Annemin Güzel Yüzlü Oğlu
"Ne cenneti merak ediyorum ne de cehennemi, çünkü ben annemi gülerken de gördüm,ağlarken de." diyen Özdemir Asaf'ın sözüyle başlıyor benim hayatım.
6 yıl önce sıcak bir temmuz gününde son buldu bizim hikayemiz. Ne çok isterdim 6 yıl önce güzel bir yaz sabahında başladı her şey demeyi. Günlerden Cumaydı. 1 hafta boyunca kapısında gece gündüz demeden beklediğimiz yoğun bakım ünitesinden kötü haber gelmişti. 4 kişilik ailemizde 3 kişi kalmıştık. Annem güzel yüzlü oğlunu kaybetmişti. Senelerce o hastane bu hastane demeden koşturdu annem abimin peşinden. Abim lösemi olmuştu. İşte ben o zaman annemin yüzünde çaresizliği gördüm. Hem de öyle bir çaresizlik ki polislerden kan anonsu yapmalarını yalvaracak kadar bir çaresizlik. Bir sabah her şey bitmişti işte. O günden sonra hiçbirimiz oturup da acımızı paylaşamadık. Evin içinde bir köşede duran abimin fotoğrafına bakıp sanki sessizce onunla konuşuyorduk her birimiz. O günden sonra bizim evde ne bayramlar oldu ne de anneler günü kutlandı. Annemin diğer yarısı yokken nasıl ve neyle kutlayabilirdim ki anneler gününü?
Babam bu anneler gününde anneme cep telefonu aldı. Abimin fotoğraflarına,videolarına falan bakacakmış.(eski telefonunda böyle bir özellik yoktu tabi). Eski telefonunda kalan numaraları aktarırken rehberde "Oğlum"a denk geldim. 6 sene geçti ve hiçbirimiz o numarayı telefonumuzdan silemedik. Kullanılmadığını bildiğim halde arada bir arayıp mesaj atıyorum. Umut işte...
Anne,abimin numarasını ne yapayım? diye sordum.
"Silme kızım. Yeni telefonuma güzel yüzlü oğlumu da kaydet." dedi bana.
Annelik böyle bir şeydi ve ben anneler gününde onu nasıl mutlu edeceğimi bilmeyecek kadar cahil bir insanım.
Hayat bu ya, yarım kalmışların diyarı...

Esengül E., Ağustosböceğinin Sekizinci Günü'ü inceledi.
05 May 13:07 · Kitabı okudu · 3 günde

Aslında isimlerin bir önemi yok. İsmimizin de bir önemi yok. Çünkü bu kitap senin, benim, bizim hikayemiz. Özellikle kadının, kadınlığın hikayesi.

Ağustosböceklerinin bir hikayesi vardır. Bilmem bilir misiniz? Toprağın altında yedi yıl yaşadıktan sonra sekizinci yılın ilk günlerinde gökyüzüne başlarını çıkarttıları an ölürlermiş. Hikayemiz bu ya, ağustosböceğinin bu yedi yıllık süreçte neler yaşadığı ne bizi etkiler, ne hayatı. Sadece o, kendini bilir.

İsmin bir önemi yoktu. Çünkü bu hikayede bir gerçeklik vardı. Şey, fazla konuşmaya gücüm yok. Lakin ben 'kadın' kelimesinden anladıklarımı yazacağım.

Evvel zaman içinde kadın isminde biri yaşarmış. Kadın bir gün sevgi hastalığına yakalanır. Bu hastalıktan kurtulamaz. Üstelik hastalığının devası olan sevilmek de kaderinde vardır. Hayaller kurar, hepsini teker teker yaşamak ister. Kadın, hamile kalır. Çocuğunu kucağına almak ister ve evlilik hayalleri kurar. Fakat ortada küçük bir sorun vardır. Sevilen adam evlidir. Bu sorun, hayallerin kırılmak için en büyük sebebidir.

Sahi hayaller, kırılmak için kurulurdu değil mi?

