• Okulda ve işte her şeyi isteksizce yapıyordum.
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bana göre en başarılı eserler insanı derinden etkileyen, sarsan kitaplardır. Bu eserler sadece okuyucunun beklentisini aşmakla kalmaz, onu farklı bir yerlere götürür. Zaten okuyucunun beklentisini aşmayı çoğu eser başarır, önemli olan okuyucuyu sarsmaktır, tüylerini diken diken etmektir. Korkutmak anlamında söylemiyorum. Mesela o kitaptaki karakterleri yanınızda hissedersiniz, sanki asıl yaşam, eseri okuduğunuz süre boyunca eserden ibarettir ve yaşadığınız şeyler eserde anlatılanlardır. Bambaşka bir yaşamı yaşamak da biz okuyucuları doğal olarak derinden etkiler. Bu açıdan düşündüğümde ben kitapları bizlere birden fazla yaşam sunan kapılar olarak görüyorum. Büyük bir koridordasınız, karşınızda onlarca kapı var. Birinden geçiyorsunuz başka bir hayatı yaşayıp ana koridora geri geliyorsunuz. Ama bazı eserler vardır ki, bu bağlamda size o 'ana koridorun' yolunu bile şaşırtır. İşte Don bu türden eserlerden biri. Sizi geçici (belki de daimi?) bir kayboluşa sürüklüyor.

    Hikayemiz genel olarak bir tıp öğrencisinin, asistanı tarafından, kardeşi olan ressam Strauch'u gözlemlemesi için göndermesinden ve bu tıp öğrencisinin izlenimlerini yazdığı günlükten ve mektuplardan ibaret. Yıllardır görüşmediği kardeşini sırf 'merak ettiği'nden dolayı gözlem yapması için öğrenciyi ressamın yaşadığı ıssız bir köye gönderen asistan, öğrencisinin yaşayacağı şeylerden elbette habersizdir. Öğrencisi hayatında görüp görebileceği en farklı insanla karşılacak ve hayatsal manada görüşleri alt üst olacaktır. Thomas Bernhard'ın ustalığı, karakterlerine tamamen kendini verebilmesinde de saklı bana göre. Aslında tüm yazarlar bütün karakterlerine kendileri can verirler, onların zihin yapısını bizzat yazarların kendileri oluşturur. Bu noktada önemli olan şey, yazarın kendini ne denli karakterinin yerine koyabildiğidir. Bernhard'ın bu konuda olağanüstü bir yeteneği var bana kalırsa. Gerçekten de bir tıp öğrencisinin gözünden hayata bakmış gibi oldum çünkü. Mesela kitabın baş kısımlarında bolca tıbbi terimler içeren benzetmeler kullanılmış. Hayata gelecekte sahip olacağı mesleğin ardından bakmaya yeni yeni başlayan genç bir öğrencinin bu bakış açısı bir nevi hayatı karşılama biçimi olarak görülebilir elbette. İşte bu karşılama biçiminin gerçekçiliğidir önemli olan.

    Eserde beni etkileyen şeylerden bir başkası ise üstte de bahsettiğim gibi Bernhard'ın bir karakteri yaratması değil, bir nevi o karakter haline gelmesi; karakteri yaşayarak anlatması, kendini tam olarak verebilmesi. Öğrencimiz öyle bir insan ki, insanların dirilerinin ölülerinden daha tiksinç olduğunu söyleyecek kadar bir meslek düşkünü. Genç anlatıcımızın ressamla tanışana dek olan kısım aslında çok kısa. Ama bu kısacık bölümde dahi birçok derin öğe bulunuyor. Daha sonrasında ise Bernhard ