• soru: bankadan kredi cekerek ev araba alınabilir mi?

    İslamda murabaha usulü ticaret helaldir. Mesela siz bir evi 300 bin liraya peşin alıp arkadaşınıza 400 bin taksite satabilrsiniz.. Ortada mal oldugu için bu caizdir. Ancak para cekip karşılığında fazla para vermek faiz olur.. İslamda bir kişinin kredi çekerek ev alabilmesi için o şehirde hiç bir kiralık ev bulamaması, çoluk cocuğun yagmurun altında kalması gibi durumlar olursa helal olur.. Türkiyede hiç kimsenin şartları buna uymuyor..
  • "Hz. Osman (r.a)'ın hilâfetinden evvel, müslümanlar arasında açlık ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir sene idi. Şam'dan Hz. Osman (r.a)'a ait ticaret malı olarak zeytinyağı, üzüm ve buğday yüklü 1000 deveden ibaret bir kafile Medine'ye gelir. Bütün Medine tüccarları kendisine müracaat ederek : "Sana gelen ticaret mallarını bize sat, zira şu anda insanların ne kadar muhtaç olduklarını çok iyi bilirsin." Bunun üzerine Hz. Osman (r.a):
    -Hay hay, memnuniyetle. Yalnız bana ne kadar kâr vereceksiniz?
    Tüccarlar cevaben :
    -Bir dirheme iki dirhem kâr veririz.
    Hz. Osman (r.a) :
    -Ben daha fazla kâr verene vereceğim.
    -Ya Ebu Amr (Hz. Osman'ın künyesi) Medine'de bizden başka tüccar kalmadı. Bizden önce de sana kimse müracaat etmedi. Sana bizden fazla kâr verecek kimdir?
    - Allah (C.C) bana her dirhem başına 10 dirhem kâr veriyor. Siz bundan fazla verebilecek misiniz? Tüccarlar :"Hayır veremeyiz" dediler.
    Hz. Osman (r.a) :
    -Allah (C.C) şahidim olsun ki, bu 1000 deveyi bütün yükleri ile beraber fakir ve yoksul kimselere Allah (C.C) yolunda tasadduk ettim."
    Develer kesildi, yükler de dağıtıldı.
  • _Kahrolası insan ne de nankördür. (Abese17) Arkadaşınız Muhammed azmamıştır. Ona ayetleri melek söyledi.(Necm 2)

    _Allah, her şeyi bilir ve Kuran’da yaş kuru tüm bilgiler vardır.(Enam 59) Kuranda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.(Enam 38) Kuranda yazanlar kesindir, tartışmaya kapalıdır. Uymayanlar sapkındır. (Ahzap 36)
    (Diyor ki: Kuranda yaş kuru tüm bilgiler vardır ve bu kitabın dışında bilgi arayan yani insan yapısı şeylerin peşinden gidenler sapkınlardır. Peki internetin ya da modern düşüncelerin, icatların kaynağı kuranda yoksa, bunları kullanan müminler sapkın olmuyor mu?

    _Kuran, mekke ve çevresinde yaşayan arap kavmi için arapçadır.(Şura 7) Anlayasınız diye arapça Kur’an olarak indirdik(Zuhruf 2) Ey peygamber, Kur'an, yalnızca sana ve kavmine bir öğüttür.(Zuhruf 44) Ataları uyarılmamış gaflet içindeki bir kavmi uyarmak için indirilmiştir.(Yasin 6) Biz her peygamberi, kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara Allah'ın emirlerini iyice açıklasın.(ibrahim5) Eğer Arapça değil de yabancı dilden bir kitap indirseydik arap kavmi nasıl anlayacaktı.(Fussilet44) İşte o zaman kafir olurlardı. Zaten her kavme, anlasınlar diye kendi dillerinde kitap gönderdik.

    _Muhammedin, günlük siyasetinin ve kişisel gereksinimlerinin kitabı kuranda, cinsel yaşamının, ganimet paylaşımlarının, kıskançlıklarının, düşmanlıklarının, evliliklerinin hikayesini bulmak mümkündür. Arap çöllerinde, kavurucu güneşin altında, susuzluğa, kadınsızlığa, açlığa boğulmuş olan arabın hayali, buz gibi ırmaklar, serin gölgelikler, meyveler, kuş etler, çadırlar içinde göğüsleri yeni tomurcuklanmış, altın bilezikler takan inci gibi kızlardır. Allah sırf kendisini yaratıcı olarak kabul etmiyor diye insanlara küfürler vavuruyor, sözlerini kanıtlamak için hurmanın, zeytinin, çöl ağaçlarının üvtüne yemin ediyor. Emirlerini dinlemeyenlere yabani eşekler, merkepler, susamış develer, dilini sarkıtıp soluyan köpekler, reziller, sapıklar, beyinsizler, kütükler, alçakalr, soysuzlar, kahrolasıcalar, yalancılar, aşağılık maymunlar diyor. Arap zihniyetine, arabın geleneklerine dayalı ve araplar için hazırlanmış bir kitap olarak Kur’an arap kavimler anlasın diye 7 arap lehçesinde yazılmıştır. Her şeyi bilen en mükemmel kitaptır denen kuran çelişkilerle, ilkelliklerle doludur. Taşın etrafında dönmek, taşı taşlamak, taşı öpmek çöl bedevilerinin ilkel putperest adetleridir. El-lat putu(kara taş) kureyşlilerin bereket tanrıçasıdır. Türk evlatlarını şeriat mikrobuyla eğitirseniz, milli benliklerini yitirip, yakın gelecekte karşınıza Atatürk ve cumhuriyet düşmanları olarak dikileceklerdir.

    _İslam hukukunda dünya, “Dar-ül İslam” ve “Dar-ül Harb” olarak ikiye ayrılır yani şeriatla yönetilen ve yönetilmeyen topraklar. Müslümanların görevi ise cihat ilan edip yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaşmaktır. Bir İslam ülkesinin Darülharb olması halinde bütün Müslümanların görevi oradan çekip gitmektir.

    _Kurana göre kölelik tanrısaldır. Meşrudur. İnsanlar köleler ve hürler olarak 2 türlüdür. Başlasının malı bir köleyle, bol rızık verdiğimiz insan bir olur mu? (Nahl 75) Ben, cinleri ve insanları bana kulluk(kölelik) etsinler diye yarattım (Zariyat 56-58).

    _Kuran ilimsel midir? İlim, bilim anlamında değil, ayet anlamındadır. İslamcılar Kur’an’ın “ilim” dolu ayetleri dışında ilim aramaya kalkmanın Kur’an’ı inkar, hatta Allaha hakaret olacağını. İlim yapma çabalarının kökünü kazıdıklarını bilmezler. Onlara göre “ilim”, Allah ve “peygamber” sözlerinden ibarettir.
    _Şeraitte akıl akılsızlıktır. Demokrasi şeytanın yoludur. Akıl cahiliyeden kalmadır. Akıl, özgür düşünce için değil, allahın buyruklarını öğrenmek için verilmiştir ve aklın bu buyruklara boyun eğmesi de Tanrı’nın keyfine tabidir çünkü Kur’an’da, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” der(Tekvir 29)

    _Kendi kendini övmek acziyettir. Allah, insanlara nimetler verdiğini ve verdikten sonra bununla övündüğünü, iyiliklerini insanların başlarına kaktığını görüyoruz.
    _Allah kendisinin tek ve en üstün ilah olduğunu söyleyip kendisini sürekli yüceltiyor ve muhammedin de son peygamber olduğuna ikna için yemin ediyor. Köle olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü kabul ettirmek istiyor fakat isteklere karşı gelenlere de tehdit ederek hakaretler yağdırıyor. Yabani eşekler”, “merkepler”, “susamış develer”, “dilini sarkıtıp soluyan köpekler”, “geberesiciler”, “reziller”, “sapık kişiler”, “beyinsizler”, “kof kütükler”, “alçak zorbalar”, “soysuzlar”, “kahrolasılar”, “yalancılar”__Vakıa : Ey sapıklar, yalancılar; elbette, acı zakkum ağacından yiyeceksiniz. Üstüne de susamış develerin suya saldırışı gibi kaynar sudan içeceksiniz içeceksiniz: (susamış devele-suya kanmaz_ develer=bilim adamları-sanatçılar)
    _Yemin_Her şey için yeminler eden Allah, yemin edenleri hakir görür. Alçak, zorba, korkaklar. Onlardan hoşnut olasınız diye, size yemin ederler. (tevbe96) ( psikolojide yalancılar yemin eder ve arap kültüründekiler Muhammed, Arapların çok yalan söyleyen ve çok yemin eden bir toplum olduğunu bildiği İçin Allaha yemin ettiriyor)

    _“Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.”(Araf 179). Biz dilesek, herkese hidayetini verirdik fakat "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır. (Secde 13). Allah’nın, bütün insanları müslüman yapmak varken yapmadığını çünkü cehennemi insanlarla ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine söz verdiğini, cehennemin dolup dolmadığım anlamak İçin “Doldun mu?” diye Sorduğunu, buna karşılık cehennemin: “Hayır daha var mı?” diye cevap verdiğini (Her şeyi bilen niçin cehenneme soruyor?) çünkü herkesi Müslüman yapmış olsa kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Allah, “ayağını koyuncaya kadar” cehennem bu şekilde konuşacaktır ki, işte o vakit dolmuş olduğunu anlatmış olacaktır.(Hadis)

    __Keyfine göre davranmak adaletsizliktir. Peki “Allah keyfiliğe sapar mı? ”Allah dilediğini doğru yola sokar, dilediğini de saptırır” (Enam 125). Allah yusufla zina yapmak isteyen Vezir’in karısını saptırmış, buna karşılık Yusuf’u doğru yola sokmuş, günah işlemekten alıkoymuştur. Eğer Yusuf’u korumamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Peki kadının suçu nedir?

    __Sağ-Sol__Kur’an a göre İman edenler sağcıdır: Uğurluluk, mutluluk, bereket, saygınlık gibi anlamlar taşımakta; buna karşılık inkar edenler ise solcu: Uğursuzluğun, bahtsızlığın, hayırsızlığın karşılığı olmakta! _Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Cennette onlar için (vakıa) Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Beled 19) Hayırlı olan her işin sağ yöne göre. Sol el ise tuvalet temizliği, hurma sağla, çekirdeği solla. Sağ tarafa yat, kabusta sol tarafa tükür Allaha sığın, şeytan solla yer. Solak bir adama sağ elle yemek yemesini söylemiş adam yiyememiş Muhammed adamı lanetlemiş adam sağ elle de yiyememiş.

    _Tatlı tuzlu su_Kafirlere karşı cihat et! Müslümanlar suyu tatlı ve susuzluğu giderici, kafirler tuzlu ve acıdır. Bu iki denizin aralarına bir engel koyan odur” (Furkan 52-53).

    _Hurafe, batıl, boş inanç, uydurma, doğru olmayan demek. Hak geleli, batıl yıkılıp gitti. (İsra 81) İslam dışı tüm inançlar batıldır. Haksız yoldan yenen mal ya da rüşvet “batıldır (Bakara 188); Putlar, büyü batıldır. .İbn Kelbiye göre muhammed 40 yaşına kadar “Uzza” putuna kurban adadığı olurdu. Kara taşı öper, şeytanı şatşardı

    _Müslüman ya da kafir olmak kişiye bağlı değildir çünkü, “Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu doğru yola sokar”. (Enam) ve kafir yaptıklarını cezalandırır! “Allah dileseydi puta tapmazlardı.” (Enam 107)
    _Kurban_Sembolik olarak evlat yerine hayvan kurban edilir. Kurban, eski çağlardan beri “Tanrıyı hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir. Kan akıtma, başlı başına ibadettir. Amaç yoksula yardım değil ademden gelen adetle tanrıya ibadettir. Habil kabil kıssası:Tanrı, çoban olan Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder fakat çiftçi olan Kabil’in buğdayını kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat) Kuranda ise daha kısa anlatılır. _Diğer kurban türü de cihattır. Allah için kan akıtılır ve karşılığı da mükafat vardır. ibrahim-ishak-Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla kanıtlanması vardır. Güç durumdaki yoksulu da doyurun da der. Allah’ı yüceltmeniz için o kurbanlıkları sizin buyruğunuza vermiştir (hac36-37) Yahudiler muhammedin kurban mucizesi gösterirse ona inanacaklarını Muhammed de daha öncekilerin mucizeler gösterdi ve inanmadınız der

    _Takıye_Hiledir. Amaca ulaşmak için her şey yapılır. İslama ısındırmak için ganimet mallarından pay ayırmak, bir bakıma takıye etmektir Tehdit karşısında dinden çıkmış gibi görünmek. Din elle dille değil kalple korunuyorsa sorun yok, takiye yapılabilir. Mümin oldu diye kureyşliler sümeyyeyi 2 deveye bağlayıp öldürmüş ve babası da islamdan çıktım diyerek takiye yapmış Muhammed de onun imanı kanına, bu faziletlidir demiş. Kafirlerle dostluk yasaktır. Çıkar için ise helal. devletler de böyle.
    _Müseylime de peygamberlik iddia eder ve 2 adam vardır. Onlara sorar, Muhammed kim? Resuldur. Peki ben kimim? Biri sen de resulsun deyince serbest diğeri bir şey demeyince kellesi gider. Muhammed ise biri takiye öteki hak yolunda doğrucuydu der.

    _Bedeviler ve Hıristiyanlar, “Peygamberlerin şehevilikle uğraşmamaları gerektiğini, nitekim İsa’nın ve Yahya’nın kadınsız yaşadıklarını, muhammedin ise şehvet düşkünü olduğunu öne sürmüşlerdir. Allah ise bunlara karşılık: Önceki peygamberlere de“zevceler ve çocuklar” verdiğini yeminlerle haber vermiş tir.

