• 99 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Barış Bıçakçı

    Aramızdaki en kısa mesafe

    Meraklı ve incelikler peşinden koşan bir çocuğun gözünden yazılmış; 80'lerde çocukluğunu, 90'larda ilk gençliğini geçirmiş olanların kendilerinden çok şey bulabilecekleri hikayeler bunlar. Bir okur olarak ve çocukluğumun 80'lerde,yetişkinliğimin 90'larda geçmesinden ötürü kendimden kent ve bir kaç şey hariç bulduğum incecik fakat hatırlamak,anı bırakmak üzerine yazılmış, insanın içini acıtabilme potansiyeli çok yüksek bir kitap.

    “yıllar sonra çocukluk arkadaşım oktay, bana kardeşimin evden neden kaçmış olabileceğini söylüyor :
    “kendisini değersiz hissetmiştir.”
    “hangimiz hissetmeyiz ki bu duyguyu!” diyorum.

    cadde iyice kalabalıklaşmış. bir pasajın girişinde beş on kişilik bir grup, tatilden yeni dönmüş okullular, birbirlerini kucaklayıp öpüyorlar. yanık tenlerinin parlaklaştırdığı gözleriyle, dişleriyle gülüşüp şakalaşıyorlar.

    kim değersiz hissetmez ki kendisini!
    bir soyadının önünde toplanmış duruyoruz: ailemiz. bir soyadının önünde tek tek isimler...
    bir sabah kardeşim ürpererek arkasına bakıyor ve “anne ben ingiltere’ye gidiyorum!” diyor evden çıkarken. “iyi yavrum, güle güle git!” diye yanıtlıyor onu annem. arkasından ekliyor: “fazla gecikme!”
    her şey bu kadar gülünç.
    kardeşimin arkadaşı babasının dükkanından yüklüce bir para çalmış; bunu öğrenince iş ciddileşiyor. bir gün sonra istanbul’dan telefon ediyorlar. birtakım adamlarla konuşup anlaştıklarını, birkaç haftaya kadar gemiyle ingiltere’ye gideceklerini söylüyorlar. başlarının belaya girmesinden kaygılanıyoruz. babam istanbul’a gidip kardeşimi aramamın iyi olacağını söylüyor. “istiklal caddesi’nde oturup bekle,” diyor “mutlaka oralarda dolaşırlar.”

    üç gündür, sabahtan son kadıköy vapurunun kalkış saatine kadar buralarda kardeşimi ve arkadaşını arıyoruz.
    bu kalabalığın içinde değilseler neredeler, diye düşünüyorum. kardeşimin kendisini neden değersiz hissetmiş olabileceği üzerine kafa yoruyorum.

    bakkala gidip gelirken yakalanır insan belki de bu duyguya; bir çiftlik yoğurdu, iki ekmek, bir paket maltepe alırken...”

    Naif, çocuksu, duru okunası..
    Aslında hakkında Çokca yazmak istemiyorum,kalbimi çok acıtan bu kitap anlatılmaz okunur.

    Gürbüz Deniz
  • Kimin
    aklına gelirdi ki, Kapalıçarşı’nın takkeci esnafından İbrahim bir gün düşünde Efendimiz (sav)’i görecek ve
    kendisine, şimdi benim görmekte olduğum camiyi süsleme görevi verilecek! Takkeci İbrahim, gördüğü düşten emin olamadığı için, aynı düşü üst üste görmek zorunda kalıyor. Düşünde Efendimiz (sav) tarafından
    kendisine emir buyruluyor ki, Bağdat’ta, belli bir yerdeki asmanın üzümünü yesin. Oysa Takkeci İbrahim,
    canı gibi sevdiği camiyi süsleme hayalleri kuruyor. Fakat düşünde gördüğü buyruk da kesin. Takkeci İbrahim, bu camiyi süslemek istiyor ama hayalindeki süsü
    caminin duvarlarına geçirebilmesi de paraya bağlı.
    Takkeci İbrahim çarnaçar yola düzülüyor, Bağdat’a
    ulaşıyor, düşünde kendisine tarif edilen asmayı buluyor. Asmanın altında bir adam oturuyormuş. Adamla
    tanışıyorlar.
    Takkeci İbrahim, başından geçenleri adama anlatıyor. Adam Takkeci İbrahim’i dinledikten sonra ona di-
    yor ki: “Allah sana akıl fikir versin, iki salkım üzüm yemek için ta İstanbul’dan kalkıp buralara gelmişsin..
    Ben de bir süredir bir düş görüp dururum, düşümde,
    İstanbul’daki bir caminin duvarının temelinde bir küp
    altın bulunduğunu, onu almamı telkin eder.” Takkeci
    İbrahim, adamn anlattığı caminin, tam de kendisinin süslemek istediği cami olduğunu hemen anlar ve adama: “Ben, Bağdat’taki asmadan yemem gereken üzümü yedim, gidiyorum, hadi sen sağlıcakla kal” diyerek
    onunla vedalaşır ve İstanbul’a döner. Tarif edilen duvarın dibindeki küpü bulup çıkarır ve elde ettiği altın
    karşılığında camiyi de istediği gibi süsler.

