaya başladı: İngiliz yanlısı yayın yapanlar ile Kuvâ-yi Milliye hareketini destekleyenler. İtilaf Devletleri Türk halkının tepkisini çekmemek ve işgalin haklılığını kanıtlamak için aşağıdaki bildiriyi yayınladılar: İşgal geçicidir. Padişahlığı ve halifeliği korumak ve güçlendirmek için işgaller gerçekleştirilmiştir. Herkes padişahlık makamının İstanbul'dan vereceği kararlara uyacaktır. Azınlıklara yönelik bir katliam başlarsa İstanbul Türklerden alınacaktır. _İttihatçılar yargılandı, Mondros ve Malta'ya sürgüne gönderildi. Ordu, anlaşma hükümlerince terhis ediliyordu. Resmi ve sivil birçok yöneticiyi, askeri, aydını savaş suçlusu ilan ederek tutukladılar, sürgüne gönderdiler. Damat Ferit istifa etti ve alirıza hükümeti kuruldu. Müttefikler'i hiç memnun etmemişti. Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920'de ilk toplantısını yaptı. Bilindiği gibi, özellikle Atatürk'ün talimat ve telkinleri ile, yeni Meclis'te kuvvetli bir milliyetçi hava ortaya çıktığı gibi, Misak-ı Millî'yi de 28 Ocak'ta bu Meclis yayınlayacaktır. Millî Hareket, Müttefikler'in gözleri önünde kendilerine meydan okumaktaydı ve daha da önemlisi, Müttefikler'in barış şartlarını hazırlamakta olduğu bir sırada, Türkler, kendilerinin kabul edebileceği barış şartlarını kendileri tespit ediyorlardı. Üç Müttefik Yüksek Komiseri Sadrazam Ali Rıza Paşa'ya bir nota ile Harbiye Bakanı Cemal Paşa'nın değil, Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa'nın da istifası istendi ve kabul edildi. İstedikleri gibi gitmediği üzerine Yüksek komiserler ve işgal polisi şehri ablukaya aldı. İtilaf Devletleri İstanbul'u işgal edince bütün devlet binalarını ve karakolları denetim altına aldılar. _Şehzadebaşı 10. Kafkas Tümenine bağlı karargâh birliği karakoluna gelip koğuşu basıp uyuyan askerlere ateş açarak erlerinden beşini ateş açarak öldürdü, onunu yaraladı. Meclisi basarak milletvekillerinin bir kısmını tutuklayıp, bir kısmını sürgüne gönderdiler. _1920' Sevr anlaşması yapıldı. Türkleri yok etmeyi amaçlayan yüzlerce maddeden oluşan bir antlaşmaydı. Antlaşmayı Sadrazam Damat Ferit ile birlikte 4 kişi imzaladı. Karahisar mebusu Nebil Efendi'nin dediği gibi "Boşuna yorulmuşlar, Türkiye yok diyeydiler, daha iyi ederlerdi" dedir. _______________ _Mütareke basını, İşgal yıllarında Millî Mücadele aleyhinde yayın yapan basına verilen ad. Mütareke basını Ali Kemal, Refi Cevat Ulunay, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Asım gibi gazeteci ve yazarların, Millî Mücadele'nin verilmesine karşı olan tavırlarını ortaya koydukları basına daha sonradan verilmiş isimdir. Bu yazarlar Damat Ferit Paşa'nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası politikalarını destekler, Türk milleti kavramına antipati duyar, onun yerine Osmanlı halkları fikrinin devam ettirilebileceğini savunur. Türk milletini Anadolu'da yaşayan sadece tarım ve hayvancılıkla uğraşan, tahsili ve bir zanaati olmayan köylüler olarak tanımlayarak bu insanların Düvel-i Muzzama karşısında varlık gösteremeyeceğini, bu yüzden büyük devletlerle Mondros Mütarekesi çerçevesinde sürdürülen dostane ilişkilerin doğruluğunu savunurlar. Örnek olarak bunlardan Mustafa Sabri Efendi, "İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sair devletlerin İstanbul'dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir," demişti _ Attilâ İlhan konuşmasında, Türkiye'nin bir hain kontenjanı olduğunu, bunun nüfusun yüzde 10'u olduğunu; Türk aydını dediğimiz kişinin, Batı'nın manevi ajanı olduğunu; eğitim, savunma ve ekonominin millî olması gerektiğini, olmazsa Sevr'in geri geleceğini, Batı diye bir şey olmadığını, bunun hayâli bir kavram olduğunu söylemiş ve Türkiye'de basın Türk değildir suçlamasını sözlerine eklemişti (Özellikle Taraf gazetesinin yayınları, Genelkurmay'ı ve orduyu hedef alması sebebiyle bu ithamların başını çekmekteydi. Günümüzde, mebzul miktarda basın yayın organı, hükümetin güdümünde yayınlarını sürdürmektedir) _Ali Kemal (1867-1922), yazar, siyasetçi. Ermeni yanlısı bazı yazılarından dolayı 'Artin Kemal' şeklinde adlandırılır. İttihat ve Terakki karşıtı görüşleriyle tanınmıştır. Damat Ferit Paşa Hükümetlerinde Maarif ve Dahiliye nazırlığı yaptı. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra tutuklanarak Nurettin Paşa'ya bağlı askeri birliklerce linç edildi. Mustafa Kemal'e ve Millî Mücadele'ye karşı düşmanca tutumu ve ağır hakaretleri nedeniyle pek çok insan tarafından “hain” olarak damgalanmıştır. _Turgut Özakman’ın "Şu Çılgın Türkler" adlı ünlü kitabının bir bölümünde Artin Kemal şöyle anlatılır: "Ali Kemal, İstanbul’da Peyam-ı Sabah Gazetesi’ndeki geniş odasında, ortağı Ermeni Mihran ve misafirleriyle çene çalıyordu. Sarışın, gürbüz, yarı alafranga, yarı alaturka, kendine özgü bir insandı. O günkü yazısını öven tombul misafirine neşeyle: ’Ankara’dakiler yine köpürecekler!’ dedi, ünlü kahkahasını attı, sonra da ekledi: Ermeni arkadaşlarına : ’Haydutların işi gücü savaş. Siyasetten zerre kadar anladıkları yok. Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzme kahraman, dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçmüş biçmiş, uygun görmüş, Sevr Antlaşması’nı imzalamış. Size ne oluyor a zırzoplar? Boş yere kan dönmenin álemi var mı?’ Ermeni Mihran ’Bunlar çılgın’ diye söylendi. Ali Kemal bu nitelemeyi çok sevdi: ’Tabii canım! Çılgın olmasalar cihan savaşını sanki biz kazanmışız gibi, koskoca İngiliz Başbakanı Lloyd George’a barış şartlarını dikte etmeye yeltenirler miydi? Ne demiş Arap ’elhükmü limen galebe’ galibin dediği olur! İşte bu kadar.’" Kurtuluş Savaşı sırasında yalnız Ali Kemal değil, padişah yanlısı diğer yazarlar da Ermenileri, Yunanlıları, İngilizleri tutuyor, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına sövüyorlardı. _Dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en haklı, en kutsal savaşlardan birine, emperyalizme karşı kazanılmış ilk kurtuluş savaşına karşı çıkan diğer yazarlar yurtdışına sürüldü. _Ali Kemal'in tahrikleri 31 Mart Olayı'nın çıkmasında etkili oldu. Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey'in öldürülmesinin ertesi günü olan 7 Nisan 1909'da Darülfünun'da kalabalık bir topluluğa yaptığı konuşmadan sonra bu konuşmanın etkisinde kalan Darülfünun hocaları ve öğrencileri katillerin yakalanmasını istemek üzere Bâb-ı Âli'ye yürümüşler; sayıları onbinlere ulaşan kalabalığın üstüne ateş açılması sonucu birkaç yüz kişi yaralanmıştı. Ertesi günkü cenaze sırasında da devam eden olayların ve 31 Mart ayaklanmasına dönüşmesi üzerine Selanik'ten gönderilen Hareket Ordusu İstanbul'a gireceği sırada Ali Kemal yeniden Paris'e kaçmak zorunda kaldı. _İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birisi oldu. Damat Ferit ve sait molla gibi üyelerinin bulunduğu cemiyet 1919da kurulmuş ve İngiliz mandasını savunarak milli mücadeleye karşı düşman. _Genç subaylar" tarafından linç edildi. Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Cesedi, Lozan Konferansı'na giderken trenle İzmit'ten geçecek olan İsmet Paşa görsün diye istasyonda bir sehpaya asıldı. Lozan'a gitmekte olan İsmet İnönü'nün bu durum karşısında sinirlenmesi üzerine Ali Kemal’in ölü bedeni apar topar kaldırıldı. Ali Kemal'in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torunu Stanley Johnson'ın oğlu olan Boris Johnson _Rahmi turan yazısı_Mustafa kemale ve arkadaşlarına haydutlar demiştir ve Ermenilere destek çıktığı için halk da ona artin kemal demiştir. İşgal yıllarındaki işbirlikçi mütarake basınının en önde gelen yazarladından. _Refik Halit karayın milli mücadele düşmanlığı_ Milli mücadelenin en çetin günlerinde "patlıcan meselesi" diye bir yazı yazıp, bütün yazı boyunca lezzetli patlıcan yemeği tarifi verip yazıyı şu satırlarla bitirir "tam bağımsızlık milli and milli mücadele gibi kulakta iyi tınlayan ama içi boşluktan tıngırdayan bu ifadelerle kendimizi meşgul etmektense patlıcan meselesi üzerine eğilmek daha iyidir". Bununla da yetinmez, bakanlığı boyunca tüm enerjisiyle ankara hükümetine giden para ve malların engellemesi için aktif olarak uğraşır. Kendince haksız değildir tabii. Şimdi anlaşılmaz şekilde saklanıp çarpıtılsa da, sakarya meydan savaşına kadar değil osmanlı paşaları ve istanbul hükümeti, anadolu halkının büyük çoğunluğu bile zafere falan inanmıyordu. Herkes bu işlere kalkışanın ittihatçı artığı beceriksizler olduğunu, bu mücadelenin nafile olduğunu düşünüyordu. Anadolu'da bize anlatılanın aksine ordu namına bir şey yoktu, olanlar çerkez ethem, demirci efe gibi eşkiyaların düzensiz askerleriydi. başkomutanlık meydan savaşı kazanıldığında ali kemal, damat ferit, sait molla gibi karakterlerle birlikte hem ankara hükümetinin hem mücadeleyi destekleyen halkın en nefret ettiği kişilerden biridir. Haber geldiğinde üzülür ve korkar, hatta arkadaşlarının tavsiyesiyle ingiliz konsolosluğuna sığınır. Ülkeden bir ingiliz gemisi ile kaçar. Yaşar kemal, sabahattin ali gibi yazarlar ile rahatlıkla yarışır. Tek hatası, o zaman yanlış ele oynaması olmuştur. Bu hata hem kendi gençliğine hem de türk edebiyatının eşsiz bir üyesinden mahrum kalan türk insanına mal olmuştur. _Atatürke suikast için kuva-i milliyeye katılan hint kökenli İngiliz casus Mustafa Sagir. ingilizce, türkçe, farsça, arapça, almanca ve hintçeyi çok iyi derece bilmektedir. Görünürde bir memur, görünmeyende de ingiliz casusudur. Şehzade abdülmecid efendi ile dostluk kurar. Hepimizin bildiği üzere abdülmecid efendi esasında milli mücadeleyi desteklemektedir. Mustafa sagir bu bilgiyi derhal ingilizlere ulaştırınca padişah vahdettin, abdülmecid efendi'yi hapsettirir. ingilizler, onu defalarca gözaltına alırlar. Elbette bu sadece göz boyamadır. Kendisinin casus olduğunu bilmeyen bir ingiliz askeri mustafa sagir'i dövdüğü için sürgüne gönderilir. Artık iyice güven kazanan mustafa sagir, kuvâ-yi milliyecilerin haberleşme teşkilatı olan karakol cemiyeti'ne girer ve tüm isimleri ingilizlere bildirir. Böylece ali fethi okyar'dan hacı mehmet paşa'ya değin milli mücadelenin istanbul'daki en önemli isimleri ingilizler tarafından malta'ya sürülür. istanbul'da baskı altında olduğunu söyleyen mustafa sagir, böylece ankara'ya gelir. Burada mustafa kemal ile görüştürülür. Görüşme bittikten sonra ingilizlere görüşmenin çok iyi geçtiğini anlatan bir mektup yazar. Hâlbuki görüşme biter bitmez mustafa kemal yanındakilere "bu adam casus. izlemeye alın!" diye emir verir. Şair mehmet âkif ersoy ile dost olur. Mehmet âkif, sürekli gelip giden mektuplardan şüphelenir ve bir gün mektuplardan birini açar. Bakar ki mektupta hiçbir şey yazmamaktadır. Sonra başka bir mektubu açar, o da aynı. Şair, hemen kimyager avni refik bey'e vaziyeti anlatır ve bir laboratuvarda yapılan inceleme sonucu mektupların görünmez mürekkeple yazıldığı ve mustafa sagir'in ingilizlere casusluk ettiği anlaşılır akşamüzeri şairin yanına gelir gelmez orada hazır bekleyenler tarafından gözaltına alınır. Bir türlü konuşmayınca onu adnan adıvar'a havale ederler. Adnan adıvar, mustafa sagir'i tabiri caizse çatır çatır konuşturur. 