• Demek ki insanlar niyetlerine göre iyi veya kötü, güzel ve çirkin olabiliyorlar, eşyaya bakış açıları da buna göre oluşuyordu. Ruhlarını şeytana satanlar ile Rahmân'a adayanlar da işte bu ince çizgi ile birbirinden ayrılıyordu. Birileri zamanı çoğaltıyor, diğerleri harcayıp tüketiyordu çünkü.
  • 160 syf.
    Bİrinci Bölüm// HATTAT VE PADİŞAH

    Hat Ve Rasat
    İrili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyor. Rasıt eve gider ve bu defa, kağıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabilecem der. Evvela gelirken gördüğü çiçeği anlattı. Baharın ilk gülünü nasıl beklediğini... Ömrünün, baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurur. Ardından onu insan kıkan acıları anlattır. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını anlatır. Bir defter de bunlarla dolar. Sonra düşlerini yazmaya koyulur. İnsan olmaya çalışan bir peri kızını, "gerçek nedir" üzerine tartışan bir karı-kocaya ağlayan bir bebeği göstererek dşye seslenmişti bu peri kızı ve dileği gerçek olup insan olmaya hak kazanmıştı. Yazdıkça yazıyordu hattat. Hokkada mürekkep azalmıştı o da yorulmuştu son deftere de aşkını yazıp uyuyakalır. Uyandığı da padişaha dilekçe yazması gerektiğini düşünür. Defterlerini padişaha vererek "bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var" der ve uzaklaşır. Padişah sabaha kadar o defterleri okur. Ertesi sabah padişah emir buyurur , hattatı-rasıdı saraya getirirler. Defterleri bir defa da ona okutur. Rasıt çok güzel, içten okur, padişah ona ne istediğini sorar. Hattat-rasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, der. Padişah seni ben anladım yetmez mi der o da hayır bunalr onlar için yazıldı der. Padişah da istediği kabul eder. Meydanda tüm Osmanlı ahalisinin karşısında okur yazdıklarını ama sesi padişaın yanında okuduğu gibi çıkmaz. Meydan da tek başına kalır ama yine de okumaya devam eder. Ve şöyle der kendi kendine, "bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi, her şey ne kadar güzeldi"der. Sesini, padişahtan başka kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri gözlerinden akan yaşlar eşliğinde yazmaya başlar eve gittiğinde.

    Kayıp Padişah
    Burada Hattat-Rasıt'ın cariyeye olan aşkı anlatılıyor.

    İri Kara Bir Leke
    Hattat-Rasıt'ın cariyeye olan aşkından sonra kağıdındaki kara lekenin büyümesi anlatılmaktadır.

    Ayine-i Mücellada Nihanız
    Hattat'ın pişmanlığı anlatılmaktadır.

    İkinci Bölüm// GENÇ MEZARLIK BEKÇİSİ, GENÇ KALFA VE SON PADİŞAH

    Ahter-Suhte, Hu Ve Lale
    Birinci bölümde Genç kalfa'nın, Enderun Ağası'na olan aşkı, ikinci bölümde ise Genç Mezarlık Bekçisi'nin , Genç Kalfa'ya olan aşkı anlatılmaktadır.

    O yakamoz O Yıldız
    Genç Mezarlık Bekçisi, ince ve mavi bir hayale aşık olur. Türbedar oda arkadaşına kızı istetti. Bu teklifi kalfaya ilettiler. Kız hiç bir şey demez. Onlar da bundan vazgeçer. Ancak bekçi kızın karşısına onın için gül yetiştirip dikecekti. Böylece kız bekçinin aşkını anlayacaktı. Bekçi kendini şiirlere ve ney üflemeye verir. Kısa zamanda Genç Mezar Bekçisi'nin aşkı dillere dolaşır. Genç Bekçi durmadan yazılar ve mektuplar biriktiriyordu. Bir yıl sonra yetiştirdiği ilk çiçek açtı. Ancak gğl diye yetiştirdiği fidan sarı yapraklı garip bir çiçekti. Mezar Bekçisi fidanı ayağının altında ezer. O gece sarı çiçeğin açtığı yere kar yağar. Mahallenin yaşlısı ve türbedarı onunla konuşmak için yanına gittiğinde ikisi de onu birçok mektup ve zamanı gelmeden açan sarı çiçeklerle görür. Size aşkımı anlatıyorum, siz de birilerine anlatın yoksa bu aşk beni boğacak,diyordu
    Bekçi şiirler yazarak acısını dindirmeye çalışır. Daha sonra yazdığı şiirleri bir Hattat'ın önüne fırlatır. Bunları benim için yazmalısın der. Hattat, bekçinin yazdığı şiirlerden acısını anlar.
    Daha sonra önüne çıkan ilk sahafa gidip yazdıklarını önüne gelen herkesle paylaşmasını, duyurmasını ister. Herkes acısını anlamalıydı. Zamanla tüm İstanbul onun şiirlerini okur. Herkes ona ağlar. Şimdi ise bekçi, o şiirler kimsenin okumasını istemiyor. Tüm yazdıklarını meydanda yakar.
    Genç Bekçi , şeyhine gidip çile çıkarmak istediğini söyler. Dayanamayıp çileyi bırakır. Ardında mavi ılıklı bir yıldız onu takip ediyordu... Genç Kalfa ise cama çıktığında mavi bir yıldızın parladığını görür.