    "Fırsat herkesin önüne eşit biçimde getirilmiş olmasına rağmen, ondan istifade etmesini bilmek yalnızca bir
    hedefi olana nasip oluyor. Fırsat herkes için belki eşit bile değil: Takkeci rüyasında iki salkım üzüm, Bağdatlı zat
    bir küp altın görüyor. İki salkım üzüm gören onu değerlendirince bir küp altını da elde edebiliyor; fakat bir küp
    altını gören onu değerlendirmeye teşebbüs etmeyince
    iki salkım üzümden bile mahrum kalıyor."
    Rasim Özdenören
    Sayfa 54 - İz yayıncılık
  • Bir cumartesi güzelliğinin keyfini çıkarmak,biraz da sabaha mahsustur.
    Dünya sabah erkenlerden yaratılmıştır.
    Bir yatakta,bir evde,bir yer yüzünde tek başına uyanmanın garip sevecenliğini bir kez daha tadıyorum.
    Annem de yok evde.
    Odalar da uyuklayan eşyaların hırıltısı karışıyor radyonun sesine.
    Biraz daha sesini açıp,kahvaltı hazırlıyorum kendime.
    Tek kişilik bir çay bardağı,tek kişilik bir çatal,tek kişilik bir tabak masada.
    Radyoda tanıdık bir ses;
    ”Neden geldim İstanbul’a/tutuldum kaldım avare..”
    Masayı toplamadan,radyonun sesini kısmadan hazırlanıp çıkıyorum evden.
    Güneş serin,sokaklar yeni ısınyor.
    Dünya aynı dünya. Ben aynı adamım.
    Bulutlara bakıyorum.
    Tuhaf geliyor.
    Tekrar bakıyorum bulutlara.
    Bütün huzursuzluğum göğe akmış gibi.
    Hiç biri benzemiyor bana.
    Kötü bir insan olduğum için mi bu gariplik?
    Yoksa insan olamadığımdan mı.!
    Parka gidiyorum.
    Kültür Parka..
    Sigara paketinden bir sigara çıkarıp kibriti çakıyorum.
    Burnumu gıdıklıyor ahşabın yanık kokusu,ahşabın yanığı.
    Bir tane daha çıkarıyorum.
    Tütüyor sigara. İçimdeki yabancılık hissini yaratan kendime bakıyorum dönüp.
    Hiç bir şey düşünmeyebilirim.
    Hissetmeyi bırakabilirim.
    Kafamdakileri silebilirim.
    Sahip olduğum şu zaman,her şeyimi insafsızca harcamasa.
    Ağacın dibindeki kirli köpeğe bakıyorum dönüp.
    Çimler üzerinde ezilmiş,çiğnenmiş izmaritlere.
    Tişörtü göbeğinin üzerine sıyrılmış şişko adamın kapanmayan ağzına bakıyorum.
    Uykusundaki çirkinliğine.
    Her şeyden boşalan Bursa,birikiyor kültür parkta.!
    Kalabalıklaşıyor.
    Buradan başka yerde olmayı,kalkıp gitmeyi istiyorum.
    Pek çok şeyi istemeye devam ediyorum.
    Mümkün olmayan pek çok şeyi.
    Sanki bedenimden bir uzuv kesilmiş,her günü nasıl yaşamam gerektiğini unutuyorum.
    İnsan ne şahane,ne boktan bir şey değil mi?
    Bırakıp gidenler uzun yaşıyor bunu anladım kalanlarınsa ömrü kısa.
    Dünya benimle birlikte kararırken dönüyorum eve.
    Radyoda haberler.
    Kapatıyorum.
    Masayı toplayıp temizliyorum muftağı.
    Soyunup ayna karşısına geçiyorum.
    Elimde fotoğraf makinesi.
    Yüzüme bakıp basıyorum deklanşöre.
    Bir fotoğraf.
    Sonsuza kadar kalacak bir fotoğraf.
    Ve hiç bir şey geçmiyor.
    Sadece kenarlarından eksiliyorum..
  • 268 syf.
    ·2 günde·9/10
    Sevgili Candide keşke dünya senin sandığın kadar iyi ve güzel bir yer olsa...

