• İslam‘da yaratılış sorununu arştıran İslamcı bir yazar da, İslamiyet öncesi yaratılış teorilerini incelediğinde “biraz da şaşırarak”, “Kuran ile İslam öncesi şiirlerde, Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde, eski Sümer, Mısır ve Babil mitlerinde dünyanın kökenine ilişkin ortak öğeler bulduğunu,” ancak zaman içinde Tanrı’nın gücünün arttığınının gözlendiğini söylemektedir. Oysa, eski kozmolojilerin öğelerinin, “son kutsal kitap” olan Kuran’a girmiş olmasında pek de şaşırılacak bir şey yoktur!
  • Sırtında veya göğsünde gavur harfleriyle reklam ihtiva eden gömlek veya tişört giyme! Göğsün reklam tahtası değil, iman tahtasıdır!..
  • Hiç şüphesiz, Batılı gazetecinin gözünde Kürt milliyetçisinin İslamcı olanı değil ateist olanı daha makbuldür.
  • "Nam yapmak için bir zavallı ateisti öldürüp televizyona çıkıp gururlanan sözüm ona İslamcılar ne kadar alçaksa, on-on beş kişi öldü diye bu haberleri dünyadaki İslamcı hareketi küçültmek için abartan oryantalistler de o kadar rezildir.
  • Camide namaz kılan gençlerin sayısı oldukça az, fakat İslamcı ya da müslüman genç olarak kendisini tanımlayanların güngeçtikçe çoğalmaktadır.Acaba bu ne kadar sağlıklıdır, dinin bu sekilde yaşanması gerçekten sonuçta geriye İslam'dan ne bırakacaktır bize?
  • Çoğumuz tarihi İslam öncesi ve sonrası diye zihnimizde ayırmışızdır. Oysa İslam’ın epistemik olarak ya da varlık felsefesi olarak kendisinden öncekilerle bir kopukluk olmamış, çağının tabiat felsefesini, evren tasavvurunu büyük ölçüde devam ettirmiş, “cin, melek ve şeytan” ve bunlarla ilintili kehanet, azimet, sihir, büyü gibi sözde bilimler İslamî dönemde de altın çağını yaşamıştır. İslam en başta kendisinden önceki “vahiy/nübüvvet” geleneğine dayanan semavî dinlerin devamıdır.
    Günümüz Müslümanlarının “Cahiliye” kavramına yükledikleri anlam büsbütün olumsuzdur. Onlara göre cahiliye cehalet ve karanlığın kol gezdiği bir çağdır. Bu yüzden İslam ve öncesi arasında kıyaslanamayacak kadar muazzam fark olduğu düşünülür. Amr bin Hişam’a taktıkları “Ebû Cehil /Cehaletin Babası” lakabı aslında bir dışlama, ötekileştirme amacı taşımaktaydı. Oysa onun İslam öncesi lakabı Ebû’l-Hakem (Bilgeliğin Babası) dır. Çağının tüm bilgisine sahip olan bu kimsenin “cehaletle” nitelenmesi vahye muhalefetinden dolayıdır, yoksa cahilliğinden dolayı değildir. Yoksa Cahiliye ne bedevî /kültürsüz, ilkel, ne de bilgisiz demektir. Ne de İslam bunun mukabilinde “medenî/hadarî, aydınlanma, bilgi devri” demektir. Cahiliye, İslam’ın kendisinden çıktığı ana kucağıdır.

    “Cahiliye” kavramı daha çok “bi’set ve hicret gibi” İslam öncesini tarihlendirmek için kullanılmaya müsaittir. Günümüz İslamcı aydınları moderniteyi, demokrasiyi “câhilî” sistemler olarak nitelerken, Farabî “Medînetü’l Cahile” tabiri ile “kralların keyfî şekilde idare ettikleri” şehirleri kasteder. Cahiliye insanı büsbütün vicdansız, zalim de değildir. Hılfu’l-fudûl cemiyetini kuracak kadar duyarlıdır.

    Mesela kız çocuklarının diri diri gömülmesi sanıldığının aksine son derece sınırlıdır. Yine sanıldığının aksine aslî olan tevhittir, tali olan şirktir. Kur’ân’ın en çok uğraştığı kimseler Mekke’nin şeytanları denen, özellikle Mekkî surelerde “el-insan” diye vurgulanan iki düzine civarında Kureyş’in zındıklarıdır.

