• Rıfat Ilgaz'ın hastaneye yatışı ile ilgili, Başdan gazetesinin, 28.1.1949 gün ve 25. sayısında şu haber verilmiştir: "... hastaneden çıkan Ilgaz, on gün kadar savcılıkta ifadeler ve muhakemelerle meşgul olmuş ve tekrar hastalığı arttığından yatağa düşmüştür. Rıfat'ı para ile yatıracak bir hastane dahi bulunamamış, nihayet Vali Vekili Haluk Nihat Pepeyi'nin ve Sağlık Müdürü Faik Yargıcı'nın yardımları ile, Heybeli Ada Sanatoryumuna yatırılabilmiştir. Rıfat'ın sıhhi durumu, henüz düzelmiş değildir.




    BAŞDAN - Rıfat Ilgaz'a gösterdikleri iyilikseverlik ve yardımlarından dolayı, Haluk Nihat Pepeyi ve Faik Yargıcı'ya teşekkürlerimizi bildiririz.




    Bu arada " Krallar" yazısından dolayı yargılama da sürmektedir. 12 Ocak 1949 günü Yedinci Asliye Ceza Mahkemesinde ikinci duruşma yapılmıştı. Bu duruşmayla ilgili olarak Başdan gazetesinin 28 Ocak 1949 günlü 2 5 . sayısının 3 . sayfasında şu

    haber yayımlanmıştı:

    Markopaşa'nın muhakemesi

    ( ... ) Gelen müdafaa şahitleri dinlendi. Bu davanın görülebilmesi için davacı kralların memleketlerindeki Ceza kanunlarında da, mezkur yazıların suç olup olmadığı hakkında, Adalet bakanlığına sorulan suallere henüz cevap gelmediğinden ve bu

    cevabın gecikmesi ihtimaline binaen muhakeme 27 Ocak gününe bırakılmıştı. Dünkü celsede, Rıfat Ilgaz'ın dışarı çıkamayacak kadar hasta olduğuna dair Heybeliada Sanatoryumu baştabipliğinin gönderdiği rapor okundu. Rıfat Ilgaz'ın müdafaa şahitlerinin istinabe

    yolile alınan ifadeleri okundu ve:

    "İngiltere, Mısır ve İran Devlet Reislerini tahkirden dolayı dava açılmış bulunduğundan T. C. K. nun 167 inci maddesi gereğince, tahkikatın icrası için, ecnebi Devlet Reisieri hakkında, kanunumuzdaki hükümterin kabul edilip edilmediğini yani İngiliz, Mısır ve İran ceza kanunlarında 164 üncü madde karşılığının

    bulunup bulunmadığının bilinmesine ihtiyaç olduğundan, bu cihetin Bakanlıktan savcılıkça evvelce sorulduğu bildirilmiş olduğundan, işbu soru neticesinin bildirilmesi hususunda, tekrar savcılığa yazılmasına ve beklenen cevabın gecikmesi ihtimali bulunduğundan, duruşmanın 16 şubat Çarşamba saat 14 e

    bırakıldığına karar verildi.

    Markopaşa'nın aynısı olan Hür Markopaşa'nın sahip ve yazı işleri yönetmeni Orhan Erkip de tutuklanmış, Sultanahmet Cezaevine konmuşmr.



    Markopaşa · 14 Ocak 1949 · Sayı: 12 (36)

    Gazetenin bir önceki sayısı ile bu sayı arasındaki sürede Sabahattin Ali'nin ölüm haberi alınmıştır. Bu sayı baskıya verilmeden az bir süre önce haber alınmış olmalı ki yalnızca çerçeve içinde haber konmuştur:

    "Sabahattin Ali:

    Markopaşanın ilk kurucuları arasında bulunan Sabahattin Alinin ölümünden duyduğumuz üzüntü sonsuzdur. 18 Ocak Salı günü çıkacak olan BAŞDAN gazetesinin 24 üncü sayısı, Sabahattin Alinin hatırasına ayrılmıştır. Sabahattin Ali sayısında, en yakın kalem arkadaşlarının hatıra ve intibalarını bulacaksınız..



    Markopaşa'nın bu sayısında birinci sayfadan "Emniyet Müdürlüğü'nün Dikkatine" başlıklı yazı verilmiştir. Yazıda, Markopaşa'nın sık sık toplatılma olayı konu edilmiştir: "Şimdiye kadar 11 sayı çıkabilen gazetemizin dört sayısı, ait olan makamın emirleri ile ve memurlarınız tarafından toplatılmıştır. Toplatılan sayıların adalet huzurunda hesabını vermekten vicdan huzuru ve zevk duyacağız. Biz de hakkını aramasını bilen vatandaşlar sıfatı ile, muhakkak nazar ile baktığımız beraatimizden sonra, polislerin bayilere ve müvezzilere verdikleri makbuzları göstererek gazetelerimizin geriye verilmesini rica edeceğiz. Halbuki aldığımız birçok haber ve mektuplardan öğreniyoruz ki, bir çok yerlerde, bilhassa taşrada memurlar, makbuz vermeden gazetelerimizi toplamakta, hatta toplama emri olmayan sayıları dahi almaktadırlar. Şüphesiz bu hareketler, vazifelerinde pek nazik ve bize karşı çok kibar davranan emniyet teşkilatına atfedilecek bir hareket olmayıp, birkaç memurun kendi işgüzarlığıdır. Fakat neticede mutazarrır olan biziz. Bu gazetenin ne zorluklar ve ne gibi maddi fedakarlıklarla meydana geldiği, herkesten çok, emniyet memurları tarafından bilinmektedir. Son günlerde müvezziler elinden alınan gazetelerin yırtıldığı hakkında şikayetler de çoğalmıştır. Bütün bunları tevsik edebilecek durumda olduğumuzdan ileride menfaatlerimizi korumak hakkımızın baki kalması için dikkatinizi çeker ve bu hususun önlenmesi için malumaten arz ederiz. Markopaşa





    Sık sık yaşanan toplatma olayları yüzünden okuyucuya da bir duyuru yapılmıştır:

    BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇlKAR. SEKİZİ İLE DOKUZ ARASINDA FlRSAT BULURSA SATlLlR. DOKUZDA TOPLATlLIR. SAAT ONDA, MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN .KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR.



    Yazının ilerisi şöyledir:

    Bu gazetede, haklı ile haksız mücadele etmektedir. Bu gazetede, halk kütlesi ile, halktan olmayan bir avuç insan mücadele etmektedir. Bu gazete, zeka ile hamakatin [ahmaklığın] mücadelesidir. Eskiden matbaaları yıktırırlardı. Bütün dünya matbuatında, kendileri için bunun ne fena propaganda olduğunu anlayınca,

    bu sefer haftada birkaç defa, kasabalara, köylere kadar mitingler yaptırmağa başladılar. Bu da sökmeyince gazetemizi Anadoluya sokmamağa başladılar. Bu da kar eylemeyince Sıkıyönetimin adaletine (!) sığındılar. Bütün bu gayretler bizi susturamadı. Şimdi daha yenisini buldular. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatıyor. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatılıyor.

    Bazıları bize,

    - Çok ağır yazıyorsunuz. diyorlar.

    Böyle söyleyenler, düşünmüyorlar ki, istim arkadan geliyor. Evvela topluyorlar, sonra da mahkemeye veriyorlar. Sen istersen beraat et.

    Onlar; gazeteyi topladılar ya . . . Halka okutmadılar ya . . . Seni zarara soktular ya . . . Şunu bilin, eğer bu gazeteyi bir sayı da, bomboş, bembeyaz

    çıkarırsak, yine toplarlar ve bu sefer de boş çıkarmak sureti ile bilmem kim efendimize hakaret ettiğimizi iddia ederler. Şu aşağıdaki boş bıraktığımız kısımdan, türlü manalar çıkarmak için kim bilir, nasıl uğraşacaklardır.



    Gazetenin sık sık toplatılmasından doğan sıkıntıyı aşmak için tutulacak yollar da okuyucuya mizahsal biçimde sunulmuştur:

    Öteden beri bilindiği üzere, Markopaşa daima muhalif olarak tanınmıştır. Son baskılar o kadar artmıştır ki, artık muhalefete imkan olmadığını anlayan Markopaşa, bundan sonra muvafıklar safında yer almaya karar vermiştir. Markopaşa bundan sonra daima ve daima efendilerimize methiyeler yazacak ve kasideler düzecektir. Bu dahi efendileri tatmin etmezse, büsbütün havadan sudan mevzular yazılacak, mesela hıyar sayısı, şalgam sayısı gibi sayılar çıkarılarak, bu gazetelerde yalnız hıyarlara ve şalgamlara methiyeler tanzim edilecek, bamyanın fazileti, kendini nimetten sayan kuru fasulyenin şerefi, milli nohudun asaleti gibi çok değerli mevzular üzerinde ileri geri fikirler yürütülecektir . . .



    Aziz Nesin'in birinci sayfadaki "Leb . . . Dostlarım Leb!" yazısı Markopaşa üzerindeki kara bulutları konu etmektedir:

    "Affedin beni dostlarım, affedin. Ne söylesem suç, ne yazsam günah, ne desem kabahat oldu. Arife tarif mi lazım. Siz olsun anlayın lisanı Azizden dostlarım.

    Sağ gözümü kırpınca, anlayın ki papazdır, başpapaz ... Siz tanırsınız o başpapazı, hani dün gece yoksul çocukların şerefine şampanya patlatmıştı. Sol gözümü kırpınca, papasın oğlanı. Siz bilirsiniz kimdir, Maçabeyinin oğlanını, gerisinde tırnak izi vardır. Sağa bakarsam, anlayın ki dam, hani dün gece, uyuz itleri

    koruma cemiyetinde kokteyl vermişti, işte o dam. Sola bakarsam, Kozbeyi, onu da tanırsınız., vur Kozhey'ini, vur!

    Anlayın işmardan, anlayın kaş gözden, anlayın kuş dilinden dostlarım.

    Her biri sefir süfera, vezir vüzera olan büyük muharrirlerin, yılda bir bile semtine uğramayan, perili ilham, dün gece misafirlerimdi. Dostlarım, sizin şerefinize hindi yolar gibi yoldum ilham perilerini, saçlarını didik didik, sizin için dostlarım sabaha kadar beyni mi yedim.

    Ne yazsam, ne söylesem?

    "Havada bulut" desem nem kapıyorlar.

    - Vay! diyorlar, sen bize kaz dersin ha!

    O kadar da çok ki kazlar, o kadar da işkilli ki kazlar …

    Bir yazıya başladım sizin için, güneşe karşı mürekkep aktı kalemimden. Sizin için dostlarım, bu gecenin buzlu mehtabını kanımda erittim. Ve işte alacakaranlığında sabahın, kalemim vakitsiz mi öttü yine? Eskiden öküzün altında buzağı ararlardı, şimdi buzağının altında öküz arıyorlar. Esen badısaba [sabah rüzgarı] değil, badi Hasandır, ki eylemiş bizi berbad dostlarım.

    Siz anlayın lisanı Azizden, siz anlayın Leb ... dostlarım Leb!



    Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmamış, ancak adresi değişmiştir:

    Çemberlitaş Cami Sokak No: 59. Gazete yine Osmanbey Matbaasında dizilip basılmıştır.



    Markopaşa• 22 Ocak 1949 • Sayı: 13 (36)

    Bu sayının "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde bir mektuba verilen yanıt Markopaşa yazarları ile ilgilidir:

    "Eyüp Bahariye mensucat fabrikasından Bay Ali Polat'a: Bu kadar mühim bir mesleği sarih adresinizle yazdığınız için teşekkür ederim. Okuyucuları kendi şahsi meselelerimizle meşgul etmeğe kendimde hak bulamıyorum. Fakat size şunu söyleyeyim ki, ben hapishanede iken, yani elim kolum bağlı iken başına o

    müessif hadise gelmiştir. Tahliye edildiğim gün, her namuslu ve vicdanlı erkeğin yapacağı gibi hareket ettim. Benim bu hareketimi, erkek diye yaşayanların pek azı yapabilir. Ne meslek, ne aile, ne hususi hayatımda şahsıma sürülecek bir leke yoktur. Bana karşı "Kızıl dalkavuğu" demeniz kanunen suçtur. Ben

    ne kızıl dalkavuğu, ne de emperyalistlerin dalkavuğuyum. Ne rubleye ne de dolara boyun eğerim. Ne komünistim, ne de kapitalist uşağı. Ben memleketim ve milletim için çalışıyorum.





    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Hımııık, Hicabi!" başlıklı yazı gazetenin bir önceki sayısının toplatılmamasma ayrılmıştır:

    Hayret, hayret oğlu hayret! Yüz milyon kere hayret. Bu hafta Markopaşayı toplatmadılar. Rıfat öksürerek içeri giriyor:

    - Toplamağa başladılar mı?

    - Hayır.

    - Hayret.

    Sandalyeye oturuyor,

    - Yahu toplamadılar gazeteyi.

    Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı geziniyor:

    - Aziz gazeteyi toplamadılar ha ...

    - Toplamadılar yahu, ne yapalım?

    Biraz sonra,

    - Vay anasını toplamadılar be!

    Rodos'ta, Ahmet isminde bir adam varmış. Bütün Rodos Türkleri bu adamla Hımık Ahmet hımıık! diye alay ederlermiş. Sokağa çıkacak olsa, çocuklar arkasına takılır, kahveye gitse arkadaşları:

    - Hımııık! diye bağırırlar, adama bir dakika rahat vermezlermiş.

    Zavallı o kadar bizar olmuş, o kadar canına tak etmiş ki, senelerce süren bu hımıklıktan bir türlü yakasını kurtaramayınca, nihayet valiye gidip derdini anlatmış. Vali, kati bir emir vermiş.

    - Bundan sonra Ahmet'e kimse hımık demeyecek!

    Ahmet sokağa çıkıyor, hrmık diye bağıran çocuklarda ses yok, kahvede aldıran yok. Ahmet bu hali o kadar yadırgamış ki adeta şaşkına dönmüş. Bu sefer o, bakkalın kapısını açıp başını uzatmış.

    - Hımııık!

    Tütüncünün camından uzanıp:

    - Hımııık!

    Yolda gördüklerine "Hımık!" diye seslenir, sonra kaçarmış.

    Şimdi Rıfat da yerinde duramıyor.

    - Toplamadılar gazeteyi.

    - Toplamadılar ha ...

    - Vay anasını toplamadılar be. ..

    Zavallı Rıfat, gazetenin toplatılmasına, günde birkaç kere savcılı ta ifade vermeye o kadar alışmış ki, artık duramıyor, rahatı kaçıyor. Nerde ise basın savcısı Hicabinin kapısından başını uzatıp,

    - Hımıık Hicabi! diye seslenip kaçacak.



    Markopaşa · 30 Ocak 1949 · Sayı: 14 (36)

    Önceki sayılarda başlığın üstünde yer alan "Toplanmadığı zamanlarda . . ." yazısı, "Fırsat bulabildiği zamanlarda ..." şeklinde değiştirilmiş. Bu da baskıların çeşitlendiğinin ve ağırlaştığının bir göstergesi olsa gerektir. Manşetten verilen haber "Markopaşa'nın Armağanı Şiir, Piyes, Tıp ve Fen Armağanları Dağıtıldı" başlıklı. Haber şöyle: "Markopaşa memlekette ilim, sanat ve fenni himaye maksadı ile, layık olanlara verilmek üzere bir armağan tesis etmiştir. Layık olanlara dağıtılan bu armağanların listesini ve kazananları bildiriyoruz:

    Şiir mükafatını, (Allaha Ismarladık, güle güle) isimli şiiri ile milli şair Behçet Kemal Çağlar kazanmış ve kendisine bir baş milli sarımsak armağan edilmiştir.

    Piyes mükafatını, (Namı diğer Kafasız Ahmet) isimli eserle Necip Fazıl kazanmış, kendisine helalından bir adet Maşallah armağan edilmiştir.

    Tıp mükafatını (Bir yatakta on sekiz hastayı üst üste yatırmak), (Yüz bin veremliyi nutukla tedavi) eserlerinin muharriri Sağlık Bakanı Fazıl Şerafettin Bürge kazanmış ve kendisine vefalı bir vatandaşın iskeleti armağan edilmişse de, mikrop geçer diye Bakan hediyesini almamıştır.

    Fen mükafatını, Topkapı'da oturan Abdüssamet efendi isminde bir emekli memur kazanmıştır. Mükafatı kazanmasını temin eden eser (Bir düzlemde eşit gerilmeli, üçgen sınırlı olan bir Tıngırnnın denge durumunun, belirtili zıngıntısının dik dörtgeninin üç buçuğa çarpayı) isimli kitaptır. Bu mühim eserinden

    ötürü, Abdüssamet efendiye, ivedilikle iki kıvanç, üç güvenç ve bir Bilinç armağan edilmiştir.

    Armağanları kazanacakları seçmek için, bakkal Bogos; Sırık hammalı Memiş; Balatta Mişon ve Langa Bostanında uzman Mişon ağadan mürekkep edebi ve ilmi heyet kurulmuştu.



    Birinci sayfada "inanılmayan Şeyler" başlığıyla değinilen konulardan bazıları da şunlar:

    • Bu ay içinde Amerika ve İsviçre bankalarına büyük adamlardan hiçbiri para yatırmamıştır.

