• 304 syf.
    ·2 günde
    Şah İsmail Türk tarihinin tenkli simalarından biridir. Otuz yedi yıl süren kısacık bir hayata çok şey sığdırdı. Hakkında yapılan karalama ve psikolojik operasyonlara bakmayın.
    Çok büyük adamdır.
    İyi eğitim almıştı.
    Önemli eğitmenlerin ikisi de Türk’tü.
    Biri Lala, diğeri Dede...
    Şam Lala Hüseyin Beğ
    Dulkadirli Dede Abdal Beğ
    Şah İsmail’in birçok vasfı vardır.
    Şairdi.
    Ârifti.
    Âlimdi.
    Mürşitti.
    Ehl-i Beyt âşığıydı.
    Savaşçıydı.
    Devlet adamıydı.
    Ve Türk’tü.
    Evet, kelimenin tek anlamıyla Türk’tü ve bir Türk hakanıydı.
    Hatta onun hayatını anlatan dönemin kaynaklarından birinin adı Cihângüşâ-yı Hâkân: Târih-î Şah İsmâil idi.
    Fırat ile Ceyhun arasında uzanan geniş topraklarda büyük bir devlet kurdu.
    Devletini kurmak için yola çıktığında yanında sadece yedi kişi vardı.
    Kurduğu devlet, Türk devletiydi.
    Türkçe bakmış, Türkçe görmüş, Türkçe düşünmüş, Türkçe konuşmuş, Türkçe duymuş, Türkçe sevmiş, Türkçe yazmıştı. Kısaca Türkçe yaşamıştı...
    Biri divân ikisi mesnevi olmak üzere toplam üç şiir kitabı bıraktı ardında.
    Türklük, onun aldığı nefesti.

    Türklüğün İran’la serüveni daha ilk çağlar da başlar. İskitleri bir kenara bırakırsak bile İran’a Hun öncesinde bir çok Türk göçü yaşanmıştır. Buntürk, Honn, Bulgar daha milat öncesinden İran’a göç eden Türk halklarıydı.
    Milat sonrasında Hunlar, On-Ogurlar, Sabirler, Hazarlar, Peçenekler, Kıpçaklar akın akın İran’a göçtüler.
    İran topraklarını yurt edindiler.
    Sonra Oğuzlar geldi.
    Orta Doğu’nun tarihi bundan sonra geri dönülmez şekilde değişti.
    Dönemin kaynaklarında yazdığına göre “Girmedikleri hiçbir belde, içmedikleri hiçbir su kalmadı.”
    İşte bu kadar çok bu kadar kalabalık geldiler.

    İslamiyet sonrasında İran’da Türk siyasi birliğini kuran ilk Türk devleti Büyük Selçuklular oldu.
    Ama Selçukluların sınırları bugünki İran milli devletin sınırlarından çok büyüktü.
    Dolayısıyla Selçuklu egemenliği modern İran milli devletinin kurulmasında etkili olamadı. Cengiz Han’ın ve Emir Timur’un da Selçuklara benzer etkileri oldu
    15. yüzyılda birçok beylik ve küçük devletçikler, İran’da kendi egemenlik alanlarına koruyorlardı.
    15. yüzyılın ikinci yarısında bugünki İran sınırları içinde Timur oğulları başta olmak üzere Karakoyunlular ve kısmen de Akkoyunlu Türkmen devletleri vardı. Akkoyunlu Uzun Hasan, Karakoyunları tarihten silince devletin sınırları iran’ın Horasan bölgesinin sınırlarına kadar ulaştı.
    Ama Horasan’ı alamadı.

    Bugünkü İran sınırları dahilinde bir devlet kuran ve siyasi birliği sağlayan ilk kişi Şah İsmail olmuştur.
    Onun kurduğu Kızılbaş Türk devleti tarihçilerin de üzerinde mutabık kaldığı üzere, İranl’ı Azerbaycan merkezli bir Türk milli devleti olarak yapılandırmıştı.
    Şah İsmail Ordu’nun neredeyse tamamını ve devlet bürokrasinin ise çok büyük bir kısmını Türklerden oluşturdu.
    Ele geçirdiği yerlere Türk valiler atıyor onlar da aşiretlerinden bir bölüğü yanlarında götürerek yönetimi ele alıyordu.
    Onun döneminde İran bir uçtan bir uca hakimler/valiler tarafından idare edildi.

    Şah İsmail’den sonra onun çocukları ve torunları yani Safevi hanedanı İran’ı yönetti.
    1721 yılında Afganlıların eline geçti İran devleti.
    Fakat bu Türk fetreti uzun sürmedi.
    1730 yılında Safeviler yeniden işbaşına geldiler.
    Avşar boyundan nadir Şah 1736 yılında kendini şah ilan edince Safevi ailesi kesin olarak iktidardan uzaklaştı.
    Hanedan değişti ama yönetim yine Türklerin elinde kaldı.
    1747 yılında Nadir Şah’a bir suikast sonucunda hayatını kaybedince Lur asıllı Kerim Han başa geçti.
    1779 yılında bir başka Türk boyu olan Kaçarlardan Muhammed Han, ikinci Türk fetretine son verdi.
    İktidari ele aldı ve güçlü bir merkezî devlet kurdu.
    1925 yılına kadar İran’ı Kaçarlar yönetti.
    Sonra İran Türkleri, Şah İsmail’in bıraktığı mirası yani devletlerine sahip çıkmadılar.
    Ve 1925 yılında Fars asıllı Pehlevîler işbaşına geldi.