    _İslamda kadın, aklen ve dinen eksik(zeka özüürlü) yaratılmıştır. Kadın, hilekar ve düzenbaz, dayak atılmaya layık, yarım akıllı, erkeğin kölesi, mirasta ve şahitlikte erkeğin yarısı kadar hakkı vardır. Kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynaklarıdır. Eşek ve köpek gibi namazı bozanlardan sayılıp, dayak atılmaya ve daha aşağılıklara layık kılınmışlardır. Allah, iki kadının şahadetini bir erkeğin şahadetine denk saymıştır; İşte bu aklınızın eksikliğindendir"


    _Ayetler_
    _Kahrolası insan ne de nankördür. Abese17. İnsan pek cimridir(İsra 100) Kininizden kahrolarak ölün! (İmran119)
    _Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir.(Tahrim 9)
    _Kim İslâmdan başka bir dîn'e yönelirse, o sapkındır. Artık vurun onların boyunlarına, doğrayın parmaklarını"(Enfal)
    _Enfal 39_ Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah´ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
    _Ey iman edenler! Peygambere soru sormayın, sabırlı ve sessiz olun. Sizden önceki bir kavim de soru sorup kafir olmuştu. Soru soranlara karşı Allaha sığının cevap vermeyin.(Maide101-1002)
    _Kureyşliler Muhammede deli derlerdi. Kuran ise arkadaşınız muhammed azmamıştır, o deli değildir, ona deli diyenler sapıktır der. (Necm)
    _Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da . Seni yetim bulup da barındırmadı mı?. Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? (duha)
    _Kur’an’da bulunan 114 sureden her birinin iniş sırası ve Kur’an’da sıraları düzensizdir. Ayetler de aynı düzensizliktedir.
    _Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin , onlar zalimlerdir“ (Tevbe23) Muhammed, müşrik olarak öldü diye anasının ve babasının cehennemi boyladığını söylemiştir.
    _Yaz kış oluşumu: Sıcak şiddetlendiği vakitte namazı serinliğe bırakınız. Zira sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır. Cehennem rabbine: Ya Rab, beni ben yiyorum (izin ver)’ dedi. Allahu Teala da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın. Buhari, diyanet.
    _Ahzap37’de ayşe zeyd’ten boşanıp Muhammedle evlenir ve Allahın emri yerine gelir. Ahzap40da ise muhammed: Ben kimsenin babası değilim der çünkü Araplarda babanın geliniyle evlenme adeti yoktur
    _Her Müslüman kişiye 160 melek koruyucu olarak görevli kılınmış olup, bu melekler “bal çanağından sinek kovalar” gibi şeytanları kovalarlar; ve her şeyi deftere yazarlar
    _Cehennemin yedi kapısı vardır ve her bir kapı birer gruba ayrılmıştır (Hicr 44).
    _Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini anlatıyoruz.” (Yusuf 3) Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.(Yusuf 2)
    _Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür. örn. cehennem kıvılcımları sanki birer sarı deve gibidir” (mürselat) kıyamette gebe develerin başıboş salıverilecekleri. (Tekvir) deve yükü bahşiŞ, adak develer, yününden döşek yapılan develer...
    _Maide_sofra demektir_Bugün size dininizi ikmal ettim. Allahın adı anılmadan kesilen hayvan haramdır. Taş, ağaç vb. ile öldürülmüş hayvanlar haramdır" Dara düşerseniz haram etlerden yiyebilirsiniz. Maide 3…vedâ haccında nâzil olmuştur. (artık bunlara eklenecek bir sözü olmadığını belirtmektedir.)
    3. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, boynuzlanarak ölmüş, dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır.
    _Allah, zebanilere emreder: Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün ve deyin ki ‘Tat bakalım. (Duhan 47-50) Bağışlayıcı Allah, başka tanrılara inananları kavurucu ateşle kızartacak. Cehennemi insanlarla ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine yemin ettiğini söyler (Secde 13) İnsanlar cehennem yakıtıdır. Cehenneme attığı kişileri, ateşten bir dağ olan “Saud”a tırmandırcaktır ki. 70 yılda bu ateşten dağa çıkabilecek ve yetmiş yılda da inebilecektir. (Müddessir ) Zakkum ağacı, cehennemin dibindeki ağaçtır. Tomurcuklan şeytan başı gibidir. Cehennemliklere karınları dolana kadar yedirilir. Sonra kızgın irini içerler ve ciğerleri yakılır, başlarından aşağı kaynar su dökülür ve derileri erir ve kızdırılmış kamçılarla kırbaçlanırlar.
    _Cennet, rüşvettir, şehvet yeridir. Eğer bana itaat ederseniz, memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzel bakire kızlar ve inciler gibi
    oğlanlar. Allah, buruşmuş, kocakarı olarak ölen kadınları cennete alırken “ceylan gözlü güzel huri” şekline sokup erkek kullarına hediye edecektir. Hadis.

    _Politik
    _Şeriât bir bataklıktır. İslâm ülkeleri içinde Kur'an'a en fazla bağlı olanlar, en geri kalmış olanlardır.
    _Eleştiri hakaret değildir. Gelişimin ve medeniyetin kaynağıdır. Eleştiriye karşı olan medeniyetsizdir. Eleştiriden yoksun kalan, her şey gerilikler içinde yok olmaya, yok olana kadar her şeyi ilkellikler içinde tutmaya mahkumdur. Semavi dinlerden eleştirilemeyen tek kitap kuran olduğu için binlerce yıllık ilkellikler gerçek olarak kabul edilir ve gericiğin kaynağıdır. Eleştirilemez çünkü eleştien kafir olur ve öldürülmesi gerekir.
    _Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır
    _Şeriatçılar şeraitten de habersizdirler ve bir şey söylediğnizde uyduruyorsun diyerek küfretmeleri, onların ilkelliklerinin, kültürsüzlüklerinin kanıtıdır. Fikre karşı akılcı yoldan karşılık vermekten aciz bulundukları için, küfrederler.
    _Dinciler, dini aklın önüne geçirip rehber edinirler. Amaçları halkı egemenlikleri altına almaktır.
    _Türkiye Cumhuriyeti devleti, vahiylere göre değil, akılcı verilere dayalı olarak kurulmuş “laik” bir devlettir
    _Latince: tek kitap okuyandan kork!. Bu deyim, tek kitaba bağlı kalmanın, bağnazlığa, bilgisizliğe ve hoşgörüsüzlüğe sürüklenmek demek olduğunu anlatıyor. Batıyı karanlık çağdan aydınlığa çıkaran tek kitep egemenliğinden kurtulmuşluklarıdır. Şeriat ülkeleri akla sırt çevirdikleri için sefalet içinde uygar milletlere köle olmuşlardır. Atatürk sayesinde Türkiye de akıl yoluna girdi ama hala tek kitap özlemiyle yananlar gerçeğe akılla değil şeraitle gidilir diyenler vardır. Şeraitte akıl akılsızlıktır. Demokrasi şeytanın yoludur. Akıl 2500 yıllık cahiliyeden kalmadır.
    _İncil iktidara susamış papazlar tarafından yazılmıştır. Putperestlik dönemine ait kaynaklardan esinlenilmiştir.
    _Minareyi çalan kılıfını hazırlar.


    _ Ebû Bekr-i Cürcânî, ms1000, İmâm,(En büyük üstâd) der ki: “Herkesin uykudayken gördüklerini peygamberlerin uyanıkken görür”
    _Al-Cahiz (Ms 776-869), Kitabü’l-Hayavan yapıtında, İslam uygarlığının eski yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını
    _Kureyşli Ümeyye, muhammedin peygamberlik rakibi. Tevratı bilen, gelecek peygamberin kendisi olduğunu söyleyen. Kurana öncekilerin masalları!’diyen. Önceleri muhammed tarafında sonra, Muhammed canileşince, bedir sonrası müşriklerin cenazesini kuyuya attırınca aralarıbozulur.
    _Velid b. Muğire, zengin kureyşli, adil ve iyiliksever olarak bilinir, kabe masraflarını tek başına karşılar. Allah ona o kadar nimet vermiş ama o muhammede nankörlük etmektedir, sapık, zorba der.
    __Musa ve Hızır birlikte bir gemiye binerler. Fakat Hızır gemiyi deler; Musa dayanamaz ve “Halkı boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim ini?” der. Sonra Bir erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine Tertemiz bir canı katlettin ha! (Kehf 74). Bir köyde yıkılmak üzere bir duvar bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Musa Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der Hızır ise musaya: soru sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının nedenlerini bildirir. Gemideki eşyalar yoksulların malıdır ve zenginlerin eline geçmesin diye batırdım. Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi ana ve babasını dinden çıkaracaktır duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar! Bütün işler tanrıdandır.

    _Muhammed, 40 yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, 10 yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir.“Medine Dönemi ise 13 yıl kadar sürmüştür. Mekkede güçsüzken medinede çete saldırılarına girişmiş ve islamı kılıçla yayamaya başlamıştır. Mekke kervanlarına saldırır. Yahudileri örnek alarak neden bizim de bir kitabımız yok der özenir. Daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler. İbrahim, İsmail, hepsi müslümandı onlara inen de islamın adı değiştirilmiş halidir der.

    _Ay tanrısından dolayı ay takvimi, cahiliye de de ay takvimi kullanılırdı. Allah odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır ve aya konaklar belirlemiştir(takvim için) (Yunus 5) Ayın nurlu yaratılması üstünlüğündendir. Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir...” (Nur 35)..
    _Ramazan bayramı ay takvimine göre hilalin görüngü zamanda başlar ama her ülkede farklı olduğu için 1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla Karışıklık giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre, ama hala eski usul devam etmekte.

    _Mızrap Çocuk olayı- türkiyede askerden kurtulursam oğlumu kurban edeceğim der ve kurban eder.
    _Ölü dirilmesi..Allah, Musa'nın kavmine: "Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız: "Sığırın bir parçasıyla ona (ölüye) vurun" diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye vururlar; ölü dirilir. İşte böylece Allah ölüleri diriltir (bakara 69-73)
    _Ka’b b. el Eşref, Yahudi bir şair, muhammedin adamları ibni mesleme ona dost gibi görünerek gece giderler ve karısının itirazına rağmen gece gezintisine çıkar. Adamlar kabın kellesini keser muhammede getirir. Bu cinayet karşısında Muhammed mutluluktan uçar.

    _Eşler:
    _Hz. Ayşe annnemiz, Muhammed’e, “Sen ne zaman güzel bir kadın görmüş olsan, ona sahip olabilmek için, gökten hemen bir ayet iniverir” muhammedin 11 karısı vardır. Muhammed’in şehvet gailesine kapıldığını öne sürerler
    _Mariya-hafza olayı: Peygamber cariyesi mariya ile hafsanın odasında sevişirken hafsa odaya girer ve onları görür ve resul bu aramızda bir sır olsun der ama hafsa ayşeyle peygamberin dedikodusunu yapar. Peygamber sinirlenir ve karılarıyla uzun bir süre yatmayacağını söyler ama dayanamaz. Bunun üzerine Tahrim suresi iner. 1. Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? 2. Allah gerektiğinde yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. 3. Hani peygamber eşlerinden birine, gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü başkasına haber verip Allah da bunu peygambere bildirince. Peygamber, bunu sırrı açıklayan eşine haber verince o, "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber, "Bunu bana, hakkıyla bilen Allah haber verdi" dedi. 4. (Ey peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrail de, salih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar. 5. Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir. 10. Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısı ile Lût'un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah'ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, "Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!" denildi. 11. Allah, iman edenlere ise, Firavun'un karısını örnek gösterdi. Hani o, "Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!" demişti. 12. Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem'i de (inananlara) örnek gösterdi.
    _Bal şerbeti olayı: Zeynebin odasında şerbet içip çok kalınca, ayşe kıskanır ey resul ağzın kokuyor deyince peygamberin sevmediği koku olduğu için bir daha bal şerbeti içmeyeceğini söylemiş, ayşe ile hazfa sonra diğer eşleri dedikodu yaparlar ve ahzap 51 ile haremi sıralama olayı gerçekleşir.
    _Ebter_soyu kesik, erkek çocuğu olmayan anlamında, müşrikler muhammede ebter demişlerdir. Bunun üzerine 3 ayetlik Kevser suresi iner. Resulüm sana kevseri verdik. 3. Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir. (Niçin çocuk vermiyor?)
    _Üzün_Her söylenene inanan saftirik demektir. Araplar Muhammede üzün der. Biz aramızda dedikodu yaparız o duyarsa inkar ederek yemin ederiz inanır ve ayet gelir Allah tüm sırları bana söylüyor. Tevbe 64













    Müslümanlık Sınavı
    _Horozlar, melek gördükleri için ötmüşlerdir ve namaza çağırmaktadırlar. Eşek, şeytan gördüğü için anırmıştır ve üstelik Kur'ân'da eşek sesinin "seslerin en çirkini" olduğu anlatılmıştır. Müslüman, yataktan sağ ayağıyla kalkmalı ve her işini sağ'a göre yapmalıdır çünkü sağ soldan üstündür. Çorbanın içine sinek düşerse sineği iyice batırmalı çünkü sineğin bir kanadında hastalık diğer kanadında şifa vardır. Sinek idrak sahibi olduğu için önce zehirli kanadını çorbaya batırır. Yiyeceği düşürürseniz onu hemen yiyin çünkü şeytan kapıp gider. Yataktan kalkar kalkmaz burun temizlemeli çünkü şeytan, uyuyanın genzinde gezmektedir. Allah tek olduğu için tek sayılar üstündür. 3 yudumda su içilmeli, 3 taş ile kıçını temizlemeli, 3 kere sümkürmelidir. Her gün 7 hurma yenirse, büyü etki etmeyecektir. Esnemek şeytandandır ve bu şeytanı güldürür, Allahı kızdırır. Esnememeye çalışınız. Aksırmak ise allahtandır ve 3 kereyse çok faydalıdır. Namaz 50 vakittir ama muhammedin araya girmesiyle 5 vakte düşürülmüştür. Dinciler halk kültüründeki Karakarga kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar sözünü batıl sayar çünkü İslam kaynaklı değildir.

    _Üfürükçülük_Bir kadın: "Ben çocuğu Resûlullâh'a getirdim. Resûlullâh bir hurma istedi. Onu çiğneyip çocuğun ağzına tükürdü. Bu suretle oğlumun midesine ilk giren şey Resûlullâh'un tükürüğü oldu. (Buharî)__Muhammed, çeşitli hastalıkları okuyup üfürerek tedavi yollarına gider, "tükürüklü üfürük" ya da "tükürüksüz üfürük" usulleriyle iş görürdü. Tükürük kullanırken buna toprak karıştırdığı da olurdu. Toprak olarak Medine toprağını kullanırdı; çünkü Medine toprağının "şerefli" olduğunu söylerdi. Şöyle yapardı: Şahadet parmağına tükürür, sonra tükürüklü bu parmağını toprağa sokar ve parmağına bulaştırdığı toprakla hastayı sıvardı. Hayber seferinde Ali'nin, göz ağrısına yakalandığını öğrenince hemen yanına getirtmiş ve gözlerine tükürmüştür. Hayber seferinde bacağından vurulan Seleme'yi üç kez üfleyip iyileştirdiği söylenir!_ Deli ve cinnet getirmiş bir kişi'yi, Fatiha sûresi'ni okuyarak ve üfleyerek tedavi ettiğini ve karşılığında yüz deve aldığını söyler._Kabile şefini akrep sokunca bir başkası üfürerek iyileştirir ve tüm koyun sürünüsü ücret olarak alır ama anlaşmazlık çıkar ve muhammede gelirler. Muhammed de kendisine de pay alarak barış sağlar._Üfürükçülük, İslam kaynaklıysa caiz'dir; ücret alınabilir. Diğerleri bâtıldır.

    _Balıklar, her cumartesi günü akın akın kıyılara gelip ertesi gün giderlermiş. Bu şekilde davranmalarının sebebi Yahudilerin cumartesi yasağından dolayı avlamayacaklarını bilmeleri ve bununla eğlenmeleriymiş. Yahudiler ise aç kalmamak için Tanrı'nın yasağına uymayıp Cumartesi günleri avlanmaya başlamışlar. Bunu duyan Hz. Davud, Yahudilere bedduâ eder. Onun bedduâ'sını işiten Tanrı gazaba gelir ve bu kasabadaki Yahudi'lerin tümünü maymun'a dönüştürür. (A'raf sûresi)
    _Tanrı, Yahudilere deve'nin eti ile sütü'nü haram kılmıştı. Bu yüzden yahudiler kesinlikle deve sütü içmezlerdi. Böyle olduğu halde, Yahudilerden bir kavim, bu yasağa aldırış etmediği için Tanrı tarafından fâre şekline sokulmuştur. Fâre içsin diye deve sütü konulursa, onu içmez de koyun sütü konulursa onu içer. (Buhari)
    _ Öküz, sırtına binen yahudiye, bundan hoşlanmadığını çünkü gururlu bir hayvan olduğunu, sadece tarla sürmek için yaratılmış bir hayvan olduğunu kendi ağzıyla bildirmiştir. Muhammed de öküzün bu şekilde konuştuğuna inandığını söylemiştir".

