• 144 syf.
    ·1 günde·10/10
    Niccolo Machiavelli 3 Mayıs 1469′da İtalya Floransa’da dünyaya geldi, 1527′de vefat etti. Kesin olarak ne eğitimi aldığı bilinmese de; Latince okuyup-yazdığı, klasik Latin ve Helen edebiyatı öğrendiği, babasından hukuk dersleri aldığı bilinmektedir.

    Derebeylik ve Papalık sistemine karşı olan Machiavelli, 19 Mayıs 1498′de Floransa kent devletinin “ikinci sekreteri” seçildi. Cumhuriyetin içişlerini, dışişlerini ve savunma bakanlıklarını yaptı. 1500′lerde Mediciler ile iyi geçinme çabalarına karşın, yine onlar tarafından hapse atılıp işkence gördü. Floransa’dan ailesiyle beraber sürüldü. Savaş Sanatı eserini 1521′de yazdı. Söylevler (1531) ve Prens (1532) adlı eserleri ölümünden sonra yayınlandı. Pek çok tartışmayı içerisinde barındıran ve 500 yıldır etkisini hiç kaybetmeden okunan-yorumlanan Prens adlı eserini yazarak siyaset felsefesine ve politika bilimine büyük katkı sağladı. Bu eseri Machiavelli, yaşadığı dönemde Floransa’yı yöneten Medici ailesinden Lorenzo de Medici’ye hitaben yazdı. Kitap, Machiavelli”nin ölümünden 200 yıl sonrasına değin, cadı avına çıkanlarca yakılmasına ve yasaklanmasına, aksine kiliseye karşı krallıktan yana olanlarca -özellikle Cumhuriyetçilerce- sahiplenilmesine rağmen, son 500 yıldır, ahlak ve politika ilişkisi söz konusu olduğunda akla gelen en önemli eserlerden biri oldu.

    Machiavelli’nin, siyaset felsefesi ve politika bilimine katkıları asla yadsınamaz. Prens adlı eserinde, o da kendinden öncekiler ve kendinden sonra gelecekler gibi: “Siyaset nedir, kim-nasıl yönetmelidir, devletin determinasyonu nedir, kimin neye hakkı olmalı, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir, egemenlik kimindir?” sorularını sormuş ve ufkumuzu açan cevaplar vermiştir.

    “PRENS”, BİR HİCİV Mİ, METHİYE Mİ?

    J. J. Rousseau bu kitap için şöyle demiştir: “Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir. Il Prencipe adlı yapıtı cumhuriyetçilerin kitabıdır.” Rousseau şöyle devam eder: “Monarşi yönetimini cumhuriyet yönetiminden her zaman aşağı durumda tutan en önemli ve kaçınılmaz eksiklik şudur; cumhuriyet yönetiminde halkoyu hemen her zaman yalnız aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir; bunlar görevlerini onurla yaparlar. Oysa, monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez, bir takım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.” Yine Rousseau, Machiavelli’nin cumhuriyetçi ve özgürlükçü yanını vurgulayarak Prens’in içerdiği derslerin hitap ettiği kitle konusunda, kitabın vurguladığı gibi, halkın bir prens için çok önemli bir güç kaynağı olduğu; prense iktidarı verenin ve ondan alanın da halk olduğu gerçeği çok önemlidir (ibid. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Adam Yayınları, 1993, 5.Baskı, Çev: Vedat Günyol). Ayrıca Rousseau Toplum Sözleşmesi‘nin 1782 basımına eklenen notta şöyle demiştir: “Roma sarayı onun (Machiavelli’nin) kitabını (Prens) şiddetle yasakladı, bunu çok iyi anlıyorum, çünkü kitap apaçık bir şekilde onu anlatıyor”.

    Diderot, Ansiklopedi’de Machiavelli için şunları der: “Monarşinin en ateşli savunucularından birinin, birdenbire tiranlığın en aşağılık bir meddahı kesilmesi nasıl açıklanmalıdır? Machiavelli, Prens adlı eserini yazarken; yurttaşlarına sanki şöyle diyordu: Bu eseri iyi okuyunuz. Eğer başınıza bir efendi getirecek olursanız, o, size bu kitapta resmettiğim gibi olacaktır: Kendinizi teslim edeceğiniz yırtıcı hayvana bir bakın”. Ayrıca Diderot şunları söyledi: “Machiavelli’nin asıl amacını göremeyen çağdaşlarının hatası bu oldu işte: Onlar, bir hicviyeyi, bir methiye sandılar. Ama, şansölye Bacon, bu yanılgıya düşmedi. O şöyle diyordu: Bu adamın tiranlarına öğrettiği bir şey yok, onlar ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar zaten; o, aslında halklara neden korkmaları gerektiğini öğretiyor”.

