• Mütarekenin hemen ardından İstanbul’a gelen ve aralık başında dönen Ward Price’ın bir iddiası üzerinde durmak yerinde olur. Price’a göre Pera Palas’ın müdürü Mustafa Kemal’den bir görüşme çağrısı getirmişti. Mustafa Kemal’in istediği, bir öneride bulunmak üzere İngiliz makamlarıyla temasa geçmekti. Savaşta yanlış bir siyaset izlenmiş olduğunu, Müttefikler’in Anadolu’yu bölmelerini beklediğini, fakat özellikle Fransa’nın bu ülkeye girmesinin istenmediğini ve şayet İngilizler Anadolu’nun sorumluluğunu üstleneceklerse, deneyimli valilere ihtiyaçları olacağını söylüyor ve bu göreve talip oluyordu. Price, bu öneriyi askeri istihbarattan Albay Heywood’a bildirmiş fakat o, buna önem vermemiş. Paşa’nın Price ile görüşmesi sırasında Rifat (Refet) Paşa hazırmış. Yıllar sonra II. Cihan Savaşı’ndan sonra Refet (?) Paşa ile görüştüğünde, o, önerinin içten olduğunu ve kabul edilseydi Yakındoğu tarihinin başka olacağını söylemiş. Bu olayı ciddiye almak çok zordur. “Vatana ciddi hizmetlerde” bulunmaya hazırlandığı ve en az Harbiye Nezareti’ne göz diktiği bir sırada, Mustafa Kemal’in böyle süfli bir teklifi, araya otel müdürünü ve bir gazeteciyi koyarak yapması, inanılacak şeylerden değildir. Böyle bir görüşmenin yapıldığı kesinlikle kanıtlansa bile, önerinin ciddi olarak yapılmadığına hükmetmek gerekir.
  • Mustafa Kemal ile arkadaşlarının gazetesi olan Minber de Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin karşısına eleştirici bir tutumla çıktı. İlginçtir ki, bu yönde yazılan iki yazıdan biri, daha sonra Sivas’ta hararetle ABD mandasını savunacak olan İsmail Hami’nin kaleminden çıkmıştı. O, cemiyeti, “temelsiz bir bina” olarak niteliyor ve programının barıştan sonrası için söz konusu olabileceğini belirtiyordu. Galiplerin bir oldubittisi karşısına ancak ulusal vicdandan doğmuş taleplerle çıkılabileceğini, bunu sağlamak için barış şartlarını belirleyecek komisyonda, basından, mebuslardan ve “milletin mütefekkirlerinden” temsilciler bulunması gerektiğini öne sürüyordu. İkinci yazı, imzasız bir başyazı olup, “Avrupa Rekabeti Karşısında Amerika’ya İltica Doğru mudur?” başlığını taşıyordu. Buna göre, ABD’nin Uzakdoğu’da büyük iktisadi çıkarları vardı. ABD savaşın bütün nimetlerini tekeline alamayacağına göre, oradaki büyük çıkarlarını bırakıp “Türkiye’nin kendisine temin edeceği menafi” ile yetinemezdi. Sonra, iktisadi çıkarlardan ya da “mülkümüzden” bir yana yapılacak herhangi bir fedakârlığa karşılık, öte yanda taviz istemekte “bir dakika” gecikmezdi. Siyasal denge sayesinde yaşayacak hükümetler özellikle “böyle karışık zamanlarda” hiçbir yana eğilim göstermezdi. Ülkenin üretim güçlerini işletmek ve yönetimini düzeltmek için ileri ülkelerden “ayrı ayrı” yararlanılmalıydı. Görülüyor ki Minber’in tepkisi, çok sert olmamakla birlikte açıkça olumsuzdur.
