• Ahmet
    Ahmet İslam Deklerasyonu'yu inceledi.
    @estelli47·12 Oca 18:34·Kitabı okumadı
    Kıymetli kitap dostları bir abimizin Aliya izzetbegoviç'in İslam Deklarasyonu kitabı incelemesidir.
    1- Nereye ait olduklarını bilen ve hangi tarafta olduklarını tüm kalpleriyle açık bir şekilde hisseden Müslümanlara derdi olan bir Bilge tarafından bir çağrı,
    Müslümanların İslam dünyasının kaderini kendi ellerine almaya ve dünyalarını kendi düşüncelerine göre tamir etmeye karar vermeleri gerektiğini dosta ve düşmana ilanıdır
    2- İslam dünyasının bugünkü sefaletinden çıkmasının tek alternatifi var, ya İslami yenilenme /restorasyon yönünde hareket etmek ya da pasiflik veya duraganlık. Müslüman halklar için üçüncü bir seçenek yoktur.
    3- Dünyaya Nizam verebilecek güce sahip İslami yenilenme fikrine her zaman muhalif olacak iki grup mevcuttur. Eski düzenin korunmasını isteyen muhafazakarlar (gelenekçiler) ve yabancıların düzenini isteyen modernistler. birinci grup İslam'ı geçmişe çekerken ikinci grupta ona başkalarına ait bir gelecek hazırlar.
    4- Güçsüzlüğün sebebi ve bugün Müslümanların durumu ne?
    Müslüman halkların güçsüzlüğü ve geri kalmışlığının bir numaralı ve En mühim müsebbibi Kur'an'la olan münasebete ilişkin durumdur.
    Kuran'ın faal karakterlerini kaybetmiş, İrrasyonel ve mistik karakterlerini muhafaza etmiş durumdayız.
    Bunun sonucu olarak: Esaret altındayız, Eğitimsiziz, fakiriz bölünmüş durumdayız
    Bir başka sebep bizim entellektüellerimiz kendi halklarına ve onların emel ve menfaatlerine giden yolu bulma kapasitesinde olmadıklarıdır. Yani onların sorunu hiçbir zaman kendi halklarının sorunu olmadı.
    5- Müslüman halklar ancak İslami bir yenilik ve bilinçlenme ile islami bir ideali gerçekleştirmek için harekete geçebilir, şahlanmabilirler
    6- Kanunlarla bir toplum dizayn edilemez. eğer o toplumda iman ve inanç tesis edilmezse yani maneviyat yoksa tek başına kanunlar hiçbir şeyi çözemezler.
    7- İslam sadece bir din değildir. İslam Sadece din ve ibadet ile ilgilenmez, İktisadi, içtimai ve siyasetin tanzim edilmesi ile de ilgilenir, ilgilenmekle de kalmaz ona biçim verir.
    8- İslami bir yeniden doğuşun dini yenilenme olmaksızın başlayamayacağı, siyasi devrim olmadan da başarılı bir şekilde tanımlanamayacağıdır.
    10- İslami düzen sadece Müslümanların nüfusun çoğunluğunu teşkil ettiği memleketlerde gerçekleştirilebilir. çoğunluk söz konusu değilse islami düzen sadece iktidarla sınırlı kalır. (zira ikinci bileşen olan islami toplum eksiktir) ve zulme dönüşebilir.
    Tarihte iktidardan başlayan hakiki bir devrim yoktur. Bu nedenle önce Vaiz sonra Asker olmak durumundayız.
    11- İktidara aşırı erken Talip olmakla geç kalmak da tehlikelidir.
    12- İslam Birliği bir Ütopya değildir ulusçuluk ırkçılık bu hedefe ulaşmaya en büyük engeldir.
    13- Sosyalizmin artık bir umut taşımadığı, kapitalizmin ise bazı önemli başarılar elde ettiğini teslim etmek ile birlikte, bizim yapmamız gereken: İslam'ın sosyal Adalet anlayışına uygun çalışma ve üretkenliği olabilecek, problemleri çözebilecek bir mülkiyet ve üretim ilişkileri sistemi seçmemiz ve bunu ilerletmemizdir.
  • 248 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabın içeriğine geçmeden önce bir anektod ile başlamak istiyorum.

    “İyi bilinmeyen bir ülkede görevli ünlü muhabirlerin, dizelerine kendilerini havaalanından kente götüren taksi şöförünün fikirleri ile başlamayı pek sevdikleri bilinir. 1988 Temmuz’unda Tahran havaalanında bize, İran cumhuriyetinin bir sonraki başkanının kim olacağını soran, bir taksi şoförüydü. Şaşkınlığımız karşısında şunları söyledi: “Canım, siz İngilizsiniz, dolayısıyla bizi kimin yöneteceğini bizden iyi bilirsiniz...” Sonunda şoför, Faransızların İngilizlerden daha az bilgiye sahip olduğunu kabul etti sadece. “


    Olivier Roy yüzyıllardan bu yana süre gelen İslam ve İslamcılık olgusuna değinerek, dünya haritasında önemli bir yer alan Ortadoğu’nun iç sorunlarına ve nedenlerine değiniyor. Mercek altına aldığı bu sorunların kökenine din olan İslam ve kabilelerin oluşturduğu İslamcılığı koyuyor.