Bir gün kadın, çocuğunu kaybeder. Açık bir deyişle gebeyken çocuğunu aldırmak zorunda kalır. Şartlar bunu gerektirdiğinden çocuk alınır. İşte tüm öykümüz burada başlar.

Bebeği kucağına aldığı an farklı bir hisse büründü. Bebek yüzüne gülümsedi. Sarıldı. Sonrasını bilmiyordu.

Annelik diyorum, sadece kan bağı yoluyla mı edinilir ve gerçekleştirilirdi? Hayır, anne olmak için o kan bağına gerek yoktu.

Kadın isimli karakterimiz bebeği kucağına aldı ve kaçtı. Aslında bebeği kaçırmak aklında yoktu. Fakat kucağına aldığı ilk anda aralarında bir bağ kurulmuştu.

Bebeğe sanki kendi çocuğuymuş gibi baktı, büyüttü. Bu süreçte bir suçlu kimliğine büründü. Sonu hüsranla ayrılık oldu o çocukla.

Adı sanı masum bir Melekler Yuvası'na yolunuzun düştüğünü varsayın. Burada size kadınlığınızla, kimliğinizle ilgili her şeyi unutturmak için bir politika uygulayıp kendiniz değil, insan olmanız, tek tipleşmeniz sağlanmaya çalışılıyor.
.
Ama her neyse, içinde boğulduğum hayattan kaçmak için kendime bir sığınak bildiğim kitaplardan bir Ağustosböceğinin Sekizinci Günü'nü severek okudum.

Siz de okuyun, okutun.

Her filmin bir mutlu sonu vardı sevgilim sonunda sevenlerin kavuştuğu sence bize de bir son yazılmış mıdır ? Mutluluğu hak etmiş miyizdir bizde sonu el ele diz dize biten sahilde oturmalı birlikte kitap okunmalı....

Mutsuzluğu tuttum bu gece içim acıya acıya neden bilmiyorum ama içimde bir sızı oluştu daha fazla devam etmesen daha güzel olmaz mı diye.. saçma ama acı verici bir sızı... ışaret bekliyorum yaradandan bu aşk serüvenine devam etmeli miyim diye. Sahi sevgilim üzülür müsün sende bir gün bitse hikayemiz ya da tekrar karşılaşsak güler geçer miyiz yoksa köşeyi dönünce oturup ağlar mıyız neden olmadı diye üşür mü seninde kalbin ? odacıkları kan yerine acı pompalar mı ruhuna bedenine .. doğru insanı bulmuş olur muyuz peki birbirimize bu kadar yanmışken ... ben böyle değildim hiç gözlerim daha önce sevdiğim biri için bu kadar dolmadı sevgiden. Ya da atmadı yerinden çıkacakmış gibi .. birinin senin olmadığını bile bile yaşamak hemde eli kolu bağlı şekilde ne zormuş senle tattım ne yazık ama olsun ne diyordu şarkı " acısı bile bal" fazla bal insanı zehirler mi tıpkı fazla sevmenin kalbi zehirlediği gibi ya da fazla sevmek bal kovanına yaklaşan insanı sokan arılar kadar canını yakar mi veryansın edebilir mi insan kalbi cayır cayır yanarken... edemez sevgilim çünkü susar bekler yangını geçsin etsin diye su dökünce söneceğini bilir ama yanmasına izin verir nedenini bilmez ama susar bekler işte.. çok sevmek insanı şair mi eder veli mi ? Giden mi üzülür kalan mi? Ya da giden kalanı düşünür mü ya da Her şey bir ben seni hak etmiyoruma sığar mi? İnsan sormaz mi peki neden beni sevmedin diye? Soramaz yapamaz edemez çünkü şey sevgilim alacağı cevaptan korkar ya da karşısındakinin cevabı olmamasından... bir şarkı tuttum sevgilim bizim için sezenden " tükeneceğiz" sözleri bize yazılmış sanki ne böyle senle ne de sensiz diye.. tükeneceğiz tüketileceğiz ...Sahi ya sevgilim senin bende bir anın varda benim sende neden bir anım yok ... ve eğer bir gün biterse bu aramızdaki tarifsiz döngü der misin kendi kendine biri vardı beni bensiz de düşünüp seven acaba hatıramıza iyi bakıyor mu diye demezsin dimi çünkü gittiğin yer sana benden daha iyi bakar... daha görünüründe iki dudağının arasında ben bense kalbinin ulaşamayacağı kadar kilometrelerce uzakta..
Sen miydin bana bu saatleri anımsatan yoksa saatler günler miydi seni bana getiren.? Her şey nasıl başlamıştı ya da her şey bir gün bitecek diye mi başlardı .? Beni sana yakınlaştıran uçağın kanatları mıydı yoksa kalbinin ısısı mı ... Ne olurdu sanki bana herkesin baktığı gibi baksaydın da kalbim o derece ısınmasaydı ? Kaybolan bütün parçalarımı bakışların birleştir meseydi mesela öylece yarım kalı verseydim...Ya da günün bu saatinde uyurken pireler uçuşuverseydi de bana bunları yazdır masaydı. Zihnimdeki her bir hücrenin adı sen olmuşsun sanki bir sen virüsü girmiş içime ve diğer tüm hücrelerim senle zehirlenmeyi bekliyor zevkle.. acaba bu hücreler seni gördüğümde de devreye girebilecek mi sakinleş yavaş ol geçti diyebilecek mi manası yok gibi sanki boş yere düşlemenin ama zihin işte seni düşünmeden duramıyor... özür dilerim seni bu denli düğüm düğüm düşündüğüm için özür dilerim ..

