• Şefaat kavramının inanç sistemimizdeki yerine sağlıklı bir şekilde oturabilmesi için tevhidin ve şirkin ne olduğu yeterince kavranmalıdır. Kurân'ın genel hatlarıyla anlattığı tevhidden habersiz olan kimselerin sadece şefaat kavramını değil, tüm akidevi kavramları anlaması ve özümlemesi mümkün değildir. Müslüman olduğunu söyleyen insanlar, Allah'ın sınırlarını ve insanların sınırlarını çok iyi bilmek zorundadırlar.

    Tevhidi akidenin şekillenmesinde en önemli kavramlardan birisi de "şefaat" tır. Şefaat kavramına girmeden önce bazı açıklamalar yapmak daha yararlı olacaktır. Çünkü Kurân'ın bu kavramı da kimi istismarcılar tarafından son derece ustaca kullanılmakta ve müslümanların temiz duyguları bazı çevrelerin yararına sömürülmektedir.




    Şurası bir gerçek ki, her söz, istenildiği zaman farklı anlamlara çekilebilmekte ve zamanla anlamları aslından uzaklaşıp günün problemleriyle ilgili apayrı bir fonksiyonu üstlenebilmekiedir. Milyonlarca insana rehberlik eden ilahi bir kitap olarak Kurân çok fazla dış tesirlere maruz kalmıştır. Bu nedenle, İsrarla her kavramın üzerine gidilmeli ve indiği dönemlerdeki anlamlarını yakalamaya çalışmalıyız. Günümüzden 1400 yıl öncesine ulaşmanın zorluğu hepimizce malumdur. Açıklamalarımızdaki eksikliklerin mazur görülmesini ve hatalarımızın düzeltilmesini her zaman okuyucularımızdan beklemekleyiz.

    Şefaat kavramının inanç sistemimizdeki yerine sağlıklı bir şekilde oturabilmesi için tevhidin ve şirkin ne olduğu yeterince kavranmalıdır. Kurân'ın genel hatlarıyla anlattığı tevhidden habersiz olan kimselerin sadece şefaat kavramını değil, tüm akidevi kavramları anlaması ve özümlemesi mümkün değildir. Müslüman olduğunu söyleyen insanlar, Allah'ın sınırlarını ve insanların sınırlarını çok iyi bilmek zorundadırlar. Beşerin özellikleri ve güçleri iyi bilindiği taktirde kimi insanları Allah'ın yetkilerine müdahale teşebbüsleri mü'minler nazarında hiçbir anlam ifade etmeyecektir. İmanına sahip çıkmayan mü'min her zaman şirke düşmeye hazırdır. Kurân'ın müşrik olarak tanımladığı bir toplumun o dönemde yaşayıp, yok olduklarını düşünmek se büyük bir yanlıştır. Muhatap olarak kendisine insanı seçmiş olan Kurân her zamandaki insana şirki anlatmakta ve bu tehlikeye Karşı uyarmaktadır. Şirk, inandığını söyleyen her insanın karşısına çıkabilecek olan bir tehlikedir.




    Kurân'da anlatılan müşrik toplumun inançlarına dikkat edecek olursak; Allah'ı inkar etmediklerini ve birçok temel islâmi inanca sahip olduklarını görürüz.

    Andolsun onlara, "Kendilerini kim yaranı?" diye sorsan, elbette: "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar? (43/87)

    Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim boyun eğdirtti?" desen, "Allah" derler. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? (29/61)

    Onlara: "Kim gökten suyu indirip de ölmüş o/an yeri onunla diriltti?" diye sorsan "Allah" derler. De ki: "Hamd, Allah'a lâyıktır." Fakat onların çoğu düşünmezler. (29/63)

    De ki: "Size göklerd&n ve yerden kim rızık veriyor?" D&kİ: "Allah, o halde ya biz ya da siz (ikimizden biri), doğru yol üzerinde ya da açık bir sapıklık içindeyiz. (34/24)

    Yukardaki ayetlerin sayısını çoğaltmak mümkündür. Yaratıcı olarak Allah'ı kabul eden insanlar; hüküm koyucu, yönetici, rızık verici, bağışlayıcı olarak da Allah'ı kabullenmek zorundadırlar. Allah, yaratmada nasıl tek başına söz sahibi ise diğer konularda da tek söz sahibidir. Şefaat konusunda da durum böyledir. Bu konuda bazı kimselerin "Biz de söz sahibiyiz," demeleri ve kendilerine "Filan kimseler de söz sahibidir." gibi atıflarda bulunulması onlara bu özelliği asla kazandırmaz. Çünkü, dua yalnız Allah'a yapılır ve yardım yalnız O'ndan istenir.

    Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.
    iyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinerek "Biz bunlara, sırt bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." diyenler (e gelince): Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı, nankör insanı doğru yola iletmez (39/3).

    Bu ayetler tevhidi anlayışın dua ve medet sınırlarına kesin ve net bir açıklama getirmektedir. Müslümanların namazlarında bu anlamdaki ayetleri okumasına rağmen, ayetlere ters düşen tavır ve inanış içinde bulunmaları onların tevhidi ne kadar bildiklerini ve ne kadar inandıklarını ortaya koymaktadır. Kaynağı bilinçsizlik olan bu anlayışın kimi insanlar tarafından istismar edilme'si bu kimseleri hiçbir zaman mazur göstermeyecektir. Hesap günü kendilerini sömürüp kullanan kimselerle birlikte hesaba çekileceklerdir.

    Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: "Ne işte idiniz?" dediler. (Bunlar): "Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük." diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: "Peki, Allah'ın arzı geniş değil miydi Ki, onda göç edeydiniz?" işte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş y eridir orası. (4/97)

    işte bu yüzden bizler şirk tehlikesine karşı bilgili ve tedbirli olmalıyız; çünkü;
    "Allan, kendisine ortak koşu/masını bağışlamaz, bundan başkasını di/ediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir. " (4/48 )

    Şelaat: Lügatta, araya girmek, aracılık etmek, iltimas etmek, yardım etmek, ricada bulunmak, destek olmak ve tavassut etmek gibi anlamlara gelir Kurân'da da lügat anlamında kullanıldığı yerler vardır.


    Kim güzel bir (işe) desteK olursa (şefaat ederse), onun da o işten bir payı olur. Kim kötü bir (işe) destek olursa (şefaat ederse), onun da o işten payı olur. Allah herşeyi gözetip karşılığını verir. (4/85)

    Şefaat kelimesi cahiliyye döneminde de çok iyi bilinen ve kullanılan bir kelimeydi. Ancak, Araplar şefaati bugün olduğu gibi dini anlamda da kullanıyorlardı. Kendi pullarını Allah'a yaklaştıncı kabul ettikleri gibi, hesap günü de şefaat edeceğine, kendilerini azaptan kurtaracağına inanıyorlardı.

    Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilen şeylere kulluk ediyorlar ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır." diyorlar. De ki,: "Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği birşeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?" O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir. (10/18 )




    islâmi dönemde de aynı anlayış zamanla yeniden ortaya çıktı ve islam akidesinde önemli bir yer aldı. Müslümanlar şefaati, "Kıyamet günü bir kimsenin suçunun affedilmesi ya da derecesinin yükseltilmesi için, hüküm sahibi nez-dinde sözü geçen birinin rica etmesi ve yalvarması." olarak anlamaya başladılar.

    islâm alimlerinin "Allah'ın kulunu affetmesi gerektiğinde, bunun şefaat yoluyla olacağı" şeklindeki anlayışları zamanla Kurân ayetlerinin de bu anlayışa göre şekillenmesine neden oldu.

    Şimdi Kurân'ın hesap gününü nasıl değerlendirdiğine bir bakalım; Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, bir taraftan yardım da görmezler. (2/123)

    Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiçbir kimse, kimsenin cezasını çekmez; krmseden şefaat da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. (2/48 )



    Kurân çerçeveyi bu şekilde daraltmış ve o korkunç günde insanların yalnızlıklarını ifade etmiştir. Ayrıca, yukardaki ayetlerden kıyamet gününde insanların yardım görecekleri, şefaat görecekleri bir merci olmadığını da anlıyoruz. Zürner Sûresi 44. ayeti de bu anlayışı pekiştirmekte ve anlamı netleştirmektedir.

    De ki: "Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz. (39/44)

    Yukarda verilen ayetlerle genel hatları çizilmiş olan "şefaat" olaylara ve inanış biçimlerine göre yine ayetlerle ve farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır Akaıd kitaplarının hemen hemen hepsinde "hesap gününde şefaatin olmayacağı" şeklindeki ayetlerin aslında kafirleri kastettiği, müslüman-ları kastetmediği ve müslümanlar için şefaatin mutlaka varolduğu anlatılmakta dır. Delil olarak ise "Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaat edebileceği" şeklindeki ayetler (20/109, 34/23, 21/28, 2/255, 19/87, 53/26) verilmektedir. Bu ayetler tek tek okunduğunda, siyak ve sibakına bakılmadığında hepimize aynı anlayışı verebilir. Bir de ayet tercümelerinin dikkatli yapılması ve birtakım anlayışların etkisi altında kalınmaması gerekir. Yukarda numaraları verilen türden ayetleri yazımızın son bölümünde inceleyeceğiz. Şimdi az önce söz konusu edilen Şefaatin kafirler için olmayacağı iddiasına" dönelim, önce aşağıdaki ay etlere bir göz atalım:




    Rab'leri (nin huzuru) na toplanacakların (a inanıp bu durum) dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne velileri ne de şefaatçileri yoktur. Belki korunurlar. (6/51)
    Ey inananlar, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Kafirler, zalimlerin ta kendileridir. (2/254)

    Bu ayetleri okuduktan sonra şefaatla ilgili ikazların müslümanlara yapılmadığını söyleyebilir miyiz? Allah şefaatçinin da, velinin de kendisi olduğunu apaçık ilan edip dururken bunun karşısında beşeri iddiaların ne önemi olabilir. Vahiyden uzak toplulukların kurtuluş olarak gördükleri çeşitli şefaat kapıları kaçamak bırakılmayacak şekilde kapatılmıştır. Burada mü'minlere düşen görev kendilerine hiçbir şekilde fayda ya da zarar veremeyecek olan ve kendileri gibi birer insan olan kimselere değil, Allah'a yalvarmaktır.