    _Elmalılı: Elleri kesmek vicdansızlıktır ve yeniden hırssızlığa teşviktir çünkü çalışamayacağı için tek çare hırsızlıktır. _Bozgunculuk çıkaran ve Allaha savaş açanların cezası el ve ayaklarının kesilmesi, öldürülmeleri. İbni abbasa göre kendilerine kitap verilen Yahudiler yol kesip bozgunculuk yaptığı için bu ayet onlar içindir _İslama geçtik diye muhoyu kandıran münafıklar muhammedin koyunlarını çalınca, Muhammed de her birinin ellerini ve ayaklarının çaprazlama kesilmesini, ve ayrıca da gözlerinin oyulmasını emreder. Ve sonra onları bu halde iken kızgın güneşin altında ölüme terk eder. Elmalılı_

    _Muhammed, uyandığında görür ki, seccâdesi yanmıştır. Bir fâre, orada bulunan kandilin fitilini yakalamış evi ateşe vermek üzeredir. Hemen kalkar ve fâre'yi öldürür. Ve halka şöyle der: "Siz uyumak istediğinizde kandilinizi söndürünuz. Çünkü şeytan bunun gibi hayvanları yangın cinâyetine sevk eder. ("Buharî )
    _Koyunu bir kurt kapmıştı. Çoban kurdu peşi sıra takip etti ve koyunu kurtardı. Bunun üzerine kurt, çobana hitâb ederek: -'Elbette yırtıcı hayvanların sürüye saldırdığı bir gün gelir. O gün koyunun benden başka çobanı bulunmayacaktır. Bakalım o gün koyunu benden kim kurtarır!- dedi" Muhammed ise: "Ben, kurdun böyle söylediğine de inandim; Ebû Bekir'le Ömer de inandı"

    _Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Nisa_
    _İnsanların Müslüman ya da kâfir olmaları Allahın keyfine bağlı. Allah'nın, bütün insanları Müslüman yapmak varken yapmak istemediğini ve çünkü -'Ben cehennemi insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime and içtim'- dediğini…..Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık...araf s._ Elmalılının kitabında, cehennemin daha yok mu arsızlığını bitirmek için Allah ayağını cehennemin kapısın önüne uzatır ve cehennem susar. Hadis.__ Ey Muhammed! Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, puta tapanlara meyledecektin..isra _ Allah isteseydi puta tapmazlardı.. enam106_
    _Kahrolası insan ne de nankördür". Allah, hem kul'larını imansız kılıp hem de "imansızdırlar" diye cezalandırmak sûretiyle adâletsizliğin temsilciliğini yapmış olmuyor mu? Hırsızlık, zinâ, katliam gibi en korkunç suçları işleyenlerin günahlarını bağışladığı halde, Kur'ân'a inanmayanları, ya da Muhammed'i inkâr edenleri yani fikir suçlularını bağışlamıyor.
    _Muhammed, işlenen suç'u adâlet terazisine değil fakat din terazisine göre ölçeğe vurmuştur. Adam öldürmek, hırsızlık, zinâ vb... gibi en ağır suçları işlemiş olan kimselerin dahi, İslâm olmak sûretiyle günahtan kurtulmuş olarak doğruca cennet'e gideceklerini söylemiştir. .."Lâ ilâhe illa'llâh" diyerek, iğrenç günahlardan kurtulup Cennet'e girme olasılığını sağlamakta, ve böylece onu, nasıl olsa affolunacağı inancı içinde günah işleme alışkanlığına sürüklemektedir _
    _Muhammed, bir gün Harre tarafında dolaşırken Cebrail ile karşılaşır. Cebrail şöyle der: kim Allah'a şirk koşmadan ölürse, Cennet'e girecektir". Muhammed sorar: "Zinâ eder, hırsızlık ederse de Cennet'e girer mi?". Cebrâil: "Evet" der. İçki içse de yine girer"__Ebû Zerr ise inanmaz ve sorusunu üçüncü kez tekrarlar. Muhammed kızar ve ona "(Evet) Ebû Zerrin horluğuna, hakirliğine rağmen o kul zinâ etse de, şirkat etse de muhakkak Cennet'e girer. Muhammed, Ebû Zerr'in bu soruyu arka arkaya üç kez tekrarlamasına öfkelenmekle beraber, kendisi de, biraz yukarıda gördüğümüz gibi, Cibril'in getirdiği habere inanmamış görünerek üç kez sormuştur.

    _Miraç_ Burak adındaki atına binerek Kâ'be'den Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'ya gider ve oradan Cebrail ile birlikte gök katlarını çıkmağa başlar. Yedi kat'dan oluşan gök katlarından her birinde, eski dönem "peygamber'lerinden" biri oturmaktadır (Örneğin İbrahim, Musa, İsa. vb.... gibi). bütün bu peygamberler, Tanrı tarafından Müslümanlıkla emrolunmuşlardır. Tanrı kendisine, günde 50 vakit namaz kılınması için buyrukta bulunur. Muhammed gök katlarını inerken musa: 50 vakit namazın çok olduğunu söyleyip geri gönderir. Sonra 40 30 ve 5e kadar düşer artık Muhammed kavmine gelip müjdeyi verir. Buhari – tanrı ve Muhammed 50 vaktin saçmalığının farkına varamamış sadece musa varmıştır ve musanın aklıyla iş görmüştür.
    _Kıyamet 16: Oku. Ama ben okuma bilmem diyor. O zaman cebraili dinle ama unutma. Allah mahonun okuma bilmediğini bilmiyor._ sen bundan önce okuryazar değildin. Öyle olsa batıla tapanlar kuşku duyardı. Abkebut._Kuranı okuyup senin kalbine yerleştirmek bize aittir.
    _Örtünme adetleri, 15. yıl sonra iniyor. İbni Ömer b. Hattâb'ın teklifleriyle ayetler iniyor. Tırmızi- halk ile Ömer'in çeliştiği konularda hep ömerin destekleyecek ayetler indi.

    _İnsanlarımızın çoğunluğu, İslâm dini'nin en son, en mükemmel bir din olduğuna körü körüne inanmışlardır.
    _Şeriatçılık" ile "Akılcılık" arasında çatışma vardır. Akılcı düşünceyi, her konuda olduğu gibi, bu konuda da şeriat'ın önüne almadan İslâm ülkeleri, müspet hukuk ve ahlâk anlayışına erişemeyecekler, uygar nitelikte toplum yaşamlarına ulaşamayacaklar, kendilerini yöneten sınıflar tarafından sömürülmekten, sefâlet ve felâketlere sürüklenmekten kurtulamayacaklardır.
    _Tek ve en üstün din islamdır. İslam hakim gelene kadar savaşın. tevbe. Başka dine inananlar sapıktır.
    _Savaş meydanında şehid ve gazi olan kişi, işlediği günahlar ne olursa olsun, doğruca Cennet'e gider.
    _Ey mu'minler! Size acı azaptan kurtulmanızı sağlayacak bir ticâret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Resûlune iman eder; Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edersiniz. O zaman Allah günahlarınızı bağışlayarak, sizi Cennete koyar.
    _Güzel rü'yâ Allah'tandır; fenâ rü'yâ da şeytandandır.
    _Muhammed müminlere: kapınızın önünde bir ırmak bulunsa da, her gün beş defa onda yıkansa kendisinde kir namına bir şey kalır mı?". kişiler: "Hayır" deyince. İşte 5 vakit namaz da bunun gibidir ki bütün hataları arıtır"_
    _"Gece melekleri" ile "gündüz melekleri", sabah namazında buluşurlar, şahit olurlar ve gece melekleri semaya yükselirler
    _Kuranda, Musanın kardeşi meryem ile isanın annesi olan meryem karışmış.








    _Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı,_
    _İslam şeriatı bir felaket kaynağı.
    _Dinini değiştireni öldürün. Hadis.
    _islam, batıl inancı destekler ve muhammedin yaşamının her yönü batıl inançlardan oluşur.
    _İslam hoşgörülü mü? Senin dinin sana bir kandırmadır- takiyyedir. _Demokratik ülkelerdeki şeriatçı partiler de muhammedin takiyye planını uygular. Yani hoşgörülü, adaletli görünü ama iktidara gelince islama inanmayanlar sapıktır diyerek kişilerin hayatlarını tehlikeye atan politikalar izlerler..
    _Hoşgörülü Tanrı, hangi inançta olursa olsunlar insanlara iyilikle davranır. İnsanları inançlar için değil, yaptıkları kötülükler dolayısıyla cezalandırır.
    _İslama geçenin yönü kabedir. Ticareti arttırıp Araplara para kazandırır. İslamın yayılmasının en önemli nedenlerinden. 100 milyon almanı Müslüman yaparsanız hepsi kabeye ibadete gelip ticareti canlandırır.
    _Kafir kelimesinin anlamı "gerçeğin üzerini örten" demektir. Din, kendisinin yegane hakikat olduğunu iddia eder. İnsanlara der ki: Gayba iman edeceksin. (Gayp: Bilinmeyen, aklın kavrayamayacağı alan.) Gayba iman ettirdikten sonra sorgulama ve soru sorma kapısını tamamen kapatır.
    _ Allah buyurdu ki: Yeryüzündeki tüm canlıların rızkına ben kefilim. Birleşmiş Milletler verilerine göre her on saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.

    _Cihat_Tek gerçek ve en üstün din islamdir. Diğerleri batıldır. O halde İslam hakim olana kadar batılla savaşın_Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla savaş ve onlara sert davran. Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin;_ Kitap verilenlerden Allah'a inanmayan, haram kıldığını haram saymayan, Hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp cizye verene kadar savaşın" (Tevbe 29)_Kafirlerin yaptığı bütün işler boştur ve cehennemliktirler. Bakara__Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; Medine döneminde (yani çete saldırıları ve ganimet siyaseti sayesinde güçlendiği dönemde) İslamcılar, Muhammed'in Müşrikleri Kılıçtan Geçirmesini Haklı Bulurlar. _ Onlar Müslüman olana kadar savaşmaya çağırılacaksınız (Fetih 16)


    _İslamcılar Allaha inanmayanlara zalim derler. İslamla yönetilmeyen topluluklar zulüm altındadır ve yöneticiler zalimdir. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zâlimlerdir" (Mâide)_ İslam hakim olana kadar kafirlerle savaşın.(Bakara)_ İslamda zulüm adaletsizlik falan değil, islama inanmak ya da inanmamak üzerinedir. İslamda kendinden olmayana zulüm vardır ama müminler bunu kabul etmez çünkü bu Allahın emridir. Muhammedden başkası da ayet geldiğini iddia edince, ona zalim demişlerdir. Enam 93_ eğer başka bir halk gerçekten zulüm görüyorsa bu İslamilerin umunda değildir. Müminlerin görevi hak dini yaymak ve bu sayede zulmü önlemek.
    _Şeriatçı, hoşgörüsüzlüğünü meziyet sanır. Çünkü şeriat onu hoşgörüsüzlükle yoğurmuştur; farklı inanç ve düşüncede olanlara karşı düşmanlık duygularıyla dokumuştur.
    _Şeriatının aslında iyi olduğu fakat din adamları yüzünden kötü gösterildiğini sanmak yanılgısı. Hoşgörüsüzlük, bağnazlık, insan haklarına saygısızlık, aklı dışlamıştık, özgür düşünceye yabancılık. Toplumun geri kalmışlığının nedenlerinin, hep bu "öz"de yatar. islam, insan sevgisini yok eden ve başka din tanımayan, başka dinden olanları "sapık" diyen, hatta aileniz bile başla dindense onlarla konuşan zalimdir diyen…
    _Şeriatçılar, İslamın İkna ve Sevgi Yoluyla Yerleşmiş Bir Din Olduğunu Söylerler; Yalandır! İslam Şeriatı, Korku, Dehşet ve Ölüm Saçarak Kılıç Yoluyla Yerleşmiş Bir Dindir. İslami yayacağım diye 29 savaş yapmış, 45 çete yollamış_Orta Asya’daki yüz binlerce Türk'ün kafaları kesilmiştir.
    _Dinde Zorlama Olmaz" Buyruğunun "Hoşgörü” ile İlgili Olmayıp Dinsel Zorunlukları Kolaylaştırmak Amacına Yöneliktir. Kimseye gücünden fazlasını yüklememek, dinde zorlama olmaz anlamına gelir. Araplar, zora gelemedikleri için, Muhammed onları kazanmaya çalışmıştır. Kimseye gücünden fazla bir şey teklif edilemez."bakara
    _Teyemmüm, su bulunmadığı yerde toprak ya da taş gibi şeyleri kullanmak suretiyle temizlenmektir. Maide…Sıcak şiddetlendiği vakitte namazı serinliğe bırakınız. Zira sıcağın şiddeti Cehennem'in kaynamasındandır
    _Firavun'un karısı Asiye, Musa'yı kurtarmıştır; ona inanmış olduğu için yine güya Firavun tarafından kazığa bağlatılmış, yakıcı güneşe bırakılmıştır. Allah inananlara da Firavun'un karısını ve İmran kızı Meryem'i örnek gösterdi. (Tahrim) Bu kadınların yüceltilmelerinin nedeni inananlardan olmaları ama muhammmed kendi anasına bir şey dememeiş.
    _80lerde kapalı şeriatçı bir kızın, şeriat ve kadın kitabımı okuyarak açıldığını ve dinin özünü anladığını ve bu yüzen kitabımın yargıç tarafından toplatıldığını çünkü halkın bilinçlenmesinin istenmediğini…
    _Puta tapar olmanın kötülükle hiçbir ilişkisi yoktur. Aksine, Müslümanlardan çok daha iyi kalpli, ahlaklı… gerçek anlamda dindardılar.
    _Cihad etmek, insanları "zorlanma" durumundan kurtarmak demektir. diye yorumlarlar
    _Antik yunan eserleriyle altın çağını yaşayan İslam dünyası, bu eserleri bırakıp kurana yönelince gerilikler vadisine sürüklenmiştir
    _Mısırlı Gazalî, Atatürk’ü Hitler’e benzetmiş, "Kemalizmin bir bela olup son nefesini vermekte olduğunu" söylemiş, ayrıca da Türk toplumunu "fikren ilkel" olmakla ve ' Arap zekâsından yararlanmamakla” suçlamıştır.
    _fetullah Gülen adında bir şeriatçı, gazeteye verdiği röportajda, ateistlerle katiller eşit düzeydedir demiştir. Sonra geri adım atmıştır.
    _Bosnalı İzzetbegoviç, Atatürk devrimlerini "Barbarlık ve ihanet” olarak nitelendirmiş, "Türk toplumunun Kemalizm nedeniyle cahil kaldığını iddia etm iştir



    _Atatürk'ün, mucize olarak şeriat bataklığından kurtarıp akılcılığa, ahlaka, benlik duygusuna ve çağdaş uygarlığa ulaştırdığı Türk toplumu bugün, mübtezel çıkarlar uğruna her şeyi din açısından ölçüye vuran şer temsilcilerinin pençesindedir. Şeriatçılar, sinsi ve hileli usullerle devlet yönetiminin kilit noktalarını ve orduyu ele geçirme hevesindedirler. 2008
    _Atatürk: Masum ve cahil insanları, yüzlerce tanrıya taptırmak veya tanrıları belli gruplarda toplamak ve nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir. Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde, şamil, bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ‘ümmet’ kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah (sözcüğünün) her yerde yükselmesine hasretmeye mecburdular. Bununla beraber Allah'a, kendi millî lisanında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta (Tanrı'ya yalvarıda) bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah'a ne dediğini bilemeyecekti. Bu (durum) karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir (sözcüğünün anlamını) bilmediği halde Kur'an \ ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara
    döndüler..."
    _Atatürk, Yeni bir dünya dinine özlem Duyar_"Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek yalınlaştırılmış bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağılayan kötülük etkenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün tatlı olduğunu yadsıyacak değiliz.


    _Diyanet; Kadınların aklen ve dinen “eksik” yaratıldıkları; 2 kadının tanıklığının bir erkeğin tanıklığına bedel olduğu; namazı bozan şeyler arasında köpek, eşek, domuzun yanında kadınların da yer aldıkları; kadınların insanın karşısına şeytan gibi çıktıkları; erkeklerin kadınlar üzerinde hâkim kılındıkları; erkek tepeden tırnağa cerahat olmuş olsa ve kadın da dili ile onu yalasa, yine de erkeğin hakkını ödeyememiş sayılacağı; kadında, tıpkı atta olduğu gibi uğursuzluk bulunduğu; erkekler için kadından daha zararlı bir fitne olmayacağı; cehennemin çoğunluğunu kadınların oluşturduğu vb. hükümler yer almaktadır.
  • Çeşitli kazanç yolları vardır. Bunlardan en faziletlisi cihad yoludur. Sonra sırasıyla ticaret, ziraat ve sanattır.

    Resullulah s.a.v;
    Rızkın onda dokuzu ticarettedir buyurdu
    Diger bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    Muamelesi doğru Müslüman bir tacir, peygamberlerle bir arada bulunur
    Islamda ziraat da pek önemli bir kazanç yoludur Bunun yarari çok geniştir. Ekincilik insanlarla beraber doğmustur. Bununla ilk uğraşan zat Adem Aleyhisselám'dir.
    Bir hadisi şerifte;
    "Rızkı yerin altında bulunan şeylerde arayan Bu yüksek emir, hem ziraat, hem de madencilik için geçerlidir.
  • Medine Vesikası'nın eleştirisi. Mekke ve Medine toplumunun siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatının özellikleri. Cahiliye çağında aile, ticaret, tarım ve inançlar. Kabe'nin gerçek hikayesi. Satranç oynanan cami ve mescidler. Kadın imamlar, mankenler ve fahişeler. İslamda imtiyazlı zümre ve tabakalar. Kureyş aristokrasisinin İslam'daki üstünlüğü. Halife ve sahabelerin mal varlıkları... İslamiyete geçen Yahudi, Hristiyan, Zerdüşt, Mecusi adetleri. İslam hukukunun yabancı kaynakları. Tarikatların sömürücü ve tahakkümcü yönleri. Şura neden başarısız?Ruhbanlık İslamın neresinde? İçtihad'ın çıkmazı nedir? İslam oryantalizminin eleştirisi.
  • Peygamberimiz`in Mübarek Nesebleri

    Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kureyş kabilesindendir. Haşim ailesinden gelmiştir. Muhterem babasının adı Abdullah, dedesinin adı Abdülmutalib ve annesinin adı "Amine"dir.

    Peygamber Efendimizin baba tarafından mübarek nesebleri şöyledir:

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Abdullah, İbni Abdülmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusey, Hakim, Mürre, Kâ`b, Lüey, Galib, Fihr, Malik, Nadir, Kinane, Hüzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Mead, Adnan. Adnan da İsmail aleyhisselâm`ın oğlu "Kıyzar"ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu zatlardan her birinin evlâdı birçok kabilelere ayrılmıştır. Malik`in oğlu Fihr`in evlâdından da Kureyş kabilesi meydana gelmiştir.

    Peygamber Efendimizin anne tarafından yüksek nesebleri de şöyledir:

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Amine, binti Vehb, İbni Abdi Menaf, İbni Zühre, İbni Hakim.

    Buna göre, Peygamber Efendimizin babası tarafından mübarek nesebleriyle ana tarafından nesebleri Mürre oğlu Hakim`de birleşiyor.

    Kureyş kabilesinin Reisi bulunan Abdülmuttalib, Peygamber Efendimizin hem dedesi, hem de Kabe`nin Mütevellisi idi (Kabe`nin idare ve ihtiyaçlarını görüyordu). Bunun, Ebû Talib, Ebû Leheb, Haris, Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah ve diğerleri olmak üzere on üç oğlu vardı. Fakat bunlardan en ziyade Abdullah`ı severdi. Çünkü onda başka bir güzellik, başka bir nüraniyet vardı. Abdulmuttalib bu sevgili oğluna Beni Zühre Reisi Vehb`in kızı olan ve Kureyş kızları içinde her yönden seçkin bulunan Hazret-i Amine`yi nikahladı. İşte bu iki kutsal varlıktan Peygamber Efendimiz dünyaya şeref vermiştir.

    Abdullah Hazretleri, Peygamber Efendimizin doğuşundan iki ay önce bir ticaret kafilesi ile Medine-i Münevvere`ye gidip orada vefat etti. O zaman yirmi beş yaşındaydı. Böylece Peygamber Efendimiz yetim kalmıştı.

    Hazret-i Peygamberin Çocukluğu ve İlk Evlenmeleri

    Peygamber Efendimizin çocukluk çağı, pek kutsal bir halde geçti. Daha doğar doğmaz birtakım mucizeler belirmiş, kavim ve kabilesi arasında bir bolluk ve bereket meydana gelmişti. Kâbe-i Muazzama içinde bulunan müşriklere ait putlar, yüzleri üzere yere düşmüş, ateşe tapanların ateşleri sönmüş, acaib rüyalar görülmüştü.

    Peygamber Efendimizin dedeleri arasında evlâddan evlâda geçen bir nur vardı. Bu nur sonunda Peygamber Efendimize geçti ve onun mübarek yüzünde parlamaya başladı.

    Mekke-i Mükerreme halkı, yeni doğan çocukları, havası hoş olan yerlerde yaşayan ve dilleri pek açık olan aşiretlerden birer süt anneye verirlerdi. Hazret-i Muhammed`i de, Beni Sa`d kabilesinden Haris adındaki adamın karısı Halime`ye verdiler. Halime, bu meleklerden daha güzel ve daha pak olan çocuğu bağrına bastı, yurduna alıp götürdü. Onu dört yıl besledi. Bu süre içinde Hazret-i Muhammed`de gördüğü üstün hallere ve yurdunda beliren berekete nihayet yoktu. Artık onu getirip annesi Amine`ye teslim etti. Hazret-i Amine de bu masum yavrusunu alıp dayı çocukları bulunan Neccar oğullarını ziyaret için Medine-i Münevvere`ye götürdü. Bir süre orada kaldılar. Sonra Mekke`ye dönerken, Hazret-i Amine Ebva denilen yerde daha yirmi yaşında iken vefat etti. Peygamber Efendimiz henüz altı yaşında iken annesini de kaybederek öksüz kalmış oldu. Ümmü Eymen adındaki dadısı, kendisini alıp Mekke`ye getirdi ve dedesi Abdulmuttalib`e teslim etti. İki yıl sonra da Abdulmuttalib vefat etti. Ondan sonra Peygamber Efendimiz, amcası Ebû Talib`in yanında kaldı.

    Ebû Talib, kardeşinin oğlu Hazret-i Muhammed`i pek çok sever, pek ziyade korurdu. Ebû Talib bazen ticaret için kafile ile Şam tarafına gidiyordu. Henüz on iki yaşında bulunan Hazret-i Muhammed`i de beraber götürdü. Busra denilen yere kadar gittiler. Alış-verişi bitirip birkaç gün sonra geri döndüler.

    Peygamber Efendimiz on yedi yaşında iken de, diğer amcası Zübeyr ile Yemen`e gidip az sonra dönmüşlerdi.

    Hazret-i Peygamber Efendimiz artık Kureyş arasında büyük bir şeref ve şan sahibi olmuştu. Kendisine Muhamme-dü`l-Emîn deniliyordu. Kureyş kabilesinin pek şerefli ailesinden Huveylid kızı Hadice adında çok muhterem ve zengin bir hanım vardı. Daha genç iken dul kalmıştı. Bazı adamlara sermaye vererek ticaret yaptırıyordu.

    Peygamber Efendimize de sermaye verdi. Kölesi Meysere`yi de beraberine verip Şam tarafına gitmelerini istedi. Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul ederek Busra`ya kadar gitti. Orada işlerini görüp birkaç gün içinde geri döndüler.

    İşte Peygamber Efendimizin gençliğindeki seyahetleri bundan ibarettir. Bu seyahatler süresince kendisinden bazı mucizeler çıkmış, kendisinin büyüklüğünü bazı kimseler görüp anlamışlardı. Fakat yazdığımız gibi, bu yolculuklar uzun bir zaman devam etmediği için, Peygamber Efendimiz birtakım şahıslarla görüşme imkânını bulamamıştı.

    Peygamber Efendimiz henüz yirmi beş yaşında idi. Hazret-i Hadice de, kırk yaşını geçmişti. Pek yüksek bir ruha sahib olan ve çok şerefli bir aileye mensub bulunan Hazret-i Hadice, Peygamber Efendimizin muhterem zevcesi olmak şerefine her yönden lâyıktı. Onun için Peygamber Efendimiz Hazret-i Hadice ile evlenmiş, o mübarek annemiz de ilk zevcesi olmak şerefine kavuşmuştur.

    Peygamber Efendimizin, cariyesi Mariye`den doğan İbrahim adındaki oğlundan başka, bütün erkek ve kız evlâdı Haticetü`l-Kübra validemizden dünyaya gelmiştir. Önce Kasım adındaki oğlu doğmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygambere künye olarak Ebû`l-Kasım (Kasım`ın Babası) denilmiştir. Sonra oğlu Abdullah ile Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatımetü`z-Zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir. Kasım, İbrahim ve Abdullah Hazretleri daha çocuk iken vefat etmişlerdir. Peygamber Efendimizden sonra yalnız Fatma kaldı. O da altı ay geçmeden Peygamber Efendimizden sonra vefat etmiştir. Böylece iki oğlu Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin`i öksüz bırakmıştır. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamber Efendimiz`in Allah`ın Vahyine ve Elçiliğine Kavuşması

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, çocukluğundan beri üstün bir fazilet ve çok güzel bir ahlâk içinde yaşamıştı. Kavminin cahilce yaptıkları işlerden ve âdetlerden tamamen uzaktı. Kimseden bir şey okumamış, bir şey yazmamıştı. Kimse ile dini konulara ait bir şey konuşmamıştı. Onun üzerinde kimsenin hocalık hakkı olamazdı. O, bütün cihanın en büyük hocası ve en yüksek mürşidi olmaya adaydı. Onu, Yüce Allah bir mucize olarak yaratmıştı. Onun kalbine bütün ilim ve hikmetleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk bırakacaktı. O, tam bir masumiyet içinde kırk yaşına yaklaşmıştı. O sırada mübarek gözlerine melekler görünür, "Ya Muhammed!" diye ortalıktan seslenilirdi. Kendisine taşlardan ve ağaçlardan selâm sesleri gelirdi. Aklı, zekâsı, maddî manevî sağlığı üstün bir şekilde mükemmeldi.

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tam kırk yaşına girince, peygamberlik şerefine kavuştu. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Mekke halkından bazı büyüklerin âdetleri üzere kırk yaşlarına yakın yılda bir ay kadar gider, Hira dağında bir mağarada bekleyip Yüce Allah`ın kudret ve azametini düşünür, oradan geçen yolculara yiyecek ve içecek verirdi. Tam kırk yaşına girince, önce altı ay kadar rüyasında gördüğü şeyler sabah aydınlığı gibi açık olarak meydana çıkmaya başladı. Bu, Peygamberliğin bir başlangıcı idi. Yüce Allah`ın vahy suretiyle vereceği hükümleri ve indireceği Kur`ân âyetlerini kavrayabilmesi için bir alıştırma demekti. Bu altı aydan sonra, yine Hira`da iken bir gün Melek Cibrîl-i Emîn geldi. "İkra" sûresinin ilk âyetini getirdi. Kendisini peygamberlikle müjdeledi.

    Peygamber Efendimiz, Kur`ân-ı Kerîm`in inmeye başlaması dehşetinden titremiş, kim bilir ne büyük manevî haz ve heyecan içinde kalmıştı. Hemen muhterem zevcesi Hadice`nin yanına giderek durumu anlatmış, böylece peygamberliğe kavuştuğu gerçekleşmişti.

    Bundan sonra bir süre İlâhî vahy kesildi. Kur`ân-ı Kerîm`in âyetleri inmedi. Çok şiddetli olan Allah`ın vahyine güç kazanabilmek için ve tam bir istek kazanmak için böyle bir süre beklemeye gerek vardı. Rivayete göre bu süre üç yıldır. Bundan sonra tekrar Cibrîl-i Emîn göründü. Kur`ân-ı Kerîm`in âyetlerini getirmeye başladı. Peygamber Efendimiz de, gerek kendi kavmini ve gerekse diğer bütün insanları hak dine (İslama) çağırmaya görevlendirilmiş oldu.

    Peygamber Efendimiz Allah tarafından aldığı göreve, Nübüvvet, Risalet denildiği gibi, Bi`set ve Meb`usiyet de denir. Onun için Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Yüce Allah`ın bir Nebîsidir, bir Resulüdür, Bir Meb`usudur (elçisi ve peygamberidir). O bütün peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisidir.

    Peygamber Efendimize Allah tarafından Kur`ân âyetlerinin gelmesine "Nüzul-i Kur`ân" denir. Bu âyetleri Cibrîl-i Emîn`in getirmesine de: "İnzal, Tenzil" denilir. Bu yönden Kur`ân-ı Kerîm`e "`Kitab-ı Münzel" denilmektedir.

    İslâm`ın Çıkışında Arabistan`ın Dinî ve İçtimaî Durumu

    Peygamber Efendimizin doğduğu ve daha sonra peygamberliğe kavuşmakla İslâm dinini her tarafa yaymaya başladığı zaman, bütün dünya gibi, Arabistan`da büyük bir cehalet ve sapıklık içinde bulunuyordu. Arablar o zaman değişik batıl din ve mezheblere bağlı idiler. Birçoğu yıldızlara, ağaçlara, taşlara ve heykellere tapmaktaydı. Hepsi de cahil idi. Aralarında okuryazar kimseler çok azdı. Medeniyetten yoksundular. Dağınık bir halde yaşarlardı. Bazı kabileler yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömer de bundan acı bile duymazlardı.

    Arabistan, önceleri böyle acıklı bir cehalet ve gaflet içinde yaşamakla beraber, Bedevîlik sayesinde asıl geleneklerini bir dereceye kadar koruyabilmişlerdi. Yaratılış bakımından zevki ve cesur idiler. Misafire hürmet eder, emaneti gözetirlerdi. Yalan söylemekten kaçınırlardı. Özellikle aralarında güzel söz söylemek ve şiir okumak san`atı ileriye bir düzeyde idi. Çok şairler ortaya çıkmış, pek parlak kaside ve manzumeler söylenmiş ve yazılmıştı. Artık bunlar da, bütün insanlık âlemi gibi, İlâhî bir dine muhtaçtılar. Gerçek bir din sayesinde yüksek ve temiz bir hayata kavuşmaya muhtaç idiler. Yüce Allah onlara lütfetti, İslâm dini sayesinde bu ihtiyaçtan kurtuldular.

