• Ancak tıpkı Yahudiler gibi
    mülklerinden edilmiş ve yurtdışına yayılmış Filistinlilerin geri dönüşüne izin
    verilmemektedir. Bu insanlar için Ortadoğu’nun yeni Yahudileri denilebilir.
    Irksal ve talmudik ayrıcalıklar, İsrail’in evlenme ve boşanma yasalarında
    da görülür. Resmi nikâh diye bir şey yoktur ve evlilik ve boşanma
    işlemlerinde yetkili kılınmış olan ortodoks hahamlar bir Yahudiyi, ortodoks
    Yahudiliği benimsemedikçe Yahudi olmayan biriyle evlendirmezler. Bu
    yüzden inançsız bir Yahudi bile, Yahudi olmayan biriyle evlenemez. Bu
    durum, medeni haklar hareketi öncesinde ABD’nin pek çok eyaletinde
    uygulanan, ırklar arası evlilikleri yasaklayan kanunlara benzetilebilir.
  • Böylece Dönüş Yasası, ABD’nin Doğu Avrupa Yahudileri dâhil Doğu ve
    Güney Avrupa asıllı göçmen sayısını Batı Avrupalı göçmenler lehine kısıtlayan ırkçı göçmen kotalarını bile geride bırakmıştır.
  • Dönüş Yasası’nda bir Yahudi, “Yahudi bir anneden dünyaya gelmiş ya da Yahudiliği benimsemiş ve başka bir dine mensup olmayan kişi” olarak tanımlanır. Yahudi olmayan bir anne ile Yahudi bir babadan dünyaya gelmiş birisi bu nedenle yurtdışında dinini değiştirmediği sürece vatandaşlığa kabul edilmez. Kanundaki bu maddede bahsi geçen din değiştirmenin, reformcu ya da muhafazakâr [ortodoksi dışı] bir haham tarafından gerçekleştirilmesi durumunda da geçerli olup olmadığı tartışmalıdır; ancak ortodoks hahamlık kurumu, ortodoksi-dışı din değiştirmelerin kabul edilemeyeceğinde ısrarcıdır.
  • İsrail, Hitler kurbanlarına kapıyı kapatan kapitalist ABD hükümetinin ve
    kısa zaman sonra örtük bir anti-semitik bir seferberliğe başlayacak olan ve
    İngiliz askerî gücünün Ortadoğu’dan çıkmasını isteyen Stalinist Sovyet
    hükümetinin 1947 yılında Birleşmiş Milletler’deki toplantıda verdikleri
    oylarla kuruldu. İsrail’in kuruluşunu mümkün kılan faktörler; Hitlerciliğin
    kurbanlarının gidecek yerlerinin olmaması, 1 milyon 250 bin civarında
    Filistinlinin topraklarından sürülmüş olması ve İsrail ile Arap ülkeleri
    arasında düşmanlık tırmanırken Ortadoğulu Yahudilerin yüzyıllardır
    yaşadıkları anavatanlarına mülteciler olarak geri dönmeleriydi.
  • Peygamberler Dönemi
    İsrailoğulları’nın tarihi Tevrat’a göre MÖ 1750’lerde başlar. Tevrat’ın yaratılışa ait olan ilk kitabı Genesis’e göre, Yahudi kavminin başlangıcı İbranilerdir ve Yahudi dininin kurucusu İbrahim (Abraham veya Abram)’dir. Kuzey Sami kavimlerinin atası sayılan ve Hz. İbrahim’in soyundan geldiği kabul edilen İbraniler, kendilerini “Tanrı’nın seçilmiş kavmi” olarak görmüşlerdir. Bu halkın inancına göre Tanrı, Hz. İbrahim’in kişiliğinde İsrailoğulları ile gerçekleştirdiği anlaşmayla onları yalnızca kendisine tapınmakla görevlendirmiş, Hz. İbrahim’i tanrısal gerçekleri dünyanın bütün kavimleri arasında yayması için seçmiştir (Kitab-ı Mukaddes Eski Ahit, 1976: Tekvin Bap 17). Bu anlayış itibariyle Yahudilik, sadece bu topluluğa ait bir din olma ayrıcalığına inanılarak varlığını sürdürmüştür.
    Tevrat’a göre Yahudiler, Hz. Nuh’un oğlu ve Sami ırkının atası sayılan Sam neslindendir. Sami ırkına mensup olan Yahudilerin en eski vatanları Mezopotamya idi. Yahudiler uzun süre Arabistan çöllerinde yaşadıktan sonra Fırat ve Dicle Nehirleri’nin uzandığı Mezopotamya ile Akdeniz sahillerini içine alan, “Yeşil Hilal” olarak adlandırılan tarıma elverişli alanlara göç etmişlerdir. Mezopotamya Suriye arasında çobanlıkla geçinen ve ilkel bir topluluk olan Yahudiler, daha sonra Hz. İbrahim döneminde Filistin’e yerleşmişlerdir (Kitab-ı Mukaddes Eski Ahit, 1976: Tekvin Bap 13).
    Tevrat’a göre Hz. İbrahim, Yehova (Allah)’nın emriyle kabilesinin başında Babil’deki Ur şehrinden Tanrı tarafından vaat edildiğine inanılan “vaat edilmiş toprak” Kenan diyarına göç etmişlerdir. Tevrat’ın efsanesine göre Tanrı’nın Hz. İbrahim’e “Mısır Nehri’nden büyük nehir olan Fırat’a kadar Kenaniler, Keniziler, Kadmoniler, Hettiler, Perizziler, Refailer, Amoriler, Girgaziler ve Jebusilerin memleketini senin nesline veriyorum,” dediğine, Nil’den Fırat’a kadar uzanan toprakları İsrailoğulları’na verdiğine inanılır (Kitab-ı Mukaddes Eski Ahit, 1976: Tekvin Bap 15). Kenan diyarına gelen Yahudiler, bölgeye hâkim olan ve Filistin’in ilk halkı olarak bilinen Sami ırkına mensup kabilelerden Kenaniler ile baş edemeyerek Mısır’a göç etmişlerdir (Armaoğlu, 1994: 5). Bölgedeki kuraklık da göç etmelerine eklenen diğer bir neden olmuştur.
    İbrani2 olan Hz. İbrahim’in dini, oğlu İshak ve İshak’ın oğlu Yakub’a geçerek İsrailoğulları’nın dini olmuştu. Hz. Yakub, Yahudi tarihi içinde önemli bir yer oluşturur. Çünkü artık İsrail kavmi oluşmuştur. İnanışa göre Hz. Yakub’un adı Tanrı tarafından ilahlarla mücadele eden anlamına gelen İsrail olarak değiştirilmiş, onun oğulları Ruben, Şimeon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Yusuf, Benyamin, Dan, Naftali, Gad ve Aşer’in adlarıyla anılan Oniki Kabile3 de İsrailoğulları adını alarak İsrail kavmini meydana getirmiştir (Güngör, 1998: 78).
    Tevrat’a göre Hz. İbrahim’in torunlarından Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf, firavunun nazırı olmuştu. Kenan diyarından Mısır’a göç eden İsrailoğulları’nın sayısı Hz. Yusuf zamanında artış göstermiş fakat Yahudiler zenginleşip ülkenin kilit noktalarını ele geçirmeleri nedeniyle Mısır firavunlarının zulüm ve baskısına uğrayarak zamanla köle durumuna düşmüşlerdi. MÖ 1200’lere kadar orada tutsak kalmışlar, Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan ayrılarak kölelikten kurtulmuşlardır. Tevrat bu döneme Exodus (Çıkış) demektedir. Tevrat, İsrailoğulları’nın Musa Peygamber’in liderliğinde Sina Yarımadası’ndaki Sina Dağı’na geldiğini bildirir. (Kitab-ı Mukaddes Eski Ahit, 1976: Çıkış Bap 1). Tanrı tarafından Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda On Emir4 bildirilmiştir. Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a nasip olmayan dönüş Hz. Musa’nın yardımcısı Hz. Yuşa zamanında gerçekleşmiş, Kenan diyarı (Arz-ı Mev’ud, vaat edilmiş topraklar) olarak bilinen bugünkü Filistin’e yönelmişlerdir. Mısır’dan göç eden Yahudiler Filistin’e hâkim olmak için bu ülkeye adını vermiş olan Filistiler5 ve çeşitli halklarla savaşmışlar ve MÖ 1234’ten sonra Filistin’e hâkim olmuşlardır (Kocabaş, 1987: 9). Mısır’dan çıkış Yahudilerin özgürlüklerinin evrensel bir simgesi olmuştur. Hz. Musa İbranileri din ve kültür birliği ile bir arada tutarak bir Yahudi milletinin temellerinin atılmasını sağlamıştır. Hz. Musa’dan sonra yerine geçen Hz. Yuşa, Kenan diyarını fethettikten sonra burasını on İsrail kabilesine paylaştırmıştır.