    Machiavelli, kitabı yazarken ki niyetinin: “Beni her kim anlayacaksa ona yararlı olmak, bu yüzden başkalarının hayalinde canlandırdıklarından çok, şeylerin gerçekliğine dayanmak bana en iyisi gibi görünüyor” demişti. O, halkın doğasını anlamak için halktan biri; prensi anlamak için de prens olmak gerektiğini söyledi. Prens, onun halka, kendilerini yönetenlerin niteliklerini göstermeyi amaçladığı şeklinde okunabilir. Bu yönüyle, Machiavelli’nin politika teorisinin en önemli noktası olan “ahlak-politika ilişkisi” yüzyıllardır modern politika anlayışı içerisinde önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

    PRENSLİKLERİN TÜRLERİ; ELE GEÇİRME ve ELDE TUTMA YÖNTEMLERİ; ORDULARI; İNSANİ TUTUMLARI

    Prensliklerin bazıları soydan gelmektedir, soydan gelme prenslikler hâkimiyetini ya atalarından alır ya da yenidirler. Prensin soydan gelme krallığına kattığı devletler ya bir prensin hâkimiyeti altında olmaya ya da özgürce yaşamaya alışıktırlar; bu devletler ya başkasının orduları ya da fatihin kendi ordularıyla, ya da talihin yardımı veya becerisiyle fethedilebilirler.

    Prens, ordusu güçlü olsa da yeni bir eyaleti ele geçirmek için kendi halkıyla iyi geçinmelidir. Prens elde ettiği devlette hüküm süren prensin soyunu kurutmakla işe başlamalıdır. Ama burada yaşayan halkın eski yaşam biçimlerini sürdürmelerine saygı gösterip, onların adet ve geleneklerine karışmazsa, insanlar barış içerisinde yaşarlar. Eğer bir prens, bu yeni devlete sahip olmayı sürdürmek istiyorsa iki şeye dikkat etmelidir: İlki, eski prenslerin kanlarını akıtmak ve soyunu kurutmak; ikinci olarak da kanunlarda ve vergilerde hiçbir değişiklik yapmamak. Bu yolla yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı bir şekilde birleşir. Aslında bu tip bir devleti ele geçirmenin en güzel yolu prensin gidip oraya yerleşmesidir. Türkler de Yunanistan için bunu yaptı. Fethetme isteği kuşkusuz ki doğal ve bildiktir ve güçleri dâhilinde fethe kalkışan insanlar kınanmaktan çok her zaman övüleceklerdir. Özetle, prensin bizzat ikamet ettiği yerde onu buradan atmak oldukça zor olacaktır. Prens, kolonilere kendi halkından gönderip yerleştirmelidir. Bu kolonilere, orada yaşayanların evlerinden ve tarlalarından vermelidir. Bu yapılandan küçük bir zümre zarar görür. Zarar görmeyen büyük kitle ise korkusundan suskun kalacaktır.

    Romalılar, tüm bilge yöneticilerin yapması gerekeni, yani sadece şimdiki zorlukları değil, aynı zamanda gelecekteki zorlukları da hesaba kattılar; karışıklıklara karşı tüm gayretlerini kullandılar. Eğer zorluklar uzaktayken önceden sezilirse çaresi kolaydır, aksine yaklaşması beklenirse hastalığın tedavisi olanaksızdır. Savaş, gerekli olduğunda daima haklıdır ve kurtuluş umudu olduğunda savaş kutsaldır. Metotlar ve modeller göz önüne alındığında, bir prens için, başarı her zaman gelecektir.

    Fransa kralı Louis şu beş hatayı yapmıştır: Zayıf devletleri yok etmiştir, güçlü bir prensi daha da güçlendirmiştir, güçlü bir yabancıyı İtalya’nın içine getirmiştir, işgal ettiği yerlere gelip yerleşmemiştir ve oralara koloniler göndermemiştir. Louis, Venediklileri şehirlerden mahrum etmekle altıncı bir hatayı da yapmış ve onların yok olmasına neden olmuştur.

    İtalyanlar için savaştan anlamadıkları söyleyenlere, Machiavelli, Fransızların da devlet yönetiminden anlamadıklarını, eğer anlasalardı, Kilise’nin bu kadar güçlenip büyümesine asla izin vermeyeceklerini söyler: “Başka birinin güçlenmesine neden olan biri, kendi sonunu da hazırlar”.

    Büyük İskender’in Asya’yı fethetmesinden hemen sonra ölümüyle, ayaklanmalar artacak beklentilerinin aksine, onun ardılları tutunmayı becerdiler. Birbirlerine karşı olan kıskançlıklarından ve hırslarından başka güçlük yaşamadılar.