    Cahiliye topyekûn reddedilmiş olsaydı, Cahiliye örfü büyük ölçüde İslam şeriatı yapılmazdı. Örneğin Muhammed b. Habib, el-Muhabber’inde [s.236] “Cahiliye döneminde verdiği hükümleri İslam’ın onayladığı şahıslar ve Cahiliye döneminde yaptıkları işleri, Allah’ın İslamî yasa (sünnet) yaptığı şahıslar” diye oldukça riskli bir başlık atmıştır. Açıkça dediği şudur; Cahiliye döneminde bazı insanların yaptığı işleri, söz gelimi Âmir b. Cüşm’ün mirasta “erkeğe iki, kadına bir” şeklindeki uygulamasını İslam da şeriat yapmıştır.

    İslam devrim yapmamış, ıslah etmiştir. Kur’ân; içinde doğduğu kültür ve geleneği, örf ve toplumsal algıyı lağvetmedi, aksine vahiy mesajını bunlar üzerinden ulaştırdı. İslam Cahiliyenin bütün kurumlarına savaş açmadı, aksine birçoğunu olduğu gibi bıraktı, bir kısmını ıslah etti, az bir kısmını da ilga ve iptal etti. Bazılarının zannettiği gibi ne yeni bir astronomi, ne yeni bir biyoloji/tıbb-ı Nebevî ne de yeni bir hukuk sistemi getirmiştir. Kölelik gibi bir kurumu da kucağında bulmuş, bazı iyileştirmelerle bu kurumu devam ettirmiştir. En basitinden Hz. Peygamberin kölesi ve cariyeleri vardır. Zira Peygamber yaşadığı devrin ve coğrafyanın insanıdır.

    İslam Cahiliye hukukunu da büyük ölçüde benimsemiştir. Araplarda krallık yoktu. Kararları kabilenin ileri gelenleri alırdı. Lider kayd-ı hayat şartıyla görev yapardı. Mesela Mekke’de Peygamberimizin dedesi Kusayy’ın koyduğu idari sistem İslam tarafından da kabul edildi. Dâru’n-nedve’de kabile reislerinin istişare ile aldığı kararlarla Mekke yönetiliyordu. Bu Arap örfünü İslamî dönemde dört halife tarafından da devam ettirilmiştir.[1] Cahiliye döneminde ganimetin dörtte birini (mirba‘) ordu komutanı alırdı. İslamî dönemde bu uygulama beşte bir (humus) şeklinde neshedilerek uygulamaya devam edilmiştir. [6/41][2]

    Müşriklerde mevcut olan erkek tarafının kız tarafına mehir verme uygulamasını [4/4] İslam devam ettirmiştir. İslam sadece Cahiliye evlilik sisteminden mevcut olan sadece üvey anne ile evlenmek, iki kız kardeşi aynı anda almak, şigar usulü (takas yöntemi) ile evlenmek gibi son derece çirkin birkaç evlilik çeşidini kaldırdı. Cahiliye’de erkeğin evleneceği kadınlarda sayı sınırlaması yoktu. İslam bunu gerçi dörde indirdi amma bu sefer de cariye sayısını serbest bıraktı.

    Kadim bir Cahiliye âdeti olan mut‘a nikahı Hz. Peygamber ve sahabe zamanında kıyılmaya devam etti. Bazı Şii mezhepleri “belirli bir ücret karşılığı kadın kiralamak” diyebileceğimiz bu çirkin uygulamaya hala şer’î ruhsat verebilmektedirler. Hz. Ömer bu nikahı güç bela yasaklayabilmiştir. Bu aynı zamanda ayetin [4/24] verdiği ruhsatı ümmetin maslahatı gözetilerek kaldırılabileceğinin de delilidir.

    Muhammed b. Saib el-Kelbî’nin zikrettiğine göre; Cahiliye Arab’ının haram saydığı “anneleriyle, kızlarıyla, teyzeleriyle ve halalarıyla nikahlanmak gibi” bazı şeyleri Kur’ân da haram kılmıştı.[3] Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Yahve Yahudilere, Hammurabi yasalarını nasıl “on emir/şeriat” yapmışsa[4] Cahiliye Arap örfünü de Allah büyük ölçüde Müslümanlara yasa yapmıştır.