    Kurân bazı dönemlerde ise müşriklerin bu anlayışına kesin bir tavır takınmaksızın "Allah dilemedikçe kimse şefaat edemez." şeklinde ayetler ile Kurâni ifadenin temelini atmıştır.
    Rabbiniz Allah'tır kî, gökleri ve yeri altı safhada yarattı, sonra arşa istiva etti (kuruldu). Buyruğunu icra eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez, işte Rabbiniz Allah budur. O'na kulluk edin, düşünmüyor musunuz? (10/3)

    Bu ayet, Allah'tan başkalarına şefaat atfeden kimselere meydan okumakta ve şefaatin onun izni olmadan asla gerçekleşmeyeceğini bu yüzden de gerçek şefaat sahibi Allah'a kulluk etmelerini istemekte ve ardından da bunun düşünülmesi gereken bir olay olduğunu hatırlatmak için "Düşünmüyor musunuz?" diye sormaktadır.

    Şefaatin ancak "izinle" olabileceğini ifade eden böyle ayetler, "izin" söz konusu olduğuna göre şefaatin da söz konusu olduğu imajını bizlere vermektedir. Fakat, Kurân bu şefaati da muallakta ve insanların müdahalesine açık bırakmamıştır. Önce aşağıdaki ayeti okuyalım:
    "Rahman çocuk edindi."dediler. O yüce (münezzeh)dir. Hayır (melekler) değerli kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah'ın) razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrerler. Ollardan her kim "Ben O'ndan başka bir ilahım.' derse onu cehenemle cezalandırırız." (21/26-29)
    Müşrikler, melekleri Allah'ın çocukları sayıyorlar ve onlardan da şefaat bekliyorlardı. Yani melekleri de Allah'a eş koşuyorlardı, işte bu ayet önce meleklerin de kul olduklarını, Allah'tan önce konuşmalarının ve herhangi bir teklifte bulunmalarının da mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. "Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler," kısmı ise bizlere meleklerin kendi başlarına şefaat edemeyeceğini ancak Allah'ın kendilerine emir verdiği taktirde, razı olduğu mü'min kullarına yardım (şefaat) edebileceklerini anlatmaktadır, Bu anlayış içinde aşağıdaki ayetlerin de yeniden tercüme edilmeleri ve Kurân'ın kastettiği şekilde anlaşılmaları gerekmektedir.

    Göklerde nice melek var ki ontartnşefaatı hiçbir işe yaramaz. Meğer, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin vermesinden sonra otsun. (53/26)

    O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasına şefaat fayda vermez. (20/109)

    O'nun huzurunda O'nun izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. (34/23)

    Yukardaki ayetlerden Ranman'ın "izin vermesi'nin 'meleklerin mü'minlere yardım etmesine izin vermesi" anlamında olduğunu rahatlıkla anlayabilmekteyiz, Son olarak şunu söyleyebiliriz; Müslümanlar şefaati ancak Allah'tan beklemelidirler. Bizlere yardım edecek ve bağışlayacak olan da ancak O'dur. İşte bu yüzden namazlarımızda;
    "Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz."
  • Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumundaki mucizeler, çocukluk ve gençliği, evliliği, evliklerinin hikmetleri, ahlakı ve merhameti, ibadet hayatı, hicreti, savaşları, veda haccı, nasihatleri, vefatı... Kısaca Peygamberimizin hayatı...
    Kâinâtı sonsuz rahmet-i ilâhiyyesi ile kuşatan Allah Teâlâ, bu rahmet ve merhametinin en mükemmel eseri olan insana, varlıklar manzûmesinin zirvesini lutfetmiş ve onu, bu makâma lâyık hâle gelmesini sağlayacak birtakım vasıflarla techiz etmiştir. Ancak; akıl, idrak ve iz’an gibi bu ilâhî lutuflar bile, insanoğlunun yüce hakîkatlere tam mânâsıyla ulaşabilmesine, yâni Allah katında makbul sayılacak derecede vâkıf olabilmesine kâfî değildir. Bunun içindir ki Rabbimiz, bu nîmetlerine ilâve olarak bir de “peygamberler göndermek” sûretiyle insanoğluna “vâsıl-ı ilâllâh” olma yolundaki yardımlarını kemâle erdirmiştir. Bu kâmil yardımın zirvesi de yaratılışta ilk, beşeriyet âlemine gönderilişte son olan “Nûr-i Muhammedî” ve O’nun dünyâmızdaki sûreti olarak ikrâm edilen Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...

    PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?
    Varlıklar zincirinin sebep ve zirvesi Hazret-i Peygamber, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek dünyâmızı şereflendirmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, ilk yaratılan, O’nun nûrudur. Bütün varlıklar, o nûrun şerefine halk edilmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA GERÇEKLEŞEN MUCİZELER
    O’nun dünyâyı şereflendirmesiyle Allâh’ın rahmeti bu âlemde tuğyân etti. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü[1], zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2] Gönüller feyz ve bereketle doldu. Zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, Son Peygamber’in zuhûrunun ilk bereketi idi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Allah Resûlü’nün süt annelerinden biri de, tâlihli hanım Süveybe Hâtun’dur. Bu hanım, Resûlullâh’ın amcası ve azılı düşmanı olan Ebû Leheb’in câriyesi idi. Süveybe Hâtun, bir pazartesi günü Ebû Leheb’e yeğeninin doğum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb’in pazartesi günleri azâbını hafifletmeye yetti.

    Bu hâdiseyle alâkalı olarak, Ebû Leheb’in kardeşi Abbas (r.a.) şunları nakleder: “Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: «−Sana nasıl muâmele edildi?» diye sordum. Ebû Leheb: «−Muhammed’in (s.a.v.) doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevâbını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

    İbn-i Cezerî şöyle der: “Ebû Leheb gibi bir kâfire bu lutufta bulunan Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin doğduğu geceyi zikir ve ibâdetle ihyâ eden bir mü’mine, Resûlullah’ın hürmetine kim bilir ne tür nîmetler ihsân eder, ne gibi lutuf ve ikramlarda bulunur, düşünmek lâzımdır! O hâlde mü’minlere yakışan, Resûlullah’ın doğduğu günü ihyâ edip fakirlere her türlü yardımda bulunmaktır. Böyle yapanlar, o yıl belâlardan kurtulur ve ne dilekleri varsa yerine gelir.” (Kastalanî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 39)

    Öyleyse mü’minler, Allah Resûlü’nün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyz tâzelemeli, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyâfetler vermeli, fakir, garip, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliği yaparak mahzun gönülleri şâd etmeli, onları sadakalarla sevindirmeli ve Kur’ân okuyup okutmalıdırlar.

    Peygamberimizin zuhurunu müjdeleyen haber ve hadiseler
    Peygamberimizin doğumunda meydana gelen mucizeler hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
    Varlık Nûru’nun muhterem pederleri Şam’a ticâret maksadı ile gitmiş, dönüşte Medîne’de hastalanarak kudsî doğumdan iki ay evvel vefât etmişti. Mübârek yavru, iklim şartlarından dolayı ve Arab örfü sebebi ile, dört yaşına kadar süt annesi talihli kadın Halîme Hatun’un yanında kaldı. Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, hizmetçileri olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu, babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Bu esnâda Hazret-i Âmine hastalandı. Ebvâ Köyü’nde vefât etti. Oraya defnedildi.

    Şâir bu hâli ne güzel anlatır: Ey Ebvâ’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü... Varlık Nûru bu sûretle anneden de öksüz kalmış olarak dadısı Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Artık dedesinin yanındaydı. Fakat sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Daha sonra O’nu amcası Ebû Tâlib yanına aldı ve fedâkârâne bir sûrette himâye etti. Fakat Efendimiz risâlet vazîfesine başlayıp da müşriklere karşı en çok himâye ve müdâfaa edilmeye muhtaç olduğu bir zamanda, bu fedâkâr amcası da vefât edecekti. Böylece bütün fânî ve zâhirî destekler son buluyordu. Bundan sonra O’nun yegâne sahibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sadece Rabbi idi.

    Hayâtının en zayıf anlarında gördüğü bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her hâlükârda insanlığa -az çok- taklîd edilebilir ve mükemmel bir örnek olması hikmetine dayanıyordu. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu.

    Peygamberimizin ailesi
    Allah Peygamberimizi nasıl korudu?
    Şerhi Sadr ne demek? Şerhi Sadr hadisesi (Peygamberimizin göğsünün yarılıp kalbinin yıkanması)
    Peygamberimizin süt anneye verilmesi
    Dedesi Abdülmuttalib’in Peygamberimizi himayesi
    Amcası Ebu Talib’in Peygamberimizi himayesi
    Peygamberimizin gençliği
    Peygamberimizin çocukluğu haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLİLİĞİ
    Varlık Nûru Efendimiz, yirmi beş yaşlarına varınca, Kureyş’in tanınmış şahsiyetlerinden Hazret-i Hatice ile evlendiler. Asil hanım Hazret-i Hatice, malı ve canı ile O’na yeni bir güç kaynağı oldu. Hatice vâlidemiz, Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Peygamber, onunla insanlığa numûne olacak son derece nezih ve huzurlu bir hayat yaşadı.

    Hirâ’dan telâş içinde dönüp: “–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula infak edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” diyerek O’nu ilk tasdîk eden ve destekleyen oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195)

    Hazret-i Peygamber, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatice’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını Hazret-i Hatice’nin akrabâlarına gönderirdi.[3] O, Varlık Nûru’nun her şeyiyle unutulmaz, muazzez bir hâtırasıydı.

    Peygamberimizin çocukları
    Peygamberimizin Hz. Hatice ile evlenmesi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİNİN HİKMETLERİ
    Hazret-i Peygamber’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatice ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise, tamâmen İslâmî ve siyâsî bir gâyeye dayanıyordu. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak aldığı yalnız Hazret-i Ayşe’dir. Bunun da sebebi, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de Ayşe vâlidemiz, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer‘î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra uzun yıllar yaşayıp Müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, bilhassa hanımlara dâir şer‘î hükümlerin en sağlam temellerinden birini teşkil etmiştir.