23 mayıs 1921'de istiklâl mahkemesinde yargılanır. Mahkemede hüngür hüngür ağlar. Gerekirse türkler için casusluk yapabileceğini söyler. Neredeyse bütün diğer ingiliz casuslarının isimlerini verir. O zamana kadar nerede hangi takma isimlerle casusluk yaptığını bir bir anlatır. Türklerin kendisini affetmesini ister. 24 mayıs 1921'de ankara karaoğlan meydanı'nda kurulan darağacında vatana dahili ve harici edilen hiçbir ihanetin affedilmeyeceği ibret-i âlem olsun diye tüm dünyaya bir kez daha gösterilir. ____________________ _Şapka devrimi_ _Fes_ 1828’de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Tunus’tan, 50 bin adet fes sipariş edildi. Daha sonra genişleyen Feshâne Fabrikası, bütün ihtiyacı karşıladığı gibi devletin ilk yünlü mensucat fabrikası haline geldi. _Şapka kanunu yoluyla halk, psikolojik olarak değişime hazırlanacaktı. İkinci olarak, tepkilerin ölçüsünü ölçecek. Üçüncü olarak kıyafetin sembolü, insan davranışına da etki edebilirdi. Geleneksel giysiler, doğu toplumlarının sembolü olarak aynı zamanda batının ve batıcıların bakış açısından geri kalmışlığı hatırlatan bir karaktere sahipti. Kıyafet devriminden önce sarık, fes ve peçe, halk tarafından âdeta İslâmiyet’in bir parçası olarak kabul edilmekte idi. Laik ve uygar bir ulusun kıyafetini, dinsel inançlara bağlamak gerçekten yersizdi.” Atatürk, Türk insanının maddi yaşam geleneklerini, devrimler yaparak (Örneğin; şapka devrimi, kıyafet devrimi, harf devrimi v.s. gibi) değiştirmek suretiyle onun düşünce tarzını geliştirmek istedi _Atatürk’e göre şapka; çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyen ve simgeleyen bir adımdı. _Baylar, ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının bir simgesi gibi görünen ‘fes’i atarak onun yerine, bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. _Şapkanın konmasıyla; gerek değişik din ve mezhepten, gerekse değişik görüşten yurttaşlar arasında Müslüman-Müslüman olmayan ayrımı yapılması da son buldu. Dinsel, etnik ve toplumsal (kentli-köylü) farklılıkları eritip ortadan kaldıran bir nitelik kazanış ve devlete sadakati gösteren bir laiklik üniforması haline gelmiştir. Gazi, bu devrimlerle entelektüel Jön Türkler zamanında yalnız düşünce alanında kalmış olan planlarını gerçekleştirmişti. _İşte takke, üzerinde fes, onun üstünde de ağbani sarık… Bunların hepsinin ayrı ayrı parası yabancılara gidiyor. Bunu söylemekten maksadın şudur: Biz her açıdan medeni insan olmalıyız. Çok acılar gördük, bunun sebebi dünyanın durumunu anlayamayışımızdır. Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Bütün Türk ve İslam alemine bakın. Zihniyetlerini fikirlerini medeniyetin emrettiği değişim ve yükselişe uydurmadıklarından ne büyük felaket ve ıstırap içindedirler. Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu koruyup sürdüreceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır!” _Gazi kastamonudan ineboluya geçti ve: “Efendiler, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, gerçekte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi size diyorum ki Türkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek zorundadır; medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, medeni olduğunu göstermek zorundadır. Kısacası medeniyim diyen Türkiye’nin gerçekten medeni olan halkı baştan aşağı dış vaziyetiyle de medeni ve olgun insanlar olduklarını fiilen göstermek zorundadırlar. Bu son sözlerimi açıkça ifade etmeliyim ki, bütün memleket ve dünya ne demek istediğimi kolayca alsın. Bu açıklamalarımı, bir sualle yöneltmek istiyorum, soruyorum: “Bizim kıyafetimiz milli midir ? (Hayır sesleri) “Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? ( Hayır, hayır sesleri) “Size katılıyorum…Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne milletlerarasıdır.” “O halde kıyafetsiz bir millet hiç olur mu? Arkadaşlar, böyle nitelendirilmeye razı mısınız? (Hayır, hayır, asla sesleri) Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvayarak aleme göstermekte mana var mıdır? ve “bu çamurun içinde cevher gizlidir fakat anlayamıyorsunuz” demek isabetli midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak gerekli ve doğaldır. Cevherin korunması için bir kutu lazımsa, onu altından veya platinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar açık gerçek karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa, onların ahmaklığına alıklığına hükmetmekte hala tereddüt mü edeceğiz? _Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir. Şapkaya itiraz edenler vardır. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamlarının özel kılığı olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler? _Karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. (Eliyle işaret ederek) Başında fes, fesin üstünde bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu acayip kıyafete girip dünyayı kendisine güldürür mü? Bütün millet kıyafetlerini düzelteceklerdir. Sağlık açısından ve her açıdan denenmiş medeni kıyafeti giyeceğiz. Bunda tereddüde gerek yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamaya takat yoktur _Şapka giydirdim anlasınlar ki insan, kisve ile din değiştirilmez ve dini,herhangi bir kisveye alet etmez!. Kısa bir zamanda bunu anlayacaklardır. Din ile kisvenin farkının ne olduğunu idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir “Gardrop” mevzuu üzerinde duracak kadar basit görmüş veyahut üzerinde durarak, onu inkılap kabul etmiş bir insan değilim. Şapka giydikten sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar ki, şapka giymekle kimse dinini değiştirmez” _Mustafa Kemal 19 Mayıs günü Samsun’a vardığında, kendisini karşılayan halk topluluğunu gözlemleyen bir İngiliz subayı, şu gözlemleri not etmişti: “Karşılamaya gelen halkın kiminin başında fes, kimininkinde kalpak, kimininkinde sarık, kimi başına bir bez parçası bağlamış; kiminin sırtında aba, kiminde cepken, kiminde yelek; kimin bacağında şalvar ,kiminde pantolon, kiminde uzun beyaz külot; kiminin ayağında çarık, kiminde yemeni, kiminde iskarpin, kiminde potin… Demek ki bunlar henüz ulus değil!. _Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da; “Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz. Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”Bunu duyunca Mahzar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var” _“Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar; ya üniformayla veya fesli, kalpaklı sivil elbiseyle görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, Türkiye beni öyle görür, yadırgamazlar. _Yunus Nadi’nin şapkasını beğendi ve yoluna devam etmeden önce kendisininkiyle değiştirdi. _Bir kararnameyle, din işleriyle görevli olmayanların dini kıyafet ve işaretle dolaşması yasaklandı. _Meclisten çıkan yasayla bütün erkeklerin şapka giymesi istendi, fes giymek suç oldu. O sırada ülkede yeteri kadar şapka yoktu, binlerce insan ya açık başla ya da Avrupalı şapkacıların piyasaya sürdüğü çeşitli başlıkları giyerek dolaşıyordu. Ancak yerli şapka fabrikaları tam randımanla çalışmaya başladıktan sonra herkes şapka bulabildi. _ Mahmut Esat (Bozkurt) şu yanıtı veriyordu: “Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir. _Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması belirlenmiştir _Tepkiler_Şapkaya tepkiler din örtüsü altında geldi. Yenilik karşıtları gülünç denebilecek iddialar ileri sürerek, sözde İslam savunucusu rolü üstlenerek şapkayı Atatürk’ün, dolayısıyla genç Cumhuriyetin “dinsizliğini” belgeleyen en önemli delil olarak ileri sürdüler. ___________________ _İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin çıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar; şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi (kapatılması) kanunlarıydı. Yasaya göre; şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı. kaynakta da Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, çeşitli yerlerle beraber toplam 78 kişi idam edildiği geçmektedir. _Ertuğrul yatı_ 1903’te, Sultan II. Abdülhamit tarafından İngiltere tezgahlarına ısmarlanan bu yata, Osmanlı Hanedanı’nın kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Bey’in adı verilmişti. Boyu 79,2 metre. 1924’te, Cumhuriyet’in 2. yılında Cumhurbaşkanlığı Yatı olarak yeniden ele alındı. 1927 günü Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk kez istanbul’a bu güzel yatla geldi. Atatürk Ankara’dan trenle İzmit’e gelmiş, orada Ertuğrul’a binmişti. 1960-61‘de her gemi gibi Ertuğrul da söküldü, bozuldu, ayrıldı. 19. yüzyıldan itibaren Krallar ve Devlet Başkanlarının kullanımına yat tahsis etmek yaygınlaşmıştı. Sultan II.Abdülhamid hükümranlığı sırasında, darbe olur korkusuyla İstanbul’dan hiç ayrılmadı. _Atatürk, Kurtuluş savaşı sırasında basının ve iş dünyasının gerekli desteği esirgediğini düşündüğü için İstanbul’a kırgındır. 1924 yılında Karadeniz seyahati sırasında İzmit’ten Hamidiye Kruvazörü’ne biner Boğaz’dan geçer ama İstanbul’a uğramaz. Sahile koşan İstanbul halkı ve yöneticileri hüsranlı bakışlarla boğazda ilerleyen paşayı selamlarlar. 1926’da İstanbul Belediyesi, Atatürk ile ilişkileri düzeltmek için Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel’e ülkedeki ilk Atatürk heykelini yaptırır. _İstanbul'a gelişinde Ertuğrul Yatı'nda güvertede. (1927) Ertuğrul'un düdüğünün çalınması sonucu ortalığa yayılan koyu duman ve kurumlar nedeniyle bir hayli kirlenir. Atatürk bu durumdan çok rahatsız olur ve ‘Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir’ diyerek üzüntülerini belirtir ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin kraliyet yatına geçerler. Atatürk tarafından kendisine tahsis edilen tren ile ülkesine geri dönen Kral Edward ise üç ay sonra, dul sevgilisi ile evlenilmesine izin verilmediği için tahttan feragat etti ve tahta kekeme Kral diye meşhur olan kardeşi Prens Albert geçti. _Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adı. Savarona’nın alımında heyetin karşısına bir engel çıktı: Adolf Hitler. Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için kumanda gemisi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı Almanlar satın almışlardı, yalnızca devir işlemleri yapılmamıştı. İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye? Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu. Bir milyon 200 bin dolar üzerinden Türk Hükümeti satın aldı. Ancak Alman tekniğinin bir harikası olan Savarona'yı elinden kaçırmak istemeyen Almanya, Krupp firmasının desteği ile bu kez de Savarona Yatı'na haciz koyar. Fakat daha sonra, Atatürk'e karşı büyük sempatisi olan Amerika'nın o zamanki başkanı Roosevelt, Savarona Yatı'nın üzerindeki Almanya'nın koymuş olduğu hacizin en kısa zamanda kaldırılarak, Türkiye'ye satılmasını; aksi halde o sıralarda, New York Limanı'nda bulunan ünlü Alman transatlantiğinin haczedileceğini Hitler'e bildirir. ‘Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim? ___________ _ATATÜRK’TEN LENiN’E MEKTUP- 1922_ Mücadelemiz her seyden önce kapitalizme karsı yönelmiştir. Memleketimizi düsmandan kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmis oluruz. Bildiğiniz gibi, Türk ve Rus halkları, yüzyıllarca sürdürülmüs boyunduruk zincirini bir hamlede silkip attıktan sonra, kendi halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı büyük korkuya kapılan büyük Batılı emperyalist ve kapitalist kuvvetlerin