    Onların Son Öyküleri
    Genç Kalfa ile Mezarlık Bekçisi kovuşur. Ancak Mezar Bekçisi aşkını Kalfa'ya açıkladığı için hata eder. Artık yazacak şiir de bulamıyordu. Bitmez sandığı aşkı bitmişti. Şimdi geride büyük bir boşluk kalmıştı. Dergaha yürür ve şeyhin huzurun çıkmak ister. Şeyhten geçici olanı değil kalıcı olanı diledi.
    Son padişah olduğunu bilmeyen padişah mutsuzdu. Allah'a kendisi için değil halkı devletsiz bırakmaması için dua eder. Ama halkı onu hiçbir zaman anlamayacaktı. Çünkü o tek halkı ise çoktu. Onun acısı daha fazla olacaktı.

    Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi
    Yazar, okuyucuya kahramanlarıyla ilgili bilgi verir. Nakkaş hakkında epey bilgi yer almaktadır. Ayna, ışık, sevgili gibi semboller kullanılmıştır.

    SON BÖLÜM//DİĞERLERİ
    Bahçeli Tarih
    Yazar kendi tez dönemine değinmiş olup, hayal ile gerçek arasında kalmış bir anlatımla Makbet, Leonardo Tablosu, Mona Lisa'ya göndermeler yapmıştır.

    Akşam Ağası
    Yazarın yolda karşılaştığı kişinin aslında onun öyküsünde yazdığı kahraman olduğunu görmekteyiz. Yazar bu kahramana hesap sorar.

    Kara Yağmur
    Yazar sevgiliye seslenmektedir.

    VE NİGAR HANIM, SEVGİLİ
    Nigar Hanım, Sevgili
    On dokuzuncu yüzyıl şahsı Nigar Hanım için yazılmış bir bölümdür. Bir yandan yazar editöre seslenir. "Cihan Harbi"ne ve Enver Paşa'nın ordularına gönderme yapar. Hatice Sultan, V.Murat, Beyazıt, tramvaylar bölümde yer alan unsurlardır.
    Cadde-i Kebir, Divan Yolu, Beyoğlu anılan mekanlardır.

    Değerlendirme
    Hattat ve Rasıt bölümünde padişah, gerçek aşkın sembolü iken cariye geçici olandı. Biz de daima geçici olanın peşinden gidiyoruz maalesef, gerçek olanın ne olduğunu bile bile.

    Kitapta en çok etkilendiğim taraf, Genç Mezarlık Bekçisi'nin sevgisi oldu. Genç Mezarlık Bekçisi hayat ve ölüm arasındaki kalmışlığın en güzel temsili oldu. Kitapta birbirinden haberi olmayan aşklar için dua edilmesi de kitabı etkileyici kılmıştır. Aşkın maşuka kavuşmaktan çok maşuka kavuşuluncaya kadar yaşanılan duyguların öneminden ve içte yaşanılan aşkın dışa vurulandan daha çok değerli ve zor olduğunu anlatan etkileyici bir kitap.

    Nazan Bekiroğlu kitapta edebiyat ve bilgilendirici yazın arasındaki kalmışlığa da değinmektedir.