    • Hükümetimiz Amerika'ya, İngiltere'ye ve sarraf Artin efendiye olan bütün borçlarını ödemiş ve meclise denk bütçe getirmiştir.

    • Türkiye'de seçimler yenilenmiş, seçim sırasında jandarmalar hiçbir vatandaşın sırtına binmemişler ve hiçbir vatandaşı dövmemişlerdir. Vazifelerini suistimal eden jandarmalar hakkında kanuni takibata geçilmiştir.

    • Kasımpaşa'da oturan bir vatandaşımızın, Bitpazarından dün çocuğuna bir çift eski papuç almağa muvaffak olduğu Anadolu Ajansı tarafından tebliğ olunmuştur.

    • İnönü stadında yapılan maçta, hakem dayak yemediğinden, maçın tekrarı için, Beden Terbiyesizliği Genel Müdürü tarafından kulüplere emir verilmiştir.

    • Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas dün Bakanlık dairesine beş dakika uğrayarak, bir cigara içmiş ve ciddi memleket meseleler ile meşgul olmuştur.

    * Dün Avrupa seferinden limanımıza gelen İstanbul vapurunda gelen kıymetli yolcuların hiç birinde kaçak eşya, kürk, mücevher bulunamamış, yolcuların gümrük memurlarına karşı gösterdikleri bu muvaffakiyet takdirle karşılanmıştır.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen iki mektup ve verilen yanıtlar da şöyledir:

    Kasımpaşa'da Bay Bedri yazıyor: "Geçenler Amerika'dan Patrik getirttiğimizi yazdınız. Acaba bu Amerikalı Patrik Atinagoras benim günahlarımı çıkarabilir mi?

    Markopaşa: Siz günahı, döviz mi zannettiniz? Bu millerin günahını yirmi beş senedir, iktidar bile çıkaramadı. Vakti ile bir papaz varmış. Kilisenin mahzeninde yıllanmış şaraplarını saklarmış. Bir gün mahzendeki şarapların aşırıldığının farkına varmış. Bunu yapsa yapsa Zangoç yapar, diye, çağırmış. Zangoç'u, günah çıkarma odasına sokmuş. Ve sormaya başlamış: - Ey Zangoç efendi! Papasın mahzenindeki şaraplarını kim aşırdı?

    Zangoç'ta hiç ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Bu sefer Zangoç'u dürtüp:

    - Neye cevap vermiyorsun? diye sormuş.

    Zongoç da:

    - Efendim, demiş, sesiniz duyulmuyor. İsterseniz siz buraya gelin, ben size sorayım. Papaz, günah çıkarma odasına girmiş, bu sefer Zangoç sormuş:

    - Papaz efendi! Zangoç'un karısı ile aşna fişna olan kimdiiir?

    Papazda ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Papaz perdeden başını çıkarıp:

    - Sahiden duyulmuyormuş Zangoç efendi, demiş.

    Bilmem ki, şimdi de kim kimin günahını çıkaracak? Günah bini aşmış.





    Beyoğlu'nda S. O. yazıyor:

    Kısa boylu, takma saçlı, takma dişli, çilli, hafif kamburu olan karımı kaybettim, yenisini alacağımdan, eskisinin hükmü yoktur.

    Markopaşa:

    İki adam ölmüş. Çok günah işledikleri için, cehennemin kapısına gelmişler. Sual meleği öndeki ne sormuş:

    - Sen dünyada evli mi idin?

    - Evet, kırk sene bir kadınla evli idim.

    - Eh, sen dünyada çekeceğin azıabı çekmişsin, haydi ... [okunamadı]

    Sıra arkadaki adama gelmiş. O kendi kendine:

    - Bir kere evlenen cennete giderse, ben dört kere evlendiğime göre, haydi haydi cennete gittim diye düşünmüş.

    Melek sormuş:

    - Sen?

    - Ben dört defa evlendim, der demez

    Melek:

    - Haydi, yürü, cehennemi esfeli safiline, diye bağırmış.

    Azizim, sen de hadi bir kere evlendin. Şansın varmış, karıyı kaybetmişsin. Peki, başımızda böyle hükümet varken, insan bir kere daha evlenir mi? Sen karını değil, galiba aklını kaybetmişsin...





    Markoşa'nın bu sayısı, çıkışından "iki saat sonra" toplatılmıştır. Toplatma olayıyla ilgili 8.2.1949 gün ve 15 (36) sayılı Markopaşa'da şu haber-yorum verilmiştir:

    Markopaşa toplarıldı

    Markopaşanın geçen sayısı yine toplatıldı. Türkiye'deki Demokrasi icabı olarak hangi makamın emri ile ve hangi sebeple toplandığını henüz bilmiyoruz.

    14 sayı çıkabilen Markopaşanın beş sayısı toplatılmış oldu ki bu suretle Markopaşa yeni bir rekor daha kırmış bulunuyor demektir. Türkiye'de böyle bir şerefi ilk defa. Markopaşa kazandı:

    Gazete satışa çıktıktan iki saat sonra tamamen satıldığı için, gazeteyi toplayan emniyet memurları adeta bizim iade memurluğumuzu yapıyorlar. Emniyet müdürlüğü de iade depomuz haline gelmiştir. Esas en iadeleri koyacak yerimiz de yoktu. Bize resmi makbuzlar vermek sureti ile iade hesaplarımızı gayet iyi tutan emniyet teşkilatına alenen teşekkürü bir borç biliriz.





    Markopaşa · 8 Şubat 1949 · Sayı: 15 (36)

    Bu sayıdan seçeceğimiz ilk yazı "Yan Yan Kiteysun!" başlığını taşıyor. Okuyalım:

    Hasan Saka düştü. Biz onun düşeceğini, haddimiz olmayarak çok evvel söylemiştik. Siz şimdi dersiniz ki: - Hasan Sakanın düşeceğini söyleme de bir keramet mi? Nasıl olsa bir gün düşecek değil mi idi? Doğru, haklısınız, düşmez kalkmaz bir Allah var, nasıl olsa düşecekti ama, düşmeden düşmeye fark var. Hasan Saka palas pandıras düştü. Karadeniz köylerinden birine, dağdan değirmen taşı indirmek lazım gelir. Hasan isminde birini köylüler bu işe memur ederler.

    Hasan dağa çıkar. Değirmen taşını nasıl köye indireceğim diye düşünür, düşünür, nihayet değirmen taşının ortasındaki deliğe girerek yuvarlanmaya karar verir. Köylüler Hasan'ı taşın deliğine sokarlar ve yukardan aşağıya salıverirler. Taş yuvarlana yuvarlana giderken, tabii Hasan'ın da pestili çıkar. Bunun farkına varmayan köylüler, yuvarlanan taş köy yolundan çıktığı için, ha babam bağırırlarmış:

    - Uy Hasan! Yan kideysun. Hasan yan yan kideysun.

    Hükümer bir değirmendir, döner. Hasan Saka bu değirmenin taşını dağdan indirmek için, taşın deliğine girip yuvarlanmaya başladığı zaman, biz ona seslenmiştik:

    - Uy Hasan, yan yan kideysun.

    O aldırmadı, nihayet yuvarlandı ve düştü.

    Yeni Başbakan Şemseddin Efendi hazretleri için geçen de yazdığım yazıdan dolayı bana çattılar:

    - Dur bakalım, dediler. Adam daha koltuğa yeni çıktı. İyi ama, körlempeden çıktı. Zamanın şartlarını bir az anlayanlar, onun Hasan Sakadan beter yuvarlanacağını söylüyorlar. Görünen köy kılavuz mu ister. Başbakan olduğunun haftası benzine zam yaptı. Günah bizden gitsin. Biz bağırıyoruz: "Uy

    Şemsettun, yan yan kiteysun! .. "



    Üçüncü sayfada yayımlanan "Komünizmle Mücadele" başlıklı yazı da şöyle:

    Bana anlattılar, ben de size anlamıyorum: İsmi lazım değil, bir arkadaş bir tanıdığa borç vermiş. Vadesi dolunca gidip parasını istemiş. Öbürü inkar ermiş. Derken aralarında bir haraza çıkmış. Gırtlağına sarılacak değil ya ... Bir iki ileri geri söylenmiş, dönmüş evine. Bizim arkadaşın lafları, borcunu inkar eden namuslu vatandaşı müteessir etmiş. Polise koşup, filanca komünisttir, komünistlik propagandası yapıyor, diye haber vermiş. Bizim arkadaşın, ne propagandadan, ne polisten haberi var. Dünyadan bile haberi yok. Bir sabah erkenden evlerinin kapusu çat çalınmış. İrili ufaklı dört polis, paldır küldür içeri girmişler. Ara tara; yatakların altını, döşeklerin arasını, oturağın içini, fare kapanını ... yok yok.

    - Nereye sakladın?

    - Neyi

    - Komünist propagandasını.

    Arkadaş, hık! diye bir gülmüş.

    - Çabuk çıkar.

    İşin şakaya gelir tarafı yok. Memurların en büyüğü hangisi ise o:

    - Biz, demiş, bu evde komünistliği bulmadan bir yere gitmeyiz. Hem biz adama çıkartmasını biliriz. O sırada arkadaşın kitaplarını aramakla meşgul memurlardan biri elinde bir kitapla gelmiş.

    - Buldum beyim, demiş.

    - Ne buldun?

    - Kırmızı kaplı bir kitap.

    Kitabı açıp bakmışlar ki, üstünde Fransızca bir şeyler var.

    Nihayet kafa kafaya verip söktürmüşler. Lam yukarı la, "rı"yı sine vur, rus .. Urus! Tamam demişler. U Frenkçede harfi tariftir. Malumatı daha geniş olanı, "hayır, harfi tarif değil article'dir" demiş.

    - İyi ya, la article, Rus da Rus, demek bu Rus kitabı. Ve böylece ciltlerle Larousse'u almışlar.

    Urusun arasından bir fotoğraf çıkmış.

    - Bu sakallı herif kim? diye sormuşlar.

    - Şekspir, demiş.

    - Bu herif gavur mu? Nerelidir bu kafir?

    - İngilizdir efendim.

    - Demek yabancılarla da münasebetin var. Söyle şu sakallı gavurun adresini.

    Bizim arkadaş Şekspir'in adresini verdikten sonra palas pandıras götürülmesi lazım gelen yere götürülmüş. Cümlece malum olan fizik ve metafizik muameleye tabi tutulmuş ve komünistler arasında Şekspir nam kefere için de bir dosya açılmış. Kulağınızda bulunsun diye bu fıkrayı yazdım. Benden söylemesi. Zira bu günlerde komünistlikle mücadele var da .. Hani evinizde Larousse bulunur; Şekspir bulunur, sonra karışmam!



    Son sayfadan da iki ilan seçelim. İkincisi Markopaşa ile ilgili: Türkiye Zira-i Donatım, Ticari Batırım, sina-i yutum, Umum müdürlüğünden.....



    Markopaşa ilanından da anlaşılacağı gibi işler karışmış görü1üyor. Nitekim gazetenin bu sayısı da toplatıldı. Son hafta içinde Markopaşa ve Markopaşacıların başlarına gelenleri, 11.02.1949 gün ve 27 sayılı Başdan gazetesinde yayımlanan "Bir Hafta İçinde" başlıklı bir haberden okuyalım:



    Son hafta içinde BAŞDAN gazetesinin bir sayısı ile Markopaşa'nın 14 ve 15. sayıları toplatıldı. (Azizname) isimli küçük kitap toplatıldı. Ve kitabın muharriri Aziz Nesin'in Basın Savcılığında sorgusu yapıldı.

    ( ... ) Bütün bu faaliyetin bir hafta içinde olduğunu görenlerin umumiyede kanaatleri şudur:

    "Bu devrede yazı yazmak, gazete çıkarmak, kitap yayınlamak imkanı yoktur. Biz. hala bu iddianın aksini ispata çalışıyoruz.. Bizim bu ısrarımız, memleketimizde gerçek demokrasinin olduğunu bilmekten ziyade, olmasını arzu ettiğimiz içindir. Fevkalade maddi ve manevi sıkıntı içinde olduğumuz için,

    elinizde tuttuğunuz şu küçük gazetenin kaç sayı daha çıkabileceğini biz de bilemiyoruz..



    Son tümcenin altını çizmek gerekir. Parasal sıkımılar vardır, ama asıl sıkıntı, toplatma ve soruşturmalardır. Burada "neden" gizlenmiş, "sonuç" kestirilerek vurgulanmak istenmiştir. Gerçekten de Markopaja iki sayı daha çıkabilmiş, sonra gazetenin çıkışı yine başka adla sürdürülebilmıştır.



    Markopaşa · 14 Şubat 1949 · Sayı: 16 (36)

    Markopaşa'nın bu sayısı "Özel Hıyar sayısı" olarak düzenlenmiştir. Bunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır:

    "Ne yazsak Markopaşa'yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen gazetemizin yedi sayısını topladılar. Biz de zülfiyare dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp de çarpılmayalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmaya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyve ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız. Hatta memleketimizin hıyarlarını rencide etmemek için, onların aleyhinde bile bulunmayacağız. Gelecek sayımız da muşmula sayısı olacaktır.

    Markopaşa'nın "Özel Hıyar" sayısında hıyarla ilgili şu haber de yer almış: "Hıyar pek lezzetli bir meyve mıdır, sebze midir? Orası malum olmamakla beraber çok lezzetlidir. Sözüne güvenilir kaynaklardan, yani, büyük adamın karısının berberinden aldığımız malumata göre, Hıyarın meyve mı, yoksa sebze mi olduğunu

    tayin için uzmanlardan mürekkep bir komisyon toplanacaktır. Ekseriyetle muhalifler ve bilhassa Demokratlar, hıyarın meyve olduğunu iddia ederek havayı bulandırmaktadırlar. Halk Partililer ise, yirmi beş senelik tecrübelerine dayanarak, hıyarın sebze olduğunda direniyorlar. Bu ehemmiyetli mesele memleketimizde halledilmesi lazım olan ilk, esaslı ve belli başlı mesele olarak ele alınmış ve iki parti arasında sıkı demokrasi gösterilerine sebebiyet vermiştir. Hatta hıyara ait bu demokrasi münakaşaları sırasında, iki Demokrat dayak yemiş, bir Halkçı da ağır surette yaralanmıştır.Buna rağmen hıyarın ne olduğu henüz anlaşılamadığından dört tane mütehassıs heyetin celbine, Langa bostanında inceleme yapmasına ve ayrıca beş yüz heyetin de yabancı memleketlere

    gönderilmesine karar verilmiştir.

    Hıyar işi ile Milli Eğitim Bakanlığı da ilgilenmektedir. Bir kısım bilginler bu sebze veya meyveye hıyar, bir kısmı Salatalık denilmesini istemektedir. Henüz bu ilmi mesele de halledilmediğinden, bir ilmi komisyon çalışmalara başlamıştır. Dış memleketlerden ithal edilen hıyarları, Ticaret Bakanı Cemil Sait Köküiçerde eğri olduğu için beğenmemiştir. Bu suretle Cemil Sait Köküiçerde'ye hıyar beğendirmenin çok zor bir iş olduğu anlaşılmıştır.



    Birinci sayfadaki Başbakan'a hitaben "Sansür istiyoruz!" başlıklı yazıda da Markopaşa'nın başına gelenler anlatılmış:

    Sayın Başbakan:

    Bu sayısıyla 16 sayı çıkabilen Markopaşanın yedi sayısı toplatılmış bulunuyor. Başdan gazetesinin de üç sayısı toplatıldı. Bir de Azizname isimli kitabımız toplatıldı. Öyle görüyoruz ki, Türkiye'de "var" diye iddia edilen basın hürriyeti, tamamı ile bir tuzaktan ibarettir. Biz devri saltanatın sansürüne çoktan razı

    olduk. Biz sansür istiyoruz, sansür ... Anladınız mı efendim? Mahkemelerde sürünmek, sorgu suallerle üzülmek, hapislerde çürümek istemiyoruz. Sansür istiyoruz, sansür istiyoruz, yine de sansür istiyoruz. Türkiye'de demokrasi olduğunu dünyaya ispat için göstermelik bir Basın hürriyeti değil, bir tuzak değil, sansür istiyoruz. Anti demokratik kanunların değiştirilmesi gibi aslı olmayan işlerle uğraşacağınıza sansür koyun. Millerin hayrına yapacağınız en müspet iş budur. Sansür, sansür … Saygılar …



    Sayfanın alt sağ köşesinde de "Hıyara Methiye" yazılmıştır.

    Methiyenin son dört dizesi şöyledir:



    Kadrini takdir ederler cümle şaklaban bile,

    Bezmi meyi nuşana cilvekarsın ey hıyar!

    Her sözüm olmuş günah, her ne desem vebali var,

    Neylesem netsem de azdır, ey hıyar oğlu hıyar!



    Üçüncü sayfada " Demokrasiye, Hıyara, Muşmulaya ve Turpa Dair" başlıklı yazıda Markopaşa konu edilmiş:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halk'a verdi huzur

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur!





    Markopaşa'nın (5.6.10. 11. 14 . l5 . 16 .) sayılarını topladılar. Esasen Markopaşa şimdiye kadar on beş sayı çıkabilmişti. (. .. ) Elbette biz bütün bunları toplansın diye çıkarmıyoruz. O halde ne yapalım, ne edelim ki, nasıl yazalım ki, toplamasınlar.Bence bunun imkanı yoktur. Ne yapsak, neylesek toplayacaklar.