    Kitabın adının konuya olan yansımasına bakınca onun din olgusuna inanış ve mahremiyetine değil, siyasi içerik olarak kullanılan din varlığına değindiğini görürüz. Siyasal İslam’ı anlatmanın yanı sıra Roy’un kitabın başlığına yansıttığı “iflas” ile İslamcılığın nedenlerinden olan kavimiyetcililiğin topluma mâl ettiği sonuçlara değinir. Böylelikle İslamcılık yönetimlerine kanaatini verip, z raporu hazırlar ve neden -sonuçlarını günümüz siyasetine yansımasıyla da anlatıldığı detaylı içeriği ile bizi baş başa bırakır. Bu kısma gelinceye kadar kısa bir özetle bakacak olursak;

    Radikal İslamcılar ==> İmam Humeyni (İran)
    Muhafazakar Fundamentalistler ==> Suudi Arabistan( Vahabiler), Pakistan(El Hadisçiler)
    Modern (yeni) Fundamentalistler ==> Cezayir’deki FIS (İslami Kurtuluş Cephesi)
    Mısır️Müslüman Kardeşler
    Patriyomentalizm (kamu ve özel kurumların birbirine karışması, belli bir zümre ya da aile siyaseti) ==> 3. Dünya ülkeleri

    Topluma ve siyasete bakış açılarını ele alacağımız çerçeve İslamı hareketin kendini bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak tanımladığı İslam’da temellenen politik hareket olarak algılanmaktadır. Bunun bir kanıtı İslamcıların, kendi düşünceleriyle öteki dinler arasında değil de, 20. yy büyük ideolojileri Marksizm, faşizim, kapitalizm arasında düzenli olarak bir çatışma bir simetri yaratmasıdır.


    Peki Ortadoğu’da temel kavramlarla neler olduğuna bakalım.

    Selefiler, Fundamentalistler, oryantalistler, Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması), ruhbanlar (şiilerin İran’a yerleşmesi, İran ruhbanlara karşı olsa da 12 imam ve şii kavramı zamanla yer edinmiştir) Şeriat, aile, kabile, toplumun siyasal oluşumu, halifelik, totalizm gibi konulara değinerek madde madde ve yaşanmış siyasal olayların verileri ile anlatılmaktadır. Konuya giriş olarak aile, soy ve kabileden başlamak yerinde olacaktır. Müslümanın talepleri nedir?


    “Müslüman ülkelerde demokrasi talebinin zayıflığını bu şekilde açıklayabiliriz;

    Diktatörlüğe boyun eğmek yoktur, çünkü talep başkadır. Mahremiyette, aile halkının, evin namusunun alanına saygı talebi her şeyden önce gelir, adalet talebi bunu izler.”

    Pratik felsefede insan davranışı ve sonuçları:

    Birey ==> Ahlak
    Aile ==> Ekonomi
    Toplum ==> Siyaset


    Aile Ortadoğu’da Kabil’e sistemi olarak hüküm süren Arabistan ve diğer İslam devletlerinde siyaseti etkileyen en büyük etkendir. Roy hiçbir İslam devletinin bireye seçme hakkı sunup sunmaması konusu hakkında yaptığı incelemeyi çekirdekten almıştır. Sonuç, insanların taleplerinin hükümdarla alakalı olmadığıdır. Diğer bir konu ise bireyden sıyrılıp kavim olarak hüküm süren sistemdir.

    Kavimcilik üzerinden anlatmak İslam’ın kısa bir tarihine değinmeyi gerektirir. İslam’ın Ortadoğu’da şimdiki adı ile Suudi Arabistan’dan (Eskiden bu isimle anılmazdı, sonradan Arap kavramı almıştır) yayılması o zaman şartlarında Mekke’nin konumundan kaynaklıdır. Mekke halkı ve ticaret üzerinde yaptığı seferler önem arz etmenin yanında bir de çevresinde bulunan Lübnan, Cezayir, Mısır... gibi ülkelerin saygınlığını kazanmıştır. Bu ülkeler aralarında sıkıntı yaşadığı zaman Mekke’nin önde gelen ailelerine danışma gibi bir davranış sergilemektedirler. Bunun büyük nedenlerinden biri çöl iklimine insanların çok hakim olmasıdır. Ortadoğu’da hiçbir zaman işgale uğramamış olan ülke Suudi Arabistan’dır. Çöl ve çölde hüküm süren kabileler her şeye hakim olduğu için onlarla başa çıkmak zordur. Kabilecilik sistemiyle hiçkimse başa çıkamayacağını bilmektedir, bu yüzden kimse böyle bir girişimde bulunmamıştır. İbn-i Haldun “umran”ı anlatırken bunlara değinmiş, umran’ın önüne geçen “Mukaddime adlı eseri ile bunun sosyolojik boyutlarını ince ince işlemiştir. Hatta İbn-i Haldun yaptığı siyaset felsefesi yüzünden ferman aldığı zaman 6 yıl kabilecilere sığınmış ve onu burda hiç kimse rahatsız etmemiştir. Kabilelerin güçlülüğü tarihin geçmiş sayfalarında Sultan ve Halife’nin de işlerine karışmamasından anlıyoruz.