    Cihanda misli görülmemiş bir yükselişe kavuştular. Az bir zaman içinde dünyanın doğusuna ve batısına hakim kesilerek bütün beşeriyeti uyandırmaya çalıştılar. Hak ve hakikati, fazilet ve medeniyeti öğretmeye koyuldular ve başarı sağladılar. İslâmiyetin yüksek esaslarına ve prensiplerine sarıldıkça yükselişten yükselişe, başarıdan başarıya kavuştular.

    İslâmiyeti İlk Kabul Edenler

    Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisine peygamberlik gelince, ilk önce çevresinde bulunan bazı kişileri özel şekilde İslâm dinine çağırdı. Bu daveti ilk önce Hazret-i Hatice validemiz kabul edip İslâmiyet şerefine kavuştu. Sonra Kureyş`in büyüklerinden olan Ebû Bekir ile Peygamberirimizin azadlısı Zeyd İbni Harise ve peygamberimizin amcası Ebû Talip`in oğlu olan 9-10 yaşlarındaki Hazret-i Ali İslâmı kabul etmişlerdi. Az sonra da Hazret-i Ebû Bekir`in delâleti ile Osman İbnî Affan, Abdurrahman İbnî Avf, Sa`d İbni Ebû Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha İbnî Ubeydullah hazretleri İslâmiyetle şereflendiler.

    Peygamber Efendimiz, daha sonra insanları açıkça dine çağırmaya başladı. Herkese Yüce Allah`ın birliğini, varlığını ve büyüklüğünü anlatarak ondan başka hiçbir şeye tapılmamasını söyledi. Bunun üzerine gerçeği anlayanlar müslüman olmaya can atıyorlardı. Cehaletten kurtulup mutluluğa eriyorlardı. Bir süre sonra peygamberimizin amcalarından Hazret-i Hamza İslâmiyeti kabul etti. Bundan az sonra da Ömer İbnî Hattab müslüman olarak İslâm dininin yayılmasına çalıştı. Artık müslümanların sayısı günden güne artıyordu.

    Peygamber Efendimizi görüp de ona iman edenlere çoğul olarak sahabe ve ashab denir. Bunun tekili "Sahabî`dir. Bu şerefe kavaşan hanımlara da "Sahabiyyat" denir ki, tekili "Sahabiyye"dir.

    Ashab-ı Kiramın en büyüklerinden olan Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali Hazretlerine "Hulefa-i Raşidin, Çaryar-i Güzin" denir ki, bunlar Hazret-i Peygamberden sonra sırasıyla halifelik makamına geçmişlerdir. İslâm dinine pek çok hizmetler etmişlerdir. Bu dört sahabi ile Abdurrahman İbnî Avf, Sa`d İbnî Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha İbnî Ubeydullah, Saîd İbnî Zeyd, Ebû Ubeyde İbnî Cerrah Hazretlerine de Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) denir ki, bunlar Hazret-i Peygamber tarafından cennetle, müjdelenmişlerdir.

    Peygamber Efendimiz görüp de ona iman edenlerin hepsi de mübarek, mukaddes, her yönden saygı değerdirler. Onların değer ve şerefleri diğer bütün müslümanlardan daha yüksektir. Bu da Peygamber Efendimize kavuşma şerefine erişmelerinin ve İslâm dinine ilk hizmet etmenin bir neticesi, bir mükâfatıdır.

    Onun için biz o yüksek zatların hepsine istisnasız hürmet ve sevgi besleriz. Onların arasında meydana gelmiş bazı olaylar, birer içtihada ve hikmete dayandığından biz o olayları kurcalamayız. O olaylardan dolayı hiç birine dil uzatamayız. Peygamberin ve diğer din büyüklerinin bizlere emir ve öğütleri bu şekildedir.

    Allah`a hamd olsun ki, Sünnet ehlinden olan bütün müslümanlar bu şekilde hareket eder, bütün ashab-ı kiramdan, "radıyallahu anhüm = Allah onlardan razı olsun," diyerek hayır dua ile anarlar. Bu konuda "Ashab-ı Kiram Hakkında müslümanların Nezih İtikatları" adlı eserimizde geniş bilgi vardır. Yüce Allah Hazretleri bütün ashab-ı kiramdan razı olsun, amîn...

    İlk Müslümanların Çektikleri Eziyetler, Habeşistan`a Hicretleri ve Çember İçinde Kalmaları

    Peygamber Efendimizi doğrulayıp İslâm dinini kabul eden ashab-ı kiramdan birçokları, bu uğurda pek çok eziyetler çekmiş, birçok maddî mahrumiyetlere katlanmış, dinleri uğrunda mallarını ve canlarını vermişlerdir. Peygamber Efendimiz dahi birçok eziyetlere uğramış, hiç bir peygamberin görmediği eza ve cefaya uğrayarak bunlara sabretmiş ve metanet göstermiştir. Yüksek Peygamberlik görevini en üstün bir şekilde çalışarak yerine getirmiştir.

    Kölelerden ilk önce müslüman olan "Bilâl-i Habeşî" idi. Bu zat müslüman olunca, görmediği eziyet kalmamıştır. Müşrikler bu muhterem zatın boynuna ip takmışlar ve onu çocukların eline vererek sokaklarda ve kızgın kumların üzerinde dolandırmışlardır. Onu bayıltıncaya kadar döğmeye devam etmişlerdir. Fakat Hazret-i Bilâl: "Allah birdir, Allah birdir," diyerek dininde direniyor, bu eziyetlere katlanıyordu. Sonra onu Ebû Bekir Hazretleri satın alarak azad etmişti. Dinindeki sebat ve metanetinin mükâfatıdır ki, onun mübarek ismi asırlardan beri bütün İslâm ümmeti tarafından saygı ile anılıp durmaktadır. (Allah ondan razı olsun).

    İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmı da, gördükleri eziyet yüzünden vatanların terk ederek Habeşistan`a hicrete mecbur kalmışlardı. Şöyle ki: Bunlardan ilk defa on bir erkek ile dört kadın, sonra seksen iki erkek ile yirmi kadın hicret etmiştir. Peygamberimizin muhterem kızı Rukiye ile kocası Hazret-i Osman da bu ilk hicret edenlerdendir. Habeşistan hükümdarı olan Necaşî bu muhacirlere çok hürmet etmiş, onlara yer göstermiş ve sonra da İslâmiyeti kabul etmişti.

    Peygamberimize elçilik görevi verildiğinin yedinci senesi olmuştu. Mekke`deki müşrikler, müslümanların günden güne artmakta olduklarını ve güçlendiklerin görerek onlara bir kat daha şiddet kullanmaya başladılar. Peygamber Efendimizin mensub olduğu Beni Haşim (Haşim Oğulları) ile alışverişi kesmiş, onlara yararlı olan şeyleri bildirmeye karar vermişlerdi. Onların yoksulluk içinde yaşamaları için kendileriyle her türlü ilgiyi kesmek hasusunda bir sözleşme yazıp Kabe`nin bir duvarına asmışlardı. Artık Haşim Oğullarından gerek müslüman ve gerekse müslüman olmayanlar, "Şa`b-i Ebû Talib" denilen bir mahallede çember altına alınmış duruma sokulmuşlardı. Son derece sıkıntı içinde vakit geçiriyorlardı. Diğer müslümanlar da gelip bu mahallede toplanmışlardı. Fakat bu sözleşmenin başındaki "Bismikallahümme (Allah`ımızın adı ile)" yazısından başka bütün yazıların güvelerin yemiş olduğunu, Peygamber Efendimiz bir mucize olarak haber vermişti. Onlar gidip baktılar, bu gerçeği anlayınca biraz utandılar. Böylece müşrikler Haşim Oğullarına karşı olan sözleşmelerini bozdular. Haşim Oğulları da, diğer müslümanlar gibi, bu çemberden kurtulup biraz nefes aldılar.

    Ebû Talib İle Hazret-i Hadice`nin Vefatları

    Amcası Ebû Talib, Peygamberimizi çok sever, pek ziyade korurdu. Efendimizin pek muhterem ve pek doğru sözlü bir zat olduğunu bilirdi. Fakat kavminin dedikodusundan çekinerek görünüşte iman etmiş değildi. Kalben iman etmiş olduğu kendisine isnad edilen bazı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Gerçeği ancak Yüce Allah bilir. Seksen yaşında olduğu halde, Risaletin onuncu yılında vefat etmiştir.

    Ebû Talib ölümüne yakın bir zamanda Kureyş büyüklerini yanına çağırarak onlara şöyle bir öğüt vermiş: "Ey Arab`ın seçkinleri! Kimsesizlere sevgi, fakirlere yardım ediniz. Namus ve fazileti gözetiniz. Daima birlik ve beraberlik içinde hareket ediniz. Özellikle Muhammedül`l-Emîn`e itaat edip onu gözetiniz. İyi biliniz ki, Hazret-i Muhammed her sözünde doğrudur. O, Allah`ın hidayetine başarısına kavuşmuştur. Bütün Kureyş oymakları ve bütün çevre insanları onun emrine boyun eğecek, onun çağrısına koşacaktır. Eğer daha yaşayacak olsaydım, her türlü zorluklara katlanarak ona yardıma davem ederdim."

    Ebû Talib`den üç gün sonra da "Hadicetü`l-Kübra" validemiz vefat etmiştir. Bunların ölümleri Peygamber Efendimizi çok duygulandırmıştı. Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice`den çok memnundu. Onun üzerine başkası ile evlenmemişti. Onun için şöyle buyurmuştur: "Bana ondan daha hayırlı bir zevce nasib olmadı. Beni kimseler doğrulamadığı bir zamanda o doğruladı. Benden herkes malını esirgerken o, mallarını bana harcadı. Benim dünyada bir dostum vardı; o da Hatice idi."

    Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice`nin vefatından sonra Zem`anın kızı "Sevde" validemizle, Hazret-i Ebû Bekir`in kızı "Aişe-i Sıddıka" validemizle, daha sonra Hazret-i Ömer`in kızı "Hafsa" validemizle, Hazret-i Ebû Süfyan`ın kızı "Ümmü Habibe" validemizle evlenmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamberimizin Kabileleri Dine Daveti ve Akabe Bey`atı

    Mekke`deki müşrikler, Ebû Talib`in öğütlerini dinlemediler. Onun ölümünden sonra Hazret-i Peygambere daha ziyade düşmanlık ettiler. Eziyet etmeğe kalkıştılar. Peygamber Efendimiz de azadlısı olan Zeyd`le beraber Mekke`den çıkıp Taife gitti. Önce civarında bulunan "Bakr ibni Vail" kabilesi ile "Kahtan" kabilelerinden birini dine davet etti; fakat bunlar daveti kabul etmediler. Sonra Taife vardılar. Orada "Benî Sakıf` kabilesini dine çağırdı; onlar da kabul etmediler, uygunsuz sözler söylediler. Hazret-i Peygamber Mekke`ye döndü, Mekke`ye bir konaklık mesafede bulunan "Batni Nahle" vadisine gelince, bir gece orada kalıp ibadetle meşgul oldu. "Errahman" sûresini okurken cinlerden bir bölük gelip okunan âyetleri dinlediler ve Peygamber Efendimize iman ettiler. Duyduklarını gidip diğer cinlere de anlattılar. Bu bir gerçektir. Bunu Kur`ân-ı Kerîm bildirmektedir.

    Peygamber Efendimiz yalnız insanlara değil, cinlere de peygamber gönderilmiş bulunmaktadır. Bunun içindir ki, kendisine Resulü`s Sakaleyn (insanların ve cinlerin peygamberi) denilmiştir. Meleklere de peygamber olarak gönderilmiş bulunduğunu söyleyenler vardır. Gerçek şu ki, onun varlığı bütün âlemler ve yaratıklar için Allah tarafından bir rahmet olmuştur.

    Peygamber Efendimiz Taif`den Mekke`ye dönünce, yine her türlü eziyetlere katlanarak halkı İslâm dinine çağırmaya devam etti. Her sene hac mevsiminde civardan Mekke`ye gelen ve "Suk-ı Ukaz" denilen panayırda toplanan kabilelerle görüşüp onları İslâm dinine çağırıyordu. Bunlardan bir kısmı daveti kabul ederek müslüman olmuş ve böylece İslâmiyet yavaşça Arab yarımadasına yayılmaya başlamıştı. Mekke müşrikleri de, bu yayılmanın önüne geçmek istiyorlardı. Peygamberimize iftira ediyor, ona şair, kâhin, mecnun, sahir demek küstahlığında bulunuyorlardı.

    Ne garipdir ki, içlerinde "Velid ibni Muğire" gibi cin fikirli adamlar, Hazret-i peygamber için şöyle diyorlardı:

    "Biz Muhammed`e (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl kâhin diyebiliriz ki, onun sözleri asla kâhinin sözlerine benzemiyor. Biz ona nasıl mecnun diyelim ki, onda asla cinnet alâmeti yoktur. Biz ona şair de diyemeyiz; çünkü biz şiirin bütün kısımlarını biliriz. Onun sözleri bunlardan hiç birine benzemiyor. Ona büyücü veya sihirbaz da diyemeyiz; çünkü o ne okuyup üflüyor, ne düğüm bağlıyor. Onun neresi sihirbaza benziyor? Doğrusu bu dediklerimizin hiç biri ona yakışmıyor."

    Birtakım hayırsız kimseler, peygamberde görülen İlâhi nuları ve olgunluk hallerini anlayamayıp ondan yararlanamadıkları gibi, başkalarının da yararlanmasına engel oluyorlardı. Fakat zavallılar bilmiyorlar ki, Yüce Allah`ın güneşini hiç kimse perdeleyemez. Allah`ın nurunu kimse söndüremez. Böyle tehlikeli hareketlerde bulunanlar ve kötü kuruntu taşıyanlar yıkılıp giderler. Allah`ın nuru yine anlayış sahibi mü`minlerin gönlünü aydınlatmaya devam edip gider. Dünya tarihi buna şahiddir.

    Peygamberliğin on birinci yılı idi. Peygamber Efendimiz yine hac mevsiminde kabileleri dine davet ediyordu. Medine halkından ve Hazreç kabilesinden bir topluluğa "Akabe" denilen tepede rasgeldi. Kendilerine İslâm dinini anlattı. Kalbleri duygulandıran ve aklı düşünmeye götüren Kur`ân-ı Kerîm âyetlerinden bir mikdar okudu. O muhterem topluluk da, İslâmiyetin ne yüksek bir din olduğunu anlayarak Allah`ın peygamberini doğruladılar ve iman ettiler. Bir yıl sonra bunlardan beş kişi ile yine Medine halkından diğer yedi kişi gelip "Akabe" isimli yerde Hazret-i Peygamberle görüştüler. "Bundan sonra Yüce Allah`a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina etmeyeceklerine, hiç kimseye iftirada bulunmayacaklarına, kız çocuklarını öldürmeyeceklerine" dair Hazret-i Peygambere söz verdi, and içtiler. İşte bu şekilde yapılan sözleşme`ye (and`a), "Birinci Akabe Bey`atı" denir.