    Esâsen Peygamber Efendimiz: “Dîninizin üçte birini Ayşe’nin evinden öğrenin!”[4] buyurmak sûretiyle bu gerçeğe işâret etmişti. Bu evliliğin diğer bir hikmeti de, Hazret-i Ebûbekir’in, Sevr Mağarası’nda «ikinin ikincisi»[5] olmasıyla meydana gelen yakınlığın bir de sıhriyet bağı ile perçinleşmesini arzu etmesiydi. Bu evliliklerin, ne gibi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sahip irfan ve vicdan ehli kimseler takdîr edebilir.[6]

    Maksatlı ve garazkâr kimselerin iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin sebebi şehvet olsa idi, Resûlullah, ömrünün en genç ve en zinde zamanını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Evlenmeleri yalnızca şehvet açısından mütâlaa etmeye alışmış olan basit ve sığ idrâkliler, bu hakîkatleri kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalplerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verdikleri haksız ve ahmakça hükümler, ancak kendi karanlık dünyâlarını yansıtmaktadır.

    Peygamberimizin evlilik hayatı
    Peygamberimizin hanımları
    Peygamberimizin çok evlilik yapmasının hikmetleri haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZE GELEN İLK VAHİY - PEYGAMBERİMİZE İNEN İLK AYET
    Âlemlerin varlık sebebi, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı yaşadıktan sonra, kırk yaşlarında iken Peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala ilâhî kudret, O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı âdeta ledünnî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın gizli cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dershânesinde fânî ve bâkî dersler okudu. Nihâyet kırk yaşında iken: “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” (el-Alak, 1-2) emriyle kendisine irşad salâhiyeti ve nübüvvet şehâdetnâmesi verilmiş oldu.

    Peygamberliğin ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “Rüyâ-yı Sâdıka”lar sûretinde gerçekleşti. Hirâ’nın sır ve hikmeti, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Fakat o mübârek mekân, insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvün (oluşma) mekânıdır. Hazret-i Peygamber’i oraya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil olan merhametiydi. Gerçekte ise, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân’ın, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyanın topraklanmasına benzer bir şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında sır olarak kalması, gözlerden ırak bir mağarada tecellîsini îcâb ettiriyordu.

    Hirâ devresi, vahye muhâtab olmanın sıradan kullar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsunda, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılışta lutfettiği sırrî istîdat ve kâbiliyetlerin zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi... Zîrâ bu sırrın hudûduna varabilecek ve onu kavrayabilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk tasavvur olunamaz. Bu sır âlemine gönül penceresinden bakmaya muktedir olamayanlar, Ebû Cehil ile Ebû Leheb’in katran renkli bayrağı altında toplanan bedbahtlar gürûhudur.

    Peygamberimizin şahsiyeti ve nübüvveti
    Peygamberimizin mucizeleri
    Peygamberimize gelen ilk vahiy haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ
    Allah Resûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebûbekir idi. Ebûbekir (r.a.), O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu.

    Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına: “Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

    Hicrete izin verilmesi ve Medine’ye hicret
    Medinetün Nebi ve Medine sözleşmesi nedir?
    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız....
    SEVR MAĞARASI
    Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur. Hazret-i Peygamber’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebûbekir ile bu mağarada başlamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

    Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Aşağıdaki şu hikâyenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz: Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz’e hasret içinde kalırdı.

    Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde: “–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Resûlullah’a adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Resûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Resûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber, tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz’in: “–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebubekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!..” şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında: “Dünyâ, Ebûbekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi...” der. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebûbekir’in bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebûbekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır. Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Mağaranın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı.

    Şâirin dediği gibi: Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi.. Hakk’ı göremeyen Gözlerdeydi!..[7] Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü. Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

    Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu. Allah Resûlü, Medîneli Müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı.

    Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de: “−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9] Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

    Sevr mağarasının hikayesi
    Sevr mağarasında neler yaşandı? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    BEDİR SAVAŞI
    Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebûbekir oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) babası ile, Hazret-i Hamza kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]

    Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, Müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti: “(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”

    Bedir Savaşı tarihi
    Bedir Savaşı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    UHUD SAVAŞI
    Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Resûlullah, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]

    İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi. Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Resûlullah’ın yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı.

    Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı. Miğferin halkalarından ikisi Resûlullah’ın yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali, Allah Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]

    Hazret-i Ebûbekir şöyle anlatır: “Uhud günü müşrikler Resûlullah’a yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Resûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) imiş. Resûlullah’ın miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana: «–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.

    Allah Resûlü’ne eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz’in diğer yanağına baktı. Yine bana: «–Allah aşkına, benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi. Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın (r.a.) iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)

    O an bütün Ashâb-ı Kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i Kirâm: “–Yâ Resûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise: “–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)

    Resûlullah Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecede yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer, mersiyesinde şöyle buyurmuştur: “Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Nûh (a.s.) kavmi için: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14] diye bedduâ etmişti. Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk. Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece: «Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)

    İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı. Ashâb-ı Kirâm, Bedir’de Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi. Uhud’da ise, Allah Resûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.

    Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Resûlullah’ın gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16] buyurmuştur. İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Resûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.

    Uhud şehitleri
    Uhud Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    HENDEK SAVAŞI
    Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.

    Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Resûlü: “Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.

    Hendek Savaşı’nda çekilen sıkıntılar
    Hendek Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    MEKKE’NİN FETHİ
    Ardı ardına yaşanan zaferler neticesinde Mekke, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle aslî sahiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açtı. Iztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti sona erdi. Yılların hüznü, sürûra inkılâb etti. Allâh’ın bu büyük nîmetine şükrâne olarak târihin en büyük affı sergilendi. Bunun neticesinde vaktiyle birçok müslümanı katletmiş olan zâlim ve cânîler bile, hidâyet şerefine erdiler. Bu sırada Ensâr-ı güzîn, Resûlullâh’ın kendi memleketi, vatanı ve doğduğu yer olan Mekke’yi fethetmesi sebebiyle aralarında: “–Allah, Resûlullah’a Mekke’nin fethini nasîb etti. Artık O, Mekke’de kalır, Medîne’ye dönmez!..” diye hayıflanmaya başladılar.

    Ensâr, sadece kendi aralarında bu şekilde konuşmalarına rağmen, Allah Resûlü onların düşüncelerini kendilerine haber verdi. Mahcûb olup konuştuklarını îtirâf ettiler. Bunun üzerine Resûlullah Ensâr’a: “–Ey Ensâr! Böyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım! Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım da ölümüm de sizinle olacaktır...” buyurarak kâ’bına varılmaz bir vefâ örneği sergiledi. Ardından tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

    Ümmül Kura Mekke
    Mekkenin Fethi nasıl gerçekleşmiştir? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI
    Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, ictimâî sulh ve tevhîd mücâdelesi uğruna mecbûren en çetin savaşlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde, çoğu zaman düşmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti.

    Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhatta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rum ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar. Böylece, O’nun çok önceden Hendek’te verdiği müjde ve vaad gerçekleşmiş oldu. Bütün menfî şartlara rağmen insanlık târihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiş olan Allah Resûlü, zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

    Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâde eder: Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada[18] insanlığı kurtardı o Mâsûm, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.. Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep; Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.. Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!.. Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber dünyâyı teşrîf etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmün ve vahşetin içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âit olurdu.

    Şâir bu hâli ne güzel dile getirmiştir: Yâ Resûlallâh, eğer Sen, gelmeseydin âleme, Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e[19] Varlığın mânâsı kalmaz gark olurdu mâteme!..

    Bedir Savaşı
    Uhud Savaşı
    Hendek Savaşı
    Hudeybiye Antlaşması
    Hayber’in Fethi
    Mute Savaşı
    Mekke’nin Fethi
    Huneyn Gazvesi
    Tebük Seferi haberi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN KESİTLER
    Resûlullah 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet; “Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım... Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!.” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti. Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için: “–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489) Bu sûretle ölülerle âdeta vedâlaşmış oldu. Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve: “Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz...” dedi. (Ahmed, III, 91)

    Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebûbekir idi. Sahâbî, Resûlullah’ın bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

    Oysa Hazret-i Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu sözleri ifâde buyurdular: “Ahmed’in (a.s.) toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.) Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

    Allah Resûlü, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

    Peygamberimizin şemaili
    Peygamberimizin güzel ahlakı
    Peygamberimizin ilk ameli
    Peygamberimizin zühd hayatı
    Peygamberimizin cömertliği
    Peygamberimizin şefkat ve merhameti
    Peygamberimizin çocuk sevgisi
    Peygamberimizin yaptığı meslekler
    Peygamberimizin komşuluk ilişkileri
    Peygamberimizin ticaret hayatı
    Peygamberimizin infak anlayışı
    Peygamberimizin sofra adabı
    Peygamberimizin hayatından kesitler haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    VEDA HACCI
    En nihâyet Vedâ Haccı’nda dînin tamamlanıp kemâle erdiği bildirildi. Bu aynı zamanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen O yüce varlığın, vazîfesini tamamlamış ve Rabbine dönme zamanının gelmiş bulunduğunu da zımnen ifâde ediyordu.

    Varlık Nûru, sahâbesinden dîni teblîğ ettiğine dâir: “Ashâbım! Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hak’tan şehâdet diledi: “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!..” Böylece yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete ebedî bir rahmet olarak tevdî edilmiş oldu.

    Peygamberimizin duaları
    Peygamberimizin nasihatleri
    Peygamberimizin veda haccı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
    Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu. Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys (r.a.), arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

    Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı. Artık O, mahşerde, sıratta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir. Şefâat yâ Resûlallâh! Meded yâ Resûlallâh! Dahîlek yâ Resûlallâh!..

    Peygamberimizin son sözleri
    Peygamberimizin kabri nerededir?
    Peygamberimiz nasıl vefat etti? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PAZARTESİ GÜNÜ GERÇEKLEŞEN ÖNEMLİ HADİSELER
    12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi. Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle der: Resûlullah’a pazartesi günü oruç tutmanın fazileti soruldu. Şöyle buyurdular: “O gün, benim doğduğum ve Peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

    Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler. İbn-i Abbas’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

    O’nun doğumu, Peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

    Allah Resûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder: Kim umar senden vefâyı Yalan dünyâ değil misin? Muhammedü’l-Mustafâ’yı Alan dünyâ değil misin?