Tuco Herrera, Karanlığın Yüreği'yi inceledi.
 29 Mar 22:59 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

OYUN HAVASI EŞLİĞİNDE KAŞIKLARLA GÖBEK ATAN BELÇİKA KRALI II. LEOPOLD ve KONGO' DA ESTİRDİĞİ TERÖR..

Arkadaşım herşeyden önce şu linklere bir tıkla ..Elleri bileklerinden kesilen bu insanları bir gör .. Öğrenmek istersen gel devam edelim ..

https://tr.pinterest.com/pin/277041814557303262/
https://tr.pinterest.com/pin/549791066984619605/

Baharın inceden inceye gelişiyle kanı kaynayan cicişler ve çiki çiki oğlanlar , dışarda vejeteryan takılıp votka brokoli içerken evde gelip bulgur pilavına kaşık sallayıp bayram gezmelerinde kristal bardakla çay hüpürdeten gothic kızlarımız , yeşilliğin üzerine yayılıp içeceği biranın hayalini kuran prada marka kelebek gözlüklü snoob parti boylar ve kışı gözü yaşlı bir biçimde yolcu eden garipler garibi bizim cenap..Hepinize selam olsun !! Alayanıza Merhaba!!! İnceleme uzun..Daha doğrusu konu kapsamlı ve ayrıntılı olduğu için inceleme de uzun olacak.. Sadece şunu söylemek istiyorum : EVET! Ben de uzun yazmaktan yana değilim .. İnsanlar okurken sıkılsın istemiyorum .. Ama bu romanın ardında dönen ÖYLE AŞŞAĞILIK MUHABBETLER VAR Kİ , bunları bilmeden bu kitabı okumanızı asla ama asla istemem.. Bu romanın arasına katık edilmiş insanlar için , onları da geçtim kendim de bir görev addettiğim için bunları yazmak zorundayım .. O yüzden hemen başlayalım .. Uyarımı yaptım ..Benden günah gitti !! Ondan kelli , "Biraz kısa olaymış daha iyiymiş" diyecek olanlar ! İşte size fırsat.. KARANLIKTAN önceki son dönemeçtesiniz .. Sizler ayrılabilirsiniz ..Buna rağmen şikayet edecek ilk 3 kişiye tarafımdan el bombası yutturulacaktır ..

Efenim Yaban incelememde de belirttiğim gibi bir kitap okunacaksa ve bu kitap bir dönemi ya da şahsı anlatıyorsa , söz konusu roman ya da yapıt bir gerçekliğin parcasıysa, yazıldığı dönemi ve baş rol oynayan kişileri bilmek elzem .. İncelemenin uzun olacak olmasının sebebi de bu .. Dilim döndüğünce sizlere o günleri ve o bölgeyi anlatmaya çalışacağım ki etsiz çiğ köfteye dönmeyesiniz ... "Komagane gülleri" açmasın yanaklarınızda kitabı okurken ..

Hikayemiz 4 şahsı barındırıyor .. Bunlardan biri güzide yazarımız Joseph Conrad .. Diğerlerini de beraber tanıyalım .. Hazırsanız OYNAYA OYNAYA GELİN ÇOCUKLAR .. EL ELE EL ELE VERİN ÇOCUKLAR!! ( yalnız aklıma şu saniye KIZLAR EL ELE VERİN HAYDİ VELVELE VERİN türküsünün gelmesi ahauahaha neyse şüphesiz <3 ŞEYTAN <3 kalplere vesvese veriyor !!! tütütütütüüüüü!!! )

Arkadaşım Demir Ökçe incelememde de ( #25935136 ) bahsetmiştim bu emperyalist ülkelerin kanı kaynamaya başlayınca keşiflere başlıyorlar , gittikleri yere misyonerler götürüyorlar falan diye ...Avrupalılar esasen 1800 lerin başında Afrika kıtasının kuzeyini biliyorlardı ..Lakin iç kısımlar onlar için halen daha bir muammaydı.. Ateşli hastalıklar , kabile savaşları , cehennem sıcakları falan fistan gülistan .. Bunlar yeterince zorluk çıkarmaktaydı kendilerine ve bölgeden uzak tutuyordu onları..Ama birgün yeter diyip korkularını yendiler ve misyoner kaşifler göndermeye başladılar ..Merak ve açgözlüllük ağır basmıştı .. İşte o kaşif misyonerlerden biri , istemeden de olsa söz konusu kitabımıza konu olan bütün bu manyaklığı başlatan adam olan Dr David Livingstone' du..Bu emmimiz öyle insancıl öyle insancıldı ki (?!?!?) bu medeniyetten uzak insanları , safi onları düşündüğü için kıtanın içlerine hz. isa ve ilaç götürmeye karar verdi (mendil vereyim de sil gözün yaşını caniko! ağlamayan varsa ona da SOĞAN VERİRİZ !) ..Ormanlar sık ve gürdü .. Otoyolu babayın evinde bulursun tabii.. Gel zaman git zaman bu arkadaş sırra kadem bastı.. Onu aramak için bölgeye bu sefer hikayemizin 2. şahsı olan Henry Morton Stanley isimli bir gazeteci gönderildi ..Dr Livingstone haçı ve ilaçları götürmüş ,sözde adil ticaret istemişti oralarda ama o da aslında Nil ' in kaynağını aramak için bölgeye gönderilmişti emperyal güçler tarafından.. Kaybı önemliydi ..Bulunması gerekiyordu.. Henry M. S. uzun arayışlardan sonra viran bir köyde kendisini hasta yatağında buldu ve "How I Found Livingstone?" (Livingstone ' u Nasıl Buldum?) ve In the Darkest of Africa (Afrika'nın Kapkaranlığında) gibi o dönem için çok merak uyandıran kitaplar kaleme aldı .. İşte ne olduysa bundan sonra oldu ve Avrupa ' nın tüm dikkati bu bölgeye yani Afrika'ya çevrildi ..Bu bölge zamanın şartları düşünüldüğünde ; devlet adamlarının , misyonerlerin , işadamlarının ve madalya düşkünü maceraperest asker emeklilerinin isteyeceği herşeye sahipti.. 15 sene gibi kısa bir sürede Etiyopya hariç tüm bölge emperyalist devletlerce paylaşıldı .Pastadan pay alanlar arasında Fransa , Britanya , Portekiz , Almanya , İtalya ve Belçika gibi devletler vardı.. Biz hikayemize Belçika ile devam edeceğiz..İşte bu Stanley denen zevat Belçika ' nın bölgeye atılımında önemli bir rol oynadı .. Bir servetin önünde yattığını gayet iyi anlamıştı ve Dr. Livingstone ' dan daha acımasız bir mizacı vardı ..Bu arada kendisinin Kongo Irmağı'nı keşfeden kişi olduğunu da araya sıkıştırılam.. Hemen kolları sıvayıp Avrupa' ya bir yatırımcı aramaya gitti ve Bingo!!! Bulduğu yatırımcı hem bir işadamı hem de bir KRALDI! Kim mi idi o şahıs ? Hikayemizin diğer kahramanı Belçika Kralı II. Leopold! Leopold' ün Kongo Irmağı havzasında bol miktarda bulunan FİLDİŞİ , kauçuk ağacı ( o dönem yeni yeni caddelere serilen arabaların lastikleri için eşsiz bir hammadde idi ) ve palmiye yağını duyunca gözleri parladı .. Stanley' i kendine ortak yaparak ve yanına da bir kaç yandaş alarak bir şirket kurdu .. Kurulan şirket şahıs adına olduğu için Belçika devleti ile alakası olmayacaktı ..Ülkeler kanununa da bağlı olmayacağı gibi söz konusu şirkette Belçikalıların da payı bulunmayacaktı ..Sizin anlayacağınız TURNAYI gözünden vurmuşlardı .. Kim bilir belki kutlama için bir araya geldikleri sırada arkaya RİNGO RİNGO ŞİŞELERİ açıp kaşıkla bile oynamışlıkları olabilir .. Ciddi olacağım diyorum ama olmuyor zohahahaha =)) Hem bünyeler su kaynatmıştır .. Az es verelim ..Sözleri alalım :

Leopold ile kaşık havası !! =)) Düşündükçe beynim yanıyor lkdfşalsdjfşldkjf =))) Ya olduysa ?!?!?! =)))

Giydiğim sarı .. Kadehler YARI =((
Sen kimin yarisin hacı cav cav aha canıma değsin!
Giydiğim atlas .. İğneler batmaz !!!
Yar bensiz yatmaz hacı cav cav aha canıma değsin!

ŞİŞELEEEEEER!!! Ringo ringo şişeler
Çamura mı girdin sen bensiz
Kongo'ya gittin habersiz ... (nakarat X 2 )

Evet ! Devam edelim =)) İşbu gavur ifrit tohumu Stanley , Kongo' ya gidip ordaki 500' e yakın kabile reisini karşısına alarak bir toplantı düzenledi .. Kasıtlı olarak yapılan yanlış çevirilerin eşliğinde kabile reislerini kandırıp topraklarını ellerinden alarak bu insancıkları bir güzel kölesi haline getirdi..Leopold artık Belçika' nın 80 katı büyüklüğünde bir toprak parcasının kayıtsız şartsız TEK efendisi idi .. Silah ve şiddet ile yıldırıp hizaya sokacağını düşündüğü insanlar , bir müddet sonra ayaklanınca bu kez ayaklananların SAĞ ELLERİNİ KESTİRİP, yıldırma taktiğine yöneldi .. Bu yöntemle beraber ufak çaplı bir soykırımın da kapısını ardına kadar açmış oldu .. Bir yandan köleleştirdiği insanlardan sahibi olduğu devletin ( ki burda tam karşılığı Kongo oluyor ) adına vergi istiyor , diğer yandan ülkeyi son zerresine kadar sömürüp semiriyordu .. Bu durumun dünya kamuoyunca duyulması ve Kongo' nun ücra köşelerinden haberlerin Avrupa kıyılarına ulaşması hayli uzun sürdü .. Kokuyu ilk alan, dünyanın ahlakça en gözde (?!?!?!) ulusu olan İngilizler oldu .. Bu ahlak jandarması ulus büyükelçiliği görevlendirerek olayı araştırmaya açtı .. Kongolu yerlilerin, ormanda ansızın karşılarına çıkan büyükelçilik birimlerine aktardıkları ve kayıtlara geçen şu soruyu buraya noktasına virgülüne dahi dokunmadan aktarıyorum ...