saldırısına uğradığından, halklarımız arasındaki yakınlık ve anlasma, kendiliğinden elismistir. Hatırlayacağınız gibi, müsterek umutların ve benzer sartların neticesi olarak ortaya çıkan fikirlerin gelismesi, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin kurulmasına yol açmıs ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol oynamıstır Türkler ve Ruslar, tarihleri, yüzyıllarca sürdürülmüs kanlı savaslarla doldurulduktan sonra, hemen anlasmıs ve uzlasmıslardır. Bu vaziyet, öteki ulusları saskınlığa uğratmıstır. Pek çoğu, dostluğun geçici olduğu ve sartların zoruyla sağlandığı konusunda bir inanca sahip olmuslardır. Hâlâ da bu inançtadırlar. Fakat, iki halkın hangi sartlarla ve ne ölçüye kadar birbirlerini anlayıp sevdiğini ve eski kavgaların, zalim yöneticilerin kıskırtmaları ile çıkmıs olduğunu, son savasta asker ve subayların birbirleriyle nasıl isteksizce savastığını görmüs olanlar, birkaç sene önce olusan yeni vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu kabul etmekte gecikmeyeceklerdir Çünkü bu vaziyet tabii olandır ve eski istihdafı ayakta tutan suni düsmanlık ise son nefesini vermistir. Türkiye’nin rejim değistirmesi, Rusya’da olduğu gibi, sosyal bir devrimle ortaya çıkmıs olmayıp, yabancı devletlerin saldırı ve hâkimiyetlerine karsı bir baskaldırma türünde olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini çekmemistir. Bu baskaldırıs, canlı ve gerçek olarak dile getirilmemistir. Yüzeysel de olsa, ülkemiz hakkında bir bilgiye sahip olanlar, 1918 Mütarekesi’nden, özellikle 16 Mart 1920’den beri alınan yolun çok büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Yüzyıllardan beri her seyde efendilerine ve saraylılara ve daha sonra oligarsiye bağlı kalan Türk halkı, 1919 yazında girisilen savasla, kendi kaderinin sahibi olmayı basarmıstır. _TÜRK HALKI EFENDiSiZ YASAYABiLECEĞiNi iLAN ETTi. Milletin bağımsızlık ve güvenliğinin söz konusu olduğu fevkaladehallerde, halk temsilcileri, yargı vazifesini İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla yerine getirmektedir. Görüldüğü gibi, bizde iktidarın üç fonksiyonunun ayrılığı mevcut değil. Batı’da kapitalist sistemin bütün milletin üzerindeki efendiliğini güçlendirmek ve bu sınıfın iktidarı istismar etmesi için özenle hazırlanan bu sistem, nefret uyandırmaktadır. Bu bakımdan, biz kapitalist sistemden daha çok, Sovyet sistemine yakınız. Yeni vaziyetimizin ve ekonomik sartların gereği olarak, toplumun, artık istismara bas eğmemek konusundaki kararının neticesi olarak, herhangi bir çaba göstermeksizin, baskalarının emeği ile yasayan parazitler sınıfı bütünüyle ortadan kalkmamıssa bile, bu sınıfa girenlerin sayısında büyük bir azalma olmustur. Modern Türkiye’de, imparatorluk döneminin efsanevi zengin sınıfı artık yoktur. Büyük arazi sahiplerinin gelirleri artık düsmüstür. Simdi, Türkiye’de herkes düzenli çalısmak zorundadır. Sonuç olarak, bugünün Türkiye’sinde atılan adımlar herkes içindir. _Türkiye, Batı Avrupa’ya olduğundan çok, bir bakıma Rusya’ya, özellikle son birkaç ayın Rusya’sına daha yakındır. Sonra, memleketlerimiz arasında bir baska mühim benzerlik, bizim, kapitalist ve emperyalist düzene karsı savasmamızdır. Biz memleketimizi düsman istilasından kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmis oluruz. Sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karsı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlasma yapmayacağız ve hiçbir koalisyona girmeyeceğiz. (Atatürk'ün bu yaptığı bir retorik kuralıdır. Karşı tarafa saygı göstermektir, onun dilinden konuşmaktır, onun ilgisini daha iyi çekebilmektir, onun ilgilendiği konudan bahsetmektir. Tıpkı bizim yabancı uyruklu bir arkadaşla tanıştığımız zaman ona onun dilinde merhaba dememiz gibi. _Lenin_Ekim devrimi_ Büyük mülk sahipliği yasaklandı. Kilise ile devletin ayrılması, medeni nikah, kadınlar ile erkekler arasında hak eşitliği, işletmeler üzerinde işçi denetimi, bankaların ulusallaştırılması, ulusal topluluk hakları vb. pek çok hak ve özgürlük getirildi. Soyluluk unvanları kaldırıldı ve herkes kanun önünde eşit kabul edildi. İşçilerin günlük çalışma süresi 8 saate indirildi. Çocuk işçi çalıştırılması yasaklandı. Çalışan herkese, çocuklara ve çalışamayacak durumda olan yaşlı ve hastalara sosyal güvence sağlandı. Hafta sonları tatil ilan edildi. Çocuk ve yetişkin herkes için eğitim seferberliği başlatıldı. İşçi fakülteleri (rabfak) kuruldu. Eğitim ücretsiz ve mecburi hale getirildi. Böylece 1932'de çocukların %98'i bilfiil okula gidiyor olacaktı. Daha sonra Sovyetler Birliği %100'lük okuma-yazma oranıyla bu konuda dünyada birinci oldu. _Almanya 1939'da saldırmazlık paktı imzalamasına rağmen 22 Haziran 1941'de savaş ilanı yapmaksızın Sovyetler Birliği'ne ani bir saldırı başlattı. Rusya'nın iklim koşulları dikkate alınarak yazın başlatılan ve Barbarossa Harekatı adı verilen bu saldırıya hazırlıksız yakalanan Ruslar önceleri geri çekilmek zorunda kaldı. Sovyet generallerin Hitler'in imzaladığı pakta güvenmemesi gerektiği konusundaki uyarılarına rağmen yeterli hazırlığı yapmayan Stalin bu ani saldırı karşısında şok yaşadı. _Sovyet Rusya’nın 1945’te 1925 Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını feshetmesi ve Boğazlarda denetim kurma ve Doğu Anadolu’da toprak kazanma girişimi şiddetle sol düşmanı, McCarthy’ci bir hareket için bahane oldu. İnönü sosyalist parti ve yayınları yasaklayarak bu hareketi güçlendirmiş oldu. Sağa doğru bu savrulma CHP’yi de etkiledi. Atatürk Devrimi donduruldu. Bunu gizlemek için tören Atatürkçülüğü büyük önem kazandı. _______________ _______ .
