• İslami STK’ların temsil ettiği İslamcılık ve vahdet söylemleri kaybetti. Meseleleri İslami ilkeler ve değerler üzerinden değil, kişiler ve taraftarlıklar üzerinden yorumlamaları ve İslami değerlerle örtüşmeyen konulara dair neredeyse hiçbir makul eleştiri getirmemeleri bu durumun ispatıydı. Neredeyse hiçbir parti vahdet, ümmet ve adalet gibi İslamcı söylemin ana kavramlarını parti programına, söylemlerine ve planlarına almadı. Toplumsal kesimlerin ve STK’ların çoğunun böyle bir talebi, siyasi partilerin de bu konuda bir vaadi yok. Ütopik ve reel hiçbir karşılığı olmayan sloganik ifadeleri saymıyorum. Dolayısıyla geldiğimiz noktada İslamcıların sisteme entegre olarak, kendi elleriyle kendilerini tasfiye ettikleri söylenebilir..
    |Yasin Kuruçay|
  • Nihat Genç in her zamanki üslûbu. Ben bu kitapta yazılanların bir kurgu olduğuna inanmıyorum. Bence Nihat beyin an be an müşahede ettiği şeyler. Özellikle İslamcı kadınların-kızların artık her sektörde yer almak istemesi (moda,sanat vs.) kitapta anlatılanların ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.
  • İsmail Kara hoca Cumhuriyet Turkiyesinde ki karşılaştığımız problemleri daha sistemli bir şekilde tetkik edip meselelerin özüne inmeyi tercih etmektedir. Bugün özellikle İslamcı kesimin ahkâm kestiği konular ve meselelerin aslında pek te onların anlattığı gibi olmadığı kitapta aşikâr. Bu kitaptan öğrendiğim en önemli şey İslamcıların jargon olarak aslında sol ve Marksist bir çizginin taklitçileri olduğudur.
  • Türkiye'de İslâmî siyaset, İslâmcı siyaset diye bir işin başında olan insanları görüyorsanız, onların hepsi Türkiye'nin bir İslamî dönüşüm yaşamaması için görevlendirilmiş insanlar.
  • Şerif MARDİN Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler-3: İlk Baskı İletişim Yayıncılık A.Ş. 1991 İstanbul, 18. Baskı İletişim Yayıncılık A.Ş. 2013 İstanbul, Derleyenler Mümtaz’er TÜRKÖNE, Tuncay ÖNDER.

    1927 İstanbul doğumlu Şerif MARDİN’in makaleler derlemesi olan Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler-3 ilk olarak 1991 yılında İletişim Yayıncılık A.Ş. tarafından İstanbul’da basılmıştır. Türkiye’de Din ve Siyaset’in 1991 ile 2012 arası 17 baskısı bulunmaktadır. 18. Baskı 2013 tarihinde yine İletişim Yayıncılık A.Ş. tarafından İstanbul’da basılmıştır. Kitabın ilgi çekici yönü yazar Prof. Dr. Şerif MARDİN’in toplum bilimci olarak Din’in özgün yanlarından biri, Din’in Türkiye’deki toplumsal-kültürel varlığını, tarihi ve güncel siyasi arka planıyla birlikte tarafsız ve kapsamlı biçimde tahlil eden çalışma tutumudur. Böyle bir tutumla hazırlanan kitap, Tanzimat Döneminden 2000’li yıllara kadar gelen dönemde, Türkiye’de toplumun kültürel ve siyasi yapısını oluşmasında önemli role sahip olan Dinin ve 1920’de başlayan, toplumun dinini kültürünü etkileyen siyasetin toplum üzerindeki evrimini tarafsız bir pencereden yorumlayarak, toplum din ve siyaset kavramlarıyla günümüze kadar gelen çatışmaları aktarmaktadır. Kitap, toplumun din ve siyaset kavramlarıyla kronolojik olarak anlatılan sürecin evrensel deliller ve anlaşılabilir bir dille anlatılmasının rolü büyüktür.

    Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm “Osmanlı Modernleşmesinden Kemalizme Din” adını taşıyor. Kitabın birinci bölümünde İslamcılığı Tanzimat ve Cumhuriyet şeklinde iki dönemde incelemektedir. Tanzimat Döneminde, İslamcılığın fikir akımı olarak beslendiği kökten bahsedilmesinden ziyade İslamcılığın Osmanlı yönetimindeki rolünden, 19. Yüzyılın başlarındaki modernleşme çalışmalarındaki İslamcığın etkilerinden, Jön Türklerin batılılaşma alanında reformcu İslamcılık ve ideolojik işlevindeki hareketlilikler yer almaktadır. Cumhuriyet Dönenimde ise İslamcılığa yönetimdeki rolünden daha çok tarikatlar ve İslamcılığa felsefi bakış açısı ön plandadır. Cumhuriyet Döneminde İslamcılığın gelişmişliğin evrensel kaidelerin gerisinde kaldığı ve muasır medeniyetler zirvesine ulaşmadaki engellerinden ve bu engellerin giderilmesi için gerçekleştirilen kültürel çalışmaların olumlu olumsuz yönlerinden bahsedilmektedir. Birinci bölümün bir diğer başlığı Türkiye’de Din ve Laiklik, burada kaleme alınan konu devlet ile İslamcılık ilişkileri arasında yapılan yasalar ve diğer çalışmalardan ve bunların sonuçlarından bahsedilmektedir.

    İkinci Bölüm Ulus-Devlet: Din ve Siyaset adını taşımaktadır. İkinci bölümde dinin modern Türkiye üzerindeki ve modern Türkiye’nin din üzerindeki müdahaleleri anlatılmaktadır. İkinci bölüm, kapitalizmin İslam’la alakasından ve kapitalizmin İslamcı Osmanlıyla karşı karşıya gelmesinden, İslamiyet’in sosyal adalet üzerindeki düzenleyici unsur oluşundan ve Türkiye Cumhuriyetinin sosyal adalete ilişkin çalışmaların dinden bağımsızlaştırılmasından, Türk Devriminin ideolojik olarak din açısından ele alınması ve Fransız Devrimi ile Türk Devrimi arasındaki farklılıklardan, Türk Devriminin tarihsel gelişiminden, Devrimin yöneticisi Atatürk’ün önderliğindeki radikal fraksiyondan söz edilmektedir. İkinci Bölüm Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı, karakteri ve dini faaliyetlerde 2. Abdülhamit ve Jön Türklerle olan işbirliğini ve Cumhuriyet dönemi Said Nursi siyasi perspektifini ele almıştır. Yine ikinci bölümde dini sembollerin değişim sürecini, 2000’lere gelindikçe dinin kültür üzerindeki etkileşim farklılıklarını yorumlayarak son bulmaktadır.

    Kitabın üçüncü bölümü ise Aydınlar adını taşımaktadır. Kitap üçüncü bölümünde okuyucusuna Türkiye’nin toplumbilimi konularında tespit ve çözüm ekseriyetindeki şahısların “aydınların” gerek kavram kökü gerek tercümesi gerekse tarihçesinden ve aydın grupların niteliklerinden ve esinledikleri odak noktalardan, aydınların atılımlarından bahsederken, Osmanlı Tanzimat Dönemi aydınların esinlendikleri batı tarzı çalışmalarını, fikirlerini paylaştıkları iletişim araçlarından ve fikirlerinin esinlenme nedenlerinden bahsetmektedir. Yine bu bölümde Tanzimat Döneminde aydınların giriştikleri eğitim, eğitimin yan girişimciliği şeklindeki bilimsel çalışmalarından söz edilmektedir. Bu bölümde Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr’da başlattığı “kritik söylem” tutumunun Namık KEMAL’in devam ettirdiği ve Namık KEMAL’in Heyecan tutumuyla Osmanlı Devleti’nin aydınlar faaliyeti politikaları ele alınmıştır. Bu bölümde demokrasi kavramından, demokrasi modelleri Almanya ve İngiliz aydınlarının demokrasi üzerindeki etkilerinden ve demokrasinin gafletten doğan vehim sonuçlarından ve bu sonuçlara rağmen hiçbir sistemin imkân sağlamadığı gelişmeler üzerinde aydınların faaliyetlerinden ve mesuliyetlerinden, demokrasinin müdafaasının, aydınlarımızın temel inanç değerlerinden, prensiplerinden caymadan mümkün olacağından, iki farklı geniş kümeye ayrılan aydınlarımızın (batı düşünce alemine yaklaşma ve batıyı, batının yaşama tarzı olarak anlamış olanlar) farklılarından ve bu iki küme arasında küprü kurulmasından ve son olarak Fransız aydın kültürünü, perspektifini ve yaşayış biçimini okuyucusuyla paylaşmıştır.