    Tüm Türk İmparatorluğu tek bir prens tarafından yönetilir; diğerlerinin tümü onun kullarıdır. İmparatorluğunu sancaklara bölmüştür ve onlara kendi kararınca vali atar. Fransa Kralı ise; soydan gelme asiller kalabalığı tarafından çevrilmiştir. Bu asiller kendi uyruklarınca sevildiğinden, kral, kendini tehlikeye atmadan bu asillere üstünlük kuramaz. Bu iki farklı yönetime bakan biri, Türk topraklarının işgalinin zor olacağının, fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmanın kolay olabileceğini fark edecektir. Buna göre, Türk’e saldıracak kişi, karşısında birlik halindeki insanları bulacağını ve karşı taraftaki bölünmelerden çok kendi gücüne güvenmesi gerektiğini bilmelidir. Fransa gibi krallıklarda ise; değişiklik isteyen hoşnutsuz ve hırslı birileri daima vardır. Bu kişiler, kendi ülkelerinin istilası için sana yol açabilir ve zaferini kolaylaştırabilirler. Bu söylenenlere göre, fatihlerin yeni bir devleti ele geçirmedeki ve elde tutmadaki zorlukları, yeteneklerinden değil, ele geçirdikleri ülkelerin karakterlerindeki farklılıktır.

    Kendi kanunları altında yaşamaya alışmış devletler fethedildiğinde, onları elde tutabilmek için üç yol vardır: İlki onu yok etmektir; ikincisi bizzat gidip yerleşmek; üçüncüsü, halktan sana dostluğunu sürdürecek olan birkaç kişiye yönetimi emanet ederek onları vergiye bağlamakla yetinip kendi kanunları altında yaşamalarına izin vermektir. Gerçekte bir yeri ele geçirmenin orayı yıkmaktan daha emin bir yolu yoktur. Cumhuriyetlerde nefret ve intikam arzusu daha canlıdır. Önceki özgürlüklerin anısı onları rahat uyutmaz; bu yüzden en emin yol, ya onları yok etmek ya da oraya gidip yerleşmektir.

    İyi talihleri ile değil de kendi becerileriyle prensliklerini kazanmış olanlar, ülkeyi zor ele geçirir, fakat kolay elde tutarlar. Karşılaştıkları güçlükler, yönetimlerini korumak ve elde tutmak için giriştikleri yeni kanun ve düzenlemelerden doğar. Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman kesilir. İnsanların uyum sağlamaları uzun sürdüğünde, emirlerle ve güç yoluyla tamamen inanmaları sağlanabilir. Silahlı tüm peygamberler zafer kazanmışlarsa; silahsızlar da yenilgiye mahkûm olmuşlardır. Mesela Syracusa’lı Heiro, eski orduyu bozdu, yerine yenisini kurdu, mevcut eski ittifakları bozup yenilerini oluşturdu. Böylece kendi ittifakları ve ordusuyla istediği kurumları bu temel üzerine inşa etti. Büyük zorluklarla kurduklarını, daha fazla güçlüklerle karşılaşmadan korudu.

    Sade bir insanın prensliğe yükselebilmesi için iki yol vardır. İlki, kötülük ve güç yoluyla güce tırmanmak; ikincisi, basit biriyken yurttaşların lütfüyle ülkesinin yöneticisi olmaktır. Francesco Sforza, sade bir insan iken Milano Dükü oldu. Ülkeyi elde tutabilmek için dört yola başvurdu: İlki, her şeylerini aldığı Lord’ların soylarını yok etmekle yeni Papa’nın elindeki araçları kullanılamaz hale getirmekti. İkincisi, Romalı asillere kazançlar sağlayarak onların yardımıyla Papa’yı zapt etmekti. Üçüncüsü, Kutsal Meclis’i elinden geldiğince kendi kontrolü altına almaktı. Dördüncüsü ise; babasının ölümünden önce kurduğu sıkı otorite ile ilk saldırının şokunu atlatmaktı. Dük, başkalarının gücünden ve talihinden yararlanarak güçlenenlere iyi bir örnektir. Yapılan iyiliklerin eski kötülükleri unutturduğuna inanan biri kendisini aldatmış olur. Dük, bu nedenle, II. Julius’u Papa yapmasından dolayı hata yaptı ve bu hata, onun yıkılışında en büyük etken oldu.