1
ÜÇÜNCÜ MAHKEME (devam) MEHMET AKİF ... Hülasa. Mucip sebeplerinin istendiği kadar tafsil edilebileceğini temin ederek, Mehmet Akif'in kuvveti diye ileri sürülen her noktanın, onda birer zaaf teşkil ettiği iddiasındayız. Bu itibarla kendisinin başaramadığı, tahakkuk ettiremediği bir (idealizm)e salik görünerek âmme efkârını aldatmak, şair olmadığı halde edebiyat tarihlerine girmek suçlarından dolayı adının şiir sahasından ihracına, (idealist)lik, payesinin refine karar verilmesini talep ederim. Akif, dudaklarında ince bir tebessüm, ayağa kalktı: - Adalet huzurunuzda, hak ve hakikat adına taraflardan herhangi birinin mümessili olmak mevkiindeki savcı, öyle görüyorum ki, ne bana zıt olanlarla beraber, ne de zıtlarımıza zıt olanlarla bir arada... Savcının şu anda dil verdiği temayül, hiçbir tarafa ve hiçbir şeye inanmamak ve gûya "tarafsız keyfiyet" diye mevhum bir kıymet adına hamaratlık göstermek gayretidir. Her halde bu savci, günümüzün münekkit geçinen ve mide gurultusunu saf ve mücerret şiir kabûl eden bir zümresiyle bağdaşma vaziyetindedir. (Sanat için sanat) budalalarının avukatlığını yapan savcının ucuz ve kolay iddiaları karşı- . sında istediğim, bir nebze "tevsii tahkikat'tan ibarettir. İcabı düşünüldü. Müdafaa şahitleri olarak Cenab Şehabettin, Süleyman Nazif, İsmail Habip, Hakkı Süha, Yakup Kadri'nin celbine karar verildi. Cenab Şehabettin: - "Şiiri millî namiyle irkımızın rüsum ve san'anatına ait neşideler kasdediyorsak, pîşinde serfüru edeceğimiz bir dehayi şiir görüyorum: Mehmet Akif... Hiç kimse o kadar saf ve şeffaf bir billûru beyan içinde menaziri milleti teşhir etmemiştir." Süleyman Nazif: - "Hiçbir vakit inkâr etmedim; bu gün de ikrar ederim ki, Allahın ilmi ezelisi her şeye lâhiktir. Fakat ülûhiyyetin sem'ı izzeti Mehmet Akif'in şu hitaplarından yeni bir lisanı incizap işitiyor." İsmail Habip: - "Elinde öyle bir cilt olan bir kimse, şiir mabedinin içine, her vakit kendi evi gibi girebilir." Hakkı Süha: - "Akif'in, Türkçe yaşadıkça anılacağına, tabutu altinda yanyana dizili dört neslin büyük kalabalığı şahittir." Yakup Kadri: "Şimdi diyanet ve milliyet mefkûreleri, bütün edebî cereyanlara yavaş yavaş hâkim olmaya başlıyor. Hepimiz bu munis yol üzerinde, gittikçe daha berrak bir ufka doğru ilerliyoruz. Bu ruşen kafilelerin en önünde yürüyen meş'alekeşlerden biri de hiç şüphesiz Akif beydir." Reis, savcıdan, karşı taraf şahitleri olarak kimleri teklif ettiğini sordu ve şu cevabı aldı: - Nurullah Ataç, Şükûfe Nihal, Sabiha Zekeriya Sertel, Zekeriya Sertel... Evvelâ Nurullah Ataç dinlendi: - "Nazım Hikmet'in (Taranta Babu)sunu okuduktan sonra, hiç şüphe yok, Akif'i de beğenmem lâzımdı. O da bir (ideal) peşinde koşan adam... Fakat etrafta onun lehinde yazılan yazıları görünce bana da aleyhinde yazmak arzusu geldi." Dinleyiciler arasında müthiş gülüşmeler... Bir ses yükseldi: - Akif bundan iyi müdafaacı mı bulabilir? Reis, sesini yükseltti: - Sükût!.. Yoksa mahkemeyi boşaltırım! İddia şahidi Nurullah Ataç bu vaziyet üzerine sinirlendi, birdenbire hamleye geçti; ve hem yazıdaki, hem de konuşmadaki âdeti misillî, kesik kesik söylemeğe başladı: - "Akif'in aruzu, aruzun bunamasıdır. Akif, öyle her vezni kullanmaz, ancak bir tıkırtı öğrenmiştir, sözü ona uydurup söyler. Akif'i niçin seviyorlar, bilir misiniz? Basitliği için; şiiri, kendi anlayışları derecesine indirdiği için..." Zekeriya Sertel çağırıldı. Savcı, hâkimden müsaade alarak şahide suâl sormaya başladı: - Siz (Tan)ın başıuharririsiniz, değil mi? - Evet! - Başmuharrir, gazetesinin bütün renginden mes'uldür, değil mi? - Evet! - İşte (Tan)ın 4/1/1939 tarihli nüshasında çıkmış imzasız bir yazı!.. Okuyorum: "Akif, bugünkü neslin, inkılâp neslinin şairi değildir. O, ne milliyetçiliğe, ne de inkılâba inanmıştır. O, bizim idealimize inanmadığı için bizim neslin şairi değildir. Gençlerin bu ince farklara dikkat etmelerini istemek hakkımızdır." Kelime kelime dikkat ettiniz mi? - Evet! - Bu satırları aynen üzerinize alıyor musunuz? - Evet! Savcı hâkime döndü: - Bu kadar efendim! Hâkim, iddia şahidine sordu: - Başka bir diyeceğiniz var mı? -Hayır!.. Böylece Zekeriya Sertel, 4 tane (evet!) ve bir adet (hayır!) cevabından sonra salonu terketti. Mübaşirin nârası: -(Tan) muharrirlerinden Sabiha Zekeriya Sertel... Bayan Sertel'in, Bay Sertel'e uygun cevaplarından sonra Mehmet Akif söz istedi: - Bildirmeğe değmez ama efendim, bu bayanın hakkımda yazılmış bir yazısını sıkıştırıverdiler, şu ânda elime... Masaadenizle birkaç satırını okuyayım: (Tan) gazetesi 19 Kânunuevvel 1938 tarihli nüshasından: "Bence Mehmet Akif, zamanındaki sanatkârların ekserisi ya saraya uşaklık ederken; veya açlık, sefalet, esaret acıları içinde millet kıvranırken, o, halka inmiş, sakasından, bekçisinden bahsederek, o zamana kadar sanatkârların hakir gördükleri mevzuları işlemiş bir şairdir. Yalnız, denizle gökten, tabiattan başka ilham menbai