    Siz, buluttan nem kapma tabirini bilirsiniz. Vay sen bana kaz dedin, hikayesini de bilirsiniz. Bizim halimize uygun daha bir çok hikayeler vardır. Bir öğretmen, senelerce Doğu kasabalarında çalışarak, birkaç kuruş toplamış. Evlenmek üzere, İsranbul'a dönüyormuş. Yolda bir adamla arkadaş olmuş. Bu adam, öğretmenin parasına göz dikmiş alacak ama, beraber yiyip içtikleri, yol arkadaşlığı ettikleri için hor be hor, gırtlağına sarılıp alamıyormuş.

    Bir bahane icadı için uğraşır dururmuş. Öğretmene sormuş:

    - İstanbul'da ne yapacaksın?

    - Evleneceğim.

    - Ben de evleneceğim. Bir oğlum olursa adını Hasso koyacağım.

    Sen Hasso'yu okutursun değil mi bay öğretmen?

    - Ne demek, elbette okuturum.

    - Tembellik ederse döğersin değil mi?

    - Yok canım, ne münasebet, hiç çocuk döğülür mü?

    - Yaramazlık ederse elbet döğersin.

    - Yine döğmem.

    - Canım haşarılık ederse, haylazlık ederse, yine döğmez misin?

    - Döğmem yahu ...

    - Başa çıkamazsan ne yaparsın?

    - Eh, belki şöyle hafif hafif okşar korkuturum.

    Bunu fırsat bilen adam öğretmenin gırtlağına sarılmış:

    - Vayy, demek ki sen Hassoyu döğersin ha ...

    Böylece öğretmenin paracıklarını gırtlağına basa basa basa almış.

    Maksat gazeteyi toplamak olduktan sonra, daima, ileride doğması melhuz Hasso'nun dayak yemesi ihtimaline binaen mühim (!) sebepler bulunabilir.



    Bir de kurt kuzu hikayesi vardır hani. Kuzuyu gözüne kestiren kurt, kendisine göre bir bahane icat etmek vehmine kapılmış. Beraber dereden su içerlerken kuzu derenin alt başından ve suyun akış istikametine göre kurttan daha alt tarafta su içtiği halde, (vay suyu bulandırdın) diye kuzuyu parçalamış. Biz lisanı hal ile diyoruz ki, siz bize şöyle söyleyin:

    - Efendiler, biz size yazı yazdırmayacağız. Siz gazete çıkarmayın. Biz buna eyvallah deriz, demeye mecburuz. Yahut gazetelerimizi toptan kapatın. Siz de kurtulun, biz de. O da olmazsa, yazılarımızı çıkmadan evvel, piyeslerde, film senaryolarında olduğu gibi sansürden geçirin. Onlar da bize yine lisanı hal ile

    diyorlar ki :

    - Hayır. Türkiye'de matbuat hürriyeti olduğu için biz sizin gazetenizi kapatmayız. Türkiye'de basın hürriyeti olduğu için sizin yazılarını sansür de etmeyiz. Böyle bir şey yaparsak, dünyaya karşı ayıp olmaz mı? Biz ancak siz her gazete çıktıkça toplatırız. Ama sen mahkemede beraat etmişsin, et ... Kimin umurunda.

    Ben senin ananı ağlatırım ya ... Nasıl olsa sen bizimle başa çıkamazsın, top atarsın. Tarihe ters taraftan şöhret veren meşhur Halet efendiyi bilirsiniz.

    O kadar adam, o kadar genci astırmış, boğdurmuş ki, birgün birisi:

    - Efendi hazretleri, bu gençlere yazık oluyor, demiş.

    Halet efendi şu cevabı vermiş:

    - A canım, ihtiyarlara günah oluyor, gençlere yazık oluyor diyorsunuz. Ben her zaman asılacak orta yaşlı adamı nereden bulayım?

    İşte bu Halet efendi bir gece rüya görür. Rüyasında, kethüdası Halet efendinin gırtlağına sarılır, boğmaya çalışır. Can havli ile uyanan Halet efendi hemen emir verir: -Tiz Kethüdanın canı cehenneme boynunu uçurup yerine bir başka kethüda gele. Kendisinden evvelki kethüdanın başına gelenleri duyunca adam pılısını pırtısını toplar gider. Kapıdan çıkarken hüdamdan biri:

    - Nereye böyle? diye sorar.

    Kethüda:

    -Vallahi ben gidiyorum azizim, der, zira efendi hazretlerinin rüyasına girmemek de benim elimde değil ya...

    Bu Halet efendinin arkasından şair Figani şu beyti yazmış:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur.

    Yarının şair Figanilerine böyle bir şaheser yazdırmak için müthiş bir gayret var. Fakat efendilerimizin rüyalarına girmemek, onları tatlı uykularından can havli ille bam tellerine basılmış gibi zıplatmamak için ne halt edelim? İşte bu elimizde değil!

    Ne yapalım ki, kalemimizin ucu efendilere dokunmasın. Bir kolayını bulduk. Bakalım bu sefer ne bahane bulacaklar? Gazetemizin bu sayısı "Hıyar sayısı" olacaktır. Ondan sonra da şalgam ve bayır turpu fevkalade sayılarını çıkaracağız. Bu kısımları sen bomboş kağıt da çıkarsan demokrasiye bu kadar

    iftira etmeyin. Benim böyle zerzevada, bamya ve hıyarla uğraştığımı görünce artık ıslahı hal ettiğimi anlarlar ve gazeteyi toplamazlar. Bakalım kim haklı çıkacak, bakalım ayinci devran ne gösterecek. Ve minallahunevfik…



    Üçüncü sayfada "Hazreti Hıyara Mektup" başlığıyla, " İstanbul hıyarlarının ağzından, Ankara hıyarlarına" şeklinde hitap edilerek kaleme alınan bir mektup yayımlanmış: İstanbul hıyarlarından Ankara hıyarlarına mektup:

    Hıyar cenapları:

    ANKARA

    Azizim, Ankaralı hıyar cenapları;

    Dün Langa bostanında yapılan hıyarlar kongresinin üçüncü dönüm, ikinci oturumunda, Çengelköy hıyarları ile, Langa hıyarları arasında, kongre başkanlığı sebebi ile, gürültülü tartışmalar olmuştur. Malumu alileri olduğu üzere, Çengelköy hıyarları turşuluk küçük hıyarlar olduklarından, neticede pek iri yarı

    olan Langa hıyarları, bu demokratik münakaşayı kazanmışlardır. Reis olan hıyar efendi kürsüye çıktığı zaman, Çengelköylü hıyarlar yapraklarını ve diplerini yere vurarak gürültü ediyorlardı. Reis ilk söze başlar başlamaz, bütün hıyarlar ayağa kalkmak için dikilmişler ve yapraklarını birbirine vurarak alkışlamışlardı. .

    Pek hararetli geçen kongrede, Ankaralı hıyarlara tazim telgrafı çekilmesine karar verilmiş ve kifayeti müzakere kararı ile, oruruma nihayet verilmiştir.

    Zarı haşmet hıyarinize, İstanbul hıyarlarının tazim hislerini sunar ve bostanınızda daim olmanızı, bostan korkuluğundan niyaz eyleriz efendim.

    İstanbul hıyarları namına

    Tarafız bir hıyar

    Son sayfada bir ilan yer almış:



    Gazete sayıları toplatılıyor ama sahibi ve sorumlu yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz neden tutuklanmıyordu? Bu sayının çıktığı günlerden birinde, Rıfat Ilgaz Heybeliada Sanatoryumundaki odasında günlük gazeteleri eline almış, göz gezdiriyordu. İşte tam o sırada okuduğu bir haberle irkildi. Kendisinin tutuklanıp

    cezaevine yatırıldığını yazıyordu . . .

    ... Nasıl olurdu? Krallara hakaretten yargılanmam sonuçlansa bile daha Yargıtay'ı vardı işin. Meclis'e hakaret dosyası Ağır Cezaya verildiği gün tutuklanmam gerekirdi. Sanatoryumda yatan mikroplu bir hastayı tutuklayıp cezaevine götürebilirler miydi? Bunları benden çok daha derin, inceden inceye düşünen

    Başsavcılık, Sanatoryuma hemen Adliye hekimini göndermişti. Durumumu olduğu gibi bütün açıklığıyla inceleyecekti. Ne değişirdi? Tevfik İsmail gereken raporu vermişti önceden. Durumum cezaevinde kalmaya elverişli değildi. Başsavcılık, Sultanahmet Cezaevi Başhekimliğine sormuştu:

    "Bu durumda bir hastayı kabul eder misiniz?" diye. Niçin kabul etmesinlerdi! Tam kuruluşlu bir hastaneydi. Burada gerekirse "Sadır Ameliyatı" bile yapılabilirdi! Böyle bir yetkili, yetenekli Başhekimliğin raporu üzerine Başsavcılık ne yapsındı? İster istemez hastayı, Heybeli Sanatoryumundan

    kaldırıp, Sultanahmet Cezaevinin tam kuruluşlu Hastanesine gönderecekti!



    Bir gün yatağımın çevresinde, görmeye alıştığım Hereke kumaşından yapılmış kırçıl paltoluları görünce hiç yadırgamadım. Nöbetçi doktorumuzu da almışlardı aralarına. Her şey yönetmeliğe uygun olarak oluşturulup geliştirilmişti. Böyle anlarımda, nerden geldiğini bilmediğim bir güçle, yatağımdan çıkmıştım: "Peki!" dedim. "Götürün beni!" Onlar da işlerinin adamıydı doğrusu: Nerdeyse pijamalarımla götüreceklerdi, omuzlayıp! Daha pabuçlarımı bile bağlamadan:

    "Yürü!" dediler.

    " Doktorlar yürüyemeyeceğimi bildirdiler sanıyorum, size!" dedim.

    "Bir araba tutun yürüyemezseniz!"

    "Siz" dedim. "Şu kadar yıllık memursunuz ... Böyle kendi isteğiyle, kendi parasıyla, kendini zindana attırmak isteyen suçluya rastladınız mı?"

    Durdular ... Çok bilmiş bir gülüşle beni güzel hemşirelerin, aydın asistanların ve ücretli hastaların önünde bozum etmeden tepeden tırnağa bir süzdüler. Sözlerimin bir şaka olduğunu belirtmek için gülüştüler. İçlerinden birisi, ne düşündüyse düşündü:

    "Rıfat Bey!" dedi, "Kapıya kadar bir davransanız ... Araba hazır! .. "

    "Buyurun gidelim!" dedim, "Araba hazırsa!"

    Üzerimde (hep böyle söylenir, ama benim ki doğruydu.) beş kuruş para yoktu. Hastanede tanıştığım Karacabeyli Nuri:

    "Sanıyorum, paran yok," dedi. "Eğer olsaydı, sen bu adamlara bu lafları da söyletmezdin! Al şu, sağ kalırsam ödersin, sonra bana!

    … Sultanahmet Cezaevinin kapısından içeri girdiğimde hava kararmıştı.



    Markopaşa'nın bu sayısı Bakanlar Kurulu'nun 17.2.1949 tarih ve 3/8814 , 3/8822, 3/8823 karar sayılı kararlarıyla toplatılıyordu. Gazetenin kovuşturmaya uğraması ve Rıfat Ilgaz'ın tutuklanmasıyla Markopaşa'nın ikinci dönemi de kapanmış oluyordu. Ilgaz bu olayı şöyle anlatıyor:



    "... Ali Karcı'yı erkenden göndermişti Aziz Nesin. ( . . . ) Bir dilekçeyle başka bir arkadaşa aktarmalıydım Markopaşa'yı. Hesabı görülecek beş altı dosya daha vardı geride. Nasıl olsa içerdeydik, kapatırdık bu dosyaları da. Her biri için teker teker tutuklama kağıdı kesilmesi bile gerekmezdi artık..."



    Birinci dönemde çeşitli adlarla 36 sayı çıkabilen Markopaşa, ikinci dönemde ancak 16 sayı çıkabilmişti.







    MARKOPAŞA'NIN III. DÖNEMİ

    Markopaşa · 1 Nisan 1949 · Sayı: (36 +16) - 1



    Rıfat Ilgaz içerideydi. Aziz Nesin'i rahat bırakmıyorlardı. Markopaşa'yı çıkaramıyordu. Bir buçuk ay sessizlik içinde böyle geçmişti. Derken 1 Nisan 1949 tarihinde bir Markopaşa sayısı çıktı. Sayısını gözlere sokarcasına açık seçik verdi. Üstelik yılını da ilk çıkışından başlatarak "3" diyecek kadar açık: "Yıl: 3 - Sayı: (36+ 16) - 1" . Matematik işlemi gibi de olsa öncelikle geçmişini toparlamış oldu. Markopaşa'nın bu sayısında "sahip ve yazı işlerini" Mahmut

    Kayman üstlendi. Adresi: Ankara Caddesi, No: 59; dizildiği ve basıldığı yer Seyhan Matbaası'ydı.

    İlk sayfada "Üçüncü Doğuş" olayı anlatılmıştı: Markopaşa 16 sayı çıkabilen ikinci devre neşriyatından sonra, şimdi üçüncü defa tekrar çıkmaya başlamıştı.

    Aynı fikir ve inançlarla yeniden çıkarken, bütün kuvvetimizi okuyucularımızdan aldığımızı tekrarlamak lüzumunu duyuyoruz. İftira çamurları ve tezvirat zifoslar ile üstümüze saldıracaklar yine bulunacaktır. Düşmanlarımızdan tek ricamız, bizi dikkatle okumak zahmetini göstermeleridir. Bize bedava düşmanlık edenlerin, ya aklı ya vicdanı olmadığına inandık. Kimlerin memleket ve millet aleyhinde çalıştığını zaman gösterecektir. Bugünkü ölçü ve kararda acele ermek yanlış netice verir. Halk aleyhinde çalışan halk düşmanları kahrolsun! ..



    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Çoban Köpekleri" başlıklı yazıda, Markopaşa'daki eski havanın bulunamama nedeni anlatılıyor, söz okuyucuya bırakılıyordu:

    Sevgili okuyucularım:

    İhtimal Markopaşa'da alıştığınız eski havayı bulamayacaksınız. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi bir bad-ı meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eee mevsim mevsimdir bu hayat … Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsun?" diye soracaklar da bulunabilir. Onlara bir hikaye ile cevap vereyim: "Adamın biri bir köy evine gece yarısına misafirliğe gider. Malum, köy evlerinin helası dışardadır. Gece dışarı çıkmak ister. Bir de bakar ki, kapının önünde koca bir çoban köpeği yatıyor. Daha kapıyı açarken, iri köpek hırlar. Korkudan dışarıya çıkamayan misafir, sıkışık durumda da kaldığı için kundaktaki çocuğun bezlerini kullanır. Sabahleyin uyanan ev sahipleri çocuğun yiyemiyeceği haltı görünce şaşarlar. O zaman misafir:

    - Koca köpek kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar der.

    Biz yazmasına yazarız, yazarız ama...



    Son sayfadan seçeceğimiz yazıda Markopaşa ile ilgili. "Gazetemizi Niçin Toplarlar?" başlığını taşıyan yazıda Markopaşa'nın yaşamöyküsü özetleniyor:

    Markopaşa şimdiye kadar 53 sayı çıktı. Muntazam çıkabilseydi bu tam bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu 53 sayı ancak iki buçuk senede çıkabilmiştir.

    Markopaşa şimdiye kadar beş ayrı isim altında çıkmıştır: Markopaşa, Malum paşa, Merhum paşa, Alibaba ve Hür Markopaşa. Markopaşa, şimdiye kadar altı neşriyat müdürü değiştirmiştir: Sabahattin Ali, Mücap Nedim Ofluoğlu, Mustafa Uykusuz, Orhan Erkip, Rıfat Ilgaz, Mahmut Kayman.

    53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açılmıştır. 4 muharrir hapse girmiş 24 ay hapis yatmıştır. Halen biri Mısır, İngiliz ve İran kralları ile olmak üzere dört tane açılmış davası vardır. 53 sayı çıkan gazetenin 11 sayısı toplatılmıştır. Şimdiye kadar11 matbaa değiştirmek zorunda kalmıştır: Emek Basımevi, Tan matbaası, Berksoy Basımevi, Işık Basımevi, Stad matbaası, Gütenberg matbaası, Çelik Cilt Basımevi, Büyük Doğu matbaası, Babıali matbaası, Osmanbey matbaası, Seyhan Basımevi.

    Markopaşa Türk mizah edebiyatında ileri bir hamledir. Bu hususu, müteaddit defalar Avrupa gazeteleri de belirtmiştir. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhinde söylenmedik laf kalmamıştır. Fakat bütün bunlar hiçbir vesika ve delile dayanmayan dedikodulardan ileriye geçmemiştir. 53 sayı çıkan Markopaşada Türk milletinin menfaatine uymayan tek satır, tek kelime bulanın alnı karışlanır.