    Son cümlelerimi yazarken hala hayatta olan hakkında sağlık ve sıhhat dileklerinde bulunduğum Türkiye’nin en önde gelen Sosyolog ve Toplumbilimcisi Prof. Dr. Şerif MARDİN’e biz okuyucularına, böylesi önem arz eden Türkiye’de Din ve Siyaset konusunu olaylara güncel, siyasi ve kültürel varlığa kapsamlı ayrıca tarafsız tutumuyla bizlerle paylaştığı için şahsına müteşekkirim.

    Abdullah Emin KOÇ, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi.
  • Kitap cok eleştiri içeriyor, bazilari ne kadar doğru olsada bazilarinda çok abarti var ama lakin okunabilirl bir kitap. Bazi kelimeleri anlamasamda araştırdım. Baz olaylarıda araştırdım gerçeklik payi var
  • ***MÜKEMMELE 1 KALA***

    (Mükemmel olan henüz yazılmamış olandır falan filan)

    Merhaba 1K.
    53 yaşında, henüz samanın yeni yeni pamukla kaynaştığı, sarısı daha yoğun formülize edilen bu esere dokunmanın tatlı hissiyatı yanında, içeriğinin nesilden nesile aktarılması görev sayılacak kadar önem teşkil eden bu şaheseri incelemek benim için bir onurdur. "Bilgiyi aktarmak" hususunda üniversite hocalarımın "samimiyet" i barındırmanın daha iyi sonuçlar doğuracağı tezi üzerine bizleri sık sık uyarmalarını referans alarak ve aynı zamanda çevremizde siyasi ideologların çokluğunun da farkında olarak tartışmaya yer vermeden affınıza sığınarak incelemeyi yapmak umarım hepimizi memnun eder. Etmese de fark etmez ya... Neyse...

    Tarihin nesnel yorumlanmasının imkansızlığı üzerine yapılan tartışmalar hala devam etmektedir. Ben genelde bunu kültürel çeşitlilik ve Fransız İhtilali' nin getirdiği Milliyetçilik akımından kurtulamadığımız ve çuvaldızı başkalarının popusuna batırmaktan zevk almamıza bağlıyorum. Tabi ki başka nedenleri de vardır diyerek kapıyı açık bırakıyorum ki sitede birilerini kızdırmayalım. Gerçi kızsa da fark etmez ya... Neyse...

    Hocam kitap bizlere şunu fısıldıyor. Ey Türk genci! Kimsin sen? Batıcılık (Avrupalılar gibi giyinme, onlar gibi konuşma, onların kahvelerinden içme) hayaliyle başka bir forma "büründürülmüş" bir aktivist mi? Arap kültürü ile muhafazakarlaşmayı ülkenin kurtuluşunda arayan bir aydın mı? Ülkesinde asfalt yol olmayan bir dönemde araba fabrikaları kurarak kendi ülkesine yabancı, dışarıdaki burjuvazi babalarına bağlı iş adamlarının oluşturduğu özel teşebbüsçü (menderes modeli) Komprador Burjuvazi mi? Kimsin sen?