    Birinci Akabe Bey`atını yapan ashab-ı kiram Medine`ye döndüler, orada İslâmiyeti yaymaya başladılar. Peygamberliğin on üçüncü yılında, Medine`deki Evs ve Hazreç kabilelerinden yetmiş üç erkek ile iki hanım yeniden geldiler. Ebu Eyyüb El-Ensarî de bunların arasında idi. Peygamber Efendimizle Akabe denilen yerde buluştular ve İslâmiyeti kabul ettiler. Ayrıca Peygamber Efendimizi Medine`ye davet ettiler. Medine`ye şeref verdikleri zaman da kendisini canları gibi koruyacaklarını ve emirlerine uyacaklarını, müslümanların fakirlerine ve zayıflarına yardım edeceklerine yemin ederek kabullendiler ve buna söz verdi, and içtiler. İşte bununla "İkinci Akabe Bey`atı" meydana gelmiştir.

    Ayın Bölünmesi ve Miraç Mucizeleri

    Ayın iki parçaya ayrılması, peygamberliğin sekizinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Müşriklerden bir kısım kimseler, mehtaplı bir gecede, ayın ikiye ayrılıp sonra birleşmesini Peygamber Efendimizden istediler. Böyle bir mucize gösterilmedikçe, iman etmeyeceklerini söylediler. Hazret-i Peygamber de Yüce Allah`a dua etti. Ay da, Yüce Allah`ın kudreti ile iki parçaya ayrıldı. Bir parçası Nur (Hira) dağının bir tarafında, diğer parçası da öbür tarafında yüksekten göründü. Sonra birleşip eski halini aldı. Bu mucizeyi, o gece bazı yolcular da görmüştü. Mekke`ye geldikleri zaman bu olayı anlattılar. Ne yazık ki, müşrikler yine iman etmediler. Bu olayı bir sihir sandılar. Oysa ki, Yüce Allah`ın kudreti her şeye yeterlidir. Bir peygamber için mucize olmak üzere böyle bir olayı meydana getirmesine ne engel vardır? Gökyüzünde nur saçan birçok yıldızların veya diğer varlıkların güneşten ayrılarak onun çevresinde bir düzen kurduklarını bugünkü alimler iddia edip duruyorlar. Artık bu üstün âlemleri yaratıp düzene sokan Yüce Allah böyle bir mucizeyi yaratamaz mı?..

    Çok yazıktır ki, inkarcı ve gafil insanlar, Yüce Allah`ın sonsuz kudretini hudutlandırmış oluyorlar da, bundan haberleri olmuyor. Doğrusu böyle tabiatla ilgili mucizeleri inkâr etmeye veya başka türlü yorumlamaya asla ihtiyaç yoktur. Yazıklar olsun buna aykırı bir düşünceye sahib olanlara!..

    Peygamberliğin on üçüncü senesinde de "Miraç" mucizesi olmuştur. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, Medine`ye hicretlerinden sekiz ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi idi. Cibril-i Emin geldi ve "Burak"adında bi binit getirdi. Peygamberimizi alıp Kudüs`deki "Mescid-i Aksa"ya götürdü. Oradan göklere çıkardı. Peygamber Efendimiz nice âlemler gördü. Diğer peygamberlerin ruhları ile görüştü. "Sidretü`l-Münteha" denilen makama kadar vardı. Yüce Allah`ın birçok tecellisine kavuştu. Peygamberin kendisine ve ümmetine beş vakit namaz farz kılındı. Aynı gece ve kısa bir zaman içinde evine geri getirildi. Sabahleyin bu olağanüstü olayı insanlara haber verince, mü`minler onu tebrik ettiler. Müşrikler ise, "Böyle bir şey olamaz" diyerek inkârda bulundular.

    O bilgisiz ve düşüncesiz insanlar hayvanlara, taşlara ve ağaçlara tapıyorlardı. Yüce Allah`ın kudretini de, bu taptıkları şeylerin kudretine ve kuvvetine benzeterek böyle üstün bir olayın meydana gelmesine imkân göremiyorlardı. Eğer bunlar, bu kâinatı yaratanın nasıl büyük bir yaratıcı olduğunu biraz bilseler ve eğer o hikmet sahibi Allah`ın şu üstümüzdeki sonsuz boşlukta milyonlarca büyük küçük küreleri tutup büyük bir hızla hareket ettirmekte olduğunu düşünselerdi, böyle bir mucizeyi inkâra gerek görmezlerdi. Zavallı insanlar!.. Kendi yapacakları taşıtlarla, füzelerle Merih`lere ve Zühre`lere yükselip çıkabileceklerini düşündükleri halde, Miraç olayının sadece Allah`ın kudreti ile olmasını nasıl uzak görebilirler?..

    Şüphe yok ki, Yüce Allah`ın gücü her şeye yeter.

    İslâmiyetin Medine`de Yayılması ve Müslümanların Oraya Hicreti

    Medine`nin eski adı "Yesrib" idi. Oraya Yemen`in Ezd kabilesinden bir toplum gelip yerleşmişlerdi. Bu toplumun başkanı olan Haris ölünce, Evs ve Hazreç adlarındaki iki oğlunu bırakmıştı. O toplum da ikiye ayrıldı. Bir kısım Evs, diğer bir kısmı da Hazreç`e bağlandı. Böylece Medine`de Evs ve Hazreç adında iki kabile türemiş oldu. Daha sonra bunların arasına şiddetli düşmanlık girdi. Daima birbirleriyle çarpışıp dururlardı. Dünyayı verseler aralarını bulmak ve kalblerini birleştirmek mümkün değildi. Fakat ne zaman ki İslâmiyet nurları parlamaya başladı, hemen o eski düşmanlığı unuttular. Bu düşmanlık yerine bir sevgi ve bir kardeşlik meydana geldi. Birbirine din bağı ile bağlandılar ve birbirinin selâmetine,mutluluğuna çalıştılar. Böylece ortak düşmanları olan Yahudilere üstün geldiler.

    İşte İslâmiyet Medine`de bu iki kabile arasında günden güne hızla yayılıyordu. Ashab-ı kiramdan ``Umeyr oğlu Mus`ab" bunlara Kur`ân-ı Kerîm ve İslâm ahlâkını öğretmek için Medine`ye gönderilmişti. Sonra Başkanları olan "Sa`d ibni Muaz ve Üseyyid ibni Hudayr" de müslüman olunca, bu iki kabile arasında İslâm olma nimetine kavuşmayan kalmamış gibiydi.

    Mekke`deki müslümanlar, müşriklerden çekilemeyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe Bey`atından sonra, azar azar gizlice Medine`ye hicrete başladılar. Yalnız Hazret-i Ömer Mekke`den çıkacağı zaman Kabe`yi ziyaret edip orada toplanmış bulunan müşriklere açıkça şöyle söyledi: "Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan ve ağaçtan yapılmış şeyleri mabud tanıyorsunuz!.. İşte ben gidiyorum... Babasını evlâdsız, evlâdını babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa, beni izlesin." Bu konuşmayı açıktan yaparak çıkıp gitmişti.

    Medine-i münevvere`ye hicret eden ashab-ı kirama, Muhacirin (göç edenler) denir. Medine halkından olan ashab-ı kirama da Ensar (yardım edenler) denir. Bu zatlar muhacirlere çok büyük yardımlarda bulundukları için kendilerine "Ensar" unvanı verilmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamberimizin Medine`ye Hicretleri ve Oradaki Bazı Çalışmaları

    Peygamberliğin on dördüncü yılı idi. Mekke`deki müslümanlar Medine`ye hicret etmişlerdi. Mekke şehrinde yalnız Hazret-i Peygamber ile aile halkı ve Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ali kalmışlardı.

    Müslümanların böyle Medine`ye gidip orada bir kuvvet meydana getirmeleri, Mekke`deki gayrimüslimleri düşündürüyordu. Darü`n-Nedve denilen bir binada toplandılar. Müslümanların en büyük düşmanı olan Ebû Cehil adındaki şahsın sözüne uydular. Hazret-i Peygamberi öldürmeye karar verdiler. Her kabileden bir şahıs ayrılarak geceleyin Hazret-i Peygamberin evini kuşattılar. Uyumasını bekliyorlardı, onu öldüreceklerdi.

    İşte o gece, Cibril-i Emîn geldi, durumu Hazret-i Peygambere bildirdi ve Medine`ye hicret için kendisine izin verildiğini söyledi. Hazret-i Peygamber kendi yatağına Hazret-i Ali`yi yatırdı. Yerden bir avuç toprak alıp dışarda bekleyen müşriklerin üzerlerine saçtı. Hiç birisi görmeksizin aralarından çıkıp gitti. O gece bir yerde kaldı. Gündüzün öğle vakti Hazret-i Ebû Bekir`in evine gitti ve beraberce hicret edeceklerini müjdeledi.

    Rebiülevvel ayının ilk günleri idi. Peygamber Efendimiz Hazret-i Ebû Bekir ile geceleyin Mekke`den çıktılar. Mekke`ye bir saatlik uzaklıkta bulunan "Sevr" dağına gittiler. Orada "Athal" denilen bir mağarada saklandılar. O gece orada kaldılar. Mekke müşrikleri durumu öğrenince, Hazret-i Peygamberin peşine düştüler. Her tarafı yokladılar. Öyle ki, bu mağaranın yanına bile geldiler. Fakat mağaranın kapısına örümcekler hemen ağlarını örmüş, güvercinler de oracıkta yuva kurmuşlardı. Orada kimsenin bulunamayacağını anlayarak geri döndüler. Bu bir mucize idi.

    Sonra Peygamber Efendimiz muhterem arkadaşı ile mağaradan çıktı. Daha önce, Abdullah ibni Ureykıt adında biri aracılığı ile hazırlanmış oldukları iki deveden birine Hazret-i Peygamber ile Hazret-i Ebû Bekir, diğerine de Hazret-i Ebû Bekir`in oğlu Abdullah ile "Âmir ibni Füheyre" binerek Medine tarafına yöneldiler. Yolda birçok üstün haller meydana geldi.

    Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin Mekke`den çıkmış olduğunu öğrenen müşrikler, Peygamberi ve arkadaşı Ebû Bekir`i yakalayıp getirecek kimselere yüz deve vereceklerini ilân etmişlerdi. Bunu almak için Benî Müdliç aşiretinden "Süraka" adında birisi Peygamberimizin arkasına düştü. Kudeyd denilen yerde Peygamberimize yetişti. Fakat atının ayakları dizlerine kadar yere battı. Bundan davranışının kötü olduğunu anladı. Peygamberimizden güvenlik sözü istedi ve onu peygamberden aldı, bu şekilde kurtuldu. Mekke`nin Fethinde de İslâmiyeti kabul etti.

    Benî Eslem kabilesinde "Büreydetü`bnü`l-Huseyb" adındaki biri de, yetmiş kadar atlı ile Hazret-i Peygamberi yakalatmak sevdasına düştü. Fakat Hazret-i Peygambere yetişince, fikrini değiştirdi. Kalbinde iman parlamaya başladı, beyaz sarığını çözdü: "Ey Allah`ın Resulü! Sizin böyle bayraksız yürümenize gönlüm razı olmuyor; izin veriniz de, alemdarınız (sancaktarınız) olmak şerefine kavuşayım," dedi ve aldığı izin üzerine, sarığını kargısının ucuna bağladı. Medine`ye bir saat uzaklıkta olan "Kuba" köyüne kadar Peygamberin yanından ayrılmadı. İslâmın ilk bayrağı bu mübarek sarıktır.

    Peygamberimizin Medine`ye varacağını Medineliler işitmişti. Her sabah Medine dışına çıkar, sıcaklar basıncaya kadar beklerlerdi. Bir pazartesi günü, Hazret-i Peygamber ile mağara arkadaşı Ebû Bekir`in gelmekte oldukları görüldü. Hemen karşılamaya koştular ve Kuba köyünde onlarla buluştular.

    Peygamber Efendimiz Kuba`da üç gün kaldı ve meşhur Kuba mescidini yaptırdı. İslâmda yapılan ilk mescid budur. Sonra Hazret-i Ali arkadan yetişip Kuba`da Hazret-i Peygamberle buluştu. Ashab-ı kiramdan meşhur "Selman-ı Farisî" de Kuba`ya gelip İslâm dinini kabul etti.

    Peygamber Efendimiz, Rebiülevvel ayının on altısına raslayan bir cuma günü idi ki, sabahleyin müslümanlardan yüz kişi ile Kuba`dan ayrılıp medine`ye yürüdüler. Yolda "Ranuna" denilen derenin üst tarafına indiler. Peygamber Efendimiz orada çok açık ve güzel hutbe okuyup cuma namazını kıldırdı. Hazret-i Peygamberin ilk kıldırdığı cuma namazı budur.

    Peygamber Efendimiz, o gün Medine`ye şeref verdiler. O gün müslümanlar için bayram olmuştu. Her ağızdan: "Ya Resûlallah" Hoş geldiniz," sesleri yükseliyordu. Her yüzde bir neşe ve sevinç parlıyordu. Güzel şiirler okunuyordu. Ensar-ı kiramdan her biri: "Ya Resûlallah! Benim evimi şereflendir," diye yalvarıyordu. Fakat Peygamber Efendimiz, hiç birinin gönlü kalmasın diye: "Devemi bırakınız, Yüce Allah tarafından görevlendirildiği tarafa gidiyor. Bakalım nerede duracak!" buyurdu. Deve de önce "Malik ibni Neccar"ın evi önündeki boş arsada çöktü. Sonra kalkıp Beni Neccar`dan "Halid Ebû Eyyüb El-Ensarî`nin evinin önünde çöktü. Oradan da kalkıp yine eski yerine dönerek orada durdu. Peygamber Efendimiz: "İnşallah konağımız burasıdır," diyerek Hazret-i Halid`in evine şereflendirdi. Yedi ay o evde oturdu.

    Ensar-ı kiram (Medineli ashab), her gün peygamberi ziyaret ederek nöbetle yemek getirir ve hizmette bulunurlardı. O süre içinde, adı geçen boş arsa on miskal altına satın alınarak üzerinde bir mescid bina edildi. Bugün imarına pek büyük önem verilerek yapılmış olan Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) işte aslen bu mübarek mesciddir. Bunun çevresinde yapılmış olan hücreler (odalar) tamamlanınca Peygamber Efendimiz bunlara taşındı. Mekke`de kalmış olan mü`minlerin annesi Hazret-i Sevde ile Peygamberimizin diğer aileleri Medine`ye getirildi. Artık Medine-i Münevvere bu mübarek mü`minlerin ikinci yurdu olmuştu.

    Müslümanlar tarafından kubul edilen "Hicrî Tarih", Peygamber Efendimizin Medine`ye hicret ettikleri yılın Muharrem ayından başlar. Bu tarihten itibaren müslümanlar için pek parlak bir ilerleme ve açılma devresi başlamış oldu.

    Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) yapıldıktan sonra, ashab-ı kiram toplanıp beş vakit namazı cemaatla kılmaya başlamışlardı. Fakat namaz vakitlerini ilân edip bildirmek gerekiyordu. Başka milletlerin ibadete çağrı için boru öttürmek, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş yakmak gibi kabul etmiş oldukları anlamsız işaretler İslâmiyete yakışmazdı. Bir aralık Hazret-i Ömer`in teklifi ile: "Essalâte Camiaten (topluca namaza)" diye seslenildi. Sonra Ensar-ı kiramdan Abdullah ibni Zeyd`e rüyasında bildiğimiz şekilde ezan öğretildi. Hazret-i Ömer de böyle bir rüya gördü. Peygamber Efendimiz bunu işitince: "İnşaallah bu rüya hakdır, namaza böyle çağrılmalıdır," diye emretti. Sonra bu rüya, Allah`ın vahyi ile de sağlamlaştırıldı. Artık namaz vakitleri bu şekilde ilân edilir oldu.