    Son paragrafta gazetenin çıkmama olasılığı kokuyor. Gerçekten de Markopaşa'nın bu sayısı daha basılırken toplatılmıştır. Sonradan alınan 14.4. 1949 tarih ve 3/9149 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla bu sayının dağıtımı yasaklanmış ve toplattırılmıştır. Olayla ilgili olarak, 29 Nisan 1949 günü çıkarılan Yedi-Sekiz Paşa'nın ilk sayısının birinci sayfasına şu haber geçilmiştir:

    İki Kamçı Bir Kuyruk

    Herkes Başına Uyruk

    Kim diyebilir ki, bu memlekette demokrasi yok?

    Kim diyebilir ki bu memlekette hürriyet yok?

    Bu muhakkak satılmıştır!

    Kim diyebilir ki bu memlekette gayri kanuni işler yapılıyor.

    Bu muhakkak ajandır.

    Öyle ya senelerden beri tonlarca demokrasi, kilometrelerce, hürriyet, karış karış yeni zihniyet boşuna mı ithal edildi? Bütün bu demokrasi davası güden gazetelerimize, ajansa, C.H.P. D.P. M.P. Başkanlıklarına ve bütün milletvekillerimize gayri kanuni bir hadiseyi ihbar ediyoruz. 1 Nisan Cuma günü çıkacak olan Markopaşa gazetesinin 17. sayısı henüz matbaada iken 31 Mart perşembe günü akşamı saat 17'de gazetenin basıldığı Ankara caddesindeki Seyhan matbaası emniyet memurları tarafından basılarak makbuz bile vermeden 20.000 gazete müsadere edilmiştir. Bilahare bu müsaderenin İçişleri bakanlığı emri ile yapıldığı memurlar tarafından ifade edilmiştir. Anayasanın mahsus hükümlerine göre (hiçbir matbu'a neşrinden evvel denetlemez ve yoklanamaz). Neşir fiili ise Basın Kanununun 2 inci maddesinde sarih olarak anlatılmaktadır. Basın kanununun 5. maddesi her ne kadar İç İşleri Bakanlığına gazete toplatma yetkisi veriyorsa da bu yetki neşrinden sonraya aittir. Bu itibarla Markopaşa'nın neşrinden evvel müsadere edilmiş olması polislerin çıkış gününü şaşırmış olmasından değil hadisenin apaçık meydanda oluşu da gösteriyor ki bir gayretkeşlik eseridir. Fiil hem Matbuat Kanununa, hem de Anayasaya aykırıdır.

    Sayın milletvekilleri!

    Ve satılmamış halk gazeteleri! Ortada muazzam bir komedya var. Kanunlar hiçe sayılmıştır. Bugün bizim ise yarın da başkalarına

    niçin susuyorsunuz? Niçin bağırmıyorsunuz? Yoksa, yoksa demokrasi dedikleri şey bu mu? Markopaşa'nın bu adla üçüncü dönemi yalnızca bu sayı ile başlayıp yine bu sayıyla son bulacaktır. İlerisi ancak değişik adlardaki Paşalarla sürdürülebilecektir.





    Yedi-Sekiz Paşa · 29 Nisan 1949 · Sayı: 1

    Yedi-Sekiz Paşa'nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Orhan Müstecaplı'dır. Adresi, baskı yeri Markopaşa'nın son sayısı ile aynı. Gazetenin birinci sayfası ile iki ve dördüncü sayfasındaki birer yazı dışında tüm yazı ve karikatürler Markopaşa'nın son sayısındakiler. Yani Markopaşa'nın son sayısının tıpkıçekimi gibi. Bu aynılık yazı yokluğundan değil, paşalı paşasız bir sürü gazete arasında Markopaşa'nın devamı olduğunu kanıtlama zorunluluğundan kaynaklanmış olmalıdır. Gazetenin çıkış öyküsünü Rıfat

    Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Çıktığımı öğrenen Ali Karcı, Yedi-Sekiz Hasanpaşa için Aziz'den yazı geldiğini söylüyor, benden de yazı istiyordu. Ben harıl harıl yazı hazırladım otelde, ilk sayı için ... ( ... ) Yazdığım yazılarla otelin parasını çıkarıyordum. Satış parlak değildi. Aziz Nesin'in Aydın'da bir çiftlikte olduğunu söylüyordu Ali Karcı. Gazete satsa bile geçindirecek gibi değildi bizi. Belli bir idare yeri de yoktu. Basımevi işleri Ali'nin üzerindeydi. Aziz, politik havanın dışında kalmıştı. Bense işi benimseyip havasına girememiştim henüz. Sorumluluğun başkasında olması beni ölçülü olmaya zorluyordu. Cezaevi nedir biliyordum, yazılarım yüzünden başka birinin içeri düşmesine gönlüm razı olmadığından ürkek

    davranıyordum..."



    Yedi-Sekiz Paşa'nın birinci sayfasında, Markopaşa'nın son sayısının toplatılmasına ilişkin haber ve yorum manşetten verilmiştir (Bir önceki sayıda verildi). İkinci geniş alan kaplayan yazıda da Markopaşa'ların ve Markopaşacıların neden başarılı oldukları anlatılmaktadır:

    Neden muvaffak oluyoruz.?

    Bütün gazeteler şanssızlıktan şikayetçi. Bütün kitapçılar krizden bahsediyorlar. Hepsi birbirinin ağzına tükürmüş: "Efendim, halk okumuyor" diyorlar. Biz aksini iddia ediyoruz ve iddiamıza delil vererek ispat ediyoruz.. Şimdiye kadar çıkardığımız. gazetelerden hangisi okunmadı?

    Hangisi satılmadığı için kapandı? Hangisi hesabını zararla kapattı? Oysaki gazetelerimiz polisin ve İrtica kuvvetlerinin daimi baskısı karşısındaydı. Oh olsun, çatlasınlar, patlasınlar işte ... Ne çıkarırsak en az 10.000 satıyoruz., 63.000 satarak Markopaşa'da Türkiye rekorunu kırdık. Hem de, her çıkardığımız. gazete için parasızlıktan esaslı afiş bile yaptıramadığımız. halde. Gazeteciler arasında, gazetenin tirajı bir sırdır, söylenmez.. Biz söylüyoruz.. Ayrıca, fazla satışın reçetesini de veriyoruz.. Başarımızın amilleri şunlardır:

    1 - Bağlı olduğumuz. fikirler, dünyaya hesabını vermiş kuvvetli fikirlerdir; geniş halk kütlesinin menfaatini gütmektedir.

    2- Fikirlerimizi başkalarının yani halktan olmayan ukala dümbeleklerinin beceremediği şekilde söylüyoruz.. Bu gazeteyi halk çocukları çıkarıyor ve halkın dilini yani kendi dilini konuşuyor.

    3- Fikirlerimizi eveleyip gevelemeden, apaçık ve dosdoğru söylüyoruz... San'atımızı halkın benimseyeceği, hoşuna gideceği cazip ve

    yepyeni şekillerde kullanıyoruz..

    4- Gerçeklere inandığımız. için, halkın aleyhine olan her falsoyu yüzlerine vurmaktan ve bu uğurda başımıza geleceklerden korkmuyoruz. Kaybedecek artık hiçbir şeyimiz yok. Yalnız kalan namusumuz ve cesaretimiz en büyük sermayemizdir.

    5- Ve nihayet, gazetecilikte gayemiz para kazanmak değildir. Bu yolda para kazanmak, gayemize varabilmek için çok lazım olan bir vasıtamızdır. Şimdi anladınız mı, bizim gazetelerimiz niçin çok satılır ve okunur. Haydi güzelim, siz de böyle yapın. Çünkü halk böyle istiyor



    Gazetenin birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki yazıda her yeni adla çıkışta verilen yazıdır: "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" Son sayfada "Markopaşayı Niçin Toplarlar" başlığıyla geçmişin özeti yapılmış; Markopşa'nın (36+ 16)-1 sayısında yazılanlardan değişik yanları da var:

    1946 yılında Markopaşa nam bir gazete çıktı. Ve 1949 nisanına kadar ancak 53 sayı çıkabildi. Bu muntazam bir çıkış olsaydı bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu bir senelik neşriyat tam 2.5 senede çıkabildi. Bu gazete muhtelif zamanlarda ayrı ayrı 6 isim, 8 neşriyat müdürü ve on bir matbaa değiştirdi. 53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açıldı. Dört muharrir hapse girdi ve ceman [toplam olarak] 21 ay hapis yattılar. Halen karara bağlanmamış üç davası vardır. 53 sayı çıkabilen bu gazetenin ı2 sayısı toplatılmıştır. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhine söylenmedik laf kalmamıştır. Bu 53 sayı dahil bütün neşriyatında Türk milletinin menfaatlerine uymayan, onu baltalayan tek satır; tek cümle hatta tek kelime bulanına kırk bir buçuk kere maşallah...





    Yedi-Sekiz Paşa· 6 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    Manşetten verilen haber "Fareli Köyde Asayiş Berkemal" başlığını taşıyor. Bu yazıdaki olay için gazetenin soruşturmaya uğrayacağı

    düşünülerek yazının sonuna öncelikle bir not düşülmüştür: "Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir." Markopaşa mizahını

    yansıtması açısından da seçtiğimiz bu yazıyı okuyalım:



    "Devriye gezen otomatik fare kapanları üç buçuk atarak, üç buçuk attırıyor. 1 Mayıs (Yedi-Sekiz Paşa Radyosu - "Resmi surette göndermediğimiz arkadaşımız sinekten korkmaz yeşil bıyık bildiriyor" (İşbu Bıyık bayram münasebeti ile komünizmle mücadele cemiyeti tarafından yeni boyatılmıştır.) 1 Mayısta Sıçanlıköyde yeni bir şey yok. Büyük bir bayram sessizliği büküm ferma . .. 78 hanelik köyün bütün delikleri dört taraftan ellerinde kaş dökücü, kuyruk yakıcı, bıyık kesici bombalamada mücehhez zemberekli tanklar tarafından sarılmış. Tanklar üzerinde bıyık büken, göz süzen uzun kuyruklu siyah kediler kol gezmekte ve etrafı dikkatle kolaçan etmektedirler. Köy halkı deliklerden olsun başını uzatıp etrafı seyredememekredir. Havada uçan, karada sıçan gören kediler de Nuh Nebiden kalma harp

    artığı tekli tüfeklerle ve 61 76 cm. çaplı çakar almaz toplarla zevkli dakikalar yaşatmaktadırlar. Köyde sıkıyönetim yok ama, sıkı yönetime sık sık rahmet okutan sıkıcı yönetim var. Ben, köyün sokaklarını tek başıma dolaşırken çan üzerinden düşen rakıya bartmış bir Ateşböceği, birdenbire ortalığın karışmasına sebep oldu. Devriye gezen otomatik fare kapanları kuru sıkı atan hafif sahra topları ile hücuma geçmiş, tahta kurşun sıkan mitralyözler bu hücumu desteklemiş, devriyeler üç buçuk atarak, üç buçuk attıran bombalarla etrafı allak bullak etmiş, tozu dumana katmıştır. Tozlar dumanlar çekilince Ateşböceğinin kaçtığı, fakat 78 hanelik köyden 66 evin yıkılarak sakinleriyle birlikte öldükleri tespit edilmiştir. Ateşböceğinin bulunamamış olması kolcubaşını kızdırmış geriye kalan 12 hanelik köye aşağıdaki müthiş notayı vermiştir: "Kaybolan Ateşböceğinin bütün köy halkı tarafından gece fenerlerle aranması, bulunmadığı takdirde erkeklerin bıyıklarının kesileceği kadınlarının kirpiklerinin rimelle boyatılacağı tebliğ olunur."

    Ben size bu teli zımbırtıladığım şu anda bayram bütün haşmeti ile devam ediyor!

    Son dakika:

    Köy halkı Ateşböceğini yakalayamadığı ve kolcubaşı da makas ve rimel bulamadığı için köyü yer ile yeksan etmiştir. Son saniye: Muhabirimiz de topu atmıştır. Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "Naylon Demokrasi" başlığıyla Yedi-Sekiz Paıa'nın birinci sayısının toplatılmadığı duyurulmakta

    ve Markopaşa yazarlarının neler yaşadıkları anlatılmaktadır:

    Çok şükür ... Geçen sayımızı toplamadılar ... Toplamadılar, toplamadılar amma, bizi dokuz değil; 99 doğurttular. Ha geldiler

    ha gelecekler diye heyecan içinde bekleyip durduk. Matbaanın zili çalar çalmaz makiniste:

    - Durdur makineyi kardeşim durdur. Gene geldiler. Kağıda yazık fazla basmayalım, diye beş dakikada bir üç dakikada bir adamın beynini bulandırdık durduk. Bu heyecan, gazetenin basılmasından sonra keserken, ayırırken, bayiye teslim ederken son haddini buldu. Kapı, "çat" diye açılmaya görsün, bizim ödümüz "pat" diyordu. Bir adam, bir köy evine misafirliğe gider. O gece aksilik bu ya esaslı bir fırtına olur. Rüzgar kapıyı zorladıkça (yıldırım korkusu ile) yerinden fırlar, uyumadan korku içinde sabahın olmasını beklermiş... Bizim halimiz de böyle işte. Kocaman kocaman adamlar demokrasinin dört şiarından birisi: KORKUDAN KURTULMA HÜRRİYETİdir diye bağır bağır bağırırlar, diğer taraftan polisleri gölgemiz gibi arkamıza takarlar. Ne oluyor, dışarıya para mı kaçırıyoruz, afyon kaçakçılığı mı

    ediyoruz, zimmetimize milyonlar mı geçiriyoruz, yoksa karaborsacılık yapıp milleti mi soyuyoruz? Halkı sülük gibi emen karaborsacıların, ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği bu memlekette halk menfaatinin bahis mevzuu olduğu zamanlarda gözünü budaktan, lafını dudaktan

    esirgemeyen bizleri onuncu köyden de kovmağa alışıyorlar. İşte bizim naylon demokrasimiz!



    Son sayfadaki "Geçmişte Bu Hafta" köşesinde yazılanlar bu korkunun temelini anlatmaktadır:

    2,5 sene evvel bugün: Markopaşa nam bir gazete çıktı.

    2,5 sene evvel bugünden bir gün sonra bu gazete toplatıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 2 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri tevkif edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 3 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri sorguya çekildi.

    2,5 sene evvel bugünden 4 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkemeye verildi.

    2,5 sene evvel bugünden 5 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkum edildi, hapse atıldı ve sürgün edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 365 gün sonra: Bu muharrirler delikten çıkarıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 366 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri, gazeteyi tekrar çıkarmayı düşündükleri için beyinlerine

    baskı yapıldı.

    Gazetenin üçüncü sayfasında, 11.sayııdaki "Al Sözünü Geriye başlıklı yazıdan dolayı tutuklu olarak yargılanan Rıfat Ilgaz'ın

    beraat ettiği haberi verilmiştir. Gerek Markopaşa'nın başına gelenler ve gerekse Rıfat Ilgaz'ın beraat etmesi, üçüncü sayfadaki şu

    benzetmede işlenmiştir:
  • Röportajlık
    Geçmiş Zaman Kültür-Sanat
    Kazım Koyuncu’nun Verdiği Röportajlar7 Kasım 2014 Kaydet
    Bugün Şair Ceketli Çocuk Kazım Koyuncu’nun 45.doğum günü. Kansere kurban verdiğimiz Kazım Koyuncu türkülerde, yüreklerde, Anadolu’nun her yerinde yaşamaya devam ediyor.

    RÖPORTAJLIK olarak elimizden geldiğince Kazım Koyuncu’nun verdiği röportajları toparlamaya çalıştık.

    Radikal-28.08.2001

    Viya: Müsekkin niyetine…

    Kazım Koyuncu, Zuğaşi Berepe hayranlarının ‘Viya!’yı da beğeneceğini söylüyor.

    Rock dünyasına Lazca giriş yapan Zuğaşi Berepe’nin gitaristi Kazım Koyuncu’nun ilk solo albümü ‘Viya!’ çıktı. Ancak Koyuncu bu kez rock değil, geleneksel Laz ezgilerinden oluşan ‘sıkı’ bir albümle karşımızda

    ASLI ATASOY

    İSTANBUL – Peter Gabriel’a etnik müziğe tecavüz ettiği gerekçesiyle küfredenler, Davut Güloğlu ve türevlerini dinleselerdi acaba ne yaparlardı? Sorunun yanıtı tabii ki belli ama yine de burada zikretmeyelim. Evet, Karadeniz müziğinin deformasyonundan mustarip olanlar için ‘müsekkin’ niyetine bir albüm çıktı. Kazım Koyuncu, ‘Viya!’ dediği albümüyle bozulan sinirlerimizi düzeltiyor.

    Koyuncu’yu aslında tanıyoruz. ‘Dünyanın ilk Lazca rock müzik yapan grubu’ diye nitelendirilen Zuğaşi Berepe’nin, yani 1993-99 yıllarında yaptıkları müzikle, sisteme ve doğayı kirletenlere ‘çürük domates atan’ grubun gitaristiydi. Onlar sayesinde Lazca rock yapılabileceğini de öğrenmiştik. Şimdilerde yoluna tek başına devam eden Koyuncu yine Lazca söylediği şarkılarla çıkıyor karşımıza ve sorularımızı yanıtlıyor.