    Özetle bazı ara dönemler hariç Şah İsmail’den Pehlevîlerin işbaşına geçtiği 1925 yılına kadar bugünki İran Türklerinin yönetimi altındaydı.
    Şah İsmail devletini bir Türk devleti olarak kurdu ve idare etti.
    Geleneksel Türk devlet yapısının bütün karakteristik özelliklerini taşıyordu, onun kurduğu devlet...
    Kurumlarının birçoğu Türkçe adlar taşıyordu.
    İran, Şah İsmail zamanında Kızılbaş Devleti altında yönetilir bir Türk ülkesiydi.
    O kadar güçlü bir temel attı ki, ondan sonra da İran bir Türk devleti olarak kaldı.
    Ruhu şâd olsun...
  • 392 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Eserin Kimliği

    Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un 70 ülke diline çevrilmiş Dişi Kurdun Rüyaları kitabı, 1986 yılında Rusça olarak yayımlanmıştır. Eserin orijinal adı “Plaha’dır”. Eser önce Rusça yayımlanmıştır. Daha sonra “Kıyamet” adıyla Kırgızcaya, “Cellat Kütüyü” adıyla Azerî Türkçesine, “Künde” adıyla Özbek Türkçesine çevrilmiştir.Eser, Dişi Kurdun Rüyaları adıyla Refik Özdek tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından basılmıştır.

    Özet

    Dişi Kurdun Rüyaları kitabı, üç bölüm halindedir. İçinde dört ana hikaye barındırmaktadır. Birinci hikâyede, Taşçaynar ve Akbar’ın hayat hikâyeleri anlatılır. İkinci hikâyede, Abdias’ın kaçakçılarla röportaj yapmak için aralarına karıştığı daha sonra sayga avına gidenlere katıldığı hayat hikâyesi anlatılır. Üçüncü hikâyede, Hz. İsa’nın başından geçenler anlatılır. Dördüncü hikâyede ise çoban Boston’un başından geçenler anlatılır. Bu dört hikâyeyi birbirine bağlayan Akbar ve Taşçaynar’dır.

    Akbar ve Taşçaynar , Mujunkum bozkırında yaşayan bölgeye yabancı iki kurttur. Bir gün Mujunkum bozkırındaki sessizlik bir helikopterin Ala-Mengü dağının tepesinde uçarak yarattığı göçme ile bozulur. Helikopter sayga sürüsünün yerini tespit etmek için oradadır. Bu göçme sonucu kurtların inine taşlar yağar. Akbar o sırada gebedir. Bu durum kurtlarda kuşku yaratır.

    Bir süre sonra Akbar doğum yapar, üç yavrusu olur. Yavrulara; Kocabaş, Hızlı ve Gözde adını verirler. Bir gün Akbar bütün aileyi toplar, bozkırın uzak bir bölgesine giderler. Yavrular etrafta koşuşmaya başlarlar. Kurtların insanla ilk karşılaşmaları bu gezintide gerçekleşir. Bu insanı önce üç yavru kurt görür. Kurtların karşılaştığı bu kişi , romanın ana karakterlerinden olan Abdias’tır. Abdias, kurtlarla oynamak ister. Bunu gören Akbar yattığı yerden ok gibi fırlar. Adam korkuya kapılarak yere çömelir, başını elleri arasına alır. Bu hareketi onu kurtarır. Akbar ona saldırmak yerine üzerinden atlar ve Taşçaynar’ı da ona saldırmaması için durdurur.

    Mujunkum bozkırına kış gelir. Bu dönemde kurtlar büyük sayga avlarına çıkarlar. Akbar ve Taşçaynar da yavrularını nihayet büyük sayga avına çıkaracaklardır. Bu av sırasında yine helikopterleri görürler. Beş yıllık kalkınma planı için memurlardan biri Mujunkum’daki tabii kaynaklara başvurulmasını teklif etmiştir. Bu helikopterler de bu yüzden oradadır. Birden helikopterler daha alçaktan ve üzerlerine doğru gelmeye başlar. Saygalar rastgele kaçışırlar. Kurtlar da kaçışmaya başlar. Saygalar ve kurtlar birbirine karışarak koşuşurlar. Helikopterdekiler saygaları vurur. Bu katliam, Akbar ve Taşçaynar’ın da yavrularını ellerinden alır. Akbar ve Taşçaynar insanlar işgal ettiği için inlerini terk etmek zorunda kalırlar.