    Yeryüzünda namaz vakitleri değişik saat ve zamanlara rast geldiği için, hiç bir saat yoktur ki, orada, Muhammedi Ezan okunmasın. Bu şekilde Yüce Allah`ın birliği ve büyüklüğü, Peygamberimizin elçiliği, namazın kurtuluşa sebeb olduğu bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilân edilmiş oluyor.

    Peygamber Efendimiz ilk müezzini Bilâl Habeşî`dir. Ebu Mahzure Samure İle Amr ibni Ümmi Mektüm ve Sa`dü`l-Karaz da Peygamberimizin müezzinlerindendir. (Radıyallahu Teâlâ anhüm).

    Peygamberimizin Cihada Mezuniyeti ve Başlıca Düşmanları

    Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, bütün âlemlere rahmettir. O, insanlık âlemini bir kardeşlik düzeni üzere yaşatmak ve yükseltmek isterdi. Cehalet karanlıkları içinde kalmış insanları hidayet nurları ile aydınlatmaya çalışırdı. Bunun için kavmine çok güzel öğütler verdi. On üç senede çok yumuşaklık ve tatlılık gösterdi. Ne yazık ki, onlardan birçokları bu mutlu hayatın kıymetini bilemediler. Müslümanların canlarına saldırmaktan geri durmadılar. Sonunda onları yurdlarından çıkmaya da mecbur bıraktılar. Fakat bununla da yetinmediler. Diğer Arab kabilelerini de müslümanların aleyhine kışkırttılar. Bazı şairleri alet kullanarak müslümanların şereflerine dil uzatmaktan çekinmediler. Artık öğüt ve tatlılıkla hareket etmek zamanı geçmiş, müslümanlar kuvvet bulmuş, İslâm fazilet ve medeniyetini bütün dünyaya yaymak zamanı gelmişti.

    Hicretin birinci yılı idi. Yüce Allah tarafından cihad için müslümanlara izin verildi. İslâm dinini söndürmek isteyenlere karşı kuvvet kullanılmasına müsaade edildi. Bunun üzerine birçok savaşlar yapıldı, düşmanlara karşı birlikler gönderildi. Bütün bunlar, İslâm varlığını koruma yolunda yapılmıştır.

    Peygamber Efendimizin bizzat bulunduğu savaşlara "Gazve" denilmiştir ki, bunun çoğulu "Gazevat`dır. Ashab-ı kiramdan bir zatın kumandası altında savaşa giden az bir kuvvete de "Seriyye" adı verilmiştir. Bir Seriyye, beş kişiden dört yüz kişiye kadar olan seçkin askeri bir birlik demektir.

    Peygamberimizin gazveleri (savaşları) sayı olarak yirmi yedidir. Seriyyelerin sayısı da kırk dört veya elli altıdır. Biz bunların önemleri hakkında biraz bilgi vereceğiz.

    Peygamber Efendimizin karşısında bulunan başlıca düşmanlara (gayrimüslimlere) gelince, bunlar üç sınıf idiler. Şöyle ki:

    Birinci sınıf: Mekke`de bulunup da henüz iman etmemiş olan Kureyş kabilesi idi. Bunlar baştan beri müslümanların en büyük düşmanı kesilmişlerdi. Peygamber Efendimiz Mekke`de bulunduğu süre içinde onları tatlılıkla ve hoş bir şekilde öğütlerle yola getirmeğe çalıştı. Fakat bunların düşmanlık ve saldırıları hicretten sonra da devam ettiğinden, artık onlara karşı silâh kullanılmasına mecburiyet görülmüştür.

    İkinci sınıf: Tarafsızlar idi. Bunlar, işin sonunu gözlüyorlardı. Bunların bir kısmı müslümanları severdi. Benî Hüzaa gibi... Diğer bir kısmı da müslümanların ilerlemesini istemezdi. Benî Bekr kabilesi gibi...

    Üçüncü sınıf: Bunlar müslümanlara sulh ve anlaşma yapan Yahudi kabileleri idi. Benî Kurayza, Benî Nadir, Benî Kaynuka kabileleri gibi.

    Bunlar hicretin birinci yılında Hazret-i Peygamberle sözleşme yapmışlardı. Müslümanlara asla saldırmayacaklardı. Buna karşılık da, kendileri dinî ayinlerini serbestçe yapabilecekler, mal ve canları korunmuş olacaktı. Fakat bunlar verdikleri sözde durmadılar. Müslümanların aleyhinde bulunmuşlardır.

    Yukardaki üç sınıftan başka bir de "Münafıklar Topluluğu" meydana çıkmıştı. Bunlar görünüşte müslüman idiler; fakat içerden müslümanlığın aleyhinde bulunuyorlardı, bozgunculuk çıkarıyorlardı. Hazreç kabilesinden "Abdullah ibni Ubeyy ibni Selül" ve Evs kabilesinden "Haris ibni Süheyl" gibi...

    Bir de, bazı şairler vardı. Bunlar önceden kabilelerinin en büyük adamları sayılıyordu. Yazdıkları şiirlerle insanların fikirlerine hakim bulunurlardı. Bunlar cahiliyet duygusu ile müslümanların aleyhine şiirler söylerler, putperestliği överlerdi. "Übeyyetü`bnü Ebi Salt" bunlardandı.

    Bu gayrimüslim şairlere karşı, müslümanların da pek seçkin şairleri vardı. Bunlar İslâm dinini savunurlar, gayrimüslim şairlere cevab verirlerdi. Ensar`dan "Hassan ibni Sabit, Kâ`b İbni Malik, Abdullah ibni Revahe" gibi...

    Müslümanların İlk Sancaktarı ve İlk Seriyyesi

    Mekke`de bulunan gayrimüslimler, müslümanları bu mübarek yurdlarından çıkarmışlar, mallarını ellerinden almışlar, canlarına da düşman kesilmişlerdi. Yüce Allah buna karşılık cihada izin vererek bunların mallarını, canlarını ve yurdlarını müslümanlara helâl kılmıştır.

    Bunun için hicretin ikinci yılında, Mekkelilerin ticaret için Şam`a gönderdikleri bir ticaret kervanına taaruz edilmesine karar verildi. Böyle yapılmakla, düşmanların müslümanlar aleyhindeki tecavüz hareketleri son bulacak, kuvvet ve cesaretleri de kırılacaktı.

    Peygamber Efendimiz altmış süvari ile bu kafileyi izlemeye çıktı. "Benî Damre" kabilesinin yurduna kadar vardı. Fakat kafileye raslanamadı. Beni Damre kabilesi ile karşılıklı yardımlaşma esası üzerine bir sözleşme yapıldı ve Medine`ye dönüldü.

    Bu sefer esnasında Peygamber Efendimizin amcası Hazret-i Hamza sancaktar tayin edilmiştir. Kendisine beyaz bir sancak verilmişti. İşte müslümanların ilk sancaktarı Hazret-i Hamza`dır. İlk sancağı da bu sancaktır.

    Yine hicretin ikinci yılı idi. Ebu Cehil`in idaresi altında Şam`dan Mekke`ye bir Kureyş kervanı dönmüş bulunuyordu. Bunu vurmak üzere Hazret-i Hamza`nın kumandası altında otuz kişilik bir kuvvet hazırlandı. Bu kuvvet, üç yüz kişiden ibaret olan Kureyş kabilesine ansızın rastgeldi. Aralarında savaş çıkacağı sırada, iki tarafla da barışık bulunan "Cüheyne" kabilesinden Amr oğlu Mecdi ortaya çıktı; yatıştırıcı sözlerle bunların arasını buldu ve anlaştırdı. İslâm birliği bir ganimet sağlayamadı. Fakat kendisinden sayıca on kat fazla olan bir düşmanı korkutup anlaşmaya mecbur etti. Bu bakımdan maneviyat yönünden büyük bir başarı kazanmış oldular.

    İşte ilk İslâm seriyyesi de bu otuz kişilik kuvvettir.

    Birinci ve İkinci Bedir Savaşları

    Kureyş kabilesinden bir seriyye (çete), Medine ve civarına kadar sokulup müslümanların hayvanlarını vurmuşlardı. Peygamber Efendimiz bunu öğrenince, Hazret-i Ali`yi sancaktar tayin ederek Muhacirlerden bir birlik ile bu çeteyi izlemeye çıktı. Bedir denilen yere kadar gittiler. Fakat çete savuşup gittiğinden, geri döndüler. İşte buna Birinci Bedir Savaşı denmiştir.

    İkinci Bedir savaşına gelince, bu da hicretin yine ikinci yılı Ramazan ayında olmuştur. Buna "Bedr-i Kübra" da denilir. Şöyle ki:

    Peygamber Efendimiz, Mekkelilere ait olup Şam`dan geri dönmüş bulunan bir ticaret kafilesini elde etmek için üç yüz beş kişi ile Medine`den "Revha" denilen yere çıkmıştı. Bu askerlerin altmış dördü muhacirlerdendi. Geri kalanı da Ensar`dandı.

    Müslümanların ilk ordusunu bunlar teşkil ediyordu. Ticaret kafilesi bunu öğrenince, başka bir yola saparak Mekkelilere haber göndermişlerdi. Mekkeliler dokuz yüz elli kişilik bir ordu ile kafileyi kurtarmaya koştular. Kafilenin Bedir`den savuşup kurtulduğunu öğrendikleri halde, sadece Ebu Cehil`in ısrarı üzerine geri dönmediler. Bedir`e kadar geldiler. Müslümanlarla savaşmak istiyorlardı.

    Peygamber Efendimiz, düşmanın bu hareketini öğrendi. Ashabı ile müşavere (danışma) yaptı. Kafileyi mi izleyelim, Kureyş ordusuna karşı mı çıkalım? Yüce Allah bunlardan birini bana va`d etmiştir, buyurdu. Ashabdan bazıları, biz böyle bir kuvvetle savaşacağımızı bilmiyorduk, yoksa daha hazırlıklı olurduk, diyerek kafileyi izlemek istediler. Fakat Hazret-i Peygamberin savaş etmeye meyilli olduğunu anlayınca: "Ya Resûlallah! Biz sana bağlıyız; sen ne tarafa yürürsen, biz de seninle beraberiz. Denizlere atılacak olsan, biz de beraber atılırız," şeklindeki sözleri ile dinlerindeki sağlamlığı ve Hazret-i Peygambere olan bağlılıklarını isbat ettiler.

    Böylece İslâm ordusu Bedir`e doğru yürüdü. Peygamber Efendimiz mübarek elleri ile: "Burası Kureyş`ten falanın, şurası da falanın ve falanın öldürüleceği yerdir," diyerek işaret etti. Sonra hep öyle oldu.

    Düşman ordusu önceden Bedir suyunu tutmuş olduğundan İslâm ordusu susuz kalmıştı. Yüce Allah o gece müslümanlara tatlı bir uyku verdi. Karşılarında düşman yokmuş gibi, korkusuzca uyuyup yorgunluklarını giderdiler. Ertesi gün de yağmurlar yağdı, dereler aktı. Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldular. Bulundukları yer savaşa elverişli bir hale geldi. Nihayet savaş başladı. Düşman tarafından atılan bir ok ile Hazret-i Ömer`in azadlısı olan "Mihca" şehid düştü. Peygamber Efendimiz, "Mihca şehidlerin seyyididir," buyurmuştur. Müslümanlardan savaş meydanında ilk şehid budur. Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun...

    Peygamber Efendimiz:"Allah`ım! Müslümanlara zafer ver. Eğer bugün bu İslâm topluluğunu helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse bulunmayacaktır," anlamında dua etti ve yerden bir avuç ufacık taşlar alarak,` Yüzleri kara olsun" deyip düşmanların üzerine saçtı. Bu taşlardan her biri bir mucize olarak müşriklerden birinin gözüne veya kulağına isabet etti. Sonunda düşman ordusu fena bir halde bozuldu. Hain Ebu Cehil iki müslüman genç tarafından öldürüldü. Düşmandan yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi kadar da esir alınmıştı. Müslümanlar ise, on dört şehid vermişlerdi.

    Düşmandan alınan esirlerin bir kısmı para karşılığında, bir kısmı da parasız azad edilmişti. Bazıları da, Ensar`dan on çocuğa yazı öğretmek şartı ile azad edilmişti. Esirleri öldürmeye Peygamber Efendimiz razı olmamıştı.

    Bedir savaşının İslâm tarihinde önemi pek büyüktür. Bu savaşa birçok melekler katılmış, müslümanların kuvvetini artırmışlardı.

    Bedir savaşında düşman ordusu, İslâm kuvvetinin üç mislinden fazla idi. Fakat yine de İslâm ordusuna yenildiler. Çünkü düşmanların arasında kavmiyet (ırkçılık) duygusundan, cahilce bir gururdan başka bir bağ yoktu. Müslümanlar ise dine ve insanlığa hizmet etmek arzusunda idiler. Aralarında din bağlılığı vardı. Manevî kuvvetleri çok yüksek idi. Şehidlik rütbesinin çok yüksek olduğuna inanmışlardı. Baş kumandanları olan Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin her emrine itaat ediyorlardı. Din uğrunda can vermeyi mutluluk biliyorlardı. İşte bu duygularla parlak bir zafere ulaştılar. Müslümanlar kuvvet buldu. Birçok kimseler gelip İslâmı kabul etti.

    Bedir savaşında bulunan ashab-ı kiram ile özürlerinden dolayı bulunamayan sekiz kişiye "Ashab-ı Bedir" denir ki, bunların hepsi üç yüz on üç sahabidir. Seçkin ashab arasında bunların dereceleri pek yüksektir. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun.

    Beni Kaynuka ve Uhud Savaşları

    Peygamber Efendimiz, Medine`nin "Aliye" denilen bölgesinde oturmakta olan Beni Kaynuka Yahudileri ile sözleşme yapmıştı. Sonra bir müslümanı haksız yere öldürerek verdikleri sözü bozdular. İslâmiyetin ilerlemesinden telâşa düşmüşlerdi. Müslümanlar arasında gizlice bozgunculuk yapıyorlardı.

    Peygamber Efendimiz onların reislerini çağırarak ona şöyle dedi: "Ey Kaynuka Oğulları! Benim gerçek bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş`in (Bedir`de) uğradığı felâkete uğramıyasınız." Onlar da şu cevabı vermişlerdi: "Sen bizi Kureyş gibi savaş bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız."

    Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci yılında onların çok sağlam olan kalelerini on beş gün kuşattı. Teslime mecbur oldular ve aldıkları izin üzerine yedi yüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beşte biri ilk olarak Devlet Hazinesine yatırıldı. Geri kalanı da gaziler arasında bölüşüldü.

    Uhud Savaşına gelince: Bu savaş hicretin üçüncü yılında olmuştur. Şöyle ki: Mekke`de bulunan gayrimüslimler toplanmışlar. Üç bin kişiden ibaret bir oldu ile Medine`ye yakın Uhud dağının civarına kadar gelmiş ve yerleşmişler. Bedir savaşının acısını çıkarmak istemişlerdi. Yanlarında on beş kadın da vardı.