    Çok dolu bir müzikal geçmişiniz var. Biraz geriye dönelim isterseniz…

    1992 yılında Ali Elver ile Grup Dinmeyen’i kurduk ve ‘Sisler Bulvarı’ albümünü çıkardık. Sonra Mehmedali Barış Beşli ile birlikte ‘Zuğaşi Berepe’yi (ZB) kurduk. İlk defa Lazca rock yaptık ve 1995 ‘Va Mişkunan’, 1998’de ‘İgzas’ ve ‘Bruxell Live’ isimli albümleri çıkardık. 99’da grup anlaşmazlıklar yüzünden dağıldı. Sonra başka projelerde yer aldım. Ardından solo albüm projemi hayata geçirmek için çalışmalara başladım. Türkçe sözlü bir albüm olacaktı. Ancak çeşitli nedenler yüzünden bunu hayata geçiremedim.

    Siz, ‘Zuğaşi Berepe’de özgün ve besteleri rock formatında yorumluyordunuz. ‘Viya!’ ise yerel ezgilerden oluşan bir albüm.

    İçinde yine elektrik ve bas gitar var ancak daha bir etnik form karşımıza çıkıyor.

    2000 yılında ‘Salkımsöğüt 2’ isimli albümde üç tane türkü seslendirdim. Bunun üzerine Beyoğlu Metropol Müzik ve ben fikrimizi değiştirerek etnik temelde bir albüm çıkarmaya karar verdik.

    Tabii ki teknik olarak farklar var ama özde çok ciddi farklar yok. ZB döneminde de türkü yorumluyorduk. Zaten o dönemde salt türküden oluşan bir albüm fikri vardı. Fakat Türkçe albüm projesi biraz ertelenmiş oldu.

    Aşağı yukarı repertuvarları altı ayda topladık. Bu albümde bulunan ‘Koçari’ ve ‘He Yana’ isimli iki şarkı seslendirilmişti önceden. Diğerleri ilk defa bu albümde yer alan parçalar. Ve albümün toplamı sekiz ayda ortaya çıktı.

    Lazca söylemenin temelindeki şey ne? Sanırım ticari kaygı sözkonusu olamaz…

    Memleketteyken Lazlıkla ilgili fazla bir duygu yaşamıyordum. İstanbul’a geldikten sonra Memedali Barış Beşli’nin isteği üzerine Lazca söyleme fikri gelişti. Söyledikten sonra hoş bir şey çıktı ortaya. Sözler güzel. Bestelerin de iyi olduğunu düşünüyorum.

    Ayrıca Lazca müzik yapmanın kolay olmadığını belirtmekte fayda var. Ve Lazlar gerek ZB için gerekse Lazca yapılan müzikler için genelde saygı duyma ve psikolojik sahiplenme içerisindeler. ZB döneminde bölgedeki insanlardan çok üniversite gençliği ve diğer sanatsever kişilerle kitleselleşebilmiştik. Ancak Lazca söylememde tabii ki maddi bir kaygı yok.

    Şimdi biraz daha farklı tarzda müzik yapıyorsunuz. Gerçi bunun özde olmadığının özellikle altını çiziyorsunuz ama…

    Evet. Bu tarz değişiklik özde olmadı. Zaten ZB’deyken de türkü seslendirmiştik ve salt türkülerden oluşan bir albüm fikri vardı. Şimdi biraz daha ‘world music’ ya da etnik olarak nitelendirilebilecek bir tarzda çalıştım. Bu yüzden ‘Viya!’, bizim için çok anlamlı…

    Bu arada ‘Domivamis’ isimli şarkı çok ilgi çekici ve sanırım eski bir kayıttan alınmış.

    Evet. Bu şarkının girişinde yer alan kadının sesi yaklaşık 20 yıl önce Artvin’de bir köyde yapılmış. Ve bu şarkı benim ve arkadaşlarımın rastlayabildiği tek toplumsal içerikli şarkı. İçinde yokluktan ve bu durumun yarattığı sıkıntıdan söz ediyor. Genelde Laz ezgilerinde aşk ve doğa yer alır. Bu yüzden bu şarkının anlamı çok önemli.

    Albümünüz hayata dair neyi ifade ediyor peki?

    Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası. Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral… derken şimdi de -ki aslında çok zaman önce başlayan Samsun-Sarp sahil yolu projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve yaşam!

    ZB hayranlarıyla buluşacak mı bu albüm?

    Ben buluşacağına inanıyorum açıkçası. Artık onlar da aslında bu tarz albümler dinliyorlar. Biz çıktığımızda ilk ay içinde 10 bin satmıştı. Bu sonuçta Lazca ve rock yaptığımız halde bu başarıyı sağladık. Ama ona rağmen albümlerimiz çok satmıştı. Ve bu albümü sadece rock’severler değil etnik müzikten hoşlananlar da dinliyorlardı. Bu anlamda eskiden ZB dinleyenlerin şimdi ‘Viya!’yı da dinleyeceklerini düşünüyorum.

    Sizce Karadeniz müziğinin moda olması bir rastlantı mı? Lazlar çok uzun zamandır bu coğrafyada yaşıyorlar.

    Aslında doğrusu ZB’nin Lazlar özelinde baktığımızda kendi kimliklerine sahip çıkma ve kültürel faaliyetler yapma noktasında çok ciddi etkisi oldu. Çok fazla televizyona çıktık ve meşrulaşma durumu oldu. Bunun yarattığı etkiler sanırım Karadeniz müziğine karşı bir eğilim oluşturdu.

    Peki bu son dönem çıkan Karadeniz müziğini şortlu kızlarla yorumlayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Bana direkt kusma hissi veriyor. Bu durum devam etse etse bir sene daha gider. Bazı şarkılar gerçekten güzel olsa bile o adamların elinde rezalet bir şeye dönüşüyor.

    Bu noktada yapımcılar büyük sorun aslında. Bu nedenler yüzünden kendi albümümün ticari olarak yanlış bir döneme düştüğünü düşünüyorum. Ancak bu albümün bu noktada çıkması belki de ‘panzehir’ etkisi yaratır. Bunu sadece kendi albümüm için değil Fuat Saka, Birol Topaloğlu ve Volkan Konak’ı düşünerek de ifade ediyorum.

    Kazım Koyuncu/Viya!/Beyoğlu Metropol Müzik

    Evrensel-31.08.2001

    “Etnik üstü az Modern”

    Aşk ve doğa üstüne söylenmiş halk türkülerinin çokça yer aldığı Karadeniz ve Laz müziğinde, iş türkülerinin yanı sıra, toplumsal sorunları da yansıtan eserlerin de olduğunu belirtiyor Kazım Koyuncu

    Sinan Gündoğar

    Grup Dinmeyen’le başladığı müzik yaşantısını daha sonra Zuğaşi Berepe ile sürdüren Kazım Koyuncu, \”Viya\” adlı yeni bir albüm çıkardı. Albüm, geleneksel Laz şarkılarının yanı sıra iki tane de Türkçe eseri içeriyor. Koyuncu ile albümün oluşum süreci, albümün içeriği, düzenlemeleri ve son dönemlerde furya haline gelen Karadeniz pop konularında görüştük.

    Bu albümün gerçekleşme süreci hakkında biraz bilgi verir misiniz?
    ’99’da Zuğaşi Berepe dağıldıktan sonra, tamamen Türkçe şarkılardan oluşan \”pop-rock\” saundunda eserlerin yer aldığı bir solo albüm projem ortaya çıktı. \”Salkım Söğüt\”te üç Lazca şarkıyı yorumladıktan sonra Metropol Müzik’le ortaya çıkan dostane ilişkiler solo albüm projemin biraz değişmesine yol açtı ve Lazca solo albüm şekline döndü.

    Bu albümün hazırlayıcısı olan diğer bir etmen de, Zuğaşi Berepe döneminde, rock saundundan uzak, otantik sayılabilecek, modern düzenlemelerin az olduğu bir Lazca albüm hazırlama düşüncemizin var olmasıydı. Grup dağılınca bunu yapamamıştık. Yeni solo albüm projesi, önceki düşünceyle yan yana gelince de, albümün gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu.

    Konulardaki geniş yelpazeyi bilinçli olarak mı seçtiniz, yoksa hoşunuza giden şarkıların bir araya gelmesiyle mi oluştu, repertuar?
    Karadeniz ve Laz müziğini birbirinden ayrı tutmak gerekiyor, ama ortaklaşılan bazı noktalar var. Her ikisinde de içerik açısından doğa ve aşk üzerine kurulan eser sayısı çok fazla. Toplumsal sorunlara değinen bir Laz halk şarkısına ilk defa rastladım. Ama, buna benzer birçok eserin olması gerekiyor. Bence bunda bizim eksikliğimiz var, biz ortaya çıkaramadık. Anadolu’da yaşayan bütün halklar, bütün insanlar gibi Lazlar da çok zorlu süreçlerden geçtiler. Zaten bu şarkı, yokluğu, kıtlığı anlatan bir dönemin şarkısı. Sözler yer yer değişebiliyor. Başka yerlerde de bu melodi kullanılmış. Fakat benim elime geçen kayıtta bu sözler vardı ve çok da güzel oturuyordu. Şarkı sanki yüzyıllardan beri varmış gibi duruyor, ancak şarkıdaki \”kaymakam\” ifadesi, en azından sözlerin yeni dönemin ürünü olduğunu gösteriyor. İlgi çekici diğer bir tema da, Xelimişi Xasani’nin Sarp kapısıyla, ikiye bölünen Sarp köyünü anlattığı \”Sarpi Moleni-Sarp’ın Ötesi\” şarkısında karşımıza çıkıyor. Bir tarafı Hopa’da bir tarafı da Batum’da kalan Sarp köyünü işleyen şarkıda, hem özlemler hem de, öteki tarafta Laz kızına duyulan aşk ifade ediliyor. Ayrıca iş türküleri var, albümde.

    Albümün düzenlemelerinde, ne tam anlamıyla geleneksel bir yapı söz konusu, ne de önceki grup çalışmalarınızdaki \”rock\” saundu kalıpları hissediliyor? Arada kalmış bir düzenleme söz konusu. Albümü düzenlemeler açısından değerlendirir misiniz?
    Albümün düzenlemeleriyle ilgili olarak, kendiliğinden gelişen bir ifadeyle \”etnik üstü az modern bir çalışma\” olduğunu belirtmiştim birkaç yerde. Bu, albümü tanımlıyor bence. Çünkü rock duygum var, öbür taraftan da Lazlık var. Albümü geliştirirken, çok etnik, Lazlığı ifade edecek bir saundu hiç düşünmedim. Birol Topaloğlu olmasaydı, belki bunu düşünebilirdim. Ancak Birol Topaloğlu, özellikle yaptığı son iki çalışmayla, otantik Laz müziğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Ben buna bir şeyler katma kaygısı hissettim. Fakat bir şeyleri katarken de, tamamen modern bir şeyler olsun diye çaba sarf etmedim. Albüm de, her iki yönelimin etkileriyle oluştu.

    Son dönemlerde Karadeniz popun bir furya haline getirilmesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
    Volkan Konak, Birol Topaloğlu, Fuat Saka’nın albümlerinin bu konuda panzehir etkisi yapabileceğini düşünüyorum. İyi ki bunlar var. Bunlar olmasaydı, bu kadar çirkinlik içerisinde kendimi çok daha kötü hissederdim. Bir tek umut olarak bu gibi çalışmaları görüyorum. Buradan hareket ettiğimizde, olanları o kadar korkunç olarak görmüyorum. Neyin gelip geçici olduğunu zaten biliyoruz.

    Ancak şöyle ters bir durum var. Kürt müziği de, abuk sabuk sözlerle Türkçeleştirildi, taverna ve arabesk müziğini besleyen unsurlar oldu. Bizimkiler de, yıllardır bunu yapıyorlardı. Ama yerel tavernalarda, düğünlerde klavyelerle çalarlardı, o zaman çok zararlı değildi. Şimdi, oradaki arkadaşları İstanbul’a getirip, tuhaf kıyafetler giydirip piyasaya sunmaya çalışıyorlar. Bunların albümleri çıktığı zaman Türkiye’nin müzik tarihindeki en iğrenç görüntüler ortaya çıkacak. Sadece Karadeniz müziğinin kıvrak ritmini ve insanlara çok değişik gelen sözlerini sömürmeyle ortaya çıkabiliyorlar. Sonuçta müzik adına başka bir şey ifade etmiyorlar.

    Albüm kapağında, nükleer santrallerden, Fırtına Vadisi’ne, Karadeniz sahil yolu projesine kadar, doğa katliamıyla ilgili bir tepkin yer alıyor. Bu tepkiyi şarkılarına yansıtmak, ya da düzenlenen etkinliklere taşımayı düşünüyor musunuz?
    Eğer mümkün olursa, bundan sonraki albümde bunları şarkılara taşımayı isterim. Ancak, şarkılarınız neyi anlatırsa anlatsın, her koşulda eylem yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Ne tarz müzik yapıyorsanız yapın, siz eğer hayata muhalif bir noktadan bakıyorsanız -bana göre de bakmak gerekir- her zaman yapacak bin tane eylem söz konusudur. Kendimi iyi veya kötü politik bir insan olarak görüyorum. Tek başıma eylemler yapmam mümkün değildir kuşkusuz. Ama düzenlenen etkinliklere çağrıldığım anda, bütün olanaklarımla katılmaya hazırım.


    Koyuncu’dan Horona Davet

    KOYUNCU’DAN horona davet
    Kazım Koyuncu’nun ‘Hayde’ ismi ile çıkan albümünde, sadece horon yok elbette. Duygusal Karadeniz ezgileri, Gürcü şarkıları, ritmik ezgiler var. ‘Gülbeyaz’ dizisinden hatırladığımız kıpır kıpır Laz ezgileri de bu kasette.
  • 794 syf.
    ·59 günde·Beğendi·7/10
    Kılıç Ali’nin Atatürk’ün fedaisi, hatta tetikçisi gibi davrandığını bildiğim için “onun anılarından öğreneceğim ne olabilir?” diye düşünürdüm fakat son yıllarda Atatürk ve tek parti döneminden kalma faşist, hukuksuz, adaletsiz, zalimane uygumlalar, dayatmalar, karanlık cinayetler artınca onun anılarını da okuma ihtiyacı hissettim.
    İyi ki de okmuşum. Zira Atatürk ve dönemini yüz ayrı kaynaktan da okusanız, onu kimse Kılıç Ali kadar anlatamaz ve onun anıları aynı zamanda bir itiraf sayılır. Örneğin gerçekte “Kılıç Ali” adlı birsi yoktur. Onun gerçek adı Asıf’tır ama her şeyin en iyi ve en doğrusunu bilen “ulu önder” ona bu adı uygun görmemiş ve adını “Kılıç Ali” koymuştur.
    Kitaptan anlaşılan ve kesin olan bir şey: Atatürk övülmeyi, alkışlanmayı, ona kayıtsız şartsız biat edilmesini çok seviyor. Zaten 1924’den sonra da çevresinde ondan menfaati olmayan, makam mevki beklemeyen ve ona tapınmayan hiç kimse kalmıyor.
    En güvendiği silah arkadaşlarına iki defa muhalefet partisi kurduruyor, halk Atatürk ve İnönü’nün politikalarını onaylamadığını gösterip, bu partilere yönelince de derhal bu partileri kapatıp, liderlerinin evlerini bastırıyor, onları çeşitli entrikalarla İstiklal Mahkemelerinde idamla yargılatıyor. O kadar ki, hakkındaki idam fermanına rağmen, onu koruyup kollayan Karabekir, İnönü’nün destek vermemesi üzerine idamdan kurtuluyor ama anılarının yer aldığı kitabı daha dağıtımı yapılmadan, topluca alınıp, yakılıyor, evi basılarak alınan anı defteri de aynı akıbete uğruyor. Ve Karabekir artık ölene kadar göz hapsinde, gözetim altındadır.
    Ankara İstiklal Mahkemeleri üyeleri Ali Çetinkaya, Kılıç Ali asker, Reşit Galip ise doktordur ve hiçbirinin hukuk eğitimi yoktur. Fakat her akşam sabaha kadar Atatürk’ün rakı sofrasındadır bunlar. Birçoğunun kaydı bile tutulmamış, adı sanı bilinmeyen pek çok kişiyi idama göndermişlerdir bu üçlü. Bu idamlar şehir meydanlarında yapılıyor ve herkesin görmesi, dehşete kapılması için cesetler darağacından indirilmiyor, çoluk çocuk, genç ihtiyar bu idamları ve cesetleri seyrediyordu.
    Bütün hukuksuzluk ve dehşetine rağmen birinci İstiklal Mahkemelerinin mantığını anlamak, mazur görmek yine de mümkün. Fakat 1922 31 Temmuz’da kabul edilen bir kanunla kurulan İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri, gerekli olmakla birlikte, bu mahkemeler, muktedirin sopası gibi kullanıldığı, infaz timi gibi çalışan mahkemeler olmuştur ki, Kılıç Ali anılarında bunların bir kısmını itiraf ediyor zaten.
    Kılıç Ali'nin anlatımından Atatürk’ün diktatör ve faşist olduğu tartışma götürmez şekilde anlaşılıyor. Her diktatör gibi Atatürk'te, “size dış basın “diktatör” diyor diyen birine, “ben diktatör olsam sen bu soruyu sorabilir misin?” diye cevaplıyor. Öyle ya, bir lider bunu söyleyeni hemen orada, paramparça ettirmiyorsa diktatör sayılabilir mi?
    Beni asıl ilgilendiren konu ise, faşizmin evrensel kuralları uygulandığında her devir ve her çağda aynı sonuçlara ulaşılıyor olmasıdır. Atatürk’ten sonra da Atatürk ve tek parti Türkiye’si kadar olmasa da Cumhuriyet dönemi iktidar parti liderleri ve cuntacılar yargıyı sopa gibi kullanmaya devam ettiler ve ülkemiz hiçbir dönem bir hukuk devleti olamadı. Tek başına iktidara gelen ve arkasında Amerika – İsrail desteğini alan bütün proje liderlerin evrensel faşizm ilkelerini tatbik ettiklerini ve aynı Atatürk’e tapınanlar olduğu gibi halkın bir kısmının bu proje liderlere de tapındıklarının görülmesidir.