    Halk tarafından “Valentino Dükü” olarak anılan Cesare Borgia ise; kendi prensliğini, babasının talihinin lütfüyle elde etti. Her kim ki yeni bir prensliğe girerde düşmanlarını temizlemek, dostlar edinmek, güç veya hileyle yenmek, tebaası tarafından itaat edilmek, zararlı olanları yok etmek, askerlerce saygı duyulmak, eski kurumları yenilemek, sert ve nazik, bağışlayıcı ve cömert olmak, hain bir milisi ortadan kaldırmak, yenisini atamak, kendisine hizmette eli çabuk ya da saldırmakta sakıngan olmaları için krallarla ve prenslerle dostluğunu korumak isteyen biriyse, Cesare Borgia’yı kendine örnek almalıdır.

    Sicilyalı Agathocles, sade biriyken Syracuse Kralı oldu. Bir sabah, Syracuse Senatosu’nu bir toplantıya çağırdı ve herkesi askerlerine öldürttü. Onun, yurttaşları katletmesi, dostlarına ihanet etmesi, onurdan, merhametten ve dinden yoksunluğu, birer beceri olarak adlandırılamaz. Bunlar güç kazanmaya izin verir ama şan kazandırmaz kişiye. Agathocles ve onun gibilerin nasıl olur da bunca hainlik ve gaddarlıktan sonra ülkelerinde güvenle yaşadıkları, yabancı düşmanlardan korundukları ve halk tarafından kendilerine hiçbir fesatlığa uğramadıklarını düşünebilirsiniz. Bunun nedeni, gaddarlığın ve kötülüğün iyi kullanılmasından dolayıdır. Bir ülkeyi zapt edecek biri, burayı tek vuruşla acilen zarara uğratmalı ki her gün zulmü tazelemek zorunda kalmasın. Tüm zarar tek seferde verildiğinde verdiği acı daha az duyulur. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir. Her şeyden önce bir prens, halkıyla yaşarken onlara iyinin ve kötü talihin inişli çıkışlı doğasının kendi davranışlarını değiştiremeyeceğini göstermelidir. Çünkü bir felaket geldiğinde değişim ihtiyacı duyulursa, şiddeti bir çare olarak görmek için çok geç olacaktır. Hoşgörülü olduğun vakit de boşuna zaman harcamış olacaksın; bunu zorunlu olarak yaptığını düşünecekler ve minnet duymayacaklardır.

    “Sivil Prenslik” konusuna gelince; ülkesinin prensi olmasında başrolü suç veya şiddet değil, yurttaşların lütfünün olduğu bir durumdur. Burada prensliğe erişme, ne tamamen beceriye (virtu) ne de tamamen iyi talihe bağlıdır; daha çok talihle desteklenmiş bir kurnazlıktır diyebiliriz. Hem halkın hem de asillerin lütfüyle başa geçme: Halk, asiller tarafından yönetilmeyi ya da ezilmeyi istemez; asiller ise halkı yönetmek ve ezmek ister. Bu iki karşıt istekten, şehirler adına üç sonuç çıkar: Prenslik, özgürlük ve aşırı serbestlik (başıbozukluk). Asiller, halka karşı koyamayacaklarını sezdiklerinde kendi aralarından birinin namını yükselterek onu kendi prensleri yaparlar. Halk ise; asillere karşı koyamayacaklarını fark ettiğinde tüm nüfuzlarını basit bir yurttaşın desteğine verip onun otoritesine sığınırlar. Asillerin lütfüyle prens olan kişinin tutunması, halkın desteğiyle prens olan kişiye göre çok daha zordur.

    Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır. Bu şekilde insanlar, prenslerine her zaman sadık kalacaklardır. İnsanlar, doğaları gereği, onlara sunulan yararlar kadar kabul ettikleri yararlar için de itaate zorlanırlar. Bununla beraber, sağlam bir şehre sahip ve kendisinden nefret edilmeyen bir prens saldırıya da uğramayacaktır.

    Ruhban prenslikler ise; hiç savunmadıkları topraklara ve yönetmedikleri halklara sahiptirler; yine de bu prenslikler topraklarını savunmasalar da ellerinden kaçırmazlar, yönetmeseler de halklarından şüphelenmezler ve de onlardan ayrılmayı istemezler. Bundan dolayı, bu prenslikler güvenli ve mutludur. Papa VI. Alexander farlıydı; kendinden öncekilerin göstermediği şeyi, para ve asker ile bir Papa’nın neler yapabileceğini gösterdi. Papa Leo ise; Papalığı daha güçlü bir hale getirdi. O, kendinden öncekilerin silahla büyüttüklerini, erdemleri ve iyiliğiyle çok daha saygıdeğer kıldı.