"BEYAZ ADAM EVİNE HİÇ DÖNMEYECEK Mİ ? BU DURUM SONSUZA KADAR HEP BÖYLE Mİ SÜRECEK?"

Velhasılkelam çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kongo özgürlüğüne kademeli olarak çook çok sonraları kavuştu .. 1908' de Belçika , Kongo ' yu kralın elinden aldı .. Kral da öteden beri bölgeyi Belçika' ya verecektim zaten diyerek açığa çıkan soykırımın ve türlü rezaletin verdiği mecburiyetle anllaşmayı kabul etmek zorunda kaldı .. Belçikalılar Leopold' ün getirdiği medeniyete ek olarak değerlere değer kattılar!! Minnacık bir örnek vereyim : Hastalıklarla mücadele ve bölgenin inşaası yapılıyordu yapılmasına ama 1960 da bağımsızlığını kazanana kadar Kongo ' da Kongoluların OY ATMA HAKLARI YOKTU !! NASIL ? GÜZEL DEĞİL Mİ??!?!?!!!

Neyse artık kitabı ve 4. şahsı gönül rahatlığıyla anlatabilirim cicim! Bizim Stanley Kongo ormanlarına girmişti girmeye ama II. Leopold sütle yıkadığı bebek poposu kıvamındaki narin cildi ve KÜSTAH sivrisinekler yüzünden Kongo ' ya hiçbir zaman gitmedi .. Burdan sonra Eduardo Galeano devam etsin : "Ama Joseph Conrad oraya gitti.En ünlü romanı olan Karanlığın Yüreği ' nin başkişisi olan Kurtz sömürge birliğinin seçkin subayı Yüzbaşı Leon Rom' un EDEBİ karşılığıydı.Yerliler onun buyruklarını dört ayak üzerinde dinliyorlardı ve yüzbalı onlara sersem hayvanlar diyordu. Evinin girişinde , bahçe çiçeklerinin arasında dikili duran yirmi sopa dekoru tamamlıyordu.Bu sopaların her birinin tepesine asi bir kölenin KAFASI GEÇİRİLMİŞTİ.Bürosunun girişinde diğer çiçeklerinin arasındaysa rüzgar estikçe sallanan bir darağacı yükseliyordu."

Romanda geçen olaylar bu yukarda okuduğunuz hastalıklı aura etrafında dönüyor .. Medeniyet götürmeye diye giden sözde medeni insanların ,medeniyetsizliğin nasıl sözlük karşılığı olup çıktıkları büyük bir ustalıkla anlatılmış.. Tabiri caizse güzel bir ironi olmuş .. Yazara gelecek olursak kendisi bu yazdığı roman ile zamanında esaslı miktarda eleştiri oklarının hedefi olmuş.. Yalnız bir dahi olduğu su götürmez ..Lehçe , tam emin olamamakla beraber sanırım Ukrayna doğumlu olmasından ötürü de rusça bilen ve ingilizceyi de 20 yaşından sonra öğrenen bu şahsın , bu eserle beraber ismini İngiliz Edebiyatına adeta altın harflerle kazıdığı da göz önüne alınacak olursa sanırım hakkını siz de teslim edersiniz .. Kendim de çeviri yapan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, kitabı okurken orjinal metinden kimi zaman karşılaştırmalar yaptım elimdeki kopya ile..Zira çeviri bazı kısımlarda yetersiz kalmaktaydı .. Orjinal metinleri okuyunca çevirmene hak verdim ..Sanırım bu tarz bir eserin doğru adresi çevirmen babında Mete Ergin olmalıydı ..