    Kitabı bitirdiğinizde şöyle bir Atatürk ve Türkiye portresi çıkıyor karşınıza. Bir yargı sistemi, devletin kurumları vardır ama bunların tümü devletin ve milletin çıkarlarını değil, yalnızca o tek adamın isteği, arzusu, emirleri istikametinde karar veriyorlar. Ve aynı II. Abdülhamid, İttihatçılar ve günümüzde olduğu gibi ortada bir devlet yoktur, her şey tek adamın gölgesinde kaybolmuştur.
    “Kur-an, hadisler, peygamber, din, tanrı gökten indiği sanılan hurafelerdir” ama onun rakı sofralarında söylediği her sözü, her davranışı mübarektir, kutsaldır. İbadethanelere de gerek yoktur ama halk yoksulluktan, açlıktan kırılırken, kendisi sağken dünyanın en ünlü heykeltıraşlarına Atatürk’ün devasa heykellerini yaptırmak, ona yat almak çok önemlidir.
    Atatürk tarafından herkesin içinde sürekli azarlanan, aşağılanan İsmet Paşa bile bir gün dayanamaz ve ona: “Haberim olmadan sürekli bakanlar istifaya mecbur ediliyor. Verdiğim bilgilere güvenilmeyerek sözlerim başkalarından soruşturuluyor. Devlet işlerine ait bütün kararlar (rakı) sofrada alınıyor. Sorumsuzlar işe karışıyor.” Dediğinde Atatürk İnönü’yü Topal Osman, Ali Şükrü ve Fikrîye gibi hemen ortadan kaldırmaz ama derhal başbakanlıktan alır ve bir daha da onunla görüşmez.
    Atatürk’ü saygı duyulması gereken vatansever bir komutan olarak görmekle birlikte onu ilahlaştırmayan onun rakı sofrasının müdavimi olmayan veya olamayan Ali Şükrü, Topal Osman, Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi pek çok silah arkadaşı, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Sabahattin Ali gibi aydın ve yazarlarımız maalesef İnönü kadar şanslı değillerdir ve gerçekten de paçavraya çevrileceklerdir.
    Evet. Onun etrafındakilerin hiç birisinin bir görüşü, fikri, düşüncesi olmaz. O her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilirken, başkalarının düşünmesine, fikir beyan etmesine gerek olabilir mi!
    Atatürk bir meclis ve muhalefet partisi olsun istiyor ama bu meclis ve muhalefet partisi kayıtsız şartsız kendisine itaat etsin, hiçbir zaman da iktidara gelmesin, hatta alkışlanmasınlar.
    İyi Okumalar.
    “Atatürk Park Otel’de arkadaşlarıyla yemek yerken, birden elektrikler söndü.
    Birkaç dakika sonra yine geldi.
    Ortalık aydınlandığında görünen manzara şu idi: Atatürk’ün yanında bulunan Kılıç ali ve diğer kişiler, ellerinde çıplak tabancaları, Gazi’nin üzerine vücutlarını siper etmiş, bekliyorlardı.” (Sayfa 17)
    “Son Halife Abdülmecit Efendi ise o sırada mabeyin dairesi kütüphanesindeydi. İstanbul Valisi Haydar Bey ve heyetin diğer üyeleri girdi. Vali Bey meclisin kararını tebliğ etti ve birkaç saat sonra sınırdan çıkarılacaklarını bildirdi. Bu tebliğe fena halde sinirlenen Abdülmecit Efendi, yandaki salona geçti, elinde birtakım gazeteler olduğu halde geri döndü. Gazeteleri göstererek. ‘Ben hain değilim. Ölsem de buradan gidemem’ gibi sözler söylemeye ve soğukkanlılığını kaybetmeye başlamıştı.” (Sayfa 227)
    “Birinci İstiklal Mahkemeleri 1920 Eylül’den 1922 Temmuza kadar çalışmış ve toplam 69.164 sanık yargılanmıştır. Bunlardan 11.744’ü için beraat kararı, 1.054’ü için idam, 243’ü için gıyaben idam cezası verildi, 2.696 sanık hakkında verilen idam cezası ise yerine getirilmedi.” (Sayfa 373)
    “Celal Bayar'ın samimi olarak söylediği gibi, Ondan (M. Kemal) söz etmek gerçekten büyük bir ibadet olacağı için, o büyük insanın bazı meziyetlerinden anlatmaya çalışacağım” (Sayfa 547)
    “Hitler’in o görüşme sırasında, ‘Bütün enerjimi Atatürk’ten alıyorum. Onun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.’ diyerek Atatürk’ü övmesini asla unutmam.” (Sayfa 548)
    İyice sarhoş olduğu bir rakı sofrasında bir gün şöyle diyecektir. “Recep ben bir adamı yükseltirim. Fakat o hazmedemez, durumu takdir edemezse ve bilhassa kerameti kendinden bilirse bir gün kaldırır atarım. Ve benim attığım adam da paçavra olur.” (Sayfa 580) Diyecektir.
    “Atatürk’ün bir devlet adamına dönerek ‘Sen benden korkmuyor musun? Geç karşıma’ demiş olması ilk bakışta alkolün etkisiyle söylenmiş herhangi bir sözden ibaret gibi görülmüştü. Oysa bizler biliyorduk ki, Atatürk’ün durup dururken böyle bir meydan okumasında elbette bir anlam ve hikmet vardı.” (Sayfa 593)
    “Serbest Fırka gösterileri sırasında Fethi Bey’in Balıkesir’e gittiği ve orada tekbirle karşılandığı haber alınmıştı. Balıkesirli bir kısım esnafın da fes stoku yapılması için İstanbul’a çektiği telgraf ele geçmişti.
    Atatürk kendisine telgraf gösterildiğinde adeta memnun olmuştu: “Demek ki henüz inkılabımız yerleşmemiş. Tam zamanında yaraya neşter vurmuşuz. Şimdi bundan (İzmir’deki suikast girişiminden) yararlanmalıyız.” (Sayfa 571)
    Atatürk birden bire gözünü açarak, sağ elini bana, sol elini Salih Bozok’a uzattı: ‘Hadi, ortalık soğudu, içeri girelim.’
    O mübarek ellerinden tutarak kendisini şezlongdan kaldırdık ve hep birlikte içeri girdik.” (Sayfa 633)
    “Atatürk yeni yapıları incelemekten büyük zevk alırdı. Onun için yakın arkadaşları bile bir eve yaptırsalar planını önce Atatürk'e gösterir, emrini ve onayını alırlardı.” (Sayfa 625)
  • ALİ FUAT BAŞGİL: Çalışma Hayatının Umumi Kanunları

    Her birey kendi çalışma alanının gereklerini bilmeli ve ona göre kendini geliştirmelidir. Bir de fizik ve fikri her çeşit çalışma hayatının ve genelde başarılı olmanın belli rasyonel kuralları vardır.

    Okuyucum! Her işin ve mesleğin kendi bünyesine mahsus çalışma ve işleme usul ve kaideleri vardır. Ve bunu meslek sahipleri bilir. Bir de fizik ve fikri her nevi iş ve çalışma hayatının ve umumiyetle muvaffak olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları halinde, birtakım umumi ve rasyonel düsturları vardır ki, ben burada bunlardan benim bildiğim kadarını hülasa edeceğim: 

     

    Çalışma hayatı denilince genel bir anlam ifade ediyor fakat her iş alanının kendine göre işleyişi ve kuralları vardır. O yüzden her birey kendi çalışma alanının gereklerini bilmeli ve ona göre kendini geliştirmelidir. Bir de fizik ve fikri her çeşit çalışma hayatının ve genelde başarılı olmanın belli rasyonel kuralları vardır. Bunlardan bir kısmını şöylece sıralayabiliriz.

     

    -Çalışmak için müsait  gün ve zaman bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmak için en müsait zamandır.

     

    -Çalışmak için müsait köşe ve yer arama. Bil ki; her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

     

    -Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi (dersi, görevi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.

     

    -Bir zaman diliminde tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir bölüm üzerinde çalış. Böylece, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam düşünürü ‘İmam-ı Gazali ‘ ye ‘İhya-ı Ulum ‘ adlı muazzam eserini nasıl bir çalışmayla meydana getirdiğini sormuşlar: Bir zaman da yalnız bir bölüm, bir konu yahut bir mesele üzerine çalıştım, demiş.

     

    - Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir görevi) yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.

     

    - Bir günün işini bitirdikten (dersini, görevini) sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce , hangi iş üzerinde çalışacağını düşünüp, kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

     

    - Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye,bir kitabı okumaya başlamadan önce düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Böylece, iki de bir kağıt, kalem aramaya kalkıp ta dikkatin dağılmasın.

     

    - Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı ) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten doğan manevi lezzet, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer  ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

     

    - İşinde gördüğün bir güçlüğü önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeye çalış. Bunun için de, mesela, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, bölüm ve konularına göre ayır. Sırayla her konuyu iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür konuya geçme. Bölümler ve konular üzerinde  bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

     

    - Devamlı ve kararlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde çalışmaya otur. Çalışmayı uzun aralarla kesme ve terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Çalışma isteğin körelmesin ve tekrar çalışmak için zahmet çekmeyesin.

     

    - Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlenmeyen demir gibi pas tutar.

     

    - Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

     

    - Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak. Bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, önce bir konu üzerinde yazılmış eserleri oku. Böylece, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.

     

    - Gök kubbe altıda yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin elbise giymişidir.

     

    - Her şeyden önce ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

     

    - Dil bilgisi bir gaye değil bir vasıtadır. Asıl gaye olan, fikir zenginliğidir.

     

    - Kişinin kıymeti dilinin altında ve dilinin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa çıkarır.

     

    - Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

     

    - Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfkeyle kalkan zararla oturur.

     

    - Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

     

    - Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

     

    - Kimsenin yüzüne karşı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.

     

    - Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki, insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzüne vurulmasıdır.

     

    - Yalan söyleme. Yalan söyleyen tutulmak korkusuyla yaşayan hırsız gibidir.

     

    - Bir kimseye söz vermeden önce iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.

     

    - Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

     

    - Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin başarısını ve mutluluğunu kıskanma, fakat imren sen de öyle bir başarı ve mutluluğa erişmeye çalış. İmrenmek ilerlemenin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığın, sağlık ve mutluluğun iki azgın düşmanıdır.

     

    - Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki, hasisin dostu yoktur.

     

    - Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim yapmaz.

     

    - Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile aşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.

     

    - Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlak güzelliğidir. Çünkü ahlakı güzel insan her yaşta güzeldir.

     

    - Ahlakını güzelleştirmek için daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli hazinedir.

     

    - En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif olsun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.

     

    - Dost ol, ta ki sana da dost olsunlar.

     

    - Dostluğunu kötü günde göster, böylece kötü gün dostu bulasın.

     

    - Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı (tolerans) ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, onurlu ol. Vefa ve onurlu olmak yüksek ahlakın iki parlak şiarıdır.

     

    - Büyüklere hürmet et. Böylece büyüdüğün zaman sen de küçüklerden hürmet ve saygı göresin.

     

    - Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadın insanlığın anasıdır.

     

    - Ana- baba ahı alma. Ana – baba ahının zehirini içen kurtulamaz.

     

    - Yaşlıların tecrübelerinden yararlan ve denenmişi yeniden tecrübe etmeye kalkışma ki, böylece pişman olmayasın.

     

    - Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık ahmaklıktır.

     

    - Küçüklere şefkat göster. Büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.

     

    - boşuna iddia ve inat etme. Gerçeği ara ve sev. Hakikat sevgisi insan için sevgilerin en yükseğidir.

     

    - Kusurlarını kendin gör ki, kusurlarını tamir edebilesin ve olgunlaşabilesin.

     

    - Başarılarınla mağrur olma. Bil ki,gurur gelecekteki başarılarının en büyük düşmanıdır.

     

    - Hayatta cesur ol. Fakat bil ki, cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.

     

    - Başkasının fikir ve inançlarına saygı göster. Böylece başkası da senin fikir ve inancına saygı göstersin.

     

    - Kendine yapılmadığını istemediğin bir davranışı başkasına reva görme. Başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

     

    - Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.

     

    - İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve beklentisiz yüreğini açabilmektir, insanlığın en yüksek derecesidir.

     

    - Düşenin elinden tut. Düştüğün zaman tutacak el bulabilesin.

     

    - Sözlerin tatlı, tavırların zarif olsun. İnsanın kabası , ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.

     

    - Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülük ise tutsak olmaktır.

     

    - Kibirli olma. Kibirli insan sarımsak kokan ağız gibidir. Herkesi kendisinden uzaklaştırır.

     

    - Alçak gönüllü ol. Mütevazi insan meyve ağacına benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır.

     

    - Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol. Korkma, yerde kalmazsın.

     

    - Kendinden üsttekilere değil, alttakilere bak rahat edersin.

     

    - İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

     

    - Çalış, daima çalış fakat hırsı bırak. Zira hırs verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır.

     

    - Çalış fakat aç gözlü olma. Aç gözlü insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez.

     

    - Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüd ve kararsızlığa düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini soracağın kimseyi iyi seç. Düşün ki, isabetsiz bir fikirden hareket ederek verdiğin karardan bütün ömrün boyu pişmanlık duymayasın. Fakat isabetli bir fikirden aldığın bir ışık da bütün ömrünce yolunu aydınlatır.

    Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa, Yağmur Yayınları, İstanbul 1974, s.61-69.
  • Hanok’un kitabı

    Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki internette bu konuyu bu kadar ciddi işleyen kimse yoktur. Yerli-yabancı hiçbir sitede bu kadar ayrıntılı ve geniş bir Enoch yazısı bulamazsınız çünkü günümüzde yazarlık nedense bir başkasından copy-paste ederek yayım yapmak sanılıyor. Ancak ben Enok dahil İncil, Tevrat, Zebur, Kuran ve daha birçok kaynağı alıp teker teker okuyarak bu yazıları hazırlamaktayım ve dolayısıyla hazırladığım yazılar blogdan bloga kopyalanarak değil, kitaplardan notlar çıkarılarak oluşturulduğu için diğer yazılara göre daha özgün oluyor ve genelde başkaları tarafından yürütülmeye demüsait oluyorlar. İnternetteki diğer yazılar ya birbirinin kopyasıdır ve kısıtlı bir bilgi sunuyorlardır, ya da açık açık söylüyorum: Benden çalmışlardır.
    Buna Mu Kıtası ile alakalı hazırladığım yazı da dahildir. Bkz: Mu Kıtası (Dinlerin Kökeni)
    Enok-Hanok Kitabı, (Hermes veya Hz. İdris diye de bilinir) dinler tarihinin ilginç metinlerindendir ve Yahudi Mistisizmi’nin temel taşlarından biridir. Bu kitap, Eski Ahit’in (Tevrat) Apokrif kitaplarından en önemlisidir. Daha sonra 1. Konstantin hükümeti tarafından “saptırıcı” olduğu sebebi ile kaybettirilmiştir. 1. İznik konsilinde de (M.S. 325) Tevrat’dan tamamen çıkarılmıştır. Enok Kitabı’nın parçalarının en eskisi M.Ö 300, en yenisi ise M.Ö 68 tarihine aittir. (Bulunan kayıtların tarihi budur, ancak elbette kitaptaki hikayelerin ve efsanelerin tarihi daha eskilere dayanıyor.) 68 Tarihi aynı zamanda Kudüs’e giden Roma ordularının Kumran kentini yıktıkları tarihtir. En eski bölümler; Nephiller (Düşmüş Melekler ve Yarı İnsan yarı Melek olan varlıklar.) ile alakalı bölümlerdir ve uzun bir süre içerisinde yazılmıştır. Metinlerin Esseniler adı verilen bir topluluk tarafından saklandığı, ve onları etkilediği de görülmektedir.
    Kitapda Nuh Tufanı ve Düşmüş Melekler ile alakalı çok kafa karıştırıcı terimler bulunmaktadır. Bu yüzden Yahudiler ve Katolikler tarafından 3. YY sonlarına doğru çıkartılıp yakılmıştır ancak, tamamıyla yok etmeyi başaramamış olacaklar ki, 1773 yılında bir İskoç araştırmacı ve Mason olan James Bruce, Habeşistan’a gitmiş ve Enok’un Kitabı’nın bir manastırda saklanmış 3 nüshasını bulmuştur. Kitap 1821 yılında İbranice’den İngilizce’ye çevriltilmiştir. Enok’un kitabının tam olarak varlığının ispatı aslında Ölü Deniz Yazmaları’nın da bulunmasıyla alakalıdır. Yazmalar 1947 yılında bir çoban tarafından Ölü Deniz kıyısında, Kumran’da bir mağarada raslantısal olarak bulunmuş ve bu yazmalar daha sonra Kudüs Üniversitesi’nin eline geçmiş ve bu mağaralarda araştırmalar başlamıştır. 1958 yılına kadar süren çalışmalarda bir çok başka arkeolojik bulgulara da rastlanmıştır. 10 yıl boyunca 11 mağarada yapılan kazılar, 800 kadar yazmanın ve birçok parçanın günışığına çıkmasını sağlamıştır.
    Özellikle Tevrat’da da geçen Nefillerin, Devler oldukları ve Nuh Tufanı’ndan önce insanların yiyeceklerini tüketip, en sonunda insanları yemeye başladıklarını anlatır. Bunların başlangıcının sebebi ise, Melek Samael tarafından ayartılan diğer melekler, Hermon Dağı’na inerek, İnsanların kızları ile ilişkiye girmeye ve onlara gizli teknikleri öğretmeye karar vermeleridir. Bütün insanlığın sapmasına sebep olduktan sonra, Başmelek Mikhael’in önderliğinde 4 Baş Melek, onları yakalayıp bağladılar ve yeraltına inen sonsuz bir çukura attılar. Bundan böyle bu 4 Baş Meleğe “Denetçiler” denmeye başlandı, ve onlar 4 istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzey’i, uykusuz gözleri ile denetlediler.
    İlgili Tevrat ayetleri için bkz: Tevrat, Yaratılış Bölümü, 6 (tufan), 1–7
    Ayrıca Tevrat ayetleriyle alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı için bkz:
    Tevrat’daki Çelişkili Ayetler
    Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi, böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi, Hz. Süleyman’a addedilen büyü kitaplarına da malzeme oldular. Çok daha sonraları ise Enokyan Maji’ye ilham olmuşlardır ve Enochian (Melek dili) konusu da, Enoch (Enok) ile alakalıdır. Dikkate değer bir konu ise, bütün dinlerde Evrenin 4 Mimarı, 4 Temel Kuvvet, 4 Yön, 4 Element olarak görülen, ve bunların zamanla 4 Melek veya 4 Tanrı olarak değiştirilmesi, bu Kitaba farklı bir şekilde yansımış. Okumaya devam ettikçe o konulara da değineceğim.
    Peki bu Enok kimdir, kimin nesidir? İlk olarak Tevrat’da Adem Soyu sayılırken karşımıza çıkar. 300 yıl tanrı yolunda yürüdüğü ve toplam 365 yıl yaşadığı, ancak ölmediği çünkü Tanrı’nın onu yanına aldığı yazar. Yaratılış 5;18–24 Enok’un gökyüzüne yükselmesi, aynı zamanda Kabbalah’a kadar gidecek Gökyüzü’ne çıkma motifinin de başlangıcıdır. Bilindiği gibi İslam’da gökyüzüne yükseltilen, kendisine ölüm dokunmamış sadece iki karakter vardır. Birincisi Hz. İsa, ikincisi ise Hz. İdris, yani Enok. Enok’un Tanrı yanına yükseltilmesi İncil’de de geçer. İbraniler 11;5
    Rohl, Enok’un İbranice’si olan “Hanok”un “Kurucu” anlamına geldiğinden yola çıkarak, Mezopotamya Mitolojisi’nde ki Anunnaki ile Enok arasında ilişki kurar, ancak bu tartışmalı bir görüştür. Ayrıca Enok, Mısır Tanrısı Toth, Yunan Tanrısı Hermes ve İslam’da ki Hz. İdris ile de ilişkilendirilmiştir. (Meryem: 56–57)
    Ölü Deniz Yazmaları ve Enok Kitabı’nın, Esseni adı verilen bir tarikata ait olduğu düşünülüyor. Bu kitabın yazılışı İsa’dan önce, İsa zamanını ve İsa’dan sonrasını da kapsadığı için, bu Kitabı anlamak için Tanah ve İncil’i de okumuş olmak gerekiyor. O dönemde Yahudi halkı için dini kaynaklar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. Tanah’ın yanında Yahudi Talmud’u denilen ve Din büyükleri tarafından oluşturulmuş yazılar da önem taşımaktaydı. (Yani Yahudi Hadisleri) O devirde Kudüs Talmud’u (Yerushalmi) ve Babil Talmud’u (Babli) çok yaygındı. Eğer bir Yahudi, Kutsal yazıları daha derinlemesine öğrenmek isterse Midrash (Çoğulu Midrashim) adı verilen tefsir yöntemini uygulamak zorundaydı. Yazıcılar da (Sopherim) aslında bu tefsir işi ile uğraşıyorlardı. Dini üstatlar ise Rabbi (Efendi, Üstad) ünvanını alıyorlardı. Bkz: Rab, Rabbi, Rabbiri. Alimlik kademeleridir. Esseniler ile ilgili kitaplarda sıkça geçer.
    Midrashim, Rabbinik eğitimin temelini oluşturuyordu. Eğitim, kutsal yazılardaki öykülerin anlatıldığı metinler olan Hagadoth (Çoğulu Haggadah) ile kuralların ve törelerin yer aldığı Halakoth’dan (Çoğulu Halakah) oluşuyordu. Bunlar dışında doğal olarak Talmud da kıymetli bir kaynak olarak yer almaktaydı. Ancak bütün bu kitaplardaki yorumlar farklılık gösteriyordu ve farklı mezheplerin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu dönemde bulabildiğim en önemli topluluklar Sadukiler, Ferisiler, Zelotlar ve Esseniler’dir.
    Hahamlar tarafından yok edilen bu kitabın, sadece mağaralarda saklanmak suretiyle değil, geleneği sürdürerek bu güne kadar hala devam edip, korunduğunu görüyoruz. Bu görüşü kabullenip bu güne kadar getiren Yezidi(Yezdani), Yaresan gibi topluluklar, dört dörtlük sapıklar olarak görülüp her fırsatta katledildi.
    Önemli bir konu ise, burada Nefilim, Dev olarak adlandırılan Melek-İnsan karışımı çocukların, Mu Kıtası gibi farklı bir bölgeden gelmiş başka bir Irk insan olma ihtimali. Çünkü bunlara Gözcüler dendi, ve tamamen insan gibi yaşadılar. Antik tabletler, kayıp kıtalar, Geçmişe bir üst akıl veya uzaylıların, ya da daha üstün bir insan ırkının etki edip din yaratması gibi komplo teorileri üretenler için bu Nephilim içeren tevrat ayetleri büyük bir dayanak görevi görmekteydi. Şimdi Ölü Deniz Yazmaları sayesinde bu teorileri daha da güçlenmiş oldu ve Erich Von Daniken ya da Zachariah Sitchin gibi yazarlar için bolca malzeme çıkmış oldu.
    Fakat dikkatimizi çekmesi gereken asıl konu, Kutsal Kitaplarda bütün bu olaylar gerçekleşirken (Melek-İnsan cinsel ilişkisi vb.) Tanrı’nın bunlardan haberi yoktu ve 4 Büyük Melek, gidip ona bildirdiler. Sümer (Gözcünün Ülkesi), Nefilim, eski Mısır’da Neter. (Gözleyenler, Osmanlıca’da da Nöbetçi Askerlere Nefer denilir.) bütün kültürlerde yer alıyor. Kuran zamanına gelene kadar bütün dinler, Melekleri sanki bir Süper İnsanmış gibi, yiyip içen, yorulan, seks yapan cinsiyetli varlıklar olarak tanımlıyor. Tevrat da buna dahildir.
    Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları Kitabı da, bu konu üzerine yazılmış popüler bir kitaptır. Üstün bir Irk veya Uzaylılar tarafından bize ulaşıldığı ve bizim onları Melek, Tanrı olarak adlandırdığımız konusu ile alakalı birçok film, kitap, görüş var ve Enoch kitabı, bu görüşleri güçlendiren türden. Bu konuyu “Antik Astronot Teorisi” başlığıyla aratırsanız daha çok bilgi edinebilirsiniz. Ancak bana sorarsanız, direk kitapları satın alsanız daha iyi. Bu yasaklanmış mirasın izleri, bugün hala bazı ‘Melekçi’ toplumlarda bulunuyor. Örneğin; Yezidilerin en yüce varlığı, meleklerin başı Meleke Tawus’un ilk ismi, Gözcülerden biri olduğu bilinen Arapça Azazel’den geldiği bilinen Azazil. Enok kitabında da buna rastlayacağız.
    Diğer bir gizemli toplum olarak Yaresanların da insana çok benzeyen melekleri var. Azazel, Adem ve Havva’yı kışkırtmadan önce, Yılan Tawus’un hizmetinde çalışıyor. Ayrıca bu “Nephilim” diye bilinen, insan ve melek karışımı olan devlerin, Tevrat’da anlatıldığına göre o dönemlerde Tanrı veya büyük çağ kahramanları olarak bilindiğinden bahsediliyor. Yani zamanla bunların Mısır veya Yunan tanrıları olarak anılmaları (eğer gerçekse) muhtemeldir.
    Enok’ta dikkati çeken şey, Işık Prensi ve Karanlıklar Prensi (Belial) ve bunların yolundan giden Oğullar konusudur. Bu konuya değinme, Tevrat’da Kurallar 3;19–20 bölümünde de vardır.
    Ayrıca Kurallar 3; 24–25, Karanlıklar Prensi’nin, ölüler kalktığı zaman hüküm gününden sonra sonsuza kadar ateşlere atılacağı konusu, Hristiyanlık ve İslam’ın temelini oluşturuyor. Kitaptaki en dikkat çekici bölüm yine de bence düşmüş melekler konusudur. Tevrat’da düşmüş meleklere de, yarı meleklere de Nefiller diye hitap ediliyor. Meleklerin günaha yenik düşerek kötüleşmesi konusu, Işık Getiren (Lucifer) meleğin de bunlardan birisi olması hala Hristiyan Teolojisi’nin önemli konularındandır. Yaratılış 6;1–2
    Bir diğer isimleri Tanrı Oğulları’dır. (Elohim. Tekili Eloh. Tanrı İlu-Elu ile İlah sözcüğü ile ortak kökenden gelir. Melek isimlerinin sonundaki -El takısı da bundan gelir. Bu bağlamda İsa Haç’ta Elohim’e beni neden bıraktın diye seslenirken, kendisini kandıran Düşmüş bir Meleğe seslendiği anlamı da çıkabilir.)
    Kuran’da ise bu düşmüş meleklerin aslında Melek değil birer Cin olduğu, ve iyi veya kötü olabilecekleri söylenir. Ancak Tevrat’da, bilinen Melek hariç bütün varlıklar Kötüdür. Yani bütün cin veya kötü ruh benzeri varlıklar, eskiden melek olmak zorundadır. Dolayısıyla Tevrat ve Kuran’ın teolojisi gerçekten de çakışmaktadır. “Kuran’ın %70i Tevrat’dan alıntıdır!” diyen arkadaşlar için bu husus göze çarpmalı. Aktarılan hikayeler bile farklı versiyonlarda aktarılmaktadır çünkü. Yine de, zaten “Biz önceki kitapların tasdikçisiyiz” diyen bir kitapta alıntılar olması göze garip gelmemelidir. Devam edelim:
    Enok Kitabı 2. Bölüm : “İşte! Herkesi yargılamadan geçirmek ve günahkârları yok etmek için on bin aziziyle birlikte geliyor!”
    Bu bölüm ayrıca İncil’de Yahuda 1; 14'de “İşte Rab herkesi yargılamak üzere Onbin kutsalıyla geliyor!” diye ifade edilir.
    Demek ki o zamanlarda bu ayet yazılırken ellerinde Enok kitabı vardı. Zaten günümüzde kabul gören İncil’in m.s 4.yy’a kadar bütünleştirilmemiş olduğunu, ve Roma kralı Konstantin tarafından ‘bütünlettirildiğini’ hatırlarsak, 1. İznik Konsil’nde yoksayılan, apokrif ve gnostik ilan edilerek yakılan-yokedilen yaklaşık 27 ayrı kitap daha olduğunu unutmamalıyız. Yani günümüzdeki İncil’in kronolojik sıralaması dahil, Tevrat ayetlerinin çoğu, eldeki 50'yi aşkın kitaptan “ayıklanarak” oluşturulmuştur ve bu ayıklamayı da Roma kendi isteği doğrultusunda yaptırtmıştır. İşte burada “tahrif”in ne denli büyük olduğu inkar edilemeyecek kadar ortadadır. Unutmamalısınız ki Enok Kitabı, İsa gelmeden önceki Tevrat’ı ve İsa dönemindeki orjinal İncil’i temsil etmektedir. Bu ne Barnabas, ne Meryem, ne de bir başkasının inciliyle kıyaslanabilir. Şimdi elimde bulunan bu Enok kitabındaki ayetleri sıralama vakti gelmiştir sanırım.
    Enok 7;7 “Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına söz verdiler. Toplam İki Yüz kişi, Yeret’in zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.
    Enok 7;9 “Liderlerinin isimleri şöyleydi: Semyaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiyal, Asael, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Satarel, Turel, Yomyael ve Azazyel. İki yüz meleğin lideri bunlardı.
    Enok 7;11 “Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre olan devler doğurdu. (Tevrat’da bu konu daha farklı geçer. Yar. 6;4'de bunlar Nefiller diye geçer. Nefilim, İbranice hem Gözcü, hem de Dev demektir.)
    Ayrıca gökten inen bu meleklerin insanlara büyü ve gizli ilimleri öğretip, onları saptırdıkları da belirtilmektedir. İnsanlığın sonunun gelmesinin sebebi de budur. Bu “gizli ilim ve büyü, Tanrılaşmak” konusu da ayrı bir yazıda işlenecektir.
    Enok 8; 1 “Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.”
    Enok 8; 2 “Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
    Enok 8; 3 Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi,
    Enok 8; 4 Armaros büyü çözülmesini,
    Enok 8; 5 Baraqiyael astrolojiyi,
    Enok 8; 6 Kokabel yıldızları,
    Enok 8; 7 Ezeqeel bulut bilgilerini,
    Enok 8; 8 Araqiel toprak bilgilerini,
    Enok 8; 9 Shamsiel güneş bilgilerini ve
    Enok 8; 10 Sariel de Ay’ın hareketlerini öğretti.
    Enok 8; 11 İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.”
    Sonraki bölümde de 5 (!) büyük melek bunları görüp Tanrı’ya söylerler, ve Tufan başlar.
    Enok 9; 1 “Sonra Mikail ve Cebrail, Rafael, Suryal, Uriel göklerden aşağı bakıp dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sonsuz kötülükleri gördü.” (Devamında da “bu kadar şey olup bitiyor sen bir şey yapmıyorsun, bize de ne yapacağımızı söylemiyorsun!” tarzı Tanrı’ya isyanlar var.)
    Enok 9:9 “Büyük yargı gününde Azazil ateşe atılacak.” (Kuran’da ki Şeytan benzetmesi)
    15. bölümde de Tanrı, Mikail’e diğer melekleri de yakalamasını ve hapsetmesini söylüyor. (Kafes)
    Enok 9;16 “O günler geldiğinde işkenceyle ateş çukuruna gönderilecek, sonsuza kadar hapsedilecekler.”
    Enok 9;18 “Tüm bu yozlaşmışların ruhlarını, Gözcüler’in (Düşmüş Melekler) çocuklarını yok edin, çünkü onlar insanlığa zulmettiler.”
    Sonra hikaye Nuh tufanına geliyor. Birçok Mitolojide ve kültürde yer etmiş Gılgamış vb. Hepsi Nuh karakteridir. Bu kitapta ilgi çeken başka bir şey ise, 4 yerine 7 Başmelek olması.
    Enok 20;1–8 “Bunlar, gözleyen başmeleklerin adlarıdır.
    Uriel, başmeleklerden biridir. Haykırışları ve korkuyu yönetir.
    Rafael, başmeleklerden biridir. İnsanların ruhlarını yönetir.