    Çocuk gelinle evlenmek teşvik edilen bir Arap âdeti idi ve İslam bunu devam ettirdi. Hz. Muhammed Ebubekir’in kızı Aişe ile 9 yaşında evlenmişti. Ömer de Ali’nin buluğa ermemiş kızıyla evlendiğinde herhangi toplumsal kınama ile karşılaşmamışlardı.[5] Nitekim toplumda epey çocuk gelinlerden müteşekkil evlilik bulunmalı ki, “Henüz âdet görmeyen genç kızların iddeti üç aydır” [65/4] ayeti böyle bir sorun üzerine inmiş olmalıdır.

    Yine Cahiliye’de kadının boşanma hakkı yoktu. Üç talak ile eşini boşama ayrıcalığı erkeğindi.[6] Şehristanî bu konuda şöyle der; Araplar kadınlarını farklı farklı üç ayrı zamanda boşarlardı. Bir defa boşadığında evliliğini sürdürmek isterse kocası eşine insanların en yakınıydı. Ancak üç defa boşadığında artık karısına dönemezdi. [7] O kadar ki Cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A‘şâ bile ancak üç talakla boşanabilmiştir. [8] İslam da bunu aynı şekilde devam ettirdi. [2/228] İslam’ın hırsızların elinin kesilmesiyle ilgili emri [5/38] Cahiliye döneminde de uygulanmaktaydı. Araplar hırsızlık yapanın sağ elini keserdi. [9] Tarihçiler hırsızlıktan dolayı elleri kesilen bu kimselerin isimlerini vermektedir. [10]

    Daha bunlara pek çok örnek vermek mümkündür. Sonuç itibariyle Cahiliye Arap örfünü büyük ölçüde İslam kabul etmiş bunu şeriat olarak koymuştur. Bu örfün (yazılı olmayan toplumsal kuralların) pek az bir kısmını iptal ve ilga etmiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, yaşadığı toplum merkezli olduğu aşikârdır. Ayetler nazil olduğu coğrafyanın problemleriyle alakalıdır. Nitekim Mekke’de ayetler müşriklere, Medine’de Yahudilere yönelik ikazlar gelmiştir. Örneğin o tarihte, o coğrafyada Budist veya Zerdüştler olsaydı onlara yönelik vahiyler gelecekti. “Kur’ân kendisinden öncekileri tasdik eden ve Mekke civarındakileri uyaran bir kitaptır.” [6/92] Zıhar [58/2-3] gibi, hac dönüşü evlere arka kapıdan girmek [2/189] gibi pek çok uygulama yalnızca o coğrafyadaki Araplara has davranışlar ve problemlerdir.

    Özellikle kölelik müessesini üç aşağı beş yukarı devam ettiren İslam hukuku bu konuda cahiliye hukukuna, Arap örfüne ne kadar göbekten bağlı olduğunu göstermeye kafidir.
    -----------
    [1] Mehmet Azimli, Cahiliyeyi Farklı Okumak, s.109-111.
    [2] Ali Osman Ateş, age., s.402.
    [3] Şehristanî, age., c.3.s.90.
    [4] Gerald Messadie, age. s.162.
    [5] Mehmet Azimli, age. s.117.
    [6] Mehmet Azimli, age. s.118.
    [7] Şehristanî, age., c.3.s.91.
    [8] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 309.
    [9] Şehristanî, age., c.3.s.93-4.
    [10] Mehmet Azimli, age. s123.
  • Yaklaşık bin senelik bir hikâyeden söz ediyoruz. Dramatik bir rol değişiminden. 19. asırda İslam dünyasının her yanında hissedilen “zillet” duygusunun Batı dünyasında bin yıl önce yaşanmış muadilinden.

    Avrupalı Hristiyanlar 9. yüzyılda “zillet” içindeydiler. İslam inancının mensupları yalnızca iki asır içinde bilinen dünyanın en az yarısına hükmeder hale gelmişler, bu arada eski Roma coğrafyasının neredeyse tamamını ele geçirmişlerdi. Avrupa kıtasında ise başta İspanya yarımadası olmak üzere Korsika ve Sicilya adaları gibi önemli merkezler Müslümanların elindeydi.