    MÖ 1200–1030 yılları arasındaki dönemde İsrail aşiretleri düşmanlarıyla mücadele için bir araya gelme ihtiyacı duyduklarında, siyasi ve askeri yeteneklerine güvendikleri lider kişilikleri geçici olarak başlarına getirmişlerdir. Bu geçici liderler Hâkim olarak adlandırılmış ve Yahudi tarihinde, Hz. Yuşa yönetiminde Kenan ülkesine geri gelinen zamandan, İbrani monarşisinin kurulduğu döneme kadar geçen döneme de “Hâkimler Dönemi” denmiştir. Bu dönemde İsrailoğulları kendi aralarında da mücadele etmiş ve büyük başarılar kazanamamışlardır. Tevrat’ın Hâkimler kitabında, küçük İbrani boylarının birbirleriyle mücadelelerini anlatan bölümler bulunmaktadır (Kitab-ı Mukaddes Eski Ahit, 1976: Hâkimler Bap 1-21).
    Yaklaşık 200 yıl boyunca göçebe yaşam tarzı sürdüren İsrailoğulları yerleşik yaşama geçince çiftçilik ve el sanatlarıyla uğraşmaya başlamışlardır. Bu gelişmeler sayesinde toplumsal ve ekonomik güçlenmeyi destekleyerek liderlerinin ardından gitmenin bölünmüşlükten kaynaklanan mücadelelere son vereceğine inanmışlardır. Böylelikle Yahudiler hâkim denilen şefler tarafından bir süre yönetildikten sonra kabilelerini bir arada tutacak bir kral seçme gerekliliği duymuşlardır.
    Yerleşik hayata geçen Yahudilerin savaş dönemleri ile barış dönemleri süreklilik gösterdiği için savaş dönemlerinde lidere ihtiyaç duymuşlar, kabile düzeninin dağınık olmasının yaratacağı tehlike nedeniyle kabileleri arasında birlik sağlayacak ve sürekliliği olacak bir yönetici seçmeye karar vermişlerdir. MÖ 1020’de ilk Yahudi kralı olarak başa geçen Saul, dağınık kabile yapısını bir arada tutmaya gayret etmiştir. Saul adlı kraldan sonra oğlu Davud kral olmuştur. MÖ 1004-965 tarihleri arasında Hz. Davud, oniki İbrani kabilesini tek bir krallıkta toplamış, Kudüs’ü ele geçirerek bu şehri ilk Yahudi devletinin başkenti yapmıştır (Turan, 2002: 17). Hz. Davud kral olduğu dönemde Tevrat’a ilaveler yapmıştır. Bu kutsal kitaba Zebur denir. Davud ölmeden önce oğlu Süleyman’ı tahta çıkararak kral ilan etmiştir.