Conrad' ın dili kullanımı, ustalığın bir kaç tık üstünde ..Maestroluğa evrilmiş diyebilirim rahatlıkla.. Zaten o günden bugüne dek eskimeden kalıp Kültler statüsüne giren bu eser için daha ne denebilir ki? Dedim ya çok eleştiri almış diye ..O konuda da bir kaç şeyi belirtmeden geçemicem ..Bu adamın kullandığı metaforlar cidden inanılmaz .. Ama kimi yerlerde Kongo Irmağı' nı bir Yılana (kötücül bir nesne gibi ) , kimi yerlerde bu kıyıda yaşayan yerlileri de Dante' nin cehennemindeki şeytanlara benzetmiş .. Romanı anlatan kendisi değil de bir başka anlatıcı olduğu için bu hususta yapılan eleştirilerden, benim değil anlatanın fikirleri diyerek sıyrılma noktasını secmiş.. Bana sorarsanız bu hiçte inandırıcı gelmedi bana .. Şahsi kanaatim bu yönde ...Kitabı okuyacak kesim için şunu söylemeliyim ki, kesinlikle su gibi akacak , rahat okunacak bir roman gözüyle bakıp almayın bu kitabı .. Bambaşka bir dile sahip ..Okurken sizden yüksek dozajda emek ve özveri istiyor .. Bu tarz kitaplar söz konusu olduğunda SÜRAT FELAKETTİR .. Yavaş yavaş, sindire sindire okuyun .. Bu arada kitabı İletişimden okudum ve eleştirel basım olmasından dolayı da kitap içindeki yararlı kaynaklardan epeyce yararlandım ..Size de tavsiyem İletişim olacak.. Uzun upuzun bir incelemenin kısası: MUHAKKAK ALIP OKUYUN !!!

Bonus editi : Az daha unutuyordum !! Kongolulara uygulanan sistematik zulümde emeği geçen tüm devlet ve şahıslar için gelsin ! NORVEÇLİLER "KULAKTAN DOLUMLA " ALINAN BİLGİLERE GÖRE DUŞ ALMAYI , SUYU SABUNU BİLMEZLERMİŞ .. NEYSE Kİ MÜZİKTEN ANLIYORLAR .. ALBÜM İSMİNE ÇOK DİKKAT =)) 16: 45 ' e al dinle =))

https://www.youtube.com/...4uPBQfqY&t=1152s

Gözde, bir alıntı ekledi.
13 Mar 00:50 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Işte buda bizim hikayemiz çocuk,hayat kimseye güllerle donatılmış yollar sunmaz.

Korkma Kalbim, Ahmet Batman (Sayfa 195)Korkma Kalbim, Ahmet Batman (Sayfa 195)
sude aydemir, Bu Bizim Hikayemiz'i inceledi.
08 Şub 20:56 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İşte benim heyecandan durmadığım bir kitap. O kadar güzeldi ki. Tamam çok abartmamak lazım. Kendi türü arasında bence çok iyiydi. Spoiler vermemek için kendimi zor tutuyorum. O yüzden konu hakkında bir şeyden bahsetmeyeceğim fakat şunu söyleyebilirim. Kitabın içindeki bir karaktere resmen bayıldım. O kişinin kim olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü bu spoiler olacak. Ama o karakter tam aşık olunasıydı. Kitabın son sayfalarında heyecandan yerimde duramadan okudum. Bi de şundan bahsetmek istiyorum. Kitap ne kadar güzel olursa olsun ilk sayfalarda gerçekten devam etmek için çok sabrettiğimi hatırlıyorum. Çünkü yavaş okunan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama yine de hemen okuyun derim.

İşte Bizim Hikayemiz ..
Hindistan'da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılır. Ormanda yere filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür.
Fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer.
Ama şanssızlığı bununla bitmez. Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili bir de eşek sudan gelinceye kadar döverler. Hayvan yediği sopalardan, çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı acıdan ve korkudan hayatında görmediği bir bunalım yaşar birkaç saat içinde. Sonra aynı avcılar ağaçların arkasına gider ve üzerlerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle, ellerinde çeşit çeşit meyve sepetleriyle geri gelirler. Fili besler, yaralarına pansuman yaparlar, onu düştüğü çukurdan çıkarırlar. Fil bu beyaz giysili kurtarıcılarının ona gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren her istediklerini yapar ve sözlerinden çıkmaz. Onların kendisini az önce döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez. Filimiz artık evcilleştirilmiştir..
/Alıntı