    Tüm devletlerin esas temeli: İster eski isterse de karma olsun, iyi yasalar ve iyi ordulardır. Fakat iyi ordular olmaksızın iyi yasalar olmayacağı ve ancak iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasalar bulunabileceği için, ordunuzun kalitesi çok daha önemlidir. Prenslerin ve Cumhuriyetlerin her ikisi de kendi ordularına bağlı olduklarında büyük başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Venedikliler, kendi güçlerinin gelişimi göz önünde tutulursa, kendiişlerini kendi halklarından oluşan askerlerle yaptıkları sürece onurla ve güvenle yönetildikleri görülmüştür. Çünkü paralı askerlerin kazançları geç ve önemsiz, kayıpları ise ani ve şaşırtıcıdır. Yardımcı kuvvetlere -ordulara- gelince; kendileri için yararlı ve üstün olabilirler ama her zaman onları çağıranlar için zararlıdırlar: Yenilirlerse prens de yenilir, zafer kazanırlarsa prens bu kuvvetlerin esiri olur. Örneğin; kendisini komşularından korumak için Constantinopol imparatoru, on bin Türk askerini Yunanistan’a çağırdı. Savaş sona erdiğinde Türkler buradan ayrılmayı reddettiler ve böylece Yunanistan’ın kâfirlere kulluğu başlamış oldu.

    XI. Louis’in babası VII. Charles, kendi talihi ve yiğitliğiyle Fransa’yı İngilizlerin elinden kurtarınca, ulusal bir orduyla kendisini güçlendirmesi gerektiğini fark etti. Okçu ve piyade birlikleri kurdu. Fakat daha sonra oğlu kral Louis, piyadeleri dağıttı ve İsviçreli paralı askerler getirdi. Bu aptalca hatayı takip eden diğer prensler, Fransa Krallığı’nın yıkılmasına sebep olan tehlikelerin de nedeni oldular. Sonuç olarak, bilge prensler, her zaman bu tip ordulardan kaçınmalı, kendi birliklerine daha çok güvenmeli ve kendi birlikleriyle bozguna uğramayı diğerleriyle zafer kazanmaya tercih etmelidirler: “Başkalarının silahları çok geniş gelir üzerimizden düşer, ya da bize dar gelir nefesimizi keser”. Ulusal ordu olmaksızın prens güven içinde değildir.

    Kötülükleri, gelişmeden önce sezemeyen yönetici, bilge değildir, bu yeti onda çok azdır. Bilgeler der ki: “Hiçbir şey, kendi öz gücüne dayanmayan bir iktidar şöhreti kadar zayıf ve istikrarsız değildir”. Kastedilen, halktan, yurttaşlardan ve güvenilir insanlardan elde edilen güçlerdir; diğerlerinin tümü paralı askerler ya da yardımcı birlikler, ordulardır.

    Bir prens asla dikkatini savaş dışındaki bir alana çevirmemeli ve savaşta olduğundan daha fazla barışta bu işlerle meşgul olmalıdır. Bunu, uygulama ve eğitim yollarıyla yapabilir. Prens, askerlerini gerekli egzersizlerle savaşa her daim hazır tutmalıdır. Prensin ilk işi kendi ülkesini ve coğrafyasını tanımak olmalıdır. Kendi bölgesinin coğrafik durumunu ve yeryüzü şekillerini öğrenen bir prens, diğer tüm coğrafyalarda benzer koşullarla karşılaştığında avantaj sağlayacaktır. Zihinsel eğitime gelince, prens, tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemeli, zafer kazananları takip etmeli, yenilenlerin hareketlerinden kaçınmalı, geçmişteki en iyi prensler gibi davranmalıdır. Eğer ki bir prens, Xenophon tarafından yazılmış Keyhüsrev’in yaşamını okursa, Scipio’nun onu takip ederek ne kadar ün ve şeref kazandığını ve onun, tatlı dilliliğiyle, insancıllığıyla, cömertliği ve ahlaklılığıyla Keyhüsrev’le ne kadar benzeştiğini görür. Bilge bir prens, tehlikelerden kendisi için sonuçlar çıkarmalı ve felaketlere direnmek için talihi kendisine karşıysa buna da hazır olmalıdır.

    Prens, büyük oranda cömertlik itibarını kazanmak için yönetimde tantanalı bir şekilde gösteriş yapmalıdır. Bunun sonucunda ise cömertlik ününü korumak için prens, halkına vergi yükleyecek, az da olsa para getirecek tüm zorbalığı yapacaktır. Fakat bu yol, halkın ondan nefret etmesine yol açacak ve yoksulluk artıp, itibarı azalacaktır. Bunun sonucunda, zenginleştirdiklerinden daha fazla kişiyi fakirleştirdiği için çok az kişi ona itaat edecek ve yeni tehlikelere maruz kalacaktır. Bu yüzden, kendisine zarar vermeden cömertlik yapamayacağı için, bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Halkından çalmaktan sakındığı, kendini savunabildiği, yoksulluktan ve aşağılanmaktan kaçındığı ve açgözlülüğe ihtiyaç duymadığı sürece cimrilikle itham edilmekten korkmamalıdır. Cömert olarak bilinmek isteyip de açgözlülükle suçlanıp böyle ün salmaktansa, nefrete maruz kalmadan cimri diye bilinmeyi istemelidir. Çünkü tüm bunlar, hükümdarlığını sürdürmesi için gereklidir.