    Akdeniz “Müslüman gölü” haline gelmişti. İbn Haldun Müslümanların Akdeniz üzerindeki hakimiyetini, mealen, “Hristiyanlar suyun üstünde bir tahta parçası bile yüzdüremez hale gelmişlerdi” diye tarif eder.

    Çin’den gelip Avrupa’ya ulaşan kadim ticaret yolları da Müslümanların denetimindeydi. Ticaretin gelişmesi paralelinde bankacılık hizmeti yapan sarraflar, sigortacılık işlevini yerine getiren tasarruf sandıkları gibi ekonomik kurumlar oluşmuştu. Alışverişlerde çek kullanılıyordu.

    Sadece uluslararası ticaretin değil, aynı zamanda bilimin, felsefenin, sanatın, yani bugünkü geniş anlamıyla medeniyetin merkezi İslam dünyasıydı.

    Avrupalı Hristiyanlar ne iktisadi ve siyasi alanda Müslümanlarla rekabet edebilir haldeydiler ne de kültürel alanda.

    ***
    Bilindiği gibi, sonra her şey değişti. Bu değişimin hangi dinamiklerle gerçekleştiğine önceki günkü yazıda değinmiştik. O yazıda İslamcılık akımının 19. asır atmosferinde Müslümanların içine düştükleri “zillet” halinden kurtulma arayışı olarak ortaya çıktığını da öne sürmüştük.

    Müslümanların yeryüzünün ağırlık merkezini oluşturdukları bir çağdan İslam ülkelerinin birer birer sömürge haline geldikleri bir çağa gelinmişti. 19. asır sonunda İslam dünyasında, Osmanlı İmparatorluğunu saymazsanız, bağımsız bir devlet kalmamıştı.

    Müslümanların içine düştükleri “zillet” hali işte buydu… İşte bu hale çözüm aranıyordu… Ortaya atılan o çözüm yollarından başlıcası olan İslamcılığa göre Müslümanların öncelikle bir araya gelerek yani güçlerini birleştirerek bu hale karşı mücadele etmeleri gerekiyordu. Ama bunu yapmak için öncelikle geçmiş zamanlardaki İslam toplumlarının tarihî tecrübelerinin tortuları üzerinde biriktiği için özünden uzaklaştığımız İslam’ın temel değerlerini yeniden su yüzeyine çıkarmak zorundaydık. Çünkü Batılı güçlerle aramızdaki eşitsizlik bizim halihazırda sahip olduğumuz dünya ve evren algısının yetersizliğinin sonucuydu temelde…

    İslam’ın özünde bulunan ama tarih içinde üstü örtülmüş olan rasyonalizmi yeniden egemen hale getirebilirsek toplumsal kurumların ıslahını sağlayacak yolu da açabiliriz diye düşünüyorlardı İslamcı aydınlar. Ne var ki sahip oldukları iktidar imkanlarını sürdürmek temel öncelikleri olan ve bu uğurda gerekirse sömürgeci güçlerle iş birliği yapmaktan da geri durmayan yönetici kadroların bu konuda çekinceleri vardı. Demek ki aşılması gereken bir diğer engel de İslam dünyasındaki toplumsal statükonun değişmesinden çekinen zorba ve işbirlikçi yönetimlerdi.

    İslamcılığın üzerinde oturduğu üç sütunun bir öze dönüş, iki ittihad-ı İslam ve üç istibdat karşıtlığı olması böyle bir çerçevede yeterince anlamlı herhalde…

    ***

    Hasılıkelam, adından da anlaşıldığı üzere dini sahadan başlatılacak ve din gayretiyle sürdürülecek bir modernleşme hareketiydi İslamcılık…

    Bu fikir akımının kurucu babalarından sayılması gereken Cemaleddin Afgani “Müslümanları bugünkü gafletlerinden ve güçsüzlüklerinden ancak dinî bir hareket kurtarabilir” diyordu o günlerde.

    Fikirleri ve hedefleri çok az anlaşılmış, daha doğrusu çok fazla yanlış anlaşılmış bir fikir ve misyon adamı olan Afgani üzerinde müstakilen duracağız kısmet olursa… Ibrahim Kiras