    Dipnotlar:

    [1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur. [2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273. [3] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76. [4] Deylemî, II, 165/2828. [5] Bkz. et-Tevbe, 40. [6] Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140. [7] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122. [8] Dolunay üzerimize doğdu. [9] Bkz. Buhârî, Büyû, 1. [10] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11. [11] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28. [12] Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş. [13] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27. [14] Nûh, 26. [15] Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254. [16] Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504. [17] Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84. [18] Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil (a.s.) kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Resûlullah da Peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir. [19] Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem’e (a.s.) öğretmez ve eşyânın isimleri O’na meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yayınları
  • Hadis karşıtları ne yapmak istiyor?

    Yazar Profesör Dr Mehmet yaşar Kandemir..

    1.Hadis karşıtları Maide Suresi 3 ayeti 'bugün dininizi Kemale erdirdim'i öne sürerek hadise,sünnete ihtiyaç bulunmadığını söylüyorlar.Allahü Teala'nın peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Kuranı Kerimi açıklama görevi verdiğini hadis ve sünnetin bunu yaptığını görmek istemiyorlar.


    2. Allah'ımız Müslümanlara peygambere itaat etmeyi ona uymayı emrediyor,Ona itaatin kendisine itaat olduğunu belirtiyor. Bu ilahi emir, hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükmün Allah Teala tarafından konmuş olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini gösteriyor.


    3.Rabbimiz Peygamberimizi Alemlere rahmet olarak göndermiş, Miraç da ona kudretinin en büyük delillerinden bir kısmını göstermiştir. Efendimiz bir beşerdir ama herhangi bir beşer değildir.


    4.Rabbimiz efendimize Kuran'da olmayan konularda hüküm koyma yetkisi vermiştir. Sünnete sımsıkı sarılmamızı emretmiştir. Bize düşen onu kendimize rehber edinmek ve sünnetine dört elle sarılmaktır.


    5. Hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi hadis ve Sünnet sonradan ortaya çıkmadı. Ashab-ı Kiram, Peygamberimizin hem sözlerini ezberlediler hem de hayatları boyunca onun gibi yaşamaya, onun gibi ibadet etmeye çalıştılar.


     6.sahabeler nazil olan ayetleri ve Peygamberimizin söylediği hadisleri öğrenip ezberlemeye önem verir,onun yanında nöbetleşe kalırlardı. Kendisinin duymadığını bile birbirlerinden duyup öğrenirlerdi sonra aralarında müzakere ederlerdi. Bir hadisi öğrenmek için uzun yolculuklara katlanırlardı.


    7.Hadisler Kuranı Kerim'de özet olarak verilen bilgileri açıklar,oradaki genel hükümleri belirgin hale getirir, manası kapalı olan ayetleri izah eder.


    8.Hicr suresi 9 ayette 'Elbette Zikri Biz indirdik ve Elbette biz onu koruyacağız' derken zikir hadis karşıtlarına sandığı gibi sadece Kuranı Kerim değildir. 20 ayrı manası vardır Kur'an Şeriati sünnet bunlardan üçüdür. Zikri islam şeriatı diye anlamak daha doğrudur.Çünkü Kur'an ve Sünnet  şeriattır.


    9. Allah'ımız Kuranı Kerim gibi hadisi şerifleri de korumuştur.Kur'an'ın tefsiri olan hadisi şerifler korunmamış olsaydı sahabe neslinden sonra gelen müslümanlar Allah'ın kitabını doğru dürüst anlayamazdı.


    10.Allah'ımız indirdiği 1 ayetin nasıl anlaşılması gerektiğini peygamberine vahyeder, O da bunu açıklayarak ümmetine bildirmiştir.

    Kuran'ı açıklamak bize aittir ayeti kerimesi bunu gösterir(kıyame Suresi 17 19 ayetler)


    11. "Kuranı Kerim ile birlikte Onun bir benzeri bana verilmiştir,cebrail bana geldi ve şunu haber verdi size iki şey bırakıyorum bir Allah'ını kitabı Kur'an diğeri peygamberin sünneti" şeklinde peygamber buyrukları hadis-i şeriflerin de vahiy edildiğini ortaya koymaktadır.


    12.Rabbimiz hadis ve sünneti İslam'ın ilk 3 nesli ve daha sonraki Büyük Hadis alimleri ile korumuştur.kıyamete kadar da hadis ve sünnetin koruyan kullar yetişecektir.


    13.Peygamberimiz bazılarınin kabaca söylediği gibi Postacı değildir. O getirdiği ayeti kerimeleri açıklayan ve müslümanlara dinlerini nasıl yaşayacaklarını uygulamalı olarak gösteren bir rehberdir.


    14.islam alimleri "Allah sana kitabı indirdi hikmeti verdi"ayeti kerimesinde ki( Nisa Suresi 113 ayet)'Hikmet' i sünnet olarak algılanmıştır.Buda Kuranı Kerimde olduğu gibi hadise, sünnete de uyulması gerektiğini gösterir.


    15."şunu iyi bilin ki bana Kur'an ile birlikte onun 1 misli daha verildi". hadisi Şerif'i hadis ve sünnetin Peygamber Efendimize vahiy edildiğini ifade eder.


    16.Peygamberimiz hayattayken Müslümanların arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemdi, vefatından sonra ise onun hadis ve sünnetin hakem olarak kabul edilecektir.


    17.Beni Nadir yahudilerinin kuşatılıp hurmalarının kesilmesi ve Resulü Ekrem'in hanımlarından birine sır vermesi ile ilgili ayeti kerimeler Peygamber Aleyhisselam'ın Kuranı Kerim dışında da vahiy geldiğini göstermektedir.


    18.Rabbimiz şayet peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz buyurmak suretiyle İslam şeriatını oluşturan ayeti kerime ve hadisi şeriflere itaat edilmesini istiyor.(Nur suresi 54 ayet)


    19.hadis karşıtları hadislerden dini hüküm elde edilmeyeceğini söylerken yine hadise dayanmaları tam bir çelişkidir ve bu sünnetin dinde delil olduğunu itiraf etmek demektir.


    20.Kuranı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde vahiy mahsulüdür.Bu sebeple onların arasında çelişki bulunamaz.


    21.hadisler ya da Kuranı Kerim'deki hükümleri destekler veya Kuranı Kerim'de özet halinde verilen bilgileri açıklar yahutta Kuranı Kerim'in hiç temas etmediği konularda hüküm koyar.


    22."Hükmü ancak Allah verir"ayeti bu konu ile ilgili değildir.Bu ayet bir an önce başlarını azap gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak nazil olmuş ve bu konudaki hükmü ancak Allahü Teala'nın verileceği belirtilmiştir.



    23. Kuranı Kerim'de bulunmadığı halde hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükümler Kuran'a aykırı değildir.


    24.hadislerin kurana arzedilmesini isteyenlerin asıl maksadı birçok hadisi Şerif'i devre dışı bırakmaktır.


    25.Kuranı Kerim anayasa hükmünde genel kaideler ortaya koyar,Sünnet ise Kuranı Kerim'in temas etmediği konulara hüküm verir.Böylece Kur'an ve Sünnet birbirini tamamlar.



    26. Hadis inkarcıları bazı hadislerin zamanla ve mekanla ilgili olduğunu zaman değişince o hadislerin hükmünde ortadan kalkacağını ileri sürmektedirler. Fakat müslümanların peygamber mirası olan hadis ve sünnete dört elle sarılmalları onları vazgeçilmez kılmakta zamanla ve mekanla ilgisini ortadan kaldırmaktadır.


    27.Müslümanlar müşkülleri nihayete erdirmek  için peygamberin sağlığında onun şahsına vefatından sonra da sünnetine başvururlar.


    28.toplumun düzenini sağlamak için Peygamberimizin ortaya koyduğu bir esası yine o kaldırabilir. Onun vefatından sonra zaman değişti diye onun koyduğu bir sünneti kimse kaldıramaz.


    29.Hz Ömer'in "peygamber Aleyhisselam yapmıştır,biz onun bu sünnetini terk etmek istemeyiz" demesi remel sünnetinin zamanla ortadan kalkmayacağını göstermiştir.


    30.Allah Teala erkekleri sakallı olarak yarattığı için onlar rablerinin kendilerine münasip gördüğü şekli benimsemelidirler, peygamber Aleyhisselam de erkeğin kadına benzemesini doğru bulmamış karşı cinse benzeyenleri sert bir dille eleştirmiştir,sakal kesmek Allah'ın yarattığı şekli değiştirmektir. Peygamberler ve diğer İslam büyükleri sakallarını kesmemişlerdir. Sakal yüz derisinin kurumayıp nemli kalmasını sağladığı için de faydalıdır.


    31.İslam dini akla büyük değer vermiş fakat onun başında buyruk hareket etmesine doğru bulmamış aklın dizginini şeriatin idaresine bırakmıştır.Çünkü akıl kendini son derece geliştirirse bilgisine en üst düzeye çıkarsa bile yine de her şeyi bilemez ve kavrayamaz. Mesela Peygamberlere verilen mucizelerini izah edemez,ruhun mahiyetini, meleklerin ve cinlerin nasıl varlıklar olduğunu bilemez.


    32.insanların akılları anlayışları ve kavrayışları birbirinden farklıdır. Hiçbir akıl dayanılmaz değildir.İşte bu sebeple insan vahiy ile beslenen ve kararların dayanılmayan üstün bir kudretin eseri olan şeriata teslim olmak zorundadır.


    33.Kuranı Kerim'in birçok ayetinde belirtildiği gibi hadis ve sünnet aklın değil Vahyin ürünüdür. Zaten Allah'ın resulü de kendisine Kuranı Kerim'in yanı sıra Onun bir benzeri olan hadis ve sünnetin verildiğini bildirmiştir.


    34.Resulullah ileride meydana gelecek Tarihi olayları,keşifleri, ahiret alemi ile ilgili haberleri vermesi aklın çok üstünde olan ilahi vahiy ile beslendiğini gösterir.


    35.peygamber efendimizin en hayırlı insanlar diye övdüğü ashab-ı Kiram tabiin ve tebei tabiin nesilleri hadis ve sünneti hep akıllarının ve şahsi görüşlerinin önünde tutmuşlardır.


    36.Rabbimiz Peygamberimize gaybı bilmediğini ve sadece kendisine vahyedilene uyduğunu söylemesini emrediyor.Bu ilahi emir bile hadis ve sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu gösterir. Her Müslümanın da bunu böyle kabul etmesi gerekir.