    Raguel, başmeleklerden biridir. Dünya’da ve diğer yıldızlarda ceza verir.
    Mikail, başmeleklerden biridir. Günaha sapan insanların ruhlarını yönetir. Ramiel, başmeleklerden biridir. Başkaldıranları yönetir.
    Sarakiel, başmeleklerden biridir. Cennet’i, Ikisat ve Kerubileri yönetir.
    (Ikisat, Seraphim; yani yılanlar demektir. Yasak elmayı yediren Yılan burayla ilişkilendirilebilir. Ayrıca bir grup meleği tanımlamaktadır. Kerubiler ise, gene Meleklerdir, Tevrat’da da birçok yerde Kerubi, Keruv ifadesi geçer. Örneğin Aden bahçesinin etrafına koyulan dönen alevli kılıçlar-keruvlar.)
    Ayrıca 40. bölümde, Tanrı’nın yanında duran 4 farklı ruh gördüğünü ve adlarını öğrendiğini söyler, daha sonra bunların 4 büyük melek olduğundan bahseder, “En yüce olan 4 Melek.”
    Yani 4 den fazla Başmelek olduğu, ama aralarında bir derecelendirme yapıldığı kanısına varıyoruz. Bu 4 Melek ise, Mikail, Rafael, Gabriel ve Fanuel. (!) Azrail veya 4 Başmelekten biri olarak bildiğimiz düşmüş olan Lucifer’in ismi kitapta geçmiyor.
    (Ayrıca 60. Bölüm 13. Ayet’de Meleklerin sınıfları ile alakalı bir açıklama vardır. Kerubim, Serafim ve Ofanim. Güç melekleri.
    Bu da “Savaşçı Melek” figürünü ortaya koyar. Kiliselerde elinde kılıçla çizilmiş melek figürleri bolca görülür. Kuran’da ise tamamen iyilik ve merhamet üstüne, Robotumsu bir anlatım vardır.
    Enok 21; 1–3 “Ve hiçbir şeyin tamamlanmamış olduğu bir yere vardım. Orada korkunç bir şey gördüm. Ne üstünde gökler var, ne de altında sağlam bir zemin. Sadece kaotik ve korkunç. Orada birbirine bağlanmış yanan büyük dağlara benzeyen, göklerin yedi yıldızını gördüm.”
    (Göklerin yedi yıldızı, o dönemde bilinen yedi gezegendir. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn. Bunların her birini eski bir Tanrı olarak da görebiliriz. Ayrıca haftanın 7 günü de buradan gelir. 7 Sembolizmi Tevrat ve İncil’de ve o zamanki Pagan inançlarda çok önemli yer kaplar, neredeyse her dinde rastlamak mümkündür. Kökeni ayrıca Mu Mitolojisine dayanır.)
    Kitapta çok önem çeken bir diğer konu ise, Mesih motifinin işlenmiş olması. Yani Tevrat’da açık açık ifade edilmeyen ancak hemen sahiplenilen İsa, burada gelişinden önce net bir şekilde belirtiliyor. Demek ki 325. yılda bu kitap çıkarılana kadar Yahudiler, İsa’yı bu kitaptaki anlatımlara göre bekliyorlardı.
    Enok 46; 1–2 “Ve orada Kadim Olan’ı (Tanrı) gördüm. Başı yün gibi beyazdı. Yanında yüzü insan yüzüne benzeyen başka biri daha vardı. Yüzü çok güzeldi; tıpkı kutsal meleklerden birinin yüzü gibiydi. Benimle birlikte gelen ve bana bütün sırları gösteren meleklerden birine o adamın kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden Kadim Olan’la birlikte olduğunu sordum. Cevap verdi; Bu adil olan İnsan Oğlu’dur; (İsa’nın diğer ismi İnsan Oğlu’dur. İncil’de ona sık sık böyle hitap edilir.) onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır (Bkz: Kutsal Ruh’ı ortaya çıkarması, Tanrı’nın hazinesi) çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. (!) Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.”
    (Görüldüğü gibi, burada Seçilmiş Kişi, bir Peygamber gibi anlatılır, İncil’de söylendiği gibi “Tanrı” olarak değil. Eğer 4.yy’da yapılan toplantıda İsa’nın Tanrı değil, peygamber olduğunu savunan görüş sayıca üstün gelseydi, şuan bütün Hristiyanlar İsa’yı Peygamber kabul edecek, belki de İslam’a geçeceklerdi.)
    Ayrıca bir de Gizli Olan vardır. (Muhammed veya Mehdi profiline giriş.)
    Enok 48;5 “Seçilmiş Olan ve Gizli Olan dünya yaratılmadan önce bu amaçla seçildiler ve sonsuza kadar O’nun önünde olacaklar.” (İncil, İsa’nın ruhunun her şeyden önce yaratıldığını ileri sürer, çünkü o ayı zamanda Tanrı’nın ruhudur. Bazı İslam hadisleri ise, Muhammed’in ruhunun her şeyden önce yaratıldığını, çünkü alemlerin onun yüzü-suyu hürmetine yaratıldığını iddia eder. Dolayısıyla bu ayetle arada bir paralellik kurmak mümkün.)
    Sonrasında Yargı Günü ile alakalı bir ayet gelir;
    Enok 48;11 “Onun huzurunda düşecekler ve tekrar kalkamayacaklar. Onları elleriyle tutup kaldıracak kimse olmayacak çünkü onlar Ruhların Tanrısı’nı ve onun Mesih’ini inkar ettiler! (İnkar edilen Mesih ifadesi yer alıyor gene. Yani İsa daha gönderilmeden, onun inkar edileceği söylenmiş. O zaman için daha gelmemiş olan, ve geldiğinde kendisini İnsan Oğlu olarak tanıtıp inkar edilen İsa konusu. Gerçekten de böyle olmuştur. Yahudiler onu inkar etmişlerdir.)
    Ayrıca Cennet’de İsa ile sonsuza kadar kalmak kısmına değinen bir ayet daha vardır, bildiğiniz üzere İncil’deki Cennet, İsa ile birlikte oturmak, yemek yemek, Tanrı ile birleşmekten ibarettir. Bkz;
    Enok Kitabı 61. Bölüm 17. Ayet. “Sonsuza kadar İnsan Oğlu’yla birlikte kalacaklar, yiyecekler, yatacak ve kalkacaklar.” (Gerçekten deHristiyanların inandığı cennet tam olarak budur. Çünkü İncil’de bir çok kere Cennet’de berayer yiyip içmek konusu anlatılır.)
    İncil’in Vahiy bölümünde; gelecek olan 7 başlı 10 boynuzlu Canavar’dan bahsedilir, burada ise farklı bir versiyon ile karşılaşıyoruz. Ancak çok benzer anlatımlar var her konuda Yuhanna’nın buradan esinlendiğini söylemek abartı olmaz. Ayrıca Yuhanna’nın vahiylerini bir rüya yoluyla aldığınız hepimiz biliriz. Ancak Enok, göğe yükseltilmiştir. Bunu Miraç hadisesine benzetmek mümkündür. Gerçi Miraç konusu da tartışmalı bir konudur ancak o hadiseyi başka bir yazıda ele alacağım.
    Enok 58; 7–8 “O günde yiyecek olarak iki canavar türeyecek. Bunlardan dişi olanının adı Leviathan olacak ve denizlerin diplerinde, su kaynaklarının üstlerinde yaşayacak. Bunlardan erkek olan canavar ise Behemoth adını taşır. Göğsünün üzerinde hareket eder ve görülemez bir vahşiliği vardır.”
    64. Bölüm, yani Nuh ile alakalı kısımların başladığı yere tekrardan gelirsek; kısa kısa ayetlere değinicem.
    64;1 “O günlerde Nuh, dünyanın suya gömüldüğünü ve yıkımın yakın olduğunu gördü.”
    64;6 “Tanrı’dan dünyada yaşayan herkese bir buyruk geldi. Onları yakın. Onlar meleklerin tüm sırlarını, şeytanların tüm vahşiliklerini öğrendiler. Gizli güçleri, büyücülüğün güçlerini, tüm dünyada eriyik metalden şekiller yapanların güçlerini öğrendiler.”
    Enok 66;2 “Şimdi melekler ahşap bir araç yapıyorlar. İşlerini bitirdiklerinde elimi onun üzerine koyup koruyacağım.” (Tanrı konuşuyor. Gemiyi meleklerin yaptığına dikkat edelim. Diğer kaynaklarda bunu Nuh’un yaptığı söyleniyor.)
    Ayrıca bu kitapta, Havva’yı saptıran kişinin bir yılan veya Lucifer değil, başka bir melek olduğu söyleniyor. Dünyaya inen ve sonsuzlukla cezalandırılan melekler arasındadır.
    Enok 68;4 “İlkinin adı Yekun’du. O kutsal meleklerin tüm kutsal oğullarına şeytani klavuzlukta bulundu ve onları yoldan çıkarıp vücutlarını insanların kızlarıyla kirletmeye sevk etti.”
    Enok 68;6–7 “Üçüncüsü Gadreel’di. Havva’yı yoldan çıkardı. İnsanoğullarına savaş zırhlarını, savaş kılıçlarını ve diğer tüm ölüm silahlarını gösterdi.” (Şuna dikkat etmek lazım bu melekler gelip nasıl bir şey yapılacağını göstermiyorlar, aklınıza getiriyorlar, ilham veriyorlar sadece ve Gadreel, Havva’yı yoldan çıkardığı halde bir ceza alıp kovulmamış, Nephillerin gününe kadar serbestmiş görüldüğü üzere.)
    68;9–13 “Dördüncüsünün adı Penemuel’di. İnsanlara mürekkep ve kağıtla yazmayı öğretti; böylece bugüne kadar pek çokları günaha girdi. İnsanlar böyle bir amaç için, inançlarını kalem ve mürekkeple göstermek için yaratılmadı.”
    Bilginin kayda geçirilmesi eski öğretilerde hiç hoş karşılanmıyordu. Özellikle ezoterik gelenek hep sözlü olarak aktarılmıştır.
    Örn: Atlantis’in aktarılışı, Platon’a gelişi konusu. Yazı ile değil sözle aktarılmıştır. Platon da bu teoriyi ortaya atarken bir evrakla, kaynakla değil, üstadlarından öğrendiği şeylerle ortaya koymuştu. Ancak Atlantis ve kayıp kıya olayları bu yazının konusu olmadığından es geçiyorum. İlgili yazıyı, yazının başında Mu Kıtası adıyla zaten sunmuştum.
    Eski zamanlarda “Bilmek” her zaman doğru karşılanmamıştır. Tevrat’da da ‘’Bilgelik Ağacı”ndan yemek konusu işlenmiştir. Zaten Adem ile Havva, ağacın meyvesinden yiyerek bunu “Bilmişler”dir. Ayıbı ve günahı öğrenmişler, çıplak olduklarını fark edince de utanıp hemen yapraklarla cinsel organlarını örtmüşlerdir.
    Ayrıca bunun metafiziksel yönüne kayarsak, Nuh Tufanı’nda herkesin Melekî bilgileri öğrendiği için Tufan oluyor, ancak günümüzde Tufan her zaman Mu Kıtası ile ilişkilendirilir ve Mu Kıtası da, kayıtlara göre zihinsel olarak bizden ileri bir medeniyettir ve insanlar parapsikolojik olarak çok gelişmiştir, bizim şuan bildiklerimizden daha çok şey bilmişlerdir. Benzerliği yakalamak lazım. Bu tip kayıp kıtaların varlığı her zaman tartışma konusudur, ancak bir Tufan olduğu gerçek. Ki, Mezopotamya’yı etkileyen bir tufanla alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı hali hazırda mevcut. Ayrıntılı bilgi edinmek için bkz:
    Dinler ve Toplumlarda Tufan Hadisesi
    68;19–22 “Kasbaal’ın görevi, En Ulu Olan’ın tüm görkemiyle yaşarken ululara sunduğu ahitin liderliğini yapmaktır. Melek Beka, Mikail’den ona gizli adı göstermesini istedi. Böylece o gizli adı ahitte söyleyebilecek, insanoğullarına tüm gizli şeyleri açıklayanlar o adın ve ahitin önünde titreyecekti. O ahitin gücü o kadar yüksektir, çok kudretlidir. Akae’nin bu ahitini Mikail’e teslim etmişti.”
    Tevrat’da geçen Kutsal Ahit’e geldik. Kabbalah ve Mason takipçileri de bu Ahit’in peşindedir ve İslam’da da bu konuya değinilir. Bir bakıma Pandora’nın Kutusu olarak düşünülebilir. Bütün gizli sırları ve dünyayı yönetecek güçleri barındırdığını, ancak melekler tarafından korunduğunu ve bu yüzden bir insanın ona dokunamayacağını, dokunduğu anda öleceğini aktarır Tevrat. Yine de, bu kutsal emaneti elinde bulunduran toplumun büyük bir güç elde edeceğinden bahsedilir. Aslına bakarsanız Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve Siyonizm, gücünü buradan alır. Yahudiler gerçekten de dinlerine sıkı sıkıya bağlılar. Çünkü bu yahudilikte bu Ahit, kurtuluşun sembolüdür. Pandora’nın tam tersi yani.
    Olaylar daha da ilginçleşmeye başlıyor..
    Enok, 86;1 “Göklerden beyaz adamlara benzeyen varlıklar geldi. Onlardan bir kişi çıktı ve onlarla beraber gelen üç kişi daha vardı.”
    Melekleri gördüğünü düşünebilirsiniz; ancak bunlara “beyaz adamlara benzeyen varlıklar” diyor. Meleklerin neye benzediğini zaten biliyordu, daha önce görmüştü. Oyüzden Melek görse, “Melek gördüm” derdi. Ancak burada başka varlıklardan bahsediyor… Belki de kafasındaki cam fanus yüzünden suratı görünmeyen beyaz kostümlü Astronotlardır? Tevrat’da ki Hezekiel bölümünü hatırlayalım. Onun da bahsettiği gökten gelen varlıklar ve uzay araçları Tevrat’da nakledilir. Hatta bindikleri araçlarının kaç pencereli, kaç katlı olduğuna kadar... Geçmiş mitolojilerde çok fazla uzaylı motifi resmedilmiş, konusu işlenmiştir. Yazının başında bundan bahsetmiştim.
    104;4–5 “Günahkarların güçlendiğini, işlerinin yolunda gittiğini gördüğünüzde korkmayın adiller! Onlarla yoldaş olmayın, onların zulmünden uzak durun, çünkü siz göğün topluluklarıyla dost olacaksınız.” (Kuran’da ki Al İmran 28 ayetine benzer bir ayet. ‘Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin’)
    Bu kitap, birçok teoriyi körükleyecek bilgiler içermektedir ve zamanında, Tevrat’ın içinde bulunan bu bölüm saklanıp, gizleyen kişiler sayesinde hep gölgede bırakılmıştır. İnsanların inançlarını sarsacak ayetler bulundurduğu için adeta çıkarılmıştır. Enok ile alakalı birçok kültürde birçok karakter bulabiliriz. Enok, her kültürde yer edinmiş bir karakterdir. Özellikle Masonlar olmak üzere konuya ilgi duyan bazı yazarlar, Enok’u Memfisli Tehuti, Toth, Grek Hermes ve hatta Latin Merkür ile ilişkilendirmişlerdir. Kişi olarak bunların hepsi birbirinden ayrıdır çünkü mitolojiler farklıdır, ancak; esas anlamda hepsi aynı kutsal yazarlar, inisiyatörler ve Okült ve Kadim Bilgeliğin kayıt edenleri kategorisine dahildir.
    “Bilgelik Tanrısı” olarak adlandırılmışlardır çünkü mitolojilere göre bütün insanlara bilgiyi bu karakterler vermiş, kutsal öğretmen görevi görmüşlerdir.
    Kuran’da da İdris, Bilge (İnisiye) olarak geçmektedir. 7 Sayısı ile alakalı takıntı ise, şuna dayandırılabilir;
    Enok, Adem soyunun yedinci neslinin, yedinci önderidir.
    Orfeus inisinasyonun yedi katmanlı sırrını temsil eden yedi telli lir, Forminks’e sahiptir.
    Başında yedi ışınlı güneş diskli Thoth, güneşsel gemisiyle 365 derecelik yolculuğunu yapar.
    Son olarak Thoth-Lunas, haftanın 7 gününün yedi yönlü tanrısıdır.
    Enok hakkında Josephus (MS 1. Asır) anlattığı hikayeye göre, yazma ve kıymetli kitaplarını Merkür veya Seth (Şit) sütunlarının altında saklamıştı. Bu da “Bilgeliğin Babası” Hermes hakkında anlatılan hikaye ile aynıdır.
    Şu anda İznik Konsili eliyle 325.yılda yapılan toplantı sebebi ile içeriğiyle oynanmış, değiştirilmiş Tevrat’dan önce, orjinal Kutsal Kitap sayılan Tevrat’ın içinde bulunan Enok/Hanok bölümü hakkında bazı bilgiler edindiniz. Belki de hiç duymadığınız (Çünkü Katolikler tarafından sizden saklatılmış) ayetler öğrendiniz.
    Eğer Hristiyan veya Yahudi iseniz; bunun elinizdeki Kitabı Mukaddes ile aynı, hatta daha büyük ölçüde “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz.
    Eğer Müslüman iseniz; bu kitapta anlatılanların, “DEĞİŞTİRİLMEMİŞ TEVRAT”dan bir bölüm olduğu ve en az inandığınız Kuran kadar “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz. Çünkü bu kitap Tevrat’ın bir parçasıdır.
    Kitabın içinde çok daha ilgi çekici bölümler bulunuyor ancak ben İncil, Tevrat, Zebur ve Kuran okumuş bir kişi için bu kadarının bile yeterli olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden yazıyı burada sonlandırıyorum... Din, Bilim, Tarih ve Mitolojiler ile alakalı daha zengin yazılarım gelmeye devam edecektir. Takipte kalın lütfen. Keyifli okumalar.
    NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
    Kaynakça
    Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Kutsal Kitap Yayınları, Kitab-ı Mukaddes (Tevrat,Zebur, İncil), Kasım 2011, İstanbul. (Ayetler yazıda belirtildi.)
    Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı, yayın no 86. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
    Peygamber Enok’un Kitabı, Hermes Yayınları-26, Şubat 2016, Çeviri: Günyüz Keskin. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
  • İstanbul'dan ayrılmak istemiyoruz fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar da kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz... En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? Kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim... Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır... Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz... Hepimizi İstanbul'a bağlayan sadece bu... Burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkanına malik... Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!...