    Libya -Tunus hâlâ bu şekilde kabilecilikle yönetilir. Ömer Muhtar olayının olumsuz sonuçlanmasın nedeni kabilelerin en son raddede İtalyanlarla anlaşmasının sonucudur. Kaddafi’nin indirilmemesi Berberi kabilelerinin desteğini almasındandır.

    Halifelik kavramı İslami bir kavram olup sadece Kureyş’ten ve Peygamber soyundan olmalıdır diye bir kural yoktur. Yani siyasal yetkinliği geniş olan halifeliğe sultanlık gibi bir saltanat değil bir yönetim şekildir. Bu yönetim şeklinin bir topluluğa bağlı olmadığını Osmanlı’ya geçen Halifelik düzeninden görebiliriz. Peygamberden sonra seçimi başlayan halifeliğe ilk gelen Hz. Ebubekir’den Hz.Ömer’e bu iki dönemde yerleşen siyasal devlet oluşum sürecindeki düzen aşikardır. Halife, Halife yardımcısı, mali işlerden sorumlu birim, kuran ve sünnetin derlenmesinden sorumlu birim ile sadece ilahi bağlılıkla her şeye bakan tek Peygamber dönemi bitmiş ve bir devletleşme sürecine geçmiştir, bu bir ihtiyaçtır. Devlet kendi içinde bir amaç değil, bir araçtır. Bu düzeni oluşturmada en büyük katkı Hz.Ömer’dir. Bu süreçte kabilecilikle en fazla uğraşan ve oluşumunu siyasal anlamda dizginleyen Hz. Ömer’den sonra ki halifeliklerde bu oluşum yerini tutmuş ve günümüze kadar gelmiştir.


    Fundamentalist (kökten dincilik, laiklik karşıtı) düşünceye hakim topluluklara karşı Batı’dan Oryantalist bakışla birbirine zıt gelen toplulukların bütününün dünya siyasetini nasıl etkilediğini değinmiştir, Roy Felsefelere dayalı bakışa sahip daha ılımlı topluluklardan bahsederken, sadece selefi (geçmişten beslenen, önceki nesil, mezhep) bakışa hakim toplulukların görüşlerine yer vermiştir. Geniş bir yelpazeden bakan Roy kitabın konusuna değinirken Kur’an ve hadisleri incelemediğini konunun ayrı bir boyutu olduğunu ve bunun başlıbaşına bir kitap olacağı için İslam ve İslam’ın insanlar arasındaki zamanla oluşan devletleşme kavramı ile geldiği sonuçlara değinmek istediğini belirtmiştir.

    Selefi topluluklar cihadcılıktan beslenir. Bu topluluğun en yakın tarihli örneğine Suriye’de rastlıyoruz.

    Cihadcılık İslam’ın Selefi bir okumasına dayanıyor; bu okuma tanım itibariyle evrenselci, çünkü ilahiyatı, felsefeyi ve kültürü küfür gibi görüp dinin yeniden inşası yararına bütün ulusal ya da kültürel İslam’lara karşı çıkıyor.
    Ama bütün Selefiler cihadcı değil. Cihadcı radikalleşmenin dinî radikalleşmenin bir sonucu olduğunu düp fazla cihadcımız olurdu. Çünkü, “Aziz Cehalet”te görüldüğü gibi, Selefilik, Müslüman dindarlık biçimleri arasında küreselleşmeye ve kültürsüzleşmeye en elverişli biçimdir. Cihadcıları büyüleyen, ilâhiyat veya tasavvuf değil, eyleqm ve şiddettir.
    Siyasî radikalleşme ile İslam arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrama olanağı sağlayan iki veri var. Öncelikle teröristler ve cihadcılar arasındaki yüksek mühtedi oranı (Suriye’ye giden Fransız gençlerinin yüzde 22’si sonradan Müslüman olanlar ve bu oran artıyor). İslam’da onları büyüleyen şeyin dinî ibadet olmadığı, cihadın ve şiddetin cazibesine kapıldıkları iyi görülüyor. Şiddete rağmen değil, şiddetten büyülendikleri için din değiştiriyorlar. Burada karşımıza çıkan; “radikalliğin İslamîleşmesi”dir, dinî bir radikalleşme değil. İkinci unsur ise, Müslüman kökenli olup Daeş/IŞİD’e katılan gençlerde, İslam’a dönüşleri ile (çünkü önceden, gece hayatı, alkol ve kadınların bulunduğu, bütünüyle batılılaşmış bir yaşantı sürdürmüşlerdir) şiddete geçişleri arasındaki süre çok kısa. Bu genç « born-again »ler bir Müslüman ortamında (cami, dernek, hatta siyasî hareket bağlamında) hakikaten hiç sosyalleşmemişler. Tıpkı Fransız toplumu içinde oldukları gibi, bizzat Müslüman cemaati içinde de marjinaller ve dinî bir olgunlaşma yaşamaksızın doğrudan şiddet eylemlerine geçiyorlar.
    Göründüğü kadarıyla motivasyonlarının anahtarı, toplumdan ziyade hayattan intikam alma arzusu: “Sefil” bir konumdan (ufak suçlar işleyen sabıkalı, işsiz…), o zamana kadar müminlerin gerçek cemaatlerine hiç ilgi duymamış da olsalar, Peygamber’in ve sanal müminler cemaatinin öcünün alındığı bir “süper kahraman”lık statüsüne ulaşmaktır.