    37.Medine'li alimler kesinlikle hadis uydurma almışlardır.Zira onların arasında peygamber adına yalan uydurmayı küfür sayan,hadis uyduranların tövbesinin kabul edilmediğini inanan alimler vardır.


    38.Medine'nin ünlü Alim said İbni müseyyeb son derece Mut'taki idi.Emevi Valisi ona pek çok haksızlık yaptı. Buna rağmen o emevilere hakaret ve beddua etmedi, onları Allah'a havale etmekle yetindi. Bu ünlü alimin hadis uydurduğuna dair en küçük bir belge yoktur.


    39.Ehlibeyt hakkında hadis uyduranlar Medineli alimler değil aşırı şiilerdir. Medineli alimler onların bu tutumları ile hep mücadele etmişlerdir.


    40.muhaddisler halifelerin Sarayı'na gidip gelen ve onlardan hediye alan ravilerden hadis rivayet etmezdi. Bazı alimler ise yöneticilere nasihat etmenin alimlerin görevi olduğu inancı ile onların yanına gider sorularına cevap verir ve gerektiğinde uyarılardi 


    41.Emevi ve Abbasi halifeleri bazı şii tarihçiler aksini ileri sürse bile kendi lehlerine hadis uydurtmadılar.İmam Malik, el-muvatta'sini abbasiler devrinde kaleme aldığı halde Emevi Halifesi Abdülmelik İbni mervan'ın bazı hükümlerine bu eserinde yer verdi.


    42.Hadisler ileri sürüldüğü gibi halifelerin Sarayı'nda tedvin edilmedi. Öyle olsaydı zalim halifeleri ahiret azabı ile tehdit eden ve onların karşısında hakkı söylemeye teşvik eden birçok hadis,o hadis kitaplarında yer alır mıydı?


    43.ulul emre itaat etmeyi emreden hadise bakarak bunların uyduru.lduğu söylenemez Zira ulul emre itaat Kuranı Kerim'de de emredilir ayrıca halifeye itaat edilmesi ve fitneden uzak durulması yöneticilerin çok yöneticilerden çok halkın huzuru için gereklidir.


    44.İslam alimlerini yöneticileri memnun etmek için hadis uydurmakla suçlamak edep ve ahlak dışıdır devrin bütün halifelerini de dini umursamayan kimseler olarak göstermek en hafif mana ile ölçüsüzlüktür.


    45.Sahabe,tabiin ve daha sonraki Müslümanlar Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı tıpkı Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi künyesi ile çağırdıkları için onun ismi adeta unutulmuştur.Onun gibi sadece künyesi ile bilinen başka sahabiler de vardır.


    46.Ebu hureyrenin mükerrerleriyle birlikte 5374 tekrarsız 1579 rivayetinin bulunması,ondan Asaf ve tabiinden 800 kadar şahsiyetin hadis rivayet etmesi, İmam Buhari,zehebi İbni Hacer, El askalani gibi ünlü şahsiyetlerin eserlerinde ondan çokça hadis rivayet edip bahsetmesi bu ünlü sahabinin hayali bir şahsiyet olmadığını gösterir.


    47.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhin dünyalık için Müslüman olduğunu söylemek insafsızlıktır. O daha kendi kabilesiydeyken İslamiyeti kabul etti. Medine'ye geldikten sonra da yokluk içinde yaşadı. O dünya malında gözü olmadığını sırf hadisleri ezberlemek için karın tokluğuna Resulullah'ın dizinin dibinden ayrılmadığını söylerken gerçeği dile getirdi.



    48.Ebu Hureyre Hicret'in 7. Yılında Hayber'in fethi sırasında efendimizin yanına geldi 4 yıl boyunca ondan ayrılmadı ve kendisinden duyduğu hadisleri ezberlemeye gayret etti bu sebeple de en çok hadis rivayet eden sahabe oldu. peygamberimiz ile beraber gazveleri katıldı daha sonra yapılan İslam fetihlerinde bulundu ve cihadı hiç bırakmadı.



    49.Peygamber Efendimiz Ebu Hureyreyi bahreyne sürmemiş.Onu ilk defa oraya İslam dininin öğretmesi ve fetva vermesi için, iki defa da oraya toplanan vergileri Cizre'ye getirmesi için göndermiştir.


    50.Ebu Hureyre Peygamberimizin sevdiği ve değer verdiğim Mut'taki ibadete düşkün insanlarla iyi geçinen yumuşak huylu mütevazi bir insandı 



    51.Hz Ömer bütün valilerine yaptığı gibi Bahreyn Valisi Ebu hureyre'nin mallarından bir kısmına el koymuş fakat tahkikattan sonra onun emanete hıyanet etmediğini görmüş malını kendisine iade etmiş,onu tekrar Vali yapmak istemiş,fakat Ebu Hureyre bunu kabul etmemiş.Bu da onun mal ve mevki meraklısı olmadığını göstermektedir.



    52.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayi küçük düşürmek isteyen kötü niyetli kimseler hadis alimlerinin güvenilir bulunmadığı bazı kitaplardaki asılsız haberlere dayanarak onu suçlamaya yeltenmişlerdir.Bu aziz sahabi,Ashabı güzinin ve ehlibeytin değerini bilir ve onlara layık olduğu şekilde saygı gösterirdi.Peygamberimizin evdeki halleri ile ilgili olarak Hz Aişe'nin verdiği bilgileri önemser ve onun bu tür konuları herkesten iyi bildiğini söylerdi.



    53.Hz Ömer'in Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı kamçı ile vurduğuna dair bir Rivayet var.Fakat bu rivayetin senedinde güvenilmeyen biri bulunduğu için rivayet son derece zayıftır.


    54.Hz Ömer hadislerin yanlış anlaşılabileceği endişesiyle çok hadis rivayetine taraftar değildi.İşte bu sebeple çok hadis rivayet edenleri az rivayet etmeye teşvik ederdi. Ebu Hureyre Radıyallahu anh'ın hafızasının sağlam olduğunu görünce onun hadis rivayet etmesine engel olmadı.



    55.bazı  bidatçılar Hz Osman ve Hz Ali'nin Ebu Hureyre radıyallahu anhı çok hadis rivayet etmekten engellediğini uygun,durmuşlardır böyle bir rivayet güvenilir hiçbir kaynakta yoktur.


    56.Abdullah ibni Ömer Radıyallahu anhüma ya tarla beklemesi için köpek beslenebileceği sorulduğunda Ebu hureyre'nin bir rivayeti bulunduğunu söylediler.O da Ebu hureyre'nin tarlası var o bu konuyu daha iyi bilir dedi Ebu Hureyre düşmanları Onun bu sözünü tarlası olduğu için, bu rivayeti Ebu Hureyre uydurmuştur şeklinde nakletmekten utanmamışlardır.Üstelik daha Sonraları İbni Ömer'in bu hadisi Aynen Ebu Hureyre gibi rivayet ettiğini de görmezden gelmişlerdir.



    57.Ebu Hureyre efendimizin vefatından sonra hicri 58 yılına kadar tam 47 yıl boyunca hadis rivayet etmiş ve fetva vermiştir. Hem derin ilmi hem de Resulullah'ın yakın ilgisine Mazhar olması sebebiyle Ashap ve tabiin neslinden üstün saygı görmüştür.



    58. Ebu Hureyre ölçülü şakalar yapardı onu bu yönüyle vurmak isteyenler Ebu hureyrenin ravinin adaletini zedeleyecek ölçüde şaka yaptığını iddia etmişlerdir.



    59.hadis karşıtları Ebu hureyre'yi midesine düşkün olarak göstermek için kötü bir senaryo yazmışlar.Muaviye Bin Ebu Süfyan'ın 'madire' yemeğini yemek için onun yanına gittiğini ama Hz Ali'nin arkasında namaz kıldığını söylemişlerdir. Ne tuhaf ki Muaviye Bin Ebu Süfyan Şamda, Hz Ali'nin Irak da bulunduğunu,hiçbir zaman bir araya gelmediklerini görmezden gelmişlerdir.



    60.Ebu hureyre'nin menfaati için Emevi yanlısı  olduğunu ileri sürenler onun Medine Valisi Mervan İbni hakemi bazı yersiz davranışları yüzünden eleştirdiğini,Ayrıca Emeviler yönetimi ele almadan önce maddi refaha sahip olduğu için emevilerden bir eklentisi olmadığını dikkate almamışlardır.



    61.Ebu Hureyre Ehlibeyt muhibbi olduğu ve Hz Ali'nin faziletine dair hadisler rivayet ettiği bilinmektedir, hal böyleyken onun hz.ali aleyhine hadis uydurduğu iddiası ne kadar doğru olabilir.



    62.hadis karşıtları Ebu hureyrenin emirlerden korktuğu için bazı hadisler rivayet etmediğini söylüyorlar.Hz Hasan'ın dedesinin yanına defnedilmesine İzin vermeyen Medine Valisi mervana sen ve vali değilsin Vali başkasıdır.( Muaviye Bin Ebu Süfyandır) sen onu memnun etmek için böyle yapıyorsun diye çıkışan biri Emevi emirlerinden niçin korksun?



    63.bir kimseye bildiği bir konu sorulunca cevap vermezse kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur hadisi şerifini rivayet eden Ebu Hureyredır ama o bazı hadis rivayet ettiği takdirde fitne ve fesat çıkacağını insanların bundan zarar göreceğini düşünmüş ve tedbirli davranmıştır.



    64.Ebu Hureyre Peygamberimizin yanında 4 yıla yakın bir süre kalmış Bu esnada kendini tamamen hadis rivayetine vermiş duyduğu hadisleri unutmaması için Allah'ın Resul'ünün duasını almış, bu sebeple de çok hadis rivayet etmiştir.


    65.Hulefa-i raşidin devlet işleri ile de ümmetin dertleri ile de uğraştıkları için bir de Ebu Hureyre gibi uzun süre yaşamadıkları için onun kadar çok hadis rivayet edememişlerdir.


    66.Abdullah ibni Amr İbni as, Ebu Hureyre'den çok hadis yazmıştır.Ancak o hadislerin çok rivayet edildiği Hicaz mintikasından uzakta Mısır ve Şam gibi yerlerde yaşamış. Bu sebeple yazdıklarını Ebu Hureyre kadar rivayet etme imkanı bulamamıştır.