    Peygamber Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikar adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve arkasına sağlam bir zırh giyip elini o zırhın yakasına soktuğunu gördü. Bu rüyayı tabir ederek: "Boğazlanan sığır, ashabdan bazılarının şehid olacağına, kılıcımdaki gedik de Ehl-i Beytimden birinin şehid olacağına, sağlam zırh da Medine`ye işarettir." buyurdu. "Bunun için Medine`den çıkmayalım. Düşman saldırırsa, savunma yapalım," diye öğütledi.

    Medine`nin her tarafı bina ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan bu şekilde hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir savaşında bulunmamış gençler, bu defa düşmanla çarpışarak cihad şerefine kavuşmak istediler. Yüce Allah`ın aslanı olan Hazret-i Hamza`nın da Medine`de kapanıp kalmaya gönlü yatmıyordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Medine dışına çıkmaya karar verdi ve üstüste iki zırh giydi. Kılıcını kuşandı.

    Hazret-i Peygamberin tavsiyesine aykırı olarak fikir yürütenler pişman olup: "Ya Resûlallah! Biz senin emrine bağlıyız, nasıl uygun görürseniz öyle yapalım," dediler. Fakat Hazreti Peygamber:

    "Silâhını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek, bir peygambere yakışmaz," buyurdu ve bin kişiden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı.

    Münafıkların başı olan Ubeyy İbni Selül`ün oğlu Abdullah: "Resûlüllah gençlerin sözüne uydu da şehir dışına çıktı," diyerek başlarında bulunduğu üçyüz münafıkla geri döndü. İslâm ordusundaki kuvvetin sayısı yedi yüze indi.

    Nihayet iki ordu karşılamıştı. Peygamber Efendimiz, ashabdan Cübeyr oğlu Abdullah`ı elli ok atıcı ile bir derenin ağzında görevlendirdi. Onlara şu talimatı verdi: "Buradan düşmanın saldırısı beklenir. Sakın benden emir almadıkça ayrılmayınız." Savaş sonunda düşman fena bir şekilde bozularak kaçmaya yüz tutmuştu. Abdullah`ın kumandası altındaki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek ve ganimet malı almak istediler. Komutanlarının emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman bunu görünce, o dereden İslâm ordusunun sol yanına saldırdı. İslâm ordusunda ansızın bir yenilgi baş gösterdi. Bu esnada Hazret-i Hamza ile daha birçok sahabi şehid olmuştu.

    Peygamber Efendimiz savaş meydanında yalnız kalmıştı. Yanlarında birkaç kişi bulunuyordu Mübarek dudağı yarılmış, bir dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılmış ve güllerden daha nazik olan vücuduna saplanmıştı. Bir ara Peygamberimizin şehid düştüğüne dair bir haber yayılmıştı. Bu esnada Hazret-i Ali, Peygamberimize saldıran düşman kuvvetlerini geri püskürtüyordu. Sa`d ibni Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ummü Ümare denilen "Nesibe" adındaki muhterem kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Hazret-i Peygamberi düşmanlardan koruyordu.

    Peygamber Efendimizin şehid edildiğine dair yayılan haberden dolayı, müslümanlar büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının çaresine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Oysa ki, Peygamber Efendimiz savaş meydanında Yüce Allah`ın koruması ile ayak diretiyordu. Bu durumu ilk önce ashabdan Kâ`b ibni Malik görmüştü. "İşte Resûlullah! Hamd olsun sağ ve selâmette!" diye seslenmişti. Bunun üzerine müslümanlar tekrar toplanmaya başladılar. Düşmanın saldırısını kırdılar.

    Düşman daha fazla savaşmaya cesaret edemeyip geri döndü. Yirmi iki kadar ölü vermişlerdi. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek şehidler, birer, ikişer ve üçer olarak gömüldü. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Müslümanlar Uhud savaşında yenilgiye uğrayarak üzgün bir şekilde Medine`ye dönmüşlerdi. Fakat bu savaş onlar için bir uyarı olmuştu. Çünkü içlerinden bir kısmı, Hazret-i Peygamberin arzusuna aykırı olarak şehirden dışarı çıkmak istemişti. Bir kısmıda korumakla görevlendirildikleri yeri bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Böylece savaşın sonunda, Hazret-i Peygambere uymamanın ve verilen görevi yerine getirmemenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi. Gelecekte müslümanlar için bir ibret levhası ve bir uyanma dersi oldu. Bir de savaş sonunda gerçek müslümanlar seçilmiş oldu, münafık olanlar anlaşıldı. Dost düşman belirlendi.

    Beni Nadir, Hendek ve Beni Kurayza Savaşları

    Benî Nadir Yahudileri, Medine`ye iki saat uzakta olan "Zühre" köyünde otururlardı. Müslümanların aleyhinde çalışmamak üzere verdikleri sözü bozmaya başladılar. Uhud savaşında da, fikirlerini büsbütün bozdular. Yayılan uyarmaları dinlemediler. Hicretin dördüncü yılı Rebiülevvel ayında, Hazret-i Peygamber tarafından kaleleri on beş gün kuşatıldı. Aldıkları izin üzerine, bir kısmı Hayber`e, bir kısmı da Şam ve Filistine gittiler.

    Hendek savaşına gelince, bu da hicretin beşinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Yahudilerin teşvikiyle, Kureyş topluluğu diğer birtakım kabileleri birlikleri içine alarak on bin kişiden fazla bir ordu ile Medine`ye doğru yürüdüler.

    Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ashab-ı kiramla istişarede bulundu. Selman-ı Farisî`nin tavsiyesi üzerine Medine şehrinin düşman gelecek yönüne hendek kazdılar ve savunma durumuna geçtiler. Hendek kazma işinde Peygamberimiz de arkadaşları ile çalışıyordu. O sırada büyük bir kaya çıkmış, çalışmaya engel olmuştu. Durumu Peygamber Efendimize bildirdiler. Hazret-i Peygamber mübarek eline aldığı bir balyozu, "Bismillah" diyerek kayaya indirdi. Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı. Peygamber Efendimiz: "Allahu Ekber, bana Yemen`in anahtarları verildi. Şu anda San`anın kapılarını görüyorum," dedi. Sonra "Bismillah" diyerek bir daha vurdu. Kayanın bir parçası daha koptu. Bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı. Hazret-i Peygamber: "Allahü Ekber, bana Şam`ın anahtarları verildi. Şam`ın kırmızı köşklerini görüyorum." dedi. Bir daha vurunca, kaya büsbütün parçalandı. Bu defa da çıkan kıvılcım İran tarafına sıçradı. Peygamber Efendimiz: "Allahü Ekber, bana Fars bölgesinin anahtarları verildi. Medayin`de Kisra`nın beyaz köşklerini görüyorum," dedi. Sonra Selma-ı Farisî Hazretlerine şöyle buyurdu: "Ey Selman! Bu fetihler benden sonra ümmetime nasib olacaktır." Doğrusu bu müjdeyi verdiği gibi oldu.

    Diğer taraftan münafıklar da: "Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, Kayser`in ve Kisra`nın hazinelerini va`d ediyor. Biz ise, Medine`nin dışına çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz," diye mırıldanıyorlardı.

    İki hafta içinde Hendek işleri bitmişti. Düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce şaşırdılar. O zamana kadar Arabistan`da böyle bir savaş usulü görülmemişti. Hendeği geçmek isteyenler, beri taraftan ok ve taşlarla engelleniyorlardı. Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan Amr İbni Abdi Vud adında bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya başladı. Benimle çarpışacak er varsa, karşıma çıksın, dedi. Karşısına çıkan Hazret-i Ali (kerremellahu vechehu) tarafından çatışma sonunda öldürüldü.

    Kuşatma on beş gün kadar uzadı. Mevsim soğuktu. Düşmana usanç gelmeye başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları alt-üst oldu. Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları yiyecekleri ve develeri müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular. Bu Hendek savaşında müslümanlar beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört eri ölmüştü.

    Hendek savaşında, Necd diyarında bulunan Gatfan ve Beni Eslem gibi birçok kabileler düşmanla birlikte olmuşlardı. Bunun için bu savaşa "Ahzâb Savaşı" da denilmişti. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı.

    Benî Kurayza savaşına gelince: Bu da Yahudilerin hiyanetinden ileri gelmişti. Şöyle ki: Medine`ye yakın bir köyde oturan "Benî Kurayza" Yahudileri, Hendek savaşında düşmanlarla birleşmiş, önceden Hazret-i Peygamberle yapmış oldukları sözleşmeyi bozmuşlardı. Müslümanları zor bir duruma sokmuşlardı. Hazret-i Peygamber henüz Hendek savaşından dönerek mü`minler silâhlarını bırakmıştı ki, Cibrîl-Emîn geldi. Benî Kurayza üzerine yürümesi için Yüce Allah`dan emir getirdi. Peygamber Efendimiz tekrar silâh kuşandı. Üç bin kişilik bir ordu ile Benî Kurayza kalesini on beş gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashabdan Sa`d İbnî Muaz (radıyallahu anh) Hazretlerinin vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hüküm verdi: Eli silâh tutan erkekler öldürüldü. Toprakları Ensar`ın rızası üzere muhacirlere verildi. Artık Benî Kurayza`nın haince olan sözleşmeyi bozma olayı da böyle uygun bir ceza ile son buldu. Tarihin ibretli sayfalarına karıştı.

    Hudeybiye Andlaşması ve Hayber Savaşı

    Hicretin altıncı yılı idi. Peygamber Efendimiz Beytullah`ı ziyaret için Zilkade ayının başında bin beş yüz kadar ashabla Medine`den çıktı, Mekke`ye yöneldi. Maksadları savaş olmadığı için, müslümanlar yanlarına mükemmel savaş aletleri almayıp yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.

    Mekke müşrikleri, Hazret-i Peygamberin Medine`den Mekke`ye doğru yola çıktığını haber alınca, bir ordu halinde Mekke`den çıkmış ve engel olmaya karar vermişlerdi. Hazret-i Peygamber onlara Hazret-i Osman`ı gönderdi. Maksadlarının savaş değil bir Umre ziyareti olduğunu bildirdi. Fakat onlar yine razı olmadılar.

    Mes`ud Sakafî`nin oğlu Urve, yolda Peygamber Efendimize rast gelerek müslümanların davranışlarına dikkat etmişti. Müslümanların Hazret-i Peygamber etrafında pervane gibi dolaştıklarını, bütün emirlerini hemen yerine getirdiklerini, huzurlarında son derece edeble hareket ederek yavaşça konuştuklarını, peygamber abdest alırken serpilen damlaları alıp yüzlerine ve gözlerine sürdüklerini görmüştü.

    Urve Mekkelilerin yanına gidince; "Ey cemaat! Ben Kayserin, Kisra ile Necaşî`nin divanlarında bulundum. Birçok hükümdarlarla görüştüm. Vallahi ben, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında arkadaşlarının yaptığı hürmet ve itaatin bir benzerini görmedim. Bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir toplum değil!" diyerek kendilerini uzlaşmaya götürmek istedi. Mekkeliler, Arabların en güzel söz söyleyeni olan Amr oğlu "Süheyl"i Peygamberin huzuruna gönderdiler. Sonunda on sene müddetle sulh karar verildi. Buna "Hudeybiye Musalahası (Barış Andlaşması)" denir.

    Hudeybiye Barış Andlaşması sırasında, Hazret-i Osman`ın Mekke`de şehid edildiğine dair bir heber yayıldı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir ağacın altına oturdu. Bütün müslümanlar toplandı. Ölünceye kadar direnip savaştan kaçmayacaklarına dair Peygambere söz verdiler. Buna "Bey`atü`l-Rıdvan" denilmiştir. Çünkü böyle söz verip, bey`at eden müslümanlardan Yüce Allah razı olduğunu Kur`ân-ı Kerîm`de bildirmiştir.

    Fakat Hazret-i Osman hakkındaki bu haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Düşmanlar, müslümanların bu kararını duyunca korktular. Hazret-i Osman`ı serbest bıraktılar. Sulh andlaşması imzalandı. Hazret-i Peygamber ile ashab-ı kiram kurbanlarını keserek Medine`ye döndüler.

    Hudeybiye Musalahasının (Barış Andlaşmasının) başlıca şartları şunlardır:

    1) Müslümanlarla karşı taraf arasında on sene savaş olmayacak iki tarafın hiç biri diğerinin malına ve canına el atmayacak.

    2) Müslümanlar bu yıl Beytullah`ı ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla olmamak üzere Mekke`ye gelip Beytullah`ı ziyaret edecekler. Bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.

    3) Müslümanlardan Kureyş`e sığınacak olursa, geri döndürülmeyecek, fakat onlardan müslümanlara sığınanlar geri döndürülecek

    4) Müslümanlardan Hac, Umre ve ticaret için Mekke`ye gideceklerin canları ve malları güven altında olacak. Kureyş tarafından Mısır`a ve Şam`a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine`ye gelenlerin de canları ve malları güven altında bulunacak.

    5) Kureyş`den başka diğer kabileler isterlerse müslümanların, isterlerse Kureyş`in koruması altına girebilecek.

    Bu anlaşma üzerine, Huza`a kabilesi müslümanların ve Beni Bekr kabilesi de Kureyş`in koruması altına girdiler.

    Hudeybiye Andlaşmasının önemi İslâm tarihinde pek büyüktür. Bunun çok yararları görülmüştür. Bu, büyük bir başarı demekti. Fakat önceden bunu bilen sadece Peygamber Efendimiz olmuştur.

    Bu yararların bir kısmı şunlardır:

    1) Ashab-ı kiram savaş için hazırlanmışlardı, silâhları noksandı. Düşman ise son derece hazırlıklı idi. Bu durumda âdete göre savaş yapılması uygun değildi. Bu andlaşma ile böyle bir savaş önlenmiş oldu.

    2) Müslümanlar çok iyi bir şekilde eğitilmiş oldukları için, belki de düşmanlarına üstün geleceklerdi; fakat kesin bir gerek olmadığı halde savaş ile Mekke`ye girmek, Kabe`ye saygısızlık olacaktı. Bununla beraber Mekke`de kalıp da İslâm olduklarını saklayan bazı müslümanlar da çiğnenmiş olabilirdi. Bu anlaşma böyle işlere engel olmuştu.

    3) Mekkeliler, Medine`de kurulan İslâm hükümetini o zamana kadar tanımıyorlardı. Bu andlaşma ile müslümanlar kendi devletlerini onlara tanıtmış oldular.

    4) Müslümanlar bu andlaşma sebebiyle Kureyş`in saldırısından emin olarak başka düşmanları ile uğraşmaya zaman kazandılar. Başka yerlerde fetihlerde bulundular.

    5) Bu andlaşma ile birçok kabile müslümanlarla serbestçe görüşerek İslâmın yüksekliğini anlamış oldular. İslâmiyeti kabul edenlerin sayısı birden bire çoğaldı. Sonuç bakımından Hudeybiye Andlaşması açık bir zaferdi.

    Hayber Savaşına gelince: Bu da hicretin yedinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Hayber, Medine`nin Şam yönünde dört günlük uzaklıkta bulunan bir şehirdi. Çevresinde birçok kaleler, hurmalıklar ve tarlalar vardı. Bu ülkede Yahudi`ler oturuyordu. Birçok İslâm düşmanları da bunlara katılıyordu