    Her prens zalim değil, merhametli olarak anılmak ister. Halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır. Aşırı merhametli olarak, cinayetlere ve çapulculuğu yol açan karmaşalara olanak vermektense az sayıda ibret verici cezalar vermek daha merhametlidir. Prens, inanmakta ve hareket etmekte kolay davranmalı; korkak davranmamalı, sakınganlık ve insancıllıkla ılımlı davranıp, ne aşırı güvenip sakınmazlığa ne de güvensizlik göstererek katlanılmaz bir hale düşmemeye dikkat etmelidir. Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir. İnsanlar kendilerini sevdirmek isteyenlerden çok korkutmak isteyenleri kırmaktan çekinirler. Çünkü sevgi bağı borçla, şükranla oluşturulmuştur. İnsanlar, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda hainleşirler. Bilge bir prens, yurttaşların mallarından ve kadınlarından daima uzak durmalıdır. Çünkü insanlar, babalarının ölümünü, ondan kalan malların kaybından daha çabuk unuturlar. Özetle, insanlar sevdiklerinde kendilerine, korktuklarında ise prense bağlandıkları için bilge bir prens, başkalarına değil, kendisine bağlı bir yapı kurmalıdır. Nefret edilmekten daima kaçınmalıdır.

    Prens, merhametli, güvenilir, insancıl, inançlı ve dürüst görünebilir. Fakat zihnini öyle bir biçimde ayarlamalıdır ki gerektiğinde tam tersi görünebilmelidir de. Bir prens, yapabildiği sürece iyilikten kaçmamalıdır; ama gerektiği anda kötülük yolunu nasıl izleyeceğini de bilmelidir. Pek çok prensin hareketlerinin yargılanamadığı mahkemelerde, herkes araçtan çok sonuca bakar. Bu yüzden prens, otoritesini koruyup elinde tutmayı başarırsa; bunun anlamı her zaman saygıdeğer olarak görülüp herkes tarafından onaylanacaktır. Bayağı insanların, her zaman görünüşe ve sonuca baktığı unutulmamalıdır.

    Halk, aklı başında ve barışçı prensleri; askerler ise savaşçı ruhlu prensleri tercih ederler. Prens, kararsız, hoppa, kadınsı, korkak ve iradesiz göründüğünde küçümsenir. Bu kusurları işlemeden; bilge ve güçlü görünmelidir. Halkı tarafından hürmet gören bir prense saldırmak hiç kolay değildir. Prens, halkının desteğini arkasına aldığında, komplolardan korkması için çok az neden vardır. Fakat onların düşmanlığını ve nefretini kazandığında her şeyden ve herkesten korkması kaçınılmazdır. İyi düzenlenmiş devletler ve bilge prensler, asillerin umutsuzluğa kapılmamasına özen göstermeli ve halkın memnuniyetini canlı tutmalıdır. Prens, sorumluluklarının gerektirdiklerini diğerlerine devretmeli, ona barış ve lütuf getirecek olanları ise kendisi üstlenmelidir. Prens için anahtar cümle: “İnsanlarda nefret uyandırmadan, saygı uyandırmaktır”. Prenste bulunması gereken şeylerden biri de: “Aslan ve Tilkinin doğasıdır”. Aslan tuzaklardan anlamaz, tilki ise çok iyi anlar. Aslan çok güçlüdür tilki ise güçsüzdür. Aslanın tüm şiddeti ve tilkinin kurnazlığı bilge bir prenste bulunmalıdır. İmparatorlukların yıkımı, halkın ya da askerlerin nefretinden ya da küçümsemelerinden kaynaklanır. Prens, halktan çok askerleri memnun etmelidir. Çünkü askerler, halktan daha güçlüdür. Bilge bir prens, devletini ele geçirmek ve şerefle elde tutmak için Severus ve Marcus gibi büyük liderleri örnek almalıdır kendine.

    Yabancılardan çok kendi halkından korkan bir prens, kale yaptırmalıdır; halktan çok yabancılardan korkuyorsa kalesiz yaşamalıdır. Yeni bir prens, prensliğinde her zaman halkının silahlanmasını sağlamalıdır. Aksine, halkını silahsızlandıran, onlara güvenmediğini, cesaretlerinden ve sadakatlerinden şüphe ettiğini zannedip suçladığını düşünecekleri için sana karşı nefret duymalarına neden olur. Bilge bir prens, zorlukları ve terslikleri alt ettiğinde büyür. Becerikli bir şekilde düşmanlık çıkartıp sonra onları düzeltip büyüklüğünü arttırması gerektiğini de bilir.