    67. İbni Ömer Radıyallahu anhüma ileri sürüldüğü gibi Ebu Hureyreyi çok hadis rivayet etmekle suçlamamış aksine onun herkesten fazla Resulü Ekrem ile birlikte bulunduğunu,hadisi şerifleri en iyi ezberleyen sahabinin o olduğunu söylemiştir.


     68.Ümmi olmak Yani okuma yazma bilmemek Arapların bir özelliği idi. Onlar duyup öğrendiklerini ezberlemeye ağırlık verdikleri için hafızaları son derece güçlenmiştir. Bu da hadis ravileri için kusur değil meziyet olmuştur Ebu Hureyre de bu meziyeti sebebiyle pek çok hadis hafızasında kurmuştur.



    69.Ebu Hureyre Radıyallahu Anha sara hastası olduğu için değil açlık yüzünden zaman zaman bayılmıştır.Peygamber Efendimizin vahiy esnasında yaşadığı ve halini Sara diye göstermeye çalışanlar Ebu hureyrenin rivayetlerine gölge düşürmek için böyle bir iddiayı icat etmişlerdir.


    70.Ebu Hureyre Radıyallahu Anh Yahudi iken İslamiyet ile şereflenen Mut'taki ve sika bir tabiin alimi olan ka'bu'l-Ahbar'dan bazen onun naklettiği bir kıssayı rivayet etmiştir.Peygamber Efendimizin izin verdiği ölçüde diğer sahabeler gibi israiloğullarından da rivayette bulunmuştur. Onun rivayetlerinin hep İsrailiyat kıssaları olduğunu söylemek büyük infazsızlıktır.



    71.Bir müslüman bazı hadisleri anlamakta zorlandığı zaman bu hadisi akla uymuyor diye ona reddetmek yerine insan aklının her şeyi kavramayağacağını hatırlanmalıdır.


    72.Tıp ilmi geliştikçe bazı hadisler Özellikle de sineğin bir kanadında hastalık diğer kanadında şifası bulunduğunu belirten hadisi şerif daha iyi anlaşıldı. Bu tür hadisi şerifleri reddetmek yerine onları ya iyice araştırmalı veya bu hadisleri benim ilahi vahye mazhar olan Peygamberim söylemiştir diye kabul etmelidir. 


    73.şayet İsrailoğulları olmasaydı et kokmazdı hadisi şerifini akıldışı bulmak ve onu rivayet için Ebu Hureyre suçlamak haksızlıktır.Allahu Teala israiloğullarına her gün bıldırcın eti göndermiş ve onu biriktirmemelerini emretmiş fakat onlar eti biriktirdikleri için tabi olarak et korkmuştur.



    74.Havva olmasaydı kadın kısmı da kocasını aldatmazdı" hadisinde cinsel anlamda aldatma söz konusu değildir Bu aldatma şeytanın hilesine kapılıp yasak ağacın meyvesinden yemek için eşine telkinde bulunup onu yanıltması anlamındadır.



    75.az bir yemeğin peygamber efendimizin duası ile çoğaldığında dair hadisi şerifler bütün hadis kitaplarında yer almıştır. Bu hadisleri sadece Ebu Hureyre değil onlarca sahabi rivayet etmiştir.



     76.Allah Teala'nın resul-i Ekrem'e peygamberliğini ispat etmesi için lütfettiği mucizelerden bahseden hadisi şerifleri garip acayip diye nitelemek gerçekten gariptir.Kuranı Kerim'de diğer Peygamberlere verilen mucizeleri kabul eden birinin böyle bir iddiada bulunması anlaşılabilir bir şey değildir.



    77.Allah'ın izin verdiği kimselerin kıyamet günü şefaat edecekleri Kuranı Kerim'de haber verilmişken efendimizin kıyamet gününde ümmetine şefaat edeceğini belirten Sahih Hadisler niçin gerçeği yansıtmamasın?



    78.yöneticiler kureyştendir hadisine dil uzatanlar onu rivayet ettiği için Ebu hureyreyi de suçluyorlar. O devirde Kureyş Kabilesi diğer kabilelere göre en güçlü en iyi itibarlı en şerefli Ve taraftarları en çok olan bir kabile idi Arap kabileleri de bir yöneticide bu özellikleri arıyordu Peygamber Efendimiz güçlü ve huzurlu bir yönetim için bunu gerekli gördüğü yönetimle ilgili sosyolojik bir gerçeği ifade eden bu sahih hadisi Şerif'te Onun ravisi olan Ebu Hureyreyi tenkit etmek tutarsızlıktır.



    79.İmam Buhari bugün Özbekistan Cumhuriyeti'nin sınırları içinde bulunan Buhara'da doğdu. İran asıllı değildi,hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi o İran İmparatorluğu'nu yıktıkları için Müslümanlardan İntikam almayı düşünen bunun içinde hadis uyduran biri kesinlikle değildi.



    80.Müslümanlar İran'ı fethettiler ama İran halkını zorla Müslüman yapmadılar.İranlılar kendi istekleri ile müslüman oldular ve yine kendi toprakları üzerinde hayatlarını devam ettirdiler.



    81.Buhari'den önce hadisler yazılmıştı, buhari'nin uydurduğu hadisleri bir kitapta topladığı iddiası hiçbir delile dayanmayan bir yalandır. hadisler Peygamber Efendimiz zamanında yazılmaya başlandı. Buhari'den Çok önce bu hadisler derlenip kitaplaştırıldı.


    82. Sahih hadislerde belirtildiği üzere Mehdi Peygamber Efendimiz soyundan Mut'taki bir insandır, ahir zamanda zulüm çoğaldığında ortaya çıkacak ve yeryüzüne adaleti hakim kılacaktır.



    83.İmam Buhari hem senedi hem de metini sağlam olan hadisleri kitabını aldı Kuranı Kerime ve diğer sahih hadislere ters düşen hiçbir hadisi sahine almadı zaten o senet tenkidinde olduğu gibi Metin tenkidinde de uzmandı.



    84.100 sene sonra bugün yeryüzünde olanlardan hiçbiri kimse hayatta kalmayacaktır Hadisi sahihtir.Bu hadis 100 sene sonra Kıyametin kopacağı anlamında değil Peygamber Aleyhisselam'ın zamanında yaşayanların 100 sene sonra hayatta olmayacağı anlamındadır.



    85.İmam Buhari el camiu's sahihini tamamladıktan sonra onu devrin ünlü hadis alimi olan hocalarına sunmuş takdirlerini kazanmış ve daha sonra eseri 3 defa gözden geçirterek ona son şeklini vermiş ve kitabını binlerce talebesini okutmuştur.


    86.İmam Buhari bütün sahih hadisleri derlemeyi değil, sahih Hadislerden oluşan muhtasar bir kitap yazmayı hedeflediği için sahihi Buhari bütün sahih hadisleri ihtiva etmez.


     87.İmam Buhari bir hadis kitabını yazacağı vakit abdest alır İki rekat namaz kılardı.Bu sebeple bir günde ancak 2 hadis yazardı. Bu yöntemle sahihi Buhari 16 yılda tamamladı.


    88.kötü niyetli kimseler uğursuzluğun üç şeyde bulunduğuna dair hadisi ileri sürerek sahihi buharide İslam inancına aykırı hadisler var diyorlar Halbuki İmam Buhari İslam dininde cahiliye halkının inandığı gibi bir uğursuzluk anlayışı bulunmadığını göstermek için bu hadisi kitabını almıştır. Uğursuzluk konusundaki hadisi göstererek peygambere kadına değer vermediğini söylüyorlar. kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum vasiyetimi tutunuz buyuran bir peygamberin böyle bir şey yapması mümkün müdür?



    89.sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislerin sahih olduğu konusunda İslam alimleri görüş Birliği etmiştir bu konuda İcma vardır derken kastedilen budur.



    90.israiliyat denilince akla 3 türlü rivayet gelir uygun olandır.Bir şeriatımıza uygun olandır bunları rivayet etmekte sakınca yoktur, ikincisi Kuranı Kerime ve sahih sünnete aykırı olanlardır,Bunlar kesinlikle rivayet edilemez. üçüncüsü de Kuranı Kerim ve sahih sünnette konu edilmeyen rivayetlerdir  bu rivayetlere de güvenilmez.



    91.Sahîhi Buhari ve sahih-i müslim'de geçen israiloğullarına dair hadisler Kuranı Kerim ve sünnet-i seniyyeye Uygundur.Bu sebeple onları rivayet etmekte hiçbir sakınca yoktur.


    92. İsra ve Miraç hadiseleri İsrailiyat saymak mantıklı değildir.Bu hadisleri rivayet eden 20'den fazla sahabi arasında Yahudi iken Müslüman olan bir kimse bulunmamaktadır.


    93. üç mescid(Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa)ibadet etmek için seyahat edilebileceğini belirten sahihi Buhari hadisinde Mescidi Aksa adı geçiyor diye o hadisin İsrailiyat saymak son derece anlamsızdır.


    94.İsra ve Miraç hadiselerinin birbirleri ile çatıştığı iddiası tamamen asılsızdır. Bu hadisler Buhari ve Müslim gibi en güvenilir kitaplarımızda yer almıştır.Miraç hadisleri Peygamber Efendimizin hizmetkarı Enes Bin Malik radiyallahu anh'den rivayet etmiştir.



    95.Miraç olayını ne zaman meydana geldiği konusundaki rivayetlerin birbirini tutmadığı iddiası da doğru değildir. Miraca dair bütün rivayetler bu olayın bi'setten yani Peygamber Aleyhisselam'ın peygamberlik geldikten sonra meydana geldiğini gösterir.


    96.hadis karşıtları diyor ki; miracın ruh ile veya hem ruh hem beden ile olduğunu söyleyenler olduğu gibi onun uykuda veya uyanıkken olduğunu söyleyenler de var görüldüğü gibi bu rivayetler çelişkilidir"bu iddiada asılsızdır. Miraç olayı Peygamber Efendimiz peygamber olduktan sonra hem ruhu hem de bedeni ile birlikte olmuştur.Bu konuda pek çok rivayet vardır, miracın Sadece Ruh veya uykuda olduğuna dair sahih bir rivayet yoktur.



    97.Peygamberimizin göğsünün yarıldığına dair rivayetler aslında bir çelişki içermez çünkü onun göğsünün birkaç defa ayrılması Pekala mümkündür.Nitekim bu olaylardan biri onu peygamberlik görevini hazırlamak için çocukluk çağında biri peygamber ahlakına ve özelliklerine sahip olması için bu görevi kendisine verileceği zaman üçüncüsü de Miraç için Rabb'inin huzuruna çıkacağı zaman kendisini o önemli buluşmaya hazırlamak için yapılmıştır.



    98.miracın nereden başladığı konusundaki rivayetler arasında bir çelişki yoktur. Peygamber Efendimiz amcasının kızı Ümmü hani'nin evinde uyurken evin tavanı yarıldı, bu evi kastederek evimin tavanı yarıldı buyurdu.melekler oradan indi peygamber AleyhisselamI. alıp Kabe'ye götürdü Sonra da onu burak a bindirdi ve miraca götürdü.



    99.peygamberlerin Kaçıncı kat semada olduklarını belirten rivayetler arasında da bir çelişki yoktur. Bazı rivayetlerde belirtildiği gibi Miraç olayı birkaç defa meydana gelmişse her defasında onları farklı semada görebileceği için bir çelişkiden söz edilmez.Miraç olayının bir defa meydana geldiği kabul edilirse de yukarıda belirtildiği gibi hadis âlimleri bu konudaki rivayetlerin nasıl anlaşılır gerektiğini açıklamışlardır(merak edesen bu kısmı kitaptan oku)



    100.peygamberimizin Miraç'ta nereye kadar Çıktığı konusunda farklı rivayetler bulunmakla beraber bunlar arasında bir çelişki yoktur.sidretül müntehanin 6 semada bulunduğu ama dallarının 7 semada olduğu belirtilmektedir. 


    101.hadis karşıtları Kuranı Kerim'de isradan bahsedildiğini ama Miraç'tan söz edilmediğini ileri sürüyorlar. Yine doğru söylemiyorlar. Necm suresinde efendimizin peygamberliğini İnkar Eden müşriklere cevap verilirken şöyle buyuruluyor onun gördüğü şey hakkında Şimdi siz onlar tartışacak mısınız andolsun ki onu başka bir inişinde de gördü sidretül müntehanın yanında" bu ve benzeri ayetlerde Miraç olayının meydana geldiğini gösteriyor.



    102.Hadis karşıtları diyor ki Kur'an'da gaybi sadece Allah bilir dendiği halde İsra ve Miraç hadisesinde peygamber gayba dair bilgiler veriyor.Fakat şu ayeti kerimeyi hadis inkarcılarının iddiasını yalanlıyor" gaybı bilen Allah'tır O hiç kimseye gayb bilgisi açık bir şekilde bildirmez,ancak seçip bildirmek istediği bir peygamber müstesna (Cin suresi 26-27 ayetler)


    103.Miraç hadisesinin akla aykırı olduğunu ileri sürüyor.Halbuki Miraç'ta yaşananlar sınırlı aklın kavrayamayacağı olaylardır ve  akıl üstüdür.Allah bize aklı gayb aleminde değil şu yaşadığımız şehadet aleminde kullanmamız için vermiştir.Vahyin bize gayb âleminden getirdiği her bilgiye onun akla uyup uymadığına bakmadan bütün kalbimizde iman etmemiz gerekir. Çünkü Miraç'a dair haberler aklın sınırları dışında kalan bilgilerdir.



     104.Peygamber Efendimizin 50 vakit namazı azaltılması için Allahü Teala'nın huzuruna defalarca gitmesin de bir gariplik yoktur. Bu olay efendimizin ümmetine olan şefaatini ve onlara aşırı düşkünlüğünü gösterir.


    105.Cebrail aleyhisselamın efendimizin kalbini yardıktan sonra onu İlim ve hikmet ve doldurmasına itiraz ediyorlar.İlim ve hikmet manevidir bunlar maddi olan tasa nasıl konur diyorlar bunu söyleyenlerin kıyamet gününde sevapların ve günahların terazide tartılacağına dair ayeti Araf Suresi 8 ve 9a inanıyorlarsa buna da itiraz etmemeleri gerekir.



    106. Atmosferde belli bir yükseklikten sonra havanın bulunmadığını bu sebeple Peygamber Aleyhisselam'ın da miraca çıkamayacağını söylüyorlar.Yunus Aleyhisselam'ın balığın karnında uzun bir süre havasız kaldırması,çocuğun ana karnında, balıkların suyun içinde havasız yaşayabildiğine inananların Miraç olayını takılmamaları gerekir.



    107.Allahü Teala'nın kullarına 50 vakit namazın farz kılmasını Peygamber Efendimizin Hz Musa ile görüştükten sonra defalarca Cenabı Hakk'ın huzuruna çıkmasını Ve sonunda namazın 5 vakite indirilmesini hadis karşıtları garip şekilde izah ediyorlar. Bu olayda Her şeyden önce Allah'ın kullarına olan Merhameti, efendimizin ümmetine olan şefkati öne çıkıyor. burada Hz Musa değil 2 peygamberin birbirleri ile istişaresi vurgulanıyor. Bir de Hazreti Musa ümmeti ile yaşadığı acı tecrübelerden söz ederek insanlığın insanların ağır ibadetleri yapamayacağını dile getiriyor.



    108.sahihayn ile diğer sünen ve müsnedler de bulunan şefaat hadisleri sahih ve Mütevatirdir.



    109. kıyamet gününde Efendimiz ile diğer peygamberler ümmetlerine şefaat edecektir.Ayrıca Şehitler salihler okunan Kuranı Kerim ve tutulan oruçlar da şefaat edecektir.



    110.Allah'ın birliğini kabul eden Müslümanlar ebediyen cehennemde kalmayacaktır. cehennemde ebedi kalacak olan kafirler,Müşrikler ve putperestlerdir.



    111.kıyamet gününde Allahu Teala şefaat edecek olanlara şefaat izni verecek onlar da Cenabı Hakk'ın razı olduğu kimselere şefaat edeceklerdir.



    112.Dünyada hiçbir iyi iş yapmamış ibadet etmemiş olan Mümin günahkarlar önce cehenneme girecek günahları ölçüsünde cezalarını çektikten sonra Allah'ın rahmeti ve adaleti sebebiyle cehennemden çıkarılacak ve cennete gireceklerdir.



    113. büyük günah işleyen ümmeti muhammed ebediyen cehennemde kalmayacaktır. Onlar Peygamber Aleyhisselam'ın meleklerin ve müminlerin kendilerine şefaat etmesi ile cehennemden çıkıp cennete gireceklerdir.



    114.Peygamberimiz müminlerin cennete giremeyeceğini söylememiştir.Allah resulü güzellikleri birbirinden farklı çeşitli cennetler bulunduğunu belirtmiş annesine ve babasına karşı gelenlerin akrabası ile ilgisini kesenlerin söz taşıyanların ve benzeri büyük günahları işleyenlerin Firdevs gibi cennetlere giremeyeceğini ifade buyurmuştur.



    115.Kuranı Kerim ve hadis-i şeriflerde müslümanlara yönelik bazı tehditler bulunmaktadır. Fakat Allahu Teala dilerse bu kullarını affetedecektir.



    116.büyük günah işleyenlerin cennete giremeyeceğini belirten ayet ve hadisler vardır.Bu tehditler ile O günahları ısrarla yapan ve yapmakta sakınca görmeyenler kastedilir. Bu ayet ve hadislerde Muhtemelen o günahkarların Cennet kapıları açılır açılmaz oraya ilk gelenlerle birlikte giremeyeceği ancak günahları bağışlandiktan sonra cennete gireceği anlatılmak istenmiştir.



    117.akıl ve duyular ile bilinmeyen konular vardır.Kuranı Kerim bunlara gayb adı verir.iman etmesi şarttır kabir azabı da bu konulardan biridir 



    118.kabirde Kötü insanlara azap iyilere ikram edileceğine dair hem ayeti kerimeler hem de mütevatir derecesine ulaşan hadisi şerifler vardır Bunun için sadece sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislere bakmak bile yeterlidir.



    119. Gaybı Allah'tan başka hiç kimse Hatta Peygamber bile bilemez diyenler her nedense ayeti kerimede ki istisnayı görmezden geliyorlar Halbuki Allah Cin suresi 26-27 ayette seçip bildirmek istediği peygamberlerin galiba haber veriyor.



    120.kabirde azap gören beden değil ruhtur bu da rüyasında güzel şeyler görüp bundan zevk alan veya korkunç şeyler görüp bundan Elem duyan kimseye benzer.



    121. bir ayeti kerimede kafirlerin canını alan meleklerin onlara bugün perişan eden azapla cezalandırılacaksınız diye haber veriliyor başka bir ayeti kerimede melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken onların hali ne olacak duyuruluyor.Demek ki kötülerin azabı daha onlar Can verirken başlıyor.(Enam suresi 93 ayet Muhammed suresi 27 ayet)




    122.ayette firavun ve adamlarını şiddetli Bir azabın kuşattığı onların sabah akşam ateşe sunulduğu Kıyamet kopunca da Elem verici bir azalma uğratılacakları haber veriliyor (Mümin 45 46 ayet)daha Kıyamet kopmadan onlara yapılan Bu Azap kabir azabı değilse Acaba nedir?



    123.zulmedenler için kıyamet gününden önce bir azap daha vardır (Tur suresi 45/47 ayeti kerimesi) kabir azabına işaret etmektedir.



    124.Nuh kavminin Suda boğuldu ardından da ateşe atıldığı haber veriliyor (Nuh Suresi 25 ayette) bu kafirler kabirde değilse nerede ateşe atılmış olabilirler?



    125. Mehdi hadislerinin sahih olduğunu ve Mütevatir derecesine ulaştığını beyhakiki şevkani ve İbni Hacer El Mekki gibi alimler kabul etmişlerdir.Bu hadisleri Ebu Davud Tirmizi ve Ahmet İbni hanbel başta olmak üzere birçok muhaddis kitabına almıştır.



    126 mehdinin çıkacağına dair Kuranı Kerim'de ayet bulunmaması bu konuda kusur sayılmaz.Tam aksine Allah resulü size ne verdiyse onu alın Neyi yasakladıysa ondan kaçının gibi ayeti kerimeler Mehdi hadisleri ne güvenmek gerektiğini gösterir.