    Birinci bölümde kurtların başına gelenlerden bahsedildikten sonra Abdias ve sayga avına gelen beraberindekilerden bahsedilir:

    Sayga avında görevlendirilen hayvan toplayıcıları altı kişiydiler. Kepa, Boss, Mişaş, Galkin, Hamlet ve Abdias. Kepa ve Abdias dışındakiler evsiz barksız alkolik serserilerdi. Abdias, sayga cesetleri arasında eli bağlı yatmaktadır. Bu sırada başına gelenleri düşünür.Abdias, dinde reform yapmak gibi aşırı isteğinden dolayı papaz okulundan kovulur ve daha sonra geçimini sağlamak için gazetecilik yapar. En son bu hayvan toplayıcılarının arasına karışır. Bu ava katılmadan önce uyuşturucu kaçakçılığı yapanlarla bir röportaj yapmak amacıyla bu çeteye karışır. Abdias’ın amacı bu suçluları doğru yola çekmektir. Abdias, çete üyelerinden Petruha ve Lenka ile birlikte haşhaş toplamaya Calpak- Saz’a gider. Onlara her doğru anı yakaladığında yaptıkları işin kötü olduğunu anlatır. Calpak- Saz’da Uçkuduk köyünde iki günlük bir iş bulur ve çalışırlar. Bunu bölgedekilerin dikkatini çekmemek için yaparlar. Abdias, sonradan beraber olacağı İnga Fedorovna ile ilk karşılaşması burda gerçekleşir ve ondan çok etkilenir. Hikâyenin devamında bu kadın Abdias’ın sürekli düşüncelerinde yer edecektir. Bu haşhaş toplama sırasında bir helikopter görür ve saklanırlar. Daha sonra arkadaşları patrona hediye etmesi için Abdias’a macun toplamasını önerirler. Bu macun toplama sırasında Abdias kurtlarla karşılaşır ve kurtlardan çok etkilenir. Öyle ki ölüm anında bile dişi kurdu sayıklayacaktır. Abdias ve uyuşturucu kaçakçıları arasında “Tanrı mı para mı?” tartışması döner. Arkadaşları olan biteni çete üyesi Grişan’a anlatır. Abdias ve Grişan ilk kez tren garında karşılaşırlar. Topal bir arkadaşlarına yardım etmesi için Lenka onu oraya gönderir.

    Burada ikinci bölüme geçilmiştir:

    Abdias, topal adamın yanına gider. Onun Grişan olduğunu hemen anlar. Grişan,da Abdias’ın ne yapmak istediğini anlamıştır. Abdias ve Grişan Abdias’ın fikirleri üzerine tartışırlar. Bu tartışmanın sonunda bir anlaşmaya varırlar. Grişan, onları kendi safına çekerse çekip gideceğini söyler. Aralarında bir meydan okuma başlar fakat Abdias başarısız olur. Tren yolculuğundayken arkadaşları uyuşturucunun etkisindedir. Abdias, bu sırada yine onları doğru yola çekmeye çalışır ve tartışma alevlenir. Haşhaş dolu çantayı vagondan dışarı fırlatır ve arkadaşları onu döver, vagondan atarlar. Abdias yaralı bir halde yatarken Hz.İsa’nın çarmıha gerildiği zamanı düşünür. İkisinin de hali benzerdir. İsa çarmıha gerilmek için Golgotha tepesine götürülecektir. Götürülmeden önce Roma valisi Pontius Pilatus tarafından yargılanır. Pontius Pilatus, düşüncelerinden vazgeçerse kurtulacağını söyler. Hz. İsa düşüncelerinden vazgeçmez. Abdias’ın durumu Hz. İsa’ya bu durumda benzemektedir. İkisi de düşüncelerinden ölümü pahasına vazgeçmemişlerdir. Pontius Pilatus ve Hz. İsa arasında uzunca bir dini konuşma geçer ve Hz. İsa Golgotha tepesine götürülür. Abdias’ın acı çekmekten başka yapacak bir şeyi yoktur.

    Abdias bir süre önce yaşattığı olaylara, o olaylarda kaldığı yere geri döner:

    Yağmur yağmaya başlayınca Abdias içinde bulunduğu hendekten sürünerek çıkar. Geceyi bir köy yolunun kenarında geçirir ve aklını yine Uçkuduk’ta gördüğü kadın kurcalamaktadır. Sabah olunca bir kamyonet onun halini görünce durur. Bu Kazak aile onu Calpak- Saz’a götürür. Abdias oraya varınca istasyona gider. Üstü başı fena haldedir. İstasyondaki polis memuru ondan şüphelenir, onu karakola götürür. Abdias onlara gazeteci olduğunu açıklamaya çalışır fakat dinlemezler. Karakolda kapının solunda, kalın ve kan parmaklıkların odadan ayırdığı bir hücre vardır ve içine tıkılmış arkadaşları! Abdias ne olduğunu sorar. Kimse ona cevap vermez. Abdias polis memuruna onlardan biri olduğunu söyler. Polis şefi kaçakçılara Abdias’ı tanıyıp tanımadığını sorar. Hepsi tanımadığını söyler. Abdias serbest bırakılır ve onun haline acıyan bir kadın tarafından hemşireye haber verilir. Abdias hastaneye götürülür. Kazak doktor Aliye İsmail onu tedavi eder. Orda Uçkunduk’ta karşılaştığı kadını görür. İnga, botanist olduğu için Mujunkum’daki yetişen yabani kenevirleri incelemekle görevlendirilmiştir. Abdias’ın görevine benzer bir görev içindedir. Bu yüzden Abdias’tan bilgi almak için oradadır.Temmuz sonunda Abdias gazete idaresinden ayrılır, inga ile yakınlaşmaya başlar. Abdias’ı ayakta tutan tek şey İnga’nın mektuplarıdır. İnga Abdias’ı ailesi ve oğluyla tanıştırmak istediğini söyler. Ona bir telgraf çeker. Calpak- Saz’a gelip burdan beraber Cambul’a gitmelerini teklif eder. Abdias Calpak- Saz’a gider. Gittiğinde İnga’yı evde bulamaz. İnga, eski eşinin çocuğunu ondan almak için mahkemeye başvurduğunu öğrenince Abdias’ı beklemeden gitmiştir. Bu sırada sayga avına çıkmak için ekini tamamlamaya çalışan Boss, Abdias’a da bunu teklif eder. Abdias İnga’nın evine gittiğinde onu bulamadığı için bu teklifi kabul eder. Böylelikle ekip tamamlanır ve kamyona binip Mujunkum yolunu tutarlar.