    Şahsen bu soruya bir cevap veremedim.

    1950-65 dönemi aydınları da cevap verememiş olacak ki toplumsal değişmeyi Avrupaya gidip lüks camekanlarını seyredip "vaaaooooov medeniyet dediğin işte budur" diyerek değişimi alet, edevat, kılık, kıyafet, cilalı mermer taşında Viyana Valsi denemelerin başarısız sonuçlanmasıyla "sonuçta Batılı gibi" olmaya çalışmakta aramışlar. Kendi halkının fakirlikten kırılmalarını görememiş, onların dertlerini duyamamış ve edebiyatta da TÜRKÇÜLÜK, TURANCILIK, GELENEKÇİLİK BİLMEM NECİLİK tartışmalarının ötesine geçememiş, birbirlerinden ayrıldıkça ayrılmış, ötekileştirildikçe ötekileştirilmişler. "Ulan biri de çıkıp Japon modelinin gelişimini dikkate almadı" diyor Berkes. "Onlar da tıpkı bizim gibi Avrupaya öğrenci gönderdi fakat ülkelerine döndüklerinde Avrupada teknolojik açıdan ne üretiliyorsa aynısını kendileri ürettiler. Ama hiçbiri Batı gibi olmaya çalışmadılar" diyor ve ekliyor... "Batıcılık kelimesi kadar Tarihimizde bize zarar veren hiç bir kelime yoktur. "200 yıldır neden bocalıyoruz?" sorusunu taaa 1965 lerde toplumun aydınlarının bu soruyu sık sık sorduğunu ve henüz çözüme ulaşılmadığından yakınıyor Niyazi Berkes.

    Ve sayın 1K sakinleri yıl 2018. Neden bocalıyoruz? Neden zenginlerimiz çok zengin fakirlerimiz çok fakir? Neden hala yerli otomobilimiz yok? Neden tarım ülkesi olmamıza rağmen patatesi bile ihraç ediyoruz? Neden hala özgürlükten anladığımız dışarıda şort giyebilmek? Neden Allahsız bir Fetullah çıkıp diplomatlarımızı kandırabiliyor? Vergiler neden asırlardır devletimizin temel geçim kaynağı olduğu için bu kadar yüksek? Neden Gaziantepteki 2000 yıllık Zuegma medeniyetinin bizlere armağan ettiği mozaiklerin üstünde tepinen bir başkan var da bir allahın kulu sesini bile çıkaramadı? Neden gençlerimiz-bilim insanlarımız kurtuluşu yurt dışına kapak atmakta arıyor? Neden sakızın orucu bozup bozmaması üzerine program yapılır ve en yüksek reytingleri evlilik programları alır? Neden eğitimde bir arpa yol katedilemedi? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?

    Bakın İngiliz Büyükelçisi Jane Marriot' un "Arap dünyasında eğitim" konulu raporundan:

    "En zeki 1. derece mezun öğrenciler tıp ve mühendisliğe gidiyorlar. İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümlere giderek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak 1. ve 2. derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisata tahakküm ederek isterlerse darbe yapıyorlar. Gerçekten dehşet verici olansa asla hiçbir okula gitmeyenler. Din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine itaat etmesini sağlıyorlar."

    ***yorum sizin*** Kitaba dönelim...

    Berkes, Kemalizmi Batıcılık sanan Muhafazakar aydınlarımızı şöyle ölümcül bir söylemle tenkit ediyor. Kemalizm batıcılık değil batıdan bağımsızlıktır.