    127.Mehdiye dair hadislerin Sahih i Buhari ve sahihi Müslimde yer almaması bir noksanlık değildir.Çünkü İmam Buhari ve imam Müslim bütün sahih hadisleri Kitaplarına almayı düşünmemişlerdir.



    128. Mehdi hadislerine şiilerin uydurduğu söz asılsız bir iddiadan ibarettir.zaten şiilerin mehdisi ile ehli sünnetin beklediği Mehdi arasında hiçbir benzerlik yoktur.

    şiilerin mehdisi onların inancına göre 12 imamın sonuncusu Muhammed İbni Hasan El askeridir.


     

    129.Hadislere sıcak bakmayanlar Mehdiye dair hadislerin akla aykırı olduğunu söylerken tutarsız bir görüş ileri sürüyorlar. Ahir zamanda yeryüzüne zulüm ve haksızlık yaygınlaştığında Peygamberimizin neslinden Muhammed İbni Abdullah adlı bir zatın çıkması yaygınlaşan zulmü ortadan kaldırıp yeryüzüne adalet ve eşitliği getirmesine için akla aykırı olsun?



    130.Hadis karşıtları Mehdi beklentisinin toplumda kargaşaya sebep olduğunu ve insanları tembelliğe ittiğini ileri sürüyorlar.Mehdi inancı yüzünden Ehli sünnet arasında değil şiilerin çeşitli mezhepleri arasında kavgalar çıkmıştır. Mehdi inancı Ehli sünnet vel cemaat mensuplarını hiçbir zaman tembelleştirmemiş onlar İslam düşmanlarına karşı hep diri durmuş ve dinlerini canla başla savunmuşlardır.


    131.Hadis karşıtları Mehdi hadislerini ka'bü'l Ahbar'ın uydurduğunu söylüyorlar. Halbuki güvenilir Mehdi hadislerinden hiçbirini ravileri arasında ka'bü'l Ahbar yoktur.Mehdiye dair hadis uyduran bazı kişiler uydurdukları hadislerin senedine ka'bü'l Ahbar adını ilave etmişlerdir.

    Vehb İbni münebbih i de bu konuda Hadis uydurmakla suçluyorlar.Halbuki Mehdi konusunda rivayetlerden sadece birinde onun adı geçmektedir. Hadisten tenkidinde Üstat olan alimlerimiz vehb  İbni munebbihi güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmişlerdir.



    132.İsa(as) ahir zamanda İslam şeriatına uygulayan biri olarak yeryüzüne inecek ve Müslümanların imamının arkasında namaz kılacaktır.


    132. bu konuda 70'ten fazla hadisi şerif vardır.Bu hadislerin önemli bir kısmı da sahihtir. 28 sahabi tarafından rivayet edildiği için bu hadisler Mütevatir derecesine ulaşmıştır. ünlü hadis alimleri bu hadislere dayanarak Hz İsa'nın yeryüzüne ineceğinin hak ve gerçek olduğunu söylemiştir.


    133.Hz İsa'nın usulüne dair muhtelif ayeti kelimeler bulunmaktadır."İsa kıyamet vakti için bir alamettir(Zuhruf 61)Yani Hz İsa'nın yeryüzüne inişinin Kıyamet alametlerinden biri olduğunu açıkça göstermektedir

    "0 ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden önce İsa'ya inanmış olmasın (Nisa 154 ayeti kerimesi)Hz İsa'nın yeryüzüne inmesinden sonra ehli kitabın ona iman edeceğini kesin suretle belirtmektedir.



    134.müfessirlerilemizin büyük çoğunluğu "seni vefat ettirip kendi katıma yükselteceğim"Ali İmran 55 ayeti kerimesinde geçen vefatın ölüm değil biri olarak semaya yükseltme anlamını anlamında olduğunu söylemişler buna misal olarak sizi geceleyin vefat ettiren( ölü gibi uyutan) odur.Enam 61 göstermişlerdir.



    135. Hz.İsa'nın öldüğünü ve yeryüzüne inmeyeceğim söyleyenler "senden öncede Hiçbir insana ölümsüzlük vermedik sen öleceksin de onlar ebedi mi kalacaklar?" Enbiya 34 ayeti kerimesinden medet umuyorlar.Bu ayeti kerimede hiçbir insanın ebediyen yaşayamayacağı ifade buyrulmaktadır. bu ayetten Hz İsa'nın vefat ettiği anlamı kesinlikle çıkarılmaz.


    136.Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne ineceği konusu bizim inanç esaslarından biridir. Bu sebeple onun Kıyamet yaklaştığı zaman yeryüzüne ineceğine tereddüt etmeden inanırız.



    137.Cinler ve Şeytanlar alemi gayb konularındandır. Bu sebeple Onlar hakkında sahih hadislerde verilen bilgilere inanmak gerekir.Cin ve Şeytan yoktur diyen bir kimse Peygamberi ve onların gerektirdiği esasları inkar etmiş olur,çünkü hem Kuranı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde cin ve şeytanın varlığı belirtilmiştir.



    138.Allah cinleri çeşitli şekil ve kılıklara girebilecek kabiliyette yarattığı için Onlar insan ve hayvan şeklinde görünebilirler ancak kainatın Rabbi onların Peygamber Efendimizin şekline girmesine izin vermemiştir.



    139.şeytanın yaratılışı hakkında bilgimiz olmadığına göre onun hadis-i şeriflerde belirtildiği şekilde 'boynuzlarının arasından güneşin doğacağı bir görüntü vermesini' de 'insanın kanında dolaşabilecek nitelik kazanmasını' da yadırgamamak gerekir.



    140.şeytanların ilki olan İblis Hz Adem'e secde etmediği için Cennetten kovulduğu günden beri insanın en azılı düşmanı olmuştur. Bu sebeple şeytan insana olan düşmanlığını kıyamete kadar çeşitli şekillerde sürdürecektir.


    141.hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere Şeytan insanı ibadetten alıkoymak için uyuyan kimsenin ense köküne üç düğüm atabilir, yiyen ve içen bir varlık olduğu için de namaz kılmayanın kulağına işeyebilir.Ancak o Allah'a içtenlikle yönelen Müslümanlara kötülük yapamaz.


    142.aksırmak ve esnemek fizyolojik bir olay olmakla beraber aksırmak insanın sağlıklı olduğunu gösterir,kulunun sağlıklı olması da Allah-u teâlâ'yı memnun eder. Esnemek ise çok yemekten kaynaklanır. Şeytan esneyen uyuşuk ve tembel kimselere,Allahu Teala ise ibadetlerini canlı bir şekilde yapan kullarını sever.


    143.Allahu Teala şeytanın istemesi üzerine ona insana baştan çıkarabilme fırsatı vermiş, insana da Allah'ı zikretmek ve ona sığınmak suretiyle şeytandan korunma imkanı lütfetmiştir.


    144.yatarken besmele çekmek, su kaplarının yemek pişirilen tencerelerinin ağzını kapatmak, akşam karanlık basarken çocukları eve almak, şeytandan korumayı sağlayan başlıca tedbirlerdir.

    Euzu besmele çekmek, Ayetel Kürsi okumak insanı şeytandan korur fakat insanın tek düşmanı şeytan değildir.

    onu günah işlemeye yönelten Şeytandan daha güçlü etkenler arasında nefsi emmare, hayvan içgüdüleri, dünyaya malı,heva ve heveside vardır….
  • İslam şefaat fikrini/kavramını oluşturmadı, tam aksine var olan bu anlayışı ortadan kaldırmaya çalıştı. Şefaatten bahseden 26 ayetten, 22'si Mekke'de inmiştir. Bu realite bile tek başına, Mekkelilerin şefaat inancını yok etmek, yerine tevhidi ikame etmenin hedeflediğini göstermeye kafidir.

    "Allah'tır gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde/devirde yaratan, sonra da Arş'a istiva eden, O'nun dışında sizin ne bir dost, ne de bir şefaatçiniz vardır."(secde/4)
    Saadettin Merdin
    Sayfa 66 - Araştırma Yayınları-Ankara 2015
  • Mekkeli müşrikler Allah'a inanmakla birlikte Allah'tan rütbe ve yetkice daha aşağıda ilahlar da edinmişlerdi. Dünyada bu ilahlar ile Allah'a yakınlaşmayı umuyor(şirk-i takrib) ahirette de bu ilahların, Allah'ın cezalandırmasından kurtaracaklarına (şefaat edeceklerine) inanıyorlardı.

    Onların Allah inancı şirk ile nasıl yozlaşmış ise, ahiret inançları da şefaat anlayışı ile yozlaşmıştı. Kur'an her ikisine de şirk demektedir. Hatta iyi düşünülürse görüleceği gibi, şirkin temelinde şefaat anlayışı yatar. Biz günahkarız, Allah bizim yüzümüze bakmaz. Allah'a yaklaşmak için yapılması gereken en uygun davranış (!) Allah'ın sevdiği, ermiş kulları vasıtasıyla, tavassutu ile kurtulmanın yolunu bulmak. Bu da kaçınılmaz olarak, kula kulluğu beraberinde getirmiştir.
    Saadettin Merdin
    Sayfa 66 - Araştırma Yayınları-Ankara 2015
  • Yine "şefaat teorisi" ile cehenneme hiç girmemek ya da girip çok çabuk kurtuluvermek Yahudilerdeki "Sayılı birkaç gün dışında kesinlikle bizi ateş yakmayacak." (Bakara, 2/80) ve yine "Ne yaparsak yapalım bizim günahımız affolunacak." (Araf/169) anlayışı arasındaki benzerlik oldukça manidardır. Nasıl onları Yahudi olmak ayrıcalıklı yapıyorsa, bizim de Müslüman olmamız ayrıcalık görmemiz için yeterlidir(!) Amellerimiz ne olursa olsun, ismimiz yeter(!) Bu Yahudi mantığına sahipsek, o zaman Yahudi'den ne farkımız kaldı ki? Çünkü bu mantık yüzünden onlar Yahudi oldu ve Allah'ın lanet ettiği kimselerden oldu. İnancımız aynı, ama ismimiz farklı. Bu isim farkı bizi kurtaracak, öyle mi?
    Saadettin Merdin
    Sayfa 93 - Araştırma Yayınları