  • Bu noktada bir de Amerikalı Browne (belki Brown) üzerinde durmak yerinde olur. Lütfi Simavi’nin anılarından öğrendiğimize göre 17 Aralık akşamı Browne adında biri gelip kendisiyle görüşmüş. Browne, Sultan Reşat zamanında iki kez ABD elçilik müsteşarlığı ve işgüderliği yapmış, toplam olarak yedi yıl İstanbul’da kalmış, biraz Türkçe biliyormuş, Türkleri seviyormuş, ABD kamuoyu Ermeni tehciri konusunda çok aleyhimizde bulunduğundan, suçu birkaç kişinin sırtına yüklemek yerine, bu olayı “halisane bir surette itirafla” sorumluların derhal cezalandırılmasını ve ayrıca derhal İsveç, Danimarka, İsviçre, Hollanda gibi yansız hükümetlere başvurarak, gönderecekleri kimselerden, Ermeni işini yerinde soruşturacak bir heyet kurulmasını ve bütün bu tedbirlerin padişah tarafından Başkan Wilson’a bir mektupla bildirilmesini salık vermiş. Fakat asıl öneri şuydu ki, Padişah bir daha böyle şeylerin olmayacağını söyledikten sonra, ülke yönetimini düzenlemek ve düzeltmek üzere “garez ve menfaati olmayan” bir devletten uzmanlar getirmek istediğini de bildirecekti. Tabii, “garez ve menfaati olmayan” devlet ABD idi. Browne 22 Aralık’ta Paris’e gidiyordu ve bu mektubu bizzat Wilson’a verecekti.80
  • 4 Aralık’ta, kurucularının çoğunluğu gazete başyazarları olan Wilson Prensipleri Cemiyeti kuruldu. bir uçta Ali Kemal ve Refik Halit, öbür uçta Yunus Nadi, Ahmet Emin, Halide Edip gibi aydın Osmanlıların bu noktada nasıl bir görüşle ve ne gibi umutlarla bir araya gelebilmiş olduklarını göstermek bakımındandır. Cemiyet’in tüzüğünde (md. 5) anlatılan amaçlar gerek siyasal, gerekse iktisadi bağımsızlık konusunda kıskanç bir tutumu dile getirmektedir. Örneğin iktisadi nüfuz bölgelerine, yabancı sermayenin siyasal amaçlarla girmesine, içişlerimize karışılmasına seçik olarak karşı çıkılmaktadır. Ne var ki, programda (md. 9), tam bağımsızlık ilkesinden hatırı sayılır bir gerileme göze çarpıyor. Buna göre, en az 15, en çok 25 yıl sürmek üzere, ABD’den uzmanlardan kurulu “heyet-i ıslahiyeler” çağırılması öngörülüyordu. Bütün nezaretlere, geniş yetkileri bulunan bir ABD’li danışmanın başkanlığı altında, kendisinin uygun göreceği uzmanlardan oluşan bir ıslahat kurulu atanacaktı. Bundan başka, ıslahat kurullarının tarım, bayındırlık, sanayi, ticaret, eğitim, sosyal yardım, polis ve jandarma, hapishane, adliye işlerini ele alması, her vilayette geniş yetkili bir müfettişle uzmanlardan oluşan bir ıslahat kurulunun olması öngörülüyordu. Sonra azınlıklara tam bir eşitlik sağlamak üzere seçimlerde nispi temsil esası ve Vükela Meclisi’nden en küçük yönetim şubesine dek, bütün Osmanlı unsurlarının yönetime katılması öngörülüyordu. Birinci maddede padişah haklarının ve meşrutiyetin dokunulmazlığı, 9. maddede 25 yıl süreyle Osmanlı Devleti’nin uluslararası tarafsızlığının sağlanması esası getiriliyordu. Tüzükteki katıksız bağımsızlık ilkesiyle, programdaki ABD’ye havale edilen “terbiye ve irşat” sistemi arasındaki çelişme göze çarpıyor. Bu ancak, ABD’nin sömürgeci olmadığı, diğerkâm bir ülke olduğu, bir de Osmanlı Devleti’nin parçalanmadan bağımsızlığını korumak olanağını yitirdiği ve ancak ABD gibi “iyi” ya da hiç değilse “ehven-i şer” bir ülkenin koruması altında hem bütünlüğünü koruyup, hem de gerekli düzeltmeleri gerçekleştirebileceği inancıyla açıklanabilir. Şu da önemli ki bu tutum, Osmanlı aydınlarının mütarekeden sonraki pek kısa –bir aylık– bir zaman aralığı içinde, İngilizlerin davranışları karşısında İngilizcilikten ya da İngiliz himayesini istemekten vazgeçtiklerini gösterir.