bulunmıyan şairden ayrılarak, biraz cemiyetin içine girmiştir." Mezburenin vaziyetini, beni daha evvel meth ve takdir etmiş olmak diye göstermeğe kalkmıyacağım. Sadece cemiyet içine girmek noktasından, yalnız bu prensip bakımından hafif bir takdir nikabı altında, asıl cemiyete ne noktadan girileceği üzerinde, mânalı bir sükût var yazısında.. Şahidin, beğenmekte de, beğenmemekte de bütün gizli ölçüsünü ifşa eden ve iç maksadını gizleyen; ve ötesini ve gerisini sadece samimiyetsizlik ve hâlisiyetsizlikten ibaret kılan noktayı belirtmek istiyorum. Şahit Bayan Şükûfe Nihal: - "Akif'in sanatı, çocukluğumdanberi beni enterese etmiş değildir. Bunun için kimsenin kimseye itab etmeğe hakkı yoktur. Zevkten sual olunmaz; Akif bana birşey söylemiyor. Akif'in vatanperverliğine gelince; bunu da herkes gibi anlamıyorum. Akif ancak din bayrağı altinda ve bugün kendimizi kurtarmak için tek dayancımız olan milliyet fikirlerinden büsbütün ayrı, İslâm camiası içinde bir vatancılığa yer veriyordu. Hepimiz Şark çocuğuyuz ve hepimiz Müslümanız, elbetter.. Lâkin hiçbirimiz çürümüş bir direğe yaslanacak kadar taassubun esiri değiliz! Son asırlarda dinin saptığı hurafeli yolları, bizi sürüklediği örümcekli, haşeratlı lâbirentleri gördükten sonra, artık kurtuluş yolunu yalnız dinde aramıyacak kadar aklımız başımıza geldi. Halbuki Akif, bizim başımıza hâlâ dini musallat etmek istiyor; bizi asırlarca medeniyet dünyasından uzaklaştıran, hakikî vechesini kaybetmiş bir cepheye dayanıyordu. Benim vicdanımı yaratan Tevfik Fikret'tir." Mehmet Akif söz aldı: - Lehimdekilerle aleyhimdekilerin, yalnız ve yalnız bizde gerçek tenkit olmadığını gösteren, istinatsız, insicamsız, miyârsız, mihraksız sözlerinden sonra, herşey yüksek mahkemenizin hakkaniyet duygusuna bağlı kalıyor. Bu duyguya bir mesned teşkil etmek üzere, benim ne yaptığımı ve ne yapmak istediğimi, hem zarf ve hem mazruf cephesinden iyice takdir mevkiinde bir şahsiyetin dinlenmesini istiyorum. Hem benim iman mefkûremin, hem de saf şiir ve sanatin mahremiyetine nüfuz edebilmiş olduğuna inandığınız bir selâhiyet istiyove rum. Hâkim, iki tarafındaki âza ile söyleştikten sonra kararı bildirdi: - Mahkeme, sanığın talep ettiği ölçülere malik bir selâhiyet olarak (Büyük Doğu)cu Adıdeğmez'den, "vukuf ehli" sifatiyle bir rapor istemeğe karar vermiştir. Adıdeğmez'in raporu: Mehmet Akif, ne kendisini sevenlerce, ne de kendisinden tiksinenlerce anlaşılabilmiş bir şahsiyettir. Cephelerden ikisi de, mümkün olduğu kadar kaba ve sığ bir intiba; ister müsbet, ister menfî, son derece basit bir infial plânındadır. Onu sevenler, Müslümanlığa karşı ya kendilerine göre bir bağlılıkları bulunan, yahut hiçbir aykırılıkları bulunmıyan; ve şahsiyet, hâlisiyet, asliyet cevherlerini, üzerlerinde hiçbir murakabe ve çile geçirmeksizin insiyakî olarak benimseyen ve umumiyetle (kolay) ve (ucuz)a hayran olan iyi niyetli kimselerdir. Onu sevmeyenlerse, sevenlerin (kolay) ve (ucuz)undan namütenahî aşağı bir (kolay) ve (ucuz)la Yirminci Asır moda yobazlıklarından herhangi birine mensup ve sadece Müslümanlığa olan hinçlarından Akif'e gerilik, eskilik, âdilik ve küçüklük isnad eden kötü niyetli zavallılar... Bizim ölçümüzde Mehmet Akif, ne Müslümanlığı nâmütenahî derin ve girift, saffet, hakikat ve esrariyle kavrayabilmiş, ne de, bu kavrayamayışın tabiî bir neticesi olarak saf şiir ve sanatta üstün bir sese yükselebilmiş bir insandır. Tevfik Fikret'in küçük çapı, Mehmet Akif de, müsbet ve menfî farklariyle bir buut ayniyeti gösterir. Evet, Mehmet Akif, müsbet bir Tevfik Fikret'den başka bir hüviyet değildir. Bu bakımdan Fikret'i idam sehpasına götürecek müessir, Akif'i ziyafet sofrasına dâvet edebilir; fakat Akif'in bu sofradaki istihkakı bir onbaşı tayınından fazla değildir. Nüfuz bir olduğuna göre, hem İslâma, hem de şiire nüfuz bakımından sadece bir onbaşı tayini... Nitekim Tevfik Fikret'in cezası da, büyük hakikatın kutbundan kopmuş ve kaymış, (General) rütbesinde ileri bir mütefekkir ve sanatkâra mahsus değil, kaçak ve küçük bir onbaşıya göredir. Biri (menti)nin, öbürü (müsbet)in bu iki onbaşısı, devirlerinin her sahada kukla oyunculuğu kadrosuna giren çıkartma kâğıdı inkılâbları içinde dâvalarını tutanlarca, yahut onları bir dava sahibi farzedenlerce (Mareşal) rutbesinde görülmüştür. Akif'de İslâmi hakikatların mücahidi olarak biricik kuvvet, heyhat ki, bu mücahidliğin istinal edeceği nâmütenahî devreye ve girift, nâmütenahî geniş ve kesif idrak temelinden ziyade, makûs taraftaki müthiş sathîlik, sahtelik, köksüzlük, gerçeksizliktir. Akif, kuvvetini, nefsinden ve hakikatından değil, bunlardan aldı. Demek istiyoruz ki, Mehmet Akif'de, her şeyden müstağni o nur âleminin cüce inkârcılarına karşı- aynı boyda ve aynı seviyede olarak cephe tutan, manzum makale âletiyle ses çıkaran ve nihayet kabuğunu delemeden (doğru)da ve (güzel)de kalmak imtiyazına eren, orta halli bir (aksiyon) adamından ötesi mevcut değildir. Halbuki, karanlık yüklü kablerde bütün pancurlarını ve kapılarını kapamış ve ışığını maskelemiş bulunan İslâm, (aksiyon) ve mücahede safhasında, hem dostları ve hem düşmanlarınca, Mehmet Akif'de tecelle ettiği kadar sanılmıştır. Bu, ne hazin bir anlayışsızlıktır!.. Akif'te, İslâmın içi, ruhu, bâtını olan ve şiir ve sanatla beraber bütün eşya ve hâdiselerin gizli anahtarlarını saklıyan tasavvufî idrak ve mizaçtan eser bile yoktur. Akif'in, İslâmdan, zahir plânında görebildiği de, Şeyh Abduh ve Cemaleddin Efganî'nin rehberliğine bağlı, maalesef bir çıkmaz sokak istikametinden başka birşey değildir. Yüksek mahkemenize karşı sadet endişesini kaydetmek korkum olmasaydı, Şeyh Abduh ve tâbilerinin İslâmiyete tatbike kalkıştığı gençlik ve asrîlik aşısından, ebedî gençlik ve zindelik kaynağının ne kadar münezzeh olduğunu belirtir; ve dolayısiyle dâvanın, İslâmiyeti olduğu gibi oldurmaktan başka bir şey olmadığını ve işte bu "olduğu gibi"yi asırlar boyunca nasıl anlıyamadığımızı göstermeğe çalışırdım. İşte bütün ölçü: İslâmiyetin asılda islaha ihtiyacı yoktur; bizim asılda idrake ihtiyacımız vardır. Bundan öteye şair Mehmet Akif, İslâmın, büyük duygu ve düşünce çilesi içinde pişmiş üstün sanatkârları olan Lebid, İbni Fârız, Sadi, Hâfız, Süleyman Çelebi, Şeyh Galip gibi örneklere nisbetle bir kaburga kemiğinden daha küçük bir parça; fakat nazmı tereyağından kıl çeker gibi meramına uyduran, gerçekten dilini en evvel sadeliğe ve hayata ulaştıran, telkin iklimlerine asla sokulmaksızın usta tebliğ reçeteleri yazan bir "münevver"dir. Sırası gelmişken kaydedelim ki, büyük şiir, tereyağından kıl çekercesine kolaylık göstermek değil, tereyağından kıl bile çekememecesine bir zorluğa ve kekemeliğe düşmek işidir. Anlayışımı hulâsa ediyorum: Her şeye rağmen Mehmet Akif, bütün bir sahte gidiş içinde, o sahteliğin sadece sahte olmıyarak aynı kıratta bir aksülâmeli halinde, hem mefkûresi ve hem san'atiyle, hakkı verilememiş bir hakikîlik, aslîlik ve hâlislik örneğidir. Bu bakımdan, onu, hakkını verememiş de olsa gününün biricik büyük (aksiyon) plânına geçebilmiş ve bu plânda gerçekten ahlâklı ve feragatli bir kahraman hayatı yaşamış, fakat aynı yolun beklediği gerçek kahramanların gerçek vasıfları önünde mahcup kalmış kabûl edebiliriz. Karar: - İcabı düşünüldü. Mahkeme heyeti rey birliğiyle mucip sebeplerini "vukuf ehli" raporuna istinat ettirerek, Mehmet Akif'e, temsil ettiği mücahede ve hamle hedefindeki aslî değer bakımından bir çelenk vermeğe, fakat çelengin üzerine şu kaydın yazılmasına karar verdi: "Doğru yolun kifayetsiz mütefekkirine, küçük şairine, fakat hayatiyle büyük feragatkâr ve namuskârına Allah rahmet etsin..."
4
Soho
bir alıntı ekledi.
“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik, doğruluk ve bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberler- den yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması, sanat ve ilim gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasi ve toplumsal olayları ve medeni durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bil- giler verilmiş olur. Bundan dolayı, hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır” sözleri, onun bu düşüncesini yansıtmaktadır. Öte yandan çağdaş kıstasların İslâm diniyle ilişkilerini ve uyumlu- luğu hakikatini kavramış ve vatandaşlara anlatabilecek yetenekte din adamları yetiştirilmesi zorunluluğu da unutulmadı. İlahiyat Fakültesi’57nin kurulması kararlaştırıldı ve İmam-Hatip okulları açıldı58. Üniversitelerin Kurulması (1 Ağustos 1933) Osmanlı döneminin son yarım yüzyılında tercih edilmiş olan Fran- sız kültür sistemine uygun olarak, 1909-1916 arasında, yüksek öğretim kuruluşları, Darü’lfünûn (Fenler Evi) çatısı altında top- lanmıştı. Fakat bu kuruluşlar şer’î eğitim ve öğretimin devamı nite- liğinde medrese adıyla da anılıyordu. Tıp medresesi, Hukuk medre- sesi gibi. Batı’nın, İsviçre ve Belçika gibi, sınırlan içinde çeşitli etnik toplu- lukların kaynaştığı ve hatta yüksek öğrenim kurumlarında çeşitli dillerle öğrenim yapılan ülkelerden uzmanlar getirildi ve inceleme- ler yaptırıldı. Bunların sonucu olarak 1 Ağustos 1933’te, Osmanlı Darü’lfünûn’u, yerini İstanbul Üniversitesi’ne bıraktı. Üniversite öğretim üyelerinin taşıdığı müderris unvanı yerine profesör ve ka- demeleri benimsendi. Medrese yerine fakülte dendi. Her akademik 57Tevhîd-i Tedrisat Kanunu’yla, aynı madde içinde İmam-Hatip mektepleri ile birlikte İlâhiyat Fakültesi açılması da hükme bağlanmıştır. Böylece ilk İlâhiyat Fakültesi 1924 yılında Darü’lfünûn bünyesinde açılmış ve öğretime başlamıştır. Ancak İmam-Hatip mekteplerinin düştüğü akıbetten İlâhiyat Fakültesi de kurtu- lamamış 1933 yılında kapanmıştır. Onun yerine Edebiyat Fakültesi’nin bünye- sinde İslamî İlimler Enstitüsü kurulmuş, ancak o da öğretim kadrosunun dağıl- ması üzerine 1936 yılında faaliyetine son vermiştir.
3