    Abdias, saygaların katledilmelerine dayanacak güçte değildir. Bir çeşit isteriye kapılarak hayvanları öldürmekten vazgeçmelerini istemiş, ceset toplayıcısı bu sarhoşlara nutuk çekerek onları Tanrı yoluna davet etmiştir. Bu sarhoşlar Abdias’ı döverek yargılarlar ve onu bir ağaca tıpkı Hz. İsa gibi gererler. Burda da Hz. İsa ve Abdias’ın kaderlerinin benzerlik gösterdiği gibi aynı sonla bittiğini de görmekteyiz. Abdias dövüldüğü sırada inleyerek dişi kurda seslenir. Tam öleceği sırada Akbar ve Taşçaynar gelir. Akbar Taşçaynar’ı ona saldıracakken durdurur. Akbar, ağaca sokularak ölen yavruları ve tahrip edilen bozkır için ağlamaya başlar. Abdias dişi kurdu görür. “Geldin..geldin…” der. Bu onun son sözleri olur. Kurtlar Aldaş Gölü yakınlarında tam bir yıl kalırlar ve Akbar burada beş yavru doğurur. Sit alanı ilan edilen bu bölgeyi de insanlar işgal eder ve o bölgeyi yakarlar. Kurtlar ordan kaçarken iki yavrusunu kurtarmaya çalışır fakat yavrular gölde boğulurlar, diğer yavrular ise geride kalır. Akbar ve Taşçaynar üçüncü defa yeni bir hayata hazırlanırlar.

    Üçüncü bölüme geçilir;

    Bazarbay Noygutoy dürüst olmayan, alkolik bir çobandır. Bölgeye gelen jeologlar Acı- Taş yoluna gitmek için Bazarbay’dan onlara kılavuzluk etmesini ister. Bazarbay onları Acı- Taş yoluna götürür. Bazarbay Başat’a inerken yolda mola vermek için durur. Mola verirken votka içiyor, bir yandan hiç sevmediği karısı Gök Tursun’u düşünüyordu. Bu sessizlik içinde çocuk ağlamasına benzer bir ses duydu . Sese doğru gitti. Kurtların ininde dört yavru gördü. Bunlar Akbar ve Taşçaynar’ın yavrularıydı. Daha önce de bir çoban kurt yavruları bulup onları iyi bir paraya sattığını hatırlar. Kurtları yuvalarından kaçırır. Akbar ve Taşçaynar bu sırada ava çıkmıştır. Geri döndüklerinde yavruları yoktur. Havadaki yabancı kokusunu alınca hiddetli hırlamalarla yavrularını kaçıranın peşinden koşmaya başlarlar. Bazarbay bu kovalamacayı fark eder ve Boston’un evine sığınır. Boston evde yoktur. Boston ve Bazarbay birbirlerinden hiç hoşlanmazlar. Bazarbay, eve döner fakat kurtlar, yavrularının hâlâ orda olduğunu sanarak evin etrafında dolanmaya başlarlar. Boston, kurtların bu haline çok acır ve kendilerini de ulumaları yüzünden gece uyutmadığı için Bazarbay’a gider. Kurtları inine bırakmasını, eğer satacaksa da ona satmasını söyler. Bazarbay, Boston’u tersler ve kurtları da ona vermez.

    Boston, bir komisyona üyedir. Buradaki sekreterle fikirleri uyuşmaz.Boston’un amacı, kendi işinin verimini, üretimini arttırmaktır. Yaşanan bazı olaylardan dolayı kendine yeni bir otlak alanı bulması gerekir. Bunun için yanında çalışan çoban Enzanar’la beraber Ala- Mengü dağına çıkarlar ve Enzanar uçurumdan düşerek ölür. Bir süre sonra Boston’un eşi de hastalanıp ölür. Eşinin vasiyeti üzerine Enzenar’ın eşi Gülümhan ile evlenir. Bu arada kurtların ulumaları daha da çoğalır ve Boston onları vurmaya karar verir, tuzak kurar ve Taşçaynar’ı öldürür. Akbar’ı elinden kaçırır. Akbar tekrar evin önünde dolanmaya devam eder fakat ulumaz. Bir gün Gülümhan ve Boston’un oğlu Kence evin önünde oynarken kurdu görür. Kurtla oynar ve kurt da onun bir yavru olduğunu anlar. Onu ağzına alarak inine götüreceği sırada Gülümhan bunu fark eder. Boston hemen kurdun peşinden koşar ama yetişemez. Ateş eder, kalan son iki mermisinin biri Kence’ye biri Akbar’a isabet eder ve ikisi de ölür. Boston bütün bunlara sebep olan Bazarbay’ı öldürür.