  • Hint Müslümanları savaşta İngilizlerle beraber Osmanlılara karşı dövüşmüşlerdi. Ayrıca, Müslümanlar Hindistan’daki İngiliz egemenliğinin başlıca dayanaklarından birini oluşturuyorlardı. Savaşın sonunda hilafetin kaldırılmasına dek, hatta ondan sonra da sürmüş olan bu destek, Türkler için talihli, İngiliz sömürgeciliği için de talihsiz bir olay olmuştur. Daha 1918 yılı bitmeden Hintliler İstanbul’un bir Müslüman kenti olduğunu ve Türklerden alınmaması gerektiğini öne sürmeye başladılar. Ocakta ise bu konuda, İngiliz Dışişleri Bakanı’na, aralarında Ağa Han ve Amir Ali’nin de imzalarının bulunduğu bir muhtıra verdiler. Akım o denli etkiliydi ki, Londra’daki Hindistan Bakanlığı çoğu kez Müslümanların İngiliz hükümeti içindeki bir sözcüsü durumuna giriyordu.
  • Bu sıralarda Ermeni ve Yunanlıların Osmanlı ülkesinden istekleri en geniş biçimde İtilaf devletleri basınında yansıyordu. Paris’te Bogos Nubar Paşa Kilikya’yla birlikte bütün Doğu Anadolu’yu isterken, Rumlar da Trakya, İstanbul ve bütün Anadolu kıyılarında hak iddia ediyor, İzmir ile Bursa’da Rumlara büyük eziyetler yapıldığını yayıyorlardı. Ermeniler de kırımın devam ettiğini söylüyorlardı.36 İstekler o denli genişti ki, aralarında anlaşmazlık çıktı. Ermeni iddialarına karşı Pontusçular Trabzon, Sivas, Kayseri’nin, ayrıca İznik’ten İnebolu’ya dek uzanan bölgenin Rumluk olduğunu söylüyor ve “Alman barbarlığına” karşı savaştaki katkılarını sayıp döküyorlardı. 14 Ocak’ta Venizelos The Times muhabiriyle yaptığı mülakatta yalnız, Trakya, Aydın ilinin çoğunu ve Bursa ilinin bir bölümünü istemek gibi bir ılımlılık (!) gösteriyor, Trabzon ve Adana illerinin Ermenistan’a bağlanabileceğini, İstanbul ve Boğazlar’ın Milletler Cemiyeti’nin koruması altında uluslararası bir devlet oluşturabileceğini ve Anadolu içindeki Rumlarla Yunanistan’a ilhak olunacak bölgedeki Türklerin değiştokuş edilmesi gerektiğini söylüyordu.
  • En yetkili bir kişiden, İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un kaleminden, Türkleri “ezmek” kararını saptadıktan sonra, bunun nasıl yapılmak istendiğini görelim. Bunun ilk yolu, İngiliz ordularıyla, Osmanlı ülkesinin Arap illerini istila edip barış konferansında buraların yönetimine şu ya da bu biçimde el koymaktı. Mond-ros’la birlikte bu işin ilk bölümü tamamlanmıştı. Yalnız Adana, İskenderun, Musul gibi bölgelerin ele geçirilmesi de isteniyordu ki, bu da mütarekeyi çiğnemek pahasına sağlanıyordu. Artık İngiltere doymuştu. Savaşın yorgunluğu, savaş yüzünden adamakıllı sarsılan mali durum, İngiliz halkının bir an önce barış düzenine geçme özlemi,öbür devletlerin kıskançlıkları, itiraf edilmese de Türklerin sömürge halkı olmaya elverişsiz çetinlikleri, belki Rusya ile komşu olmak konusundaki isteksizlik, belki sindirebileceğinden daha fazla yerleri yutmuş olması, İngiltere’nin bu doygunluğunda payı olan nedenlerdi. Onun için Türklerin ezilmesi başkalarına havale edilmeliydi ve bu başkaları, kendisine rakip olan öbür sömürgeci devletler değil de, Yunanistan gibi ufak devletler ya da Ermeniler gibi ufak uluslar olmalıydı. Böylece hem Türkler ezilmiş, hem de Fransa, İtalya gibi ülkelerin sömürge imparatorluklarını genişletmeleri önlenmiş olacaktı.