    Ali Şeriati toplumsal olayları ciddi araştırma verilerle ele alarak, dünyanın Batı ve Doğu ruhunun elinde olduğunu söyler. Bunu yaparken Doğu ruhu Hindistan ve Çin, Batı ruhu ise Yahudilerden kaynaklıdır, der. İranlı olmasına karşın bu ruha İran’ı katmaz. İnsanın olduğu her yerde inanma eğilimi ve bir güç arayışı vardır. Totemçilik ve animizim(ruh) bakımından bu ülkeler oldukça zengindir. Roy ise İslamcılığı tek başına ele aldığı için bunu İslamcılık üzerinden ayırır.

    “İslamcılığın üç coğrafi ve kültürel kutbu vardır: Sünni Arap Ortadoğu, Sünni Hint altkıtası ve İran- Arap şii alanı; Arap dünyasından kopuk Türkiye kendi özel örgütlenmesine sahiptir. Coğrafi birlik olmadığı gibi siyasal birlikte yoktur.”


    Totalitarizm (kurumsal ve kavramsal kapalılığının yoksun olma durumu) ön belirtileri burda kendini gösterir. Kültür yıkma süreci başlar. Ruhbanlık olmayan bir şeyken varlık göstermeye başlar. Aynı şekil kültür yıkma girişimleri Irak’ta karşımıza çıkar.Totaliter İslam’a sığınıp, aynı zamanda şeriata karşı çıkılmayacak bir durumdur.


    İran’ın Ortadoğu’da şiiler tarafından yerleşik toplum oluşturduğu tek ülke olmasından kaynaklı inanış, davranış ve şekilcilikte değişime açık bir ülke olduğunu gösterir. Aynı zamanda gaşist bir şii varlığının da elinde olması da bir tür ikilemde kalma şeklini yansıtır. Fundamentalistler Şeriat, kadın konusunda sık sık konuşurlar. Cihadcılık ellerinde olsada ikiye ayrılan fundamentalist toplulukları modern olan kısımla kadına haklar verirken de onun belli başlı özelliklerindendir değinerek (fiziksel gibi) ikincil konumunda olma nedenini hatırlatır.

    Peki kadın nedir Ortadoğu’da?

    İslamcılar sık sık kadınlar arasında üye topladılar, özellikle İran’da. Daha önce görmüş olduğumuz gibi kadın sorunu, İslamcılık ile fundamentalizm arasındaki kopma noktalarından biridir. İslamcılar, eğitim ve toplumda kadının rolünü esas olarak görüyorlar. Kadından yalnızca bir zevk ya da üreme aracı değil, bir kişilik görüyorlar. Aşırı başlık paralarına ve kolay boşanmaya karşı çıkıyorlar. Bütün İslamcı örgütlerin bir kadınlar, “bacılar” bölümü vardır. Bunlardan ilki Mısır’da 1994’te yaratılmış (el akhayat el müslimat, “Müslüman Kızkardeşler”); 1933’te El Benna, “müminlerin anneleri” için okul açmıştır. İslamcı hareketlerde kadınların varlığı ve etkileri, bütün gözlemcilerin dikkatini çekmektedir; İran’da olduğu gibi Mısır’da da İslamcı kadın aydınlardan oluşan bir seçkin kesim bir yazma ve yayınlama faaliyeti sürdürmektedir.