    Zaman

    Yazar, eserini yazarken vaka zamanını ileri ya da geriye zıplatabilir. Cengiz Aytmatov da bu eserde zamanı kimi zaman geriye kimi zaman ileriye almıştır. Kurtların anlatıldığı ilk bölümde zaman hakkında mevsimsel olarak bilgiler verilmiştir. Hikâyenin başında bahar mevsimidir, daha sonra Mujunkum’a kış gelir. İkinci bölümde ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği zamana gidilir. Bölümün sonunda “O günden bu güne bin dokuz yüz elli yıl geçmesine rağmen” ifadesi yer aldığı için anlıyoruz ki Abdias’ın yaşadığı dönem de 1950 yılı sonrasıdır. Kitabın diğer bölümlerinde ise net bir zamana yer verilmemiştir. Kitap genel olarak zamanlar arası yolculuk yapmamızı sağlamıştır.

    Mekân

    Yazar, zamanlar arası yolculuk yaptığı gibi mekânlar arası yolculuk da yapmıştır. Romanda mekân tasvirlerine oldukça geniş yer verilmiştir. Romanda ana mekan Kazakistan’dır. Daha detaya inecek olursak Mujunkum bozkırı, Ala- Mengü Dağı, Isık- Göl, Moskova, Uzun Çatı kanyonu, Golgotha Tepesi ve Uçkunduk köyüdür. Yazar Mujunkum bozkırını şöyle tasvir etmiştir;

    “Mujumkum'a kış gelmişti. Bir gün kar yağdı. Bu kurak iklim için oldukça kalın bir kar. Her yer bembeyaz oldu. O sabah manzara tertemiz, kıyıları olmayan bir okyanus gibi göründü. Coşkun dalgalar birden donmuştu sanki, rüzgâr ve onunla birlikte devedikenleri dur-durak bilmeden, hiçbir engele çarpmadan yuvarlanıp gidiyorlardı. Ebedî uzay sessizliği gibi bozkır da sessizdi şimdi. Çünkü sert kum nemi emmiş, daha yumuşak olmuştu.

    İlk karın düşmesinden az önce, yaban kazları dizi dizi Himalaya'ya doğru uçmuşlardı. Kuzey denizlerinden ve nehirlerinden gelen bu kazlar, güneye, anayurtları olan İndus ve Brahmaputra'ya gidiyorlardı. Öyle yüksekten uçuyor ve öyle bağrışıp çağrışıyorlardı ki, bozkır sakinlerinin kanatları olsaydı hepsi onlara karşılık verir ve peşlerine takılıp giderlerdi sanırsınız. Ama her yaratığın ayrı bir cenneti vardır. Kazlar kadar yüksekten uçan çaylaklar bile onların yolundan çekilmekten başka bir şey yapmadılar."

    Şahıs Kadrosu

    Taşçaynar (Taşçiğner), bölgenin yabancısı bir erkek kurttur. Adını ona yöredeki çobanlar vermişti çünkü taşları çiğneyip ezecek kadar güçlüdür. Kürkü; kalın, yumuşak ve sıcaktır. Suskun ve mağrur bir kurttur.Görevi, güvenliği sağlamaktır.

    Akabar (Ekber) de bölgenin yabancısı bir dişi kurttur. Yöredeki çobanların dişi kurda verdikleri ilk adı “Akdalı”(Akcıdav) idi. Sonra bu isim halkın adında Akbörü’ye dönüşecektir. Daha sonra da ona en ulu, en büyük anlamında Ekber ya da Akbar diyeceklerdir.

    Kocabaş, Taşçaynar ve Akbar’ın yavrusudur. Taşçaynar’ınki gibi koca bir alnı olduğundan bu adı almıştı.

    Hızlı, Taşçaynar ve Akbar’ın yavrusudur. Boylu bosluydu ve uzundu, iyi bir sürücü olabilirdi. O yüzden bu adı almıştır.

    Gözde, Taşçaynar ve Akbar’ın yavrusudur. Tıpkı annesi gibi mavi gözlü, oyunu çok seven bir dişi idi. Yine annesininki gibi kasığında beyaz bir leke vardı.

    Kepa, sayga avına çıkan avcılardan biridir. Diğerlerinin aksine evsiz barksız ve serseri değildir.

    Boss (Patron,Kandalov), sayga avına çıkan avcılardan biridir. Bu ava gelmeden epeyce önce, bir bölüğün kumandanlığını yapmış bir teğmendi.

    Mişaş ( Mişa Şabaşnik), sayga avına çıkan avcılardan biridir. Boğa gibi kuvvetli, saldırgan ve kötü idi.

    Hamlet (Galkin), sayga avına çıkan avcılardan biridir. Bu topluluktaki yeri en geridedir. Ayyaşlığı yüzünden sahneden pek erken ayrılmış ve kendini bu kazançlı işte bulmuştur.

    Uzukbay (Yerli), sayga avına çıkan avcılardan biridir. En belirgin özelliği, hiçbir şeyi izzetinefis meselesi yapmayışı, öz saygısının olmayışıdır. Ne denirse kabul eden, her teklife uyan biridir. Bir şişe votka karşılığında yapmayacağımı şey yoktur.

    Abdias, dik alınlı,soluk yüzlü bir gençti. Kendi neslinden olan bir çok insan gibi o da saç sakal bırakmıştı ve saçları omuzlarına kadar düşüyordu. Kara sakalı onu güzelleştirmiyordu ama ağırbaşlılık veriyordu. Kara gözleri ışıl ışıl parlasa da ruhen tatminsizlik içinde olduğunu da belli ediyorlardı. Hiçbir zaman canlılığını yitirmeyen fikirleri onun için hem fotoğraf hem de neşe ve umut kaynağı idi. Dinde reform yapmak gibi aşırı isteğinden dolayı papaz okulundan kovulmultur Daha sonra “Genç Komünistler” adlı mahallî bir gazetede yazarlık yapmış, bu sırada uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çeteye röportaj yapmak için karışmıştır. Asıl amacı, onları iyi yola çekmektir. Daha sonra sayga avı yapan avcıların arasına karışmıştır. Ona göre; modern dünyada “Tanrı ve insan “ anlayışı günün en önemli ve en heyecanlı konusu olacaktır. Ona göre olması gereken, günün ihtiyaçlarına cevap veren başka bir iman anlayışıdır.

    Viktor Nikiforoviç, Abdias’ın arkadaşıdır. Tarih öğretmenidir.

    İgor (Mors), kaçakçılardan biridir.

    Lenka, kaçakçılardan biridir. Henüz on altı yaşındadır. Ailevi durumu kötüdür ve annesini hiç tanımamıştır. Üç yaşına kadar Murmansk’taki yetimler yurdunda kalmış, sonra bir çift onu evlat edinmiştir.

    Petruha, kaçakçılardan biridir. Henüz yirmi yaşındadır. Zengin olma tutkusunu aklından çıkaramayan, sınırsız bir övüngeçlik ve maymun gibi en olmaz şeyleri taklide karışan biridir.

    Peder Dimitri (Kondüktör Peder), dinî kurumlarla papaz okulları arasında koordinasyonu sağlayan kişidir. Orta yaşlı, çok ihtiyatlı, saygıdeğer bir insandı.

    Grişan, uyuşturucu kaçakçılarının başıdır. Abdias’ın fikirlerine karşı çıkar.

    Kolia, yassı burunlu, kızıl saçlı, Kafkas şivesiyle konuşan biridir. Grişan’ın yardımcısıdır.

    Mohaç, uyuşturucu kaçakçılarından biridir. İçlerinde en çevik olanıdır. Grişan’ın yardımcılarındandır.

    Pontius Pilatus, Hz. İyi yargılayan kişidir. Roma valisidir. İsa’yı fikirlerinden vazgeçirmeye çalışır.

    Hz. İsa, İnsanları doğru yola davet eden kişidir. Romanda, Abdias ile kaderleri bağdaştırılmıştır. Golgotha tepesinde çarmıha gerilir. Amacı, herkesin evrensel iyi’nin sesini işitmesidir.

    Aliye İsmail, Kazak bir doktordur. Abdias’ı tedavi eder.

    İnga Abdias’ın hoşlandığı kişidir. Kırgız bozkırında Cambul şehrinde doğmuş, öğrenimini Taşkent’te yapmıştır.

    İgor, İnga’nın oğludur.

    Bazarbay Noygutov; parayı seven, kötü karakterli bir çobandır. Boston’a kin besler. Kurt yavrularını yuvasından çalar. Boston’un başına gelenlerin sebebidir.

    Boston Urkunçiev, çalışkan bir çobandır. İşinde oldukça başarılıdır.

    Gök Tursun, Bazarbay’ın eşidir. Dayaktan yüzü gözü morartı içinde, gömgök olduğu için bu adı almıştır.

    Enzanar, Boston’un dostu bir çobandır. Eşi Gülümhan’dır.

    Gülümhan, Enzanar’ın eşidir. Eşi öldükten sonra Boston ile evlenir.

    Arzıgül, Boston’un eşidir.

    Kence, Gülümhan ve Boston’un oğludur. Tam adı Kencebek idi. Genç Beğ anlamına gelir.

    İbrahim Çotbayeç, Boston’un da katıldığı komitenin müdürüdür. Çekik gözlü, güçlü, kuvvetli bir adamdır. Hatları geniş ve biraz kabadır.

    Koçkorbayev, komitenin sekreteridir. Boston’un fikirlerine karşıdır.

    Börü Ana , kurtların tanrıçasıdır.

    Eserdeki Fikirler ve Ana Fikir

    Cengiz Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları romanını dört hikâye üzerine oturtmuştur. Bu hikâyeler kurt masalıyla birbirine bağlanmaktadır. Her hikâye bize birçok mesaj vermektedir. Birinci bölümde, insanın keşfedilen madenleri çıkarma uğruna ya da kalkınma planı uğruna tabiatın dengesini bozarken birçok canlıyı kurban ettiğini görüyoruz. Bu hikâyede de kurban edilen kurtlardır. İnsanoğlu, çıkarı uğruna tabiatı bir limon gibi sıkmaktadır.İnsanın tarihin eski dönemlerinden bu yana verdiği bu tahribat kitapta böyle tasvir edilmektedir:

    “İnsanlar, ‘ilah varlık’lar! Mujunkum bozkırında onlar da sayga avlıyordu. Önce at sırtında gelmişlerdi buralara. Üzerlerinde deri elbise, ellerinde yay ve ok vardı. Sonra ateşli silahlarla geldiler, şimşek gibi çakan ve yıldırım püskürten silahlar! Bağrışarak atlarını dörtnala sürüyor ve saygalar her yöne kaçışıyordu. Uçsuz bucaksız bozkırın çalılıklarında onları vurup bulmak yine de zordu. Ama bir gün bu ‘ilah-insanlar’ , arabalarla sürek avı düzenlemeye başladılar. Tıpkı kurtlar gibi, antilopları kovalıyor, sonra vuruyorlardı. Şu son zamanlarda ise helikopter kullanmaya başladılar. Önce havadan sürünün yerini keşfediyor, sonra nişancılar arabalarla oraya hareket ediyor, saatte yüz kilometreden fazla hız yaparak saygaların kaçmasını engelliyorlardı. Arabalar, helikopterler ve hızlı ateş eden filintalar, Mujunkum bozkırındaki denge ve düzeni altüst etmişti.”

    Bir diğer işlenen ana fikir ise iyi- kötü çatışmasıdır. Bu konu Abdias ve Hz. İsa’nın yaşadıkları üzerinden verilmektedir. Aynı zamanda ilahi adalet, kader gibi kavramlar da sorgulanmaktadır. Hz. İsa ve Abdias’ın kaderleri birbirine benzemektedir. İkisinin de hayatında ilahî kudretin varlığı vurgulanmaktadır. İyiliğin evrenselliği temel alınmıştır. Abdias’ın fikirlerinde verilmek istenen asıl mesaj, iman anlayışının günün ihtiyaçlarına cevap vermesidir. Abdias’ın fikirlerine romanda şöyle yer verilmektedir:

    “Ben, bu görüşe tesadüfen, öyle birdenbire gelmedim. Hıristiyanlık tarihini inceleyerek ve modern dünyayı gözlemleyerek geldim. Ve, yeni bir görüş atmak istiyorum ortaya. Tanrı anlayışını çağdaş yapmak istiyorum, bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlansa bile…”
    Boston’un hikâyesinde ise kin besleyen, iftiracı, kötü insanların toplumda ne tür felaketler yaratacağı gözler önüne serilmektedir.

    Roman, hikâye içinde hikâye vererek hem toplumun hem de doğanın tahribatını ele almıştır. Toplumda da doğada da her zaman birileri bu yıkımlarda kurban olur. Bu romanda ise toplumda; Abdias, Hz. İsa ve Boston kurban edilmiştir. Doğada ise kurban Akbar, Taşçaynar ve bozkırlardır.

    Romanın Dili ve Üslubu

    Yazarlar, romanında anlattığı hikâyenin veya vermeye çalıştığı mesajın herkes tarafından anlaşılabilmesine dikkat eder, yoğun ve süslü bir dilin metnin önüne geçmesine engel olmaya çalışırlar. Cengiz Aytmatov da sosyal mesajlar verdiği için verdiği mesajın herkes tarafından anlaşılmasını istemiştir. Bu yüzden, romanda günlük hayatta kullanılan dilden fazla ayrılmamıştır. Olabildiğince açık ve rahat okunabilecek bir şekilde yazmıştır. Romanın serüven romanı olması ve hikaye içinde hikaye olması romanı daha da akıcı bir hale getirmiştir.

    Modern edebiyatın son derece karakteristik bir anlatı tipi olan bilinç akışına Cengiz Aytmatov da yer vermiştir. Bir diğer dikkat çeken nokta ise insan psikolojisi kadar hayvan psikolojisini de ele almasıdır. Romanda hayvan psikolojisi şu şekilde ele alınmıştır:

    “Akbar’aa gelince, o artık hayata yabancı olmuştı. Hiçbir şeyden zevk almıyordu. Hatta insanlar onun varlığını bile unutmaya başlamışlardı… Felaketler Akbar’ın yakasını hiç bırakamıştı. Dünya yabancı, her şeye ilgisizdi artık. Bu yüzden zamanının çoğunu bıkkın, bitkin bir halde kuytularda dolaşarak önüne çıkan küçük hayvanlarla beslenerek geçiriyordu. Yaylaya çıkış mevsimi bile onu canlandırmadı”.

    Romanın Değerlendirmesi

    Dişi Kurdun Rüyaları, toplumsal konulara yer vererek kitabın okunulabilirliliğini arttırmıştır. Romanda, günlük hayatta karşılaşacağımız gaddar, düşüncesiz, kibirli ve iftiracı insan tipini ve dinin dogmalarıyla yaşayan, dinin çağa uygun olmasına karşı çıkan insan tipini görmekteyiz. Bunun yanı sıra kendi çıkarı için doğayı tahrip etmeyi kolayca göze alan insan tiplemelerini de görmekteyiz. Bu günlük hayatta da karşılaşacağımız tipler olduğundan romana gerçeklik katmıştır ve ilgiyle okunmasını sağlamıştır.

    Roman, zaman ve mekanlar arasında sürekli bir yolculuk içerisindedir. Bir hikâyenin sonunu öğrenmeden başka bir hikâye devreye girdiği için bu durum okuyucuda merak uyandırmıştır. Aytmatov, bu bağımsız hikâyeleri büyük ustalıkla birbirine bağlamıştır.