    Öncelikle “Candide” Fransızca kökenli olup saf, iyi niyetli anlamına gelmektedir. Adından da anlaşıldığı gibi romanda Candide masumiyeti ve saflığı temsil eder.
    Voltaire bu eserinde 17. yüzyılda yaşamış Alman filozofu Leibniz’in “ olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz, dünyamızda her şey en iyidir” diyen optimist felsefesini, keskin bir zekayla ince bir alaya alıyor. İnsanlığa ve evrene dair iyimser görüşleri yerle bir ediyor.

    Voltaire Candide’i sevdiği kız uğruna şatodan atılmasıyla dünyanın her yerinde gezdiriyor. Candide felsefe hocası Pangloss’la hayali ve gerçek bir dizi ülkeye seyahat ediyor. Bulgaristan, Hollanda, ütopik ülke Eldorado,Fransa, İngiltere ve en sonunda Türkiye...
    Kitaptaki felsefe hocası Leibniz’in bir karikatürüdür aslında. Voltaire haklıdır çünkü dünyada Leibniz’in haklı olamayacağı kadar kötülük vardır. İçi iyimserlik ve saflıkla dolu olan Candide’nin ne yazık ki her yerde gördüğü; acı, savaş ve kötülüktür. Gördüğü her şey karşısında optimist Candide hep bir umut içerisindedir.
    Kitaptaki akıl dolu, hiçbir şey anlatmayarak çok şey anlatan diyaloglarda şüphesiz hep iyilik ve kötülüğün çatışması vardır.

    Candide:
    “Peki hangi amaçla yaratıldı bu dünya?”
    Marten:
    “Bizi kudurtmak için!”

    Candide “İyimserlik nedir?” diye sorulduğunda şöyle cevap verir: “ Ne yazık ki! İnsanın kötü bir durumda olduğu bir zamanda her şeyin iyi olduğunu ileri sürmesi deliliğidir.” Buradan aslında Pangloss’un aksine Candide’nin tanık olduğu olaylar sonucunda yavaş yavaş değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Kitabın son çeyreğine doğru Candide artık bir şüphecidir ve yaşamdaki sorunlara daha pratik çözümler aramaya başlamıştır.
    En sonunda yolu İstanbul’a düşen Candide Türk bir bahçıvanla tanışıyor ve işte burada evet olabilecek dünyaların en iyisinde yaşamıyoruz ama ne yapılmalı ?sorusunu cevaplıyor Voltaire.
    Türk’ün ekip biçtiği bir bahçesi vardır.Ve Candide’e:Çalışma bizden üç büyük eksikliği: can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu uzaklaştırdığını söylüyor.

    Çalışmanın aslında insan yaşamını dayanılır kılmanın tek çözümü olduğu işte bu noktada vurgulanıyor. Ve Candide’ nin son cümleleri “ bahçemizi yetiştirmek gerek” oluyor.

    İyi ki güzel ironilerle bezenen, akıl dolu, muhteşem akıcı, bu kısa felsefe romanını okudum.
    Ve zaten optimist değildim sevgili Voltairecim elimden bir kaza çıkmadan kendi bahçemi yetiştirmeye gidiyorum...
  • Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

    Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

    Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

    Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

    Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

    Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

    Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

    “Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
    Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
    Marcel:

    “Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

    İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

    “Oğlum konuşsana lan”

    Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

    Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

    Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

    Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

    “Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

    Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

    Not: Bu kurmaca metne ilham veren kitap için #47929813 incelemesine bakabilirsiniz.
  • 502 syf.
    ·15 günde·8/10
    Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

    -----------------------------------------------------------------

    Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

    Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

    Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

    Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

    Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

    Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

    Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

    “Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
    Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
    Marcel:

    “Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

    İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

    “Oğlum konuşsana lan”

    Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

    Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

    Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

    Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

    “Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

    Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

    -----------------------------------------------------------------

    Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

    Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

    Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

    Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

    Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

    Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

    Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

    Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

    Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

    Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.