    Fakat şöyle bir soru gelebilir akıllara. Madem batıcı değildi Mustafa Kemal neden Latin Alfabesine geçildi? Neden şapka kanunu çıkarıldı? v.s. v.s. bir gecede cahil kalmış ya hani halk :)

    Atatürk Ortadoğuyu çok iyi bilen bir askerdi. Avrupayı da iyi biliyordu. Dönemin padişahı Vahidettin' in yaverliğini yaptı. Avrupa gezilerine katıldı. Siz de olsanız hurafelerle, mollacılıkla, sefaletle, kaderciliği ve boyun eğmeyi kendine yaşam felsefesi edinmiş bir toplumla 18. yy' ın son çeyreğinde bilimde adete ciddi bir sıçrama yapmış Avrupayı kıyaslardınız. Toplumu Arap bile olmayan 19. yy Türkiyesinde Arap kültüründen gelen bağnaz izleri reformarla, devrimlerle neden değiştirmek istediğini anlamak oldukça zor olabilir. Ama yine de az da olsa Atatürk' ü anlayabilmek için bir Nutuk okuyabiliriz.

    Ha bu arada Suudiler kadınlara araba kullanma hakkını yeni vermişti değil mi?

    Niyazi abimiz şöyle bir laf ediyor " Bizim ulusal hedeflerimizle Batı yardımının hedefleri birbirine zıttır; aralarında hiçbir uyuşma ve beraberlik yoktur." Ben size Amerikanın eski ekonomik tetikçisi JHON PERKİNS' in Ortadoğu planlarını anlattığı BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI adlı kitabının özetini Niyazi abimizin söylemine de yorum olacak şekilde anlatayım. Bu tespiti Niyazi Berkes taaa 1965 lerde yapmış altını fosforlu kalemle çizerim. Şöyle ki; EY ORTADOĞU. EĞER BİR BATILI KULAĞINIZA "BATILILAŞMALISINIZ DURUN SİZE YARDIM EDEYİM" DİYORSA ORADAN SÜRATLE KAÇINIZ. ZİRA SİZİ BELKİ DE ASIRLARCA MAHKUMİYET ALTINA ALACAK MAHPUS DAMININ ANAHTARINI UZATIYOR DEMEKTİR.

    İrangates olayını da şuraya bırakıyorum. :)


    Türk toplumu kadar **toplumculuk** görüşünden bir an uzaklaş[maması] gereken başka bir toplum düşünemiyorum: o, onun hem tarihsel varoluşunun temeli hem ulusal birliğinin huzurdan yoksunluğunun ilacıdır. Bireycilik Türk toplumunun zehridir. der zat-ı muhterem. Yani Batıcılık bireyselleşmek demek değildir. Batıcılık Avrupaya büyülü gözlerle bakıp onların yaşam tarzına özenme eğilimi değildir. Batıcılık onlar gibi puro tüttürmek değildir. Ya da Batıcılık Ekonomi olarak düşünülürse yabancı sermayenin ülkeni tarumar edip kaynaklarını sömürmesi, özel teşebbüs kılıfıyla fabrikalar açarak karış karış ülkeni ele geçirmesi demek değildir. (Adnan Menderes Modeli)

    Türk toplumu Karakumdan günümüze kadar kendi geleneklerinin farkına varamamış zannımca. Yani bizler evet savaşmaktan, devlet kurmaktan çok iyi anlarız. (güreş, halter başarıları genetik yazılımımızla da alakalıdır) Fakat artık devir beden kaslarını geliştirip savaş stratejilerinde başarı sağlayanların değil beyin kaslarını geliştirenlerin yol aldığı bir devirdir. Bu da ancak ve ancak Atatürk' ün devrimlerinin üzerine koyarak, çağa ayak uydurarak (Batılı gibi yaşama değil), Türk toplumunu ileriye taşıyacak istikrarlı bir eğitimle , kendi bokuyla oynamadan reformcu bir bakış açısıyla devrimleri ve reformları halk tabanına indirgeyerek yapılır diye düşünüyorum. Evet sorunlarımız çok fazla evet hala istibdadî bir iktidara sahibiz fakat çok fazla şikayet ediyoruz. Konuşmaktan ziyade bireysel olarak kendi içimizde bir devrim yaratarak ilk fişeği ateşleyebiliriz. Yani Çare Sarıgül :)

    Ayrıca fazlaca dağılmadan şunu söylemek istiyorum. Amerika' nın parçala yönet dış politikasını hepimiz biliyoruz. Ortadoğunun şah damarından akan kanları da biliyoruz. Abi bir adam düşünün kendi halkını ikiye bölüp ayrıştırarak yönetmeyi iç politika edinsin. :) Kim acaba? Peki Amerikada hangi ırktansın sorusunun kaç yıl yatarı olduğunu biliyor musunuz? 5 yıl. Bizde ilk tanışmalar nasıl olur? Nerelisin?