    Romanı beğenmemi sağlayan bölüm ise Abdias ve Hz. İsa’nın fikirlerini anlattığı bölümdü. İlahi adalet, iyi- kötü çatışması ve kader gibi soyut kavramları sorgularken benim de sorgulamamı sağladı. Böylelikle roman okuyucunun psikolojisine de etki etmiştir.
  • 536 syf.
    ·10 günde·10/10
    Öncelikle Esenlikler dilerim, Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ilk kitabı ve öyle görünüyor ki son da olmayacak...

    Trabzon, Tebriz,Tiflis,Batum,Bakü ve İstanbul hattında geçen güzel mi, güzel bir roman...

    Her şey ana karakterin anneannesi ve dedesinin nasıl bir araya geldiğini merak etmesi ile başlıyor.
    Onların fotoğraflarına bakıp geçmişe yolculuk yapması bir nevi.

    Trabzon incisi Zehra ve Tebriz'in meşhur halı tüccarı Settarhan...
    Öyle ayrı hayatlar yaşıyorlar idi ki nasıl birlikte olacaklarını ben de fazlası ile merak ettim. Bu merak beni kitabın sonuna getirdi...

    Zehra'nın hayatı I. Cihan Harbi ile İsmail ve sevdiği beğ olan Celil Hikmet Beği kaybetmesi ile alt üst olurken, Settarhan'ın nişanlanacağı kişinin(Azam), arkadaşı olan Piruz ile kaçması Settarhan için ağır bir durum ve sonrasında Settarhan'ın Sofya'ya duyduğu ne olduğunu tam olarak kavrayamadığı bir duygu ile hırpalanması...
    Her ikisinin de yaşadığı olaylar ve olgular fazlasıyla üzücü.
    Ve kitabın sonunda hayat onları hiç ummadıkları bir anda bir araya getiriyor...
    Son olarak söylemek istiyorum ki:
    "Okunmaya değer bir roman..."
  • 312 syf.
    ·10/10
    Uygulamayla tanıştığım günden itibaren sadece okuduğum kitaplarla ilgili inceleme yapıyordum. Ama bu kitapa hiç inceleme yapılmamış ve alıntı nerdeyse yok. O sebeple inceleme yazma gereği hissettim.

    Lisedeyken(5 yıl önce)büyük bir heycanla okumuştum. Kendimi ve ait olduğum halkı tanımak içindi. Yazarın İngiliz olması özellikle ilgimi çekmişti çünkü biz bile kendimizi yeterince tanımıyorken bir yabancının bize ilgi duyması enteresan gelmişti.

    Yazar İran'da Yaşayan bir gazeteci ve Radikal bir Kemalist tek istediği İran'ın da Türkiye gibi "Laik" olmasıydı. Kendisi Ermeni Düşmanı olan yazar Çeşitli Profesörlerden aldığı mektuplardan dolayı özeleştiri vererek pişman olur. Ve hali hazırda olan Türkiye'deki kalmış azınlıkları incelemek ve 1915'le bağlantı kurmayı hedefler. Bu fikrini Ankara'da bir lokantada arkadaşına açarken Vartolu dükkan sahibi kısa bir Varto Tarihî anlatır ve yazar o zamandan İtibaren Varto araştırmalarına başlar.

    Tüm Varto ilçesinin Önde gelen insanları ile konuşur, anılarını derler( Demir Çelik, Kamer Erdoğan, Zeynel Efendi, M.Şerif Fırat, Nazım, İsmail Han ve birçok insanla). Özellikle 3 Nesil Alevî Kuşak ile yaptığı görüşmelerde 3 farklı ve birbiriyle çelişen ifadeler karşısında oldukça şaşırır. Benim de en sevdiğim kısım burasıdır.

    Şeyh Said isyanı üzerine duran yazar aslında isyanın Cibranlı Halid Beg'in daha önde olduğunu ama idam edilmesi sonucunda önderliğin Şeyh Said'e kaldığını katılar ile sunar. Daha önceleri Alevi düşmanı olarak bize öğretilen Şeyh Said'e katılan tek Alevî Aşireti olan Avdelan aşireti üzerine baya ilgi gösteren yazar beni kendi dedelerimle ilgili baya bilgiyle donattı. Ulasal bağımsızlığı Dinden daha önemli gören bir aşirete mensupmuşum:)

    Yazar çeşitli köyler ve tarihi üzerinde dururken aslında bölge tarihini de ele alır. Tek katılmadığım yerler ise güncel siyasi ve özgürlük savaşçıları hakkındaki dar, gelişigüzel eleştiri- suçlamaları.

    Tabi Kürdi bir coğrafyada sarışın mavi gözlü olmak zor. Hem Kürd siyasileri ve devlet kolluk güçleri tarafından ajan olarak suçlanan yazar baya zorluklar çekmiş. Muş ve Varto arasında değerlendirmeleri hâlâ geçerlidir:)

    Dizilerde gösterildiği gibi olmayan Varto ve Çevresini tanımak için yeterli olmasa da yardımcı kaynak olarak değerlendirilecek bir kitaptır. Belki okurken benim gibi akrabalarınızı daha iyi tanırsınız. Daha fazla ilgi görmesi dileğiyle. 2014den bu yana 5000 basmayan bu kitap çok daha fazla okunmalıdır.

    Göreceksiniz ki Kürdistan'da Alevî-Sunni çatışması aslında egemenlerin yarattığı bir çelişkidir. Toplumsal hafizasız Halkımıza hafıza yaratacaktır.