    İslamcı kadın militanlık yapmakta ve okumaktadır; belli istisnalar dışında (yargıç, devlet başkanı) siyasal arenaya da girmektedir. İslamcıların camilerde ve kamu alanlarında kadınlar için özel yerler istemektedirler. Yeni bir giyim kuşam biçiminin icadı (başörtüsü, pardösü, eldivenler; sözün kısası “iyi bir bacı” kıyafeti) birbiriyle çelişen iki hedefi gerçekleştirmelerini sağlamaktadır: dünyadan elini ayağını çekmeye son vermek (İran -Hint dünyasında purdah) ve edebini korumak (hicap); dolayısıyla hicap geleneksel çarşafın modern uyarlaması değildir, kadının toplumsal düzene yeni bir biçimle dahil oluşunu belirtmektedir. Oysa Batı modeli geleneksel değerlerin tümünü terke zorlamaktadır. Kuşkusuz kadının konumu her zaman ikincildir: İslamcılar her zaman kadının doğasından gelen güçsüzlüğünden söz ederler (“duyguları aklına ağır basar, fiziki olarak güçsüzdür”); aynı şekilde ailenin ve anneliğin kadının doğal hali olduğunu ısrarla belirtirler. Ancak gerçek tabu, karışık yaşamdır (ihtilat). İran’da kadının oy hakkına sahip olduğunu ve araba kullandığını hatırlatalım; böylesi bir şey Suudi tipi gelenekçi bir Fundamentalizmde düşünülmeyecek bir şeydi fakat son yıllarda değişen kral sistemi ile kadınlara farklı haklar tanınmaya başladı. Ehliyet hakkını verdikten sonra kadınlara oy kullanma hakkınıda yakın bir tarihte verilmiştir. Ilımlı olma yolunda gitmesi ABD tarafından kaynaklıdır. Yoksa zevk, Sefa odaklı ve sadece kendinin hüküm sürdüğünü gördüğü çöllerde askeri birlik oluşturma çabaları çok olmamıştır. Zaten herhangi bir işgal girişimi yaşamamıştır. Radikalleşme yolunda gittiğine dair sinyaller vermektedir. Siyasette en radikaller, genellikle en az eşitlik karşıtı olanlardır.

    Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması) günümüz devletlerde iktidar probleminin temel nedenidir. Bir grup ya da bir aile devleti gelir kaynağı olarak kullanır. Bu bir asabiyedir, köken ve ortak çıkarları birbirine bağlı olduklarını düşünen ve bu dayanışmadan başka bir ereği olmayan kişiler arasındaki her türden dayanışma grubudur. Bu durum üçüncü dünya devletlerinin bunalım sebeplerini oluşturmaktadır. İran 3. Dünya devleti olarak iç çatışmaları ile sıkça gündeme gelmektedir. Kendi içinde

    İRAN ️Şii getto
    ️Suudi toplum modeline geri dönüş devrimi ile bunalım yaşamaktadır. Bu bunalımın belirtileri;

    “Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş halk kitlelerinin yükselişidir.”


    “Binbir güçlükle elde edilen diplomalar, iş alanlarının azlığı nedeniyle değerlerini yitiriyorlardı.”

    “Ekonominin liberalleşmesi, gerçekten de özel sektörü gözetir; ücretler enflasyon tarafından kemirilir ve yeni zenginlere kıyasla düşer. Memur ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundadır.”

    “Günümüzdeki müslüman ayaklanmaları kent ayaklanmalarıdır.”

    Bu tür bunalımların artması dünya genelinde enflasyonu etkilemekte hayat dahada zorlaşmaktadır. Bu tür sorunların 3. Dünya ülkelerinde olması gözleri siyaset felsefelerine ve inanışlarına çekmektedir. Bu yüzden stratejik olarak bu ülkeler kilit noktalar olmaktadır.

    Bu ülkelerin siyasette baş gösterdiği rol şu şekildedir;

    “Zenginler için İslami model Suudi Arabistan
    Rant + Şeriat

    Yoksullar için ise Pakistan, Sudan ve yarınki Cezayir’dir:

    İşsizlik+ Şeriat”


    “Zenginler, fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar.

    Nietzsche


    Çıkarcı kimlikleri petrol ve doğal kaynaklardan alınan kazançla baş gösterirken, kaynağı olmayan ülkeleri ezme yolunda rant yapmışlardır. Filistin’in içinde bulunan duruma göz yuman çevre ülkeler Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan bunun çıkar örneklerdir. Başkalarına zarar vermeden seçkinleri mutlu etmek mümkün değilken, halk için başkalarına zarar vermeden mutlu edebilirsiniz.


    Siyasi liderler İslam’da ulema olarak eğitim almaz. Kentlilerden de değildir. Daha çok kırsallıktan kentleşme sürecinde olan bireylerden çıkar siyasi adamlar. Bunlar eğitimlerini batı tarzında alırlar. Çoğu edebiyat fakültesi değil, mühendislik fakültesinden mezun olmuştur. Oryantalist bakış ile bağları burdan kuvvetlidir.

    Oryantalist üç görüş vardır.

    1)Nostalji söylemi (Batı’ya uygarlığı getiren İslamdır.)
    2)İslam’ın savunma, haklı gösterme söylemi (Kuran’da ve Sünnet’te her şey mevcuttur, İslam en iyi dindir).
    3)Kanıt kabul etmeme (Batı’nın değerleri hangi bakımdan üstündür?)

    Bu düşüncelerle oryantalist düşünce ve karşıt düşünceyi anlatılır.

    Bunlar tabi ki kitapta yer alan kavram, olay ve başlıklar. Kitapta bu kavramların yaşanmış siyasal süreçleri ayrıntılı anlatılmaktadır. Kavramlar dışında olayları kronolojik ve analitik verirsek kitabı yazmak zorunda kalacağımız için kitap hakkında bilgi edinmek isteyenler için öncelikle kavram tanımı yapmayı uygun gördüm. Kitapta Türkiye ile ilgili yer yer anlatımlar bulunmaktadır. Coğrafyada, dilde ve kültürde bir olmayan bir ülke olduğu vurgulanmakta. Yine Türk oryantalistlerin diğer Ortadoğu ülkelerinden daha ılımlı bir yapıya sahip olduklarına değinilmektedir.

    Kitabın girişi kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Bu kısımda aslında giriş olarak adlandırsa da ağır bir giriş olduğunu söylemeliyim. Çokça terim ve olaylar vardır. Ve insan hafızasına bir gönderme yapar. Olayları tek tek anlatır ve bunlar yaşanmadı mı? der. Modern İslamcılığın kalıplaşması artık eski düzenden çok farklı olmasına değinirken sosyal hayattaki tercihlerimiz konusunda jeandan, coca colaya....kadar Batı etkisi ve birey talebine değinir.

    Özetle Fransız Roy bizim kadar bize Fransız kalmamış ve her şeyi aile yapımıza kadar inceleyip hayatımızda çok az duyduğumuz rejimlerin kavramlarıyla bir rapor tutmuş ve önümüze sermiştir. Kanaat notu ise İFLAStır. Delillerle dolu anlatıma ne denebilir ki.

    Coğrafya kaderdir, dememiş İbn-i Haldun böyle geçmez Mukaddime’de ama en güzelde özet bu cümledir. Ortadoğu insanları kendinzi tanıyın! İnsan en çok bilmediğine düşmandır. Ve en tehlikeli şey bilmeyen topluluğun dayanaksız amaçlarıdır.


    Keyifli okumalar!
  • 101 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba öncelik:)Simdi dehşet bir kitaba inceleme yazmaya çalışacağım sürç_ü lisan etmişsem yazıda af buyurun şimdiden :)Basliyorum son 2 3 4 bismillah...Bir kitaptan okuduğum bir sözü hatırlıyorum efendim;
    "Aliye Izzetbegoviç, tek cümleyle Bosna’yı Bosna yapan ruhun kendisine yansıdığı simadır. Begovic’siz Bosna, İslam’sız da Begoviç düşünülemez"
    Bu sözden anlaşıldığı gibi Aliya'nin ve eserlerinin ne kadar önemli olduğunu islam dünyası ve Bosna için de görebiliriz.Şuanki dünyayı ve geçmişi ögrenmek isteyenler bizatihi okumalı kitabın dili yalın ve güzel ince ama derin.

    Baktigimiz da İslâm’a gerçek ruhunu kazandıran ilk ve en önemli etken Kur’an-ı Kerim’dir ve sünneti seniyyedir.  Bu hayat kitabını okuyan, idrak eden ve teoride bırakmayıp pratiğe dökenler ise Âlimlerdir.(Rabbanilerdir)  İşte onlardan birisi de hayatını mücadeleye adamış, İslâm’ın Müslümanlar arasında tebliğ edilmesi için gayret sarf etmiş, inançlı, azimli, mayasını Doğu’dan alıp Batı kaynakları okuyup bunun üzerinde çözüm önerileri sunan ya da eleştiren bir öncü şahsiyet “Bilge Kral” ünvanıyla meşhur bulmuş bir alim Aliye Izzetbegovictir.Ruhuna rahmet diliyorum.Simdi ben buraya hayatıyla link bırakıyorum; gevezelik etmiyim ha bide ya sevdiğim bir şiir var kendisiyle ilgili onu da bırakıyorum icimde kalacak :)

    Hayati=https://islamansiklopedisi.org.tr/izzetbegovic-aliya

    Şiir=https://youtu.be/avCP5O-K0f8

    Kitap, 70’li yıllarda Bosna’da yazılmış . O yıllarda Bosna’da bağımsızlık mücadelesi veriliyordu tabi. Müslümanlara ağır işkenceler yapılıyor; mevcut konjöktürü değiştirmek isteyenler ise tutuklanıyordu ve uzun yıllar hapishaneye mahkûm ediliyordu. Bunlardan birisi de hayatıyla, yaşantısıyla tüm Müslümanlara örneklik teşkil eden Aliye İzzetbegoviç’tir. Böylesine zor şartlarda yazılması hasebiyle kitabın ayrı bir önemi var benim için.

    ŞİMDİ INCELEME ZAMANI..