    İslamcı Tarih anlayışı Türkü sevemediği gibi, Türk de İslamcı din anlayışı ile uzlaşamamıştır. Önceden Tanzimatta "geri kaldık" tespitine "batı neden ilerledi? Biz neden geri kaldık" sorusuna o zamanlarda verilmeyen cevap Abdülhamit döneminde "din" bir neden gösterilerek verilmişti. der Niyazi Hoca.

    Sizce günümüzde bu soruya nasıl cevap veriyoruz? 2018 Türkiyesinde. Neden geri kaldık? Sanırım cevaplarını yukarıda vermiştik. (eğitimdeki aksaklıklar, liyakat, Marriot' un raporu falan) Biz sanırım dinsizlik nedir sorusuna cevap aramamız lazım. Yani biz dinsizler ve onlar. Ayrıştırma politikası. CEHAAPE ZİHNİYETİ falan. Fanatizm. Kin. Nefret. Düşmanlık. Farkında olmadan komşusuna düşman olan o canım insanlar. Uzay madenciliği ve popkek arasındaki 7 fark nedir? falan...

    Değişime gösterdiğimiz inanılmaz bir direnç var. Bunun nedeni ne abi ?


    YAN BAŞLIK ATIN...
    KALKINMANIN İMKANSIZLAŞMASI...
    SATIR BAŞI...

    Eğer batılılaşma isteği ya da hissiyatı ne derece şiddetliyse kalkınmanın imkansızlaşması da o derece şiddetli olur. Pozitif korelasyon muydu bu? :)

    Yani Batı bize der ki, bak sen çok yakışıklı ya da taş gibi ponçik bir kadınsın. (Neden kadın taş oluyorsa artık) Senin var ya kesinlikle kaşlarını biraz daha kaldırtman lazım. Ya da şu kenarlara saç ektirmen lazım. Daha iyi yerlere gelmen için sana bir ihtiyaç yaratıyor ve sen gaza geliyorsun. Ama ne var ki kaş kaldırtma merkezi Batılılara ait ve bu işin okulunu okuman için Batıya gitmen lazım. Çünkü onlar da zeki öğrencileri topluyorlar. Ve seni kendi okullarında yetiştirip ülkene gönderiyorlar ve güzel ya da yakışıklı bir ajana dönüştüğünün farkında bile olmuyorsun. Ya da diğer bir deyişle Noel yapacağız diye zaten çöle dönmüş memleketin ağaçlarını kesmek Batılılaşmaktır ve sen bunun farkında değilsin. Bunu sadece emperyalizm olarak düşünmeyelim. Bu örnekler belki emperyalizm olarak kendisini gösteriyor ama ülkendeki sorunların büyük çoğunluğunu Batı'dan emir alan Amerikanın titizlilikle büyüttüğü çocuklarına oy atıyorsun işte. Birazcık dini bilgi; birazcık vatan millet Sakarya fanatizmi; birazcık ayrıştırıcı söylem; birazcık köprü-yol-hastane; birazcık olamayan vergi vergi vergi ve yine vergi... Sonra Kudüsün işgal edilir ve sen ne yazık ki bir kaç sempozyuma katılıp Amerikaya sallayan bir lidere inanıp BOP' un hayata geçirilişini uyuklayarak izlersin.

    Bir Batılıya sormak lazım Batıcılık nedir?

    Son sözü Niyazi Berkes' in cevabıyla bitirelim isterim.

    Batıcılık hiç bir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bireyci aydın ütopyasıdır!