    MÖ 965-930 tarihleri arasında krallığını yürüten Hz. Süleyman zamanı krallık tarihinin en iyi dönemidir. İsrail Krallığı kuzeydeki On Kabile’nin (Yahuda ve Benyamin kabileleri dışındaki bütün İsrail kabileleri) Mısır’dan Fırat Irmağı’na kadar uzanan topraklarını içine almış, krallık gerek ekonomik gerek siyasi bakımdan büyük gelişme göstermiştir. Süleyman, ilk Yahudi tapınağını (Beyt-i Makdis-Süleyman Mabedi) inşa ettirerek Kudüs’ü İbranilerin kutsal şehri haline getirmiştir (Turan, 2002: 17). Bu dönem “Birinci Tapınak Dönemi” olarak adlandırılmıştır. Hz. Süleyman’ın MÖ 930 yılında ölümü üzerine yaklaşık 70 yıl kadar süren ilk İsrail Devleti’nin varlığı, İsrail adı altında yaşayan Oniki Kabile’nin iç ihtilafları, yoğun yabancı etkisi ve kentsel yaşamın gelişmesinin ortaya koyduğu gerilimler nedeniyle sekteye uğramış, Hz. Süleyman’ın oğlu Rehoboam tahta çıktığı dönemde tüm bu etkenler devletin ikiye ayrılmasına yol açmıştı. İki ayrı Yahudi devletinden biri kuzeyde İsrail kabilesinden on tanesini içine alan ve başkenti Samaria (Samariye veya Nablus) olan İsrail Krallığı adını almış, diğeri güneyde Davud’un soyundan gelen Yahuda ve Benyamin kabilelerinin yönetiminde olan, Kudüs şehrine sahip Yahuda (Juda) Krallıkları olarak kurulmuştur. Yaklaşık 200 yıl varlığını koruyan kuzeydeki krallık, ayakta kaldığı dönem boyunca hanedanlar arasındaki sürtüşme ve dengesizliklerle uğraşmıştır. Başkenti Samariye’nin düşmesi ile MÖ 722’de yıkılan İsrail Krallığı Asur İmparatorluğu’nun hâkimiyetine geçmiş, yaklaşık 350 yıl boyunca ayakta kalan, MÖ 587’de çöken Yahudi Devleti ise Asur İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan Bâbil Krallığı’nın istilasına uğramıştır (Küçük Hayat Ansiklopedisi, 1968: 1194). Tüm bu gelişmeler neticesinde Yahudiler Bâbil’e sürülmüş, Kudüs tapınağı da yıkılmıştır. Bundan sonra Yahudilerin göçe mecbur bırakıldıkları dağılma dönemleri başlamış, bu olaylar Yahudilerin tarihinde “Bâbil Sürgünü Devri”6 olarak yerini almıştır (Meydan Larousse, 1992: 695). Bâbil sürgünü Yahudilerin milli duygularının daha da kuvvetlenmesine imkân vererek Filistin’e tekrar dönme umuduna dayanmalarını sağlamış, Yahudiler bu sayede dayanışmalarını korumuşlardır.
    Bâbillilerin zaferi Birinci Tapınak Dönemi’nin sonu olmuştur. İlk tapınağın Bâbilliler tarafından yıkılması sonrasında Yahudilerin sürgün edilişleri diasporanın (yayılış) başlangıcıdır. Bu sürgünün ardından Yahudilik dini bir anlayış dışında bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Yahudiler sürgün edildikten sonra Filistin ile bağlantılarını koparmamışlardır. Yahudilerin Bâbil esareti yaklaşık 70 yıl sürmüştür. Bu süre sonunda Pers Hükümdarı Keyhüsrev MÖ 538’de Bâbil’i ele geçirip Bâbil Krallığı’na son vererek sürgündeki Yahudilerin yurtlarına dönmelerine izin vermiş, böylelikle Yahudiler Filistin topraklarına ilk dönüşü gerçekleştirmişlerdir. Pers Hükümdarı II. Dara zamanında refah ve hürriyete sahip olarak özerk bir yönetime kavuşan Yahudiler, Kudüs’te Babilliler tarafından yıkılan tapınağın yerine MÖ 515’te ikinci bir tapınak7 inşa etmişlerdir (Armaoğlu, 1994: 9).
    Filistin üzerinde Pers egemenliği MÖ 535-332 yılları arasında devam etmiş, MÖ 332’de Makedonya Kralı Büyük İskender’in Fırat’tan Mısır’a kadar uzanan toprakları ele geçirmesi ile Filistin üzerindeki Pers egemenliği son bulmuştur. İsrailoğulları’nın peygamberler dönemi, MÖ 444’te Pers kralının Hz. Musa’nın yasalarına bağlı kalma çağrısıyla son buldu. Pers kralı, Hz. Musa’nın yasalarını bütün ülkede geçerli ilan ederek önce Tevrat’ın büyük bölümünün yazıya geçirilmesini, sonrasında da sözlü yasaların derlenmeye başlanmasını sağladı. Tevrat’ın beş kitabı, Süleyman Meselleri, Rut, Rahipler Kitabı, Eyüp Kitabı, Naşideler Naşidesi bu zamanda tamamlanmıştır (Kocabaş, 1987: 19).
