Kendi ölümümü veya Bergetto’nun kitaplarında insanlara vaat ettiği türden, hatıralarımı, kusurlarımı, kişiliğimi yanımda götüremeyeceğim bir “sonraki hayat”ı düşünmekte zorlanmamın temelinde de aynı itiraz vardı; hatıralarım, kusurlarım ve kişiliğim var olmama fikrini kabullenemiyorlar, benim için ne hiçlik istiyorlardı, ne de kendilerinin olmadığı bir ebediyet.
Artık bir dünyam, bir odam olmadığına göre etrafımı çeviren düşmanlarca tehdit edilen, kemiklerine kadar yüksek ateşin istilasındaki vücudumdan başka vücudum kalmadığına göre, yalnızdım, ölmek istiyordum. O sırada büyük annem içeri girdi ve içine kapanmış kalbimin önünde, yayılabileceği sonsuz mekânlar açıldı.
Çağımızın hastalığı,her alanda, nesneleri, mutlaka gerçekte bulundukları çerçeve içinde göstermek ve bu şekilde, özünü, onları gerçeklikten yalıtmış olan zihinsel edimi yok etmektir.
Ancak bu unutuş sayesindedir ki, ara sıra eski benliğimizi bulur, olaylar karşısında o eski benlik gibi tavır alır, artık kendimiz değil, o insan olduğumuz için ve şimdi bizim ilgisiz kaldığımız şeyi o insan sevdiği için, yeniden acı çekeriz.