    Hiçbir şey bir prense, büyük işlere girişmek ve yeteneklerine dikkat çekmekten daha çok ün sağlamaz. Yeni kurumlar ve yasalar oluşturmak prense onur ve şöhret kazandırır. Bu yeni kurum ve yasalar sağlamsalar ve büyükseler herkes tarafından hayranlık uyandırır. Dostun olmayan seni tarafsızlığa davet edecek; dostun olan ise seni yanında savaşmaya çağıracaktır. Bir prens, başkalarının saldırılarında kendisinden daha güçlü olanlarla birleşmeye dikkat etmelidir. Gereklilik olmadıkça kendisinden güçlülerle birleşmemelidir. Güçlü ortak, eğer galip gelirse onun egemenliği ve merhameti altında yaşamak zorundadır. Prens, bu duruma düşmekten kaçınmalıdır.

    Prens, halkını ticari, zirai ve diğer alanlarda yüreklendirmelidir. Böylece biri, evini, elinden alınma korkusu olmadan süsleyebilmeli, bir diğeri ağır vergilerden korkmadan ticaret yapabilmelidir. Devlete ve şehirlere büyük katkılar yapmak isteyenleri ödüllendirmelidir.

    Sakıngan biri, şiddet kullanması gereken yerde şiddet kullanamazsa yıkılır. Hâlbuki zaman ve koşullar değiştiğinde onun doğası da değişseydi, talihi hiç değişmezdi. Özetle, talih değiştikçe insanlar da eski yollarında değişiklikler yaparak mutlu olabilirler. Atılgan olmak sakıngan olmaktan daha iyidir. Zira talih, onu tutabilmek için sert davranılması, dövülmesi gereken bir kadındır. O, kendisine çekingen yaklaşanlardan çok, ona sert davranarak zevk verenlere kulluk etmeye daha hazırdır. O, bir kadın olduğundan, gençlerden hoşlanır. Çünkü gençler daha az titiz, sakıngan ve daha çok azgın ve atılgandırlar; ona daha büyük cüretle hükmederler.

    Prensin seçtiği bakan, eğer kendisini prensinden çok düşünüyorsa, tüm eylemlerin sonunda kendisine çıkar sağlıyorsa o adam, asla iyi bir bakan ve güvenilir biri olamaz. Devletin yönetiminde olan biri kendisini düşünmeli fakat aynı zamanda yalnızca prensini ve onun işlerini düşünmelidir. Bakanları iyi ve sadık tutmak için prensin onlara saygılı olması, onlara şeref vermesi, onları zenginleştirmesi, kazanç sağlayarak onları kendisine bağlaması ve devletin ondan vazgeçemeyeceğini hissettirmesi gerekir. Bakanın kazancı çok olmalıdır ki başka kazanç yolları ve zenginlikler aramasın. Sorumlulukları çok olmalıdır ki değişikliklerden korksun. Prens ve bakanı bu yoldan giderlerse birbirlerine güvenebilirler. Aksi durumda ikisinden biri düşecektir.

    Basiretli bir prens, halkın arasından ağzı sıkı olanları seçerek onların herhangi bir konu üzerine düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini açıkça söylemelerine izin vermelidir. Lakin ne duyarsa duysun, son kararı yine kendisi vermelidir. Prens, danışmanlarını daima, ama kendi istediği zaman dinlemeli, istemediği zaman öğüt vermeye çalışanları azarlamalıdır. İyi öğütler kimden gelirse gelsin, prensin basireti iyi öğüde değil, iyi öğütler prensin basiretine bağlı olmalıdır.

    Kritik ve Özet: Süha Demirel, İstanbul, 14 Kasım 2013.
    (Düzeltmeler ve Eklemeler, 13 Şubat 2015)

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Prens
    NICCOLO MACHIAVELLI
    İLYA İZMİR YAYINEVİ
    Felsefe Dizisi
    Çeviri: Murat Satıcı
    Onuncu Baskı, İzmir, Ocak 2012, 144 Sayfa.
  • 344 syf.
    ·8 günde·8/10
    Mustafa Kutlu aslında edebiyatın ta kendisidir. Desenleriyle girdiği edebiyat dünyasında sonradan hikayeleriyle, denemeleriyle pek tabi desenleriyle yer edinmiş bir yazar. Ona ve onun eserlerine dair yazılacak çok şey var. 1970 yılında başlayan hikayeceliğinde Kutlu pek çok şey anlatmaya çalıştı. Her dönem eserlerine ve yazarlarına mutlaka  sirayet ettiği için de hikayeleri de dönemin olaylarından uzak kalamazdı. Almanya' ya işçi gönderilmesi, öğrenci olayları, kimlik bunalımları, şehre olan yoğun göç, dini kimliğe yabancılaşma... Ve daha pek çok konu Kutlu' nun eserlerinde kelime libasıyla farklı anlamlar kazandı.
    "İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar."
    Kutlu Ya Tahammül Ya Sefer' de bunu anlatmak için her bir karakterini donattı, mekanları ve insanları birbirine bağladı. Siyaset, para, din, kimlik... Bütün sorunları, bütün yaşamı karakterleriyle beraber yaşamaya başladı.
    Başka bir hikayede ezan sesi yankılandı ve iman çiçek açtı Süheyla' nın gönlünde. Bir ses ile geldi Süheyla' ya hidayet. Engin gibi "oyun ve eğlenceden" ibaret olan dünyaya değil, hakiki dünya olan Ahiret' e yöneltti bakışlarını.

    Benim de en çok içtenlik kurduğum " Nur" kimliğini arayan toplumdaki onlarca kişiden biriydi. İnsanoğlunun en büyük amacı olan kendini var etme, kimlik edinme, Nur ile bu hikayede şekil aldı. Dini ve kendini arayan Nur pek çok şehre savrulduysa da kendini, varlığını kimliğini buldu ve kurtarınca kurtulacak olmanın sırrına erişti.

    Bican köyünden kim bilir hangi düşüncelerle gelmişti, gürültüden düşüncelerini bile duyamadığı İstanbul' a. Neydi ne oldu kentin karmaşasında?

    Daha pek çok hikaye. Ve Kutlu' nun göçe bakışı, kimlik arayışları, siyaset, para... Bütün bu konulara Kutlu nasıl bakmış, hangi açıdan bakmış diyorsanız faydalanacağınız çok güzel bir eser. Yer yer konular ortak bir küme oluşturduğundan ötürü tekerrüre düşse de, Kutlu' ya ve onun eserlerine çok güzel bir bakış.
  • ... kitapla ilgili en çarpıcı olaylar Türkiye'de yaşanmıştı. Türkçeye Bulgarcadan çevrilen kitap 1928 yılında İstanbul'da ki kitapçılarda yerini aldı. O yıllarda kırılma döneminden geçen ülkede Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğini yaptığı çağdaşlaşma süreci yaşanmaktaydı. Petrov'un kitabının Atatürk'ün eline nasıl geçtiği bilinmemektedir. Fakat okuduktan sonra o kadar etkilenmişti ki, kitabın ülkedeki bütün eğitim kurumlarının, özellikle de askeri kurumların ders programına dahil edilmesini emretti. Türk subayları ülkelerinde "hayatın yenilenmesi" çalışmalarında rehber olarak kabul edilen "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" kitabını uzun yıllar boyunca zorunlu kaynak eser olarak okudular. Kitap Türkiye'de her baskısı 12 ile 25 bin arasında olmak üzere, en az 16 baskıya ulaştı. Türkiye'de çağdaş Türkçe ile yayınlanan kitaplar arasında en çok okunan eser olduğu ifade edilmektedir.
  • Yavuz Selim Han ve can yoldaşı Hasan Can, Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar'a geçerler.
    "Hasan Can, kahvaltı yaptın mı?"
    "Evet sultanım."
    "Yumurta seversin değil mi?"
    "Evet sultanım."
    Aradan yıllar geçer.
    Yollar, muharebeler, insanlar, şehirler.
    Nihayet Mısır seferi biter, Istanbul'a gelirler. Şimdi yine sandaldadırlar, ama bu kez yönleri Sarayburnu'nadır.
    Sultan ansızın Hasan Can'a döner.
    "Nasıl bre?"
    Cevap ışık hızıyla gelir:
    "Rafadan sultanım."
    Birlikte düşünmek, birlikte hissetmek.
    Hemhal olmak denilen şey bu olsa gerek.
  • Geçiş toplumunun Ankara ve İstanbul nüfusunun ve toplam Türkiye nüfusunun yaridan fazlasını oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, oteden beri kentte yaşamakta olan insanların da kendi kentlerine yabancılaşmaları kaçınılmaz bir sonuç olmuştur.
  • İmparatorluğun son dönemlerinde İstanbul ile Anadolu kültürlerinin birbirlerine giderek yabancılaşmalarından kaynaklanan büyük kent ile köy yaşam biçimlerinin farklılığı bazı geçiş toplumu bireyleri tarafından abartılmış bir biçimde algılandığından, bu insanlar kentin merkezine geçişi toplumsal sınıf atlama İle karıştırmaktadırlar.