    Kitabı ilk ellerime aldığımda dikkatimi ilk çeken gözümüze ilk çarpan önsözde şu kısım oldu;
    HEDEFİMİZ:     Müslümanların İslamlaşması
    SLOGANIMIZ:  İnanmak ve mücadele etmek

    Sonradan kitabı bitirince ne demek istediğini anladım meğer bu iki sözün açıklığı için yazılmış zaten.Yani şunu anladım;Bilge Kral bu bildirinin Müslümanların, Gayr-i Müslimlerden üstün olduğunu ispatlamak için değil; Müslümanların uyanışına vesile olması için Müslüman adıyla anılan ama aslında Müslüman kimliği taşımayan, kapitalist, sosyalist ya da Batı felsefesinin ve hayatının kuklası olmuş kişilere yazıldığını belirtiyor. Yine aynı önsözde Çin, Rusya ve Batılı ülkeler, Müslüman âleminin neresinde hâkim olacakları hususunda mücadele etmekte olduklarını; fakat bütün bu çabaların boşuna olduğunu ve zaferin İslam’ın ve kendisini Allah’a adamışların olacağını bildirmekte.
    Şimdi kitap Kitap üç başlık altında toplanmış bunlar;

    1-    Müslüman Hakların Geri Kalmışlığı
    2-    İslamî Düzen
    3-    İslamî Düzenin Bugünkü Sorunları

    ILK BÖLÜM=Burada müslümanların üzerinde çokça durduğu modernizm ve muhafazakarlığın negatif ve pozitif yönünü anlatmış Bilge kral.Bu iki düşünceyi Bilge Kral’a göre birer kelimeyle açıklamak gerekirse: “Muhafazâkar=Mistizimz, Modernizm=Saf Batıcılık” diyebiliriz belki. Çözümün ise bu iki kavramın ortak değerlerde birleştirilmesi gerektiğini; böylece Müslümanları tek safta toplayabileceğini belirtiyor.Ahlaki temeller anlatılmış. Müslümanların bugünkü egitimsizliginden bahsetmiş.Din ile ahlakı, ahlakla da sorumluluğu sıkı sıkıya birbirlerine bağliyor ayni zamanda.Bilge Kral buraya dikkat :)Bu anlamda İki devleti misal olarak veriyor. Bunlardan birisi olumsuz diğeri ise olumlu manada örnek verilmiş. Bir tanesi alfabesini tamamen değiştiren, bir gecede âlimleri cahilleştiren ve Batı’yı her yönüyle kabul eden Türkiye; diğer tarafta ise gelenek ile modernizmi birleştirmeyi başaran ve ekonomi alanında çok önemli mesafeler kat eden Japonya..
    Kitapta bir yerde şu geçiyordu;
    Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü neye doğru çevirmesi gerektiğini bilebilir mi?”halimiz bu değil mi sizce de geçmişten kopartildik ve yapilan bunca reform bizi olumsuz etkiledi. Daha sonra ise Müslümanların güçsüz kalmasının nedenlerini anlatıyor.

    İKİNCİ BÖLÜM = “İslamî düzene” ayrılmış daha çok. İslamî düzen Bilge Kral’a göre:
     “Din ve kanun, terbiye ve güç, ülkü ve çıkarlar, manevi toplum ve devlet, gönüllülük ve zorlamanın birliğidir.”
     Burada din kavramı gerektiği gibi açıklanmış ve “Religion (Saf inanç)” sözcüğü ile eşit tutulmamış baktığımızda . Bu bölümü Bilge Kral’ın şu sözleriyle özetliyecem:
     “Hayatı sadece din ve dua ile değil, aynı zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan, dünya tasavvurunda ibadethane ile fabrikanın yan yana olması gerektiğine izin vermekle kalmayıp talep eden, insanları sadece terbiye etmek değil aynı zamanda onların dünyadaki hayatlarını kolaylaştırmak gerektiğini düşünen ve bu iki hedefin birbirine kurban edilmesi için hiçbir sebebin bulunmadığı fikrinde olan kimse, o İslâm’a aittir"

    *Kitapta bu bölümde yine Bizim zamanımızda İslam düzeni /Tezler” başlığı altında vicdan,Müslüman kardeşliği,Kadın ve aile,Zekat faiz vs anlatılmış.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM=İslamî düzen, Panislamizm ve ırkçılık, Hristiyanlık ve Yahudilik, kapitalizm ve sosyalizm teşkil etmekte bunlardan bahsedilmiş.

    **Tüm kitapta Bilge Kral’ın İslam ümmetinin sorunlarına sunduğu çözümler de mevcuttur. Lâkin bütün bu çözümlerin başlangıcı hiç şüphesiz İslam birliği ile olanaklı olmakta bunu sürekli belirtiyor.Ayrica Bilge kral, ortaya koyduğu bazı sorunların temel kaynağı ve çözümünün kilit noktası olarak aydınları görür ve burda şiddetle ruhbanliga karşı çıkıp,Aydınların kendi halklarına doğruda yol gösterecek imkanlarının olmaması veya halkla aydın kitlenin arasındaki geçişkenliğin azalması gibi problemlerin ortadan kalkmasına yönelik çözüm önerileri sunmuştur.Halki düşüncenin kalbi görüp aydinlar ile aralaeinda fikir birliğinin olmasını istiyor..