    Büyük İskender’in Filistin’in de içinde olduğu Suriye topraklarını hâkimiyeti altına alması sonrasında Yahudi tarihinin Helenistik dönemi başlamış, MÖ II. yüzyıla kadar Yahudi dini ve kültürü üzerindeki Yunan etkisi, İslamiyet’in doğacağı VII. yüzyıla kadar devam etmek mecburiyetinde kalmıştır. Büyük İskender’in ölümü ile imparatorluk parçalanmış, Filistin ve Mısır, General Batlamyus’un hâkimiyetine girmiş, bu dönemde Yahudilere Mısır’da yeni kurulan İskenderiye şehrine göç için teşvikte bulunulmuştur. Helenistik dönem ile Suriye, Anadolu, Bâbil ve özellikle İskenderiye’de Yahudiliğin önemli merkezleri ortaya çıkmıştır. Bu dönem süresince Yahudiler Yunan hâkimiyeti altında Yunanlaştırma politikasının baskısı altında kalmışlardır. Makedonya Krallığı’nın Filistin’de Helenizm’i yerleştirmek istemesi neticesinde, putperest Yunanlı yöneticilerin Tevrat’ı yasaklamaları ve kutsal tapınağa putperestliğin sembolü Zeus heykelinin konması Yahudilerin ayaklanmasına yol açmış, Makabi isyanı patlak vermiştir. Yunan ordusu MÖ 163’te Makabi ailesinin önderliğinde başlatılan isyanı bastırarak Kudüs’ü ele geçirmeyi başarmış ancak Yahudilerin direnişlerini sürdürmeleri karşısında bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır8 (Meydan Larousse, 1992: 695).
    Yahudiler üzerinde Yunan hâkimiyetinden sonra Romalıların hâkimiyeti kuruldu. MÖ 64-MS 324 yılları arasında Filistin Romalıların elindeydi. Roma İmparatorluğu Suriye üzerine yürüyerek Yahudileri hâkimiyeti altına almıştır. Roma egemenliği döneminde başlangıçta Yahudilere iyi davranılmış, hatta hoşgörülü kanunlarla korunarak sınırlı bir yetki verilmiş, Yahudi halkının cemaat işlerinin tanzimi, Kudüs’te oturan büyük rahiplere bırakılmıştı. Ancak zamanla Roma idaresinde Yahudilere uygulanan vergilerin ağırlığı, feodal yöneticilerin zulmü ve dini gerekçeler yeni isyanları beraberinde getirmiş, Yahudiler arasında bağımsız bir Yahudi devleti kurma girişimleri yoğunlaşmıştır. Bu amacı benimseyen Yahudiler Tevrat’a mutlak bağlılığı gerekli görüyorlar, Yahve (Tanrı) her şeyin efendisi olduğuna göre dünyanın bir gün Yahudilerin hükmü altına gireceğini, inançlarına bağlı kalırlarsa zafer elde edeceklerine inanıyorlardı. Bütün bu gerekçeler ile Yahudiler, MS 66-73 tarihleri arasında tekrar ayaklandılar. Bu ayaklanma nedeniyle Roma orduları Kudüs’e yönelerek Bâbil sürgünü dönüşünde inşa edilmiş olan ikinci tapınağı yıkmışlardır (Armaoğlu, 1994: 9). Bu olaydan sonra Yahudiler bölgeden göç etmeye zorlanmışlar, başta Mısır olmak üzere Romalıların hâkimiyeti altındaki farklı ülkelere sürülmüşlerdir. Roma zulmünden kaçmayı başarabilen Yahudiler başka ülkelere dağılmışlar ancak direnişlerini sona erdirmemişlerdir.
  • İsmail ve İshak kardeştirler. Babaları İbrahim'dir. İsmail Arap kabilesinin babasıdır. İslam Peygamberi, İsmail gibi Arap olduğundan, ona mensup olduğu gibi, İslamiyet'i kabul etmiş olan ve Arap olmayan kavimlerin de İsmail'in kavmine mensup oldukları kabul edilir. İshak'ın oğlu Yakup'un kendisine sonradan verilen isim İsrail olduğundan, Beni İsrail adıyla bilinen Yahudiler, İshak'la ve dolayısıyla İsmail'le ve de dolayısıyla Yahudiler ile bütün Müslümanlar ve İslam ailesine mensup olan Türklerle kardeştir.
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."

    Kaan Ç.