    Yazdığı hikayelerdeki kahramanların gözünden kendini eleştirmektedir. Aynı zamanda kitabın biyografik tarafının olduğunu şu sözlerden anlayabiliriz:Nakkaşın hikayesini yazacaktım. Kim bilir yine hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım."(93. Syf)

    Hattat-Rasıt bir sanatkardır. Sanatkar, sanatının görülmesini, anlaşılmasını ister. Ama ne yazık ki çoğu zaman sanatçıyı anlayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O zaman bir sanatkarın çok sayıda insan tarafından anlaşılması ya da anlaşılmayı istemesi bir hayalden ibarettir. Hikayede Hattat-Rasıt'ı anlayan padişah sanattan anlayan, ona kıymet veren kişilerden biri olarak düşünülebilir. Hattat-Rasıt'ı dinlemeye gelen kalabalıklar da gerçek sanatkarın kıymetini bilmeyen, sanattan anlamayan kişiler olarak düşünülebilir. Hattat-Rasıt'ın gönlünü kaptırdığı ve uğruna padişahtan vazgeçtiği cariye kulun Allah’a ulaşmasına engelleyen unsurları, padişah da Allah’ı temsil ediyor olabilir.

    Kitapta verilmek istenen mesaj, insanın içindeki "anlaşılma isteği" ya da "anlaşılmama" bunların ikisi arasında gidip geliş.

    "Aynamızı yitirmiş olmakla, yitirdiğimizin bir ayna bile olmamış olduğunu anlamak arasındaki fark sevgiliyi değil ama aşkı yitirmiş olmakla açıklanamayacak bir bilmeceydi"...
  • 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın ek protokollerinde sacaş suçları için genel af bildirisine yer verildi. Türk Hükümeti'ne ise bu bildirim dışında tutacağı 150 kişinin Türkiye'ye girişinin ve ikametinin yasaklanması hakkı verildi.
    Listede padişah Vahdettin'in maiyetinden 7 kişi bulunuyordu. Hükümet üyelerinden 6 kişi, Kuvay-ı İnzibatiye'den 13 kişi, askerî ve mülkî idarecilerden 25, Çerkez Ethem ve isyanına destek verenlerden 9 kişi ile Çerkez Kongresi düzenleyenlerden 16 kişi, İstanbul Polis teşkilatından 12 kişi, Millî Mücadele aleyhine yayın yapan gazetelerin sahipleri ve yazarlarından 13 kişi listeye dahik edilmişti. Diğerleri ise Millî Mücadele aleyhine faaliyette bulunanlar, işgalci kuvvetlerle işbirliği yapanlar ile isyanlarda yer aldığı sabit olanlardan oluşuyordu.
    Genel af ancak 1938'de çıkarılabildi. 150' liklerin bir bölümü Türkiye' ye döndü. Bazıları ise sürgünde kalmayı tercih ettiler.
  • 226 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    1970'li yılların klasik Yeşilçam Filmleri tadında bir roman. Zengin bir iş adamının fakir ama yakışıklı aynı zamanda çapkın şoförü Reşat, çamaşırcı fakir bir kadının İstanbul'a gidip ünlü olmayı kafasına koymuş güzeller güzeli kızı Nuran ve diğerleri etrafında gelişen bir hikaye...
  • "İstanbul sosyoloji ve onun takip ettiği ekolden gelen her sosyologta inişleri, çıkışları bize özgün fikirleri ile bir türk aydınının temsilini görürsün diğerleri ise hep biraz alafrangadır. Onları konuşurken araya sıkıştırdıkları yabancı kelimelerden, kendine ait hiç fikri yokmuş gibi (...) sürekli batılı yazarlara referans vermelerinden, türk toplumunun hiçbir meselesini konu edinmemelerinden, konuşurkenki yüzeyselliklerinden, verdikleri ben bu bölüme ait değilim hissinden tanırsın." Sosyoloji, s4
  • Aynı eşyalar kullanıldığı, aynı işler yapıldığı hâlde bir nakkaşhane ile bir zindan arasında ne büyük fark vardı.Birinde insan yaratılışının en estetik boyutta güzellik anlayışına kapı aralanıyor, diğerinde insan ruhunu en ziyade kıskaca alan insanlık dışı tavırlar sergileniyordu.Bir falçata yahut bir iğne, burada güzellikler yaratırken, orada acı veriyordu.Burada bıçaklar güzelliği traş ediyor, orada güzel boyunlardan kan akıtıyordu.Orada aynı çengelleri kullananlara cellat, burada sanatçı deniyordu.İnsanın bir niyet ve düşünce ile anlam kazandığını düşündüm.Demek ki insanlar niyetlerini göre iyi veya kötü, güzel veya çirkin olabiliyorlar, eşyaya bakış açıları da buna göre oluşuyordu.Ruhlarını şeytana satanlar ile Rahman'a adayanlar da işte bu ince çizgi ile birbirinden ayrılıyordu.Birileri zamanı çoğaltıyor, diğerleri harcayıp tüketiyordu çünkü.Birileri iyi şeylerle hayata anlam katarken diğerleri hayatın kötülüklerine tapıyordu.