    #Bu kitabı yazan Bilge Kralin ruhu için sizlerden bir Fatiha istiyorum içinizden geliyorsa tabi çok mutlu olurum:)

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN UFKUNUZ GENIŞLER.BUGÜN IÇIN DAHA İYİ ÇALIŞIRSINIZ..
    selametle iyi okumalar:)
  • İktidarı ele geçirerek İslam düzenini topluma dayatmak yol değildir.; önce insanlar eğitilecek, onlar sahih bir İslam bilgisi, imanı ve şuuruna kavuştuktan sonra kendileri İslam düzenine talip olacaklar ve işte o zaman düzen değişecektir
  • Müslümanlar yaşamak ve ayakta kalmak istiyorsa eğer o, ortamı, topluluk ve düzeni yaratmak mecburiyetindedir. O dünyayı değiştirmek zorundadır, aksi taktirde o değişecektir. Tarihte var olan hiçbir hakiki İslami hareket yoktur ki aynı zamanda siyasi hareket olmasın.Bunun sebebi İslam'ın bir din olmakla beraber aynı zamanda da onun bir felsefe, ahlak, düzen, tarz, atmosfer, tek kelimeyle hayatın tamamını kuşatan bir şey olmasındandır.İslami inanç ile, gayr-ı İslami yaşamak, üretmek, eğlenmek ve hüküm sürmek mümkün değildir. Bu durum ya münafıklar ya da mutsuz ve birbiriyle çatışan insanlar için geçerlidir. (Ne Kur'an-ı Kerim'i terk edebiliyorlar ne de bulundukları şartları değiştirmek için kendilerinde güç bulabiliyorlar). Ya bir çeşit keşiş ve yalnızlığı seçen kimseler (onlar dünyadan elini çekiyorlar çünkü o dünya İslami değildir) veya nihayetinde İslam ile ilgili ikilemde olan insanlar ki bunlar İslam' ı terk edip var olan hayatı ve dünyayı olduğu gibi daha doğrusu başkalarının o dünyayı biçimlendirdikleri gibi benimserler.
  • Değerli Kardeşler bugün dünya Rusya komünizmi ile Amerika demokrasisi arasında sıkışıp kalmıştır. Bu ikisi arasında şaşkın bir şekilde sürekli gidip geliyor. Bu iki yoldan hiç biri ona özlediği istikrar ve başarı kazandıramadı. Sizlerse elinizde sema yahyinden bir deva şişesi taşımaktasınız. O halde bize düşen tam bir açıklık içinde bu hakikati bütün dünyaya duyurmaktır. İnsanlığı cesaretle kendi İslami sistemimize çağırmaktır. Buyurucu bir güce sahip olamayışımız bize zarar verecek aleyhimize bir durum değildir hiçbir zaman. Çünkü davetlerin gücü bizzat kendindedir sonra müminlerin gönlünde sonra dünyanın ona olan ihtiyacında ve daha sonra Allahın onu desteklemesindedir.
    Tabi bilemeyiz Allahın iradesi ne vakit tecelli eder zafer ne zaman müyesser olur. Belalar ardarda gelmiş beynelmilel gelişmeler zorlamış ve talihsiz bir dönem gelip çatmış sonunda bir okyanustan öbür okyanusa dört milyon müslüman sömürünün pençesine düşmüş esiri olmuş. Bu acı durum ilanihaye sürüp gidemez. Tek karışında Lailahe İllallah Muhammed'ür Resulullah diyen bir müslümanın bulunduğu herhangi bir toprak vatanımızın değerli bir parçası demektir. O toprağa hürriyet isteriz o toprağı yabancı zalim sömürünün pençesinden kurtarmaya çalışırız. Bu uğurda olanca gücümüzle mücadele ederiz. Bu vatan -Doğuda Endonezya'dan batıda Kazablanka'ya kadar- Kuran-ı Kerimin gösterdiği düzen ve disipline bağlı olarak birlik hürriyet ve barış ortamında yaşamak durumundadır bu mutlu hayat onun hakkıdır.
    Hasan El Benna
    Sayfa 152 - Nida Yayınları
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Sağa , sola hiç acımamış , hakkı tutup kaldırmış Üstad.
    İslami bir şuurla yazılmış muhteşem şiirler.
    İçinde ne cinsellik var ne kişisel haz. Sadece toplum ve bozuk düzen içerisinde ezilen halk.
    Okunması gereken muhteşem bir kitap.
    Hele Kıyas ve Değerlendirme şiirine aşık oldum.
    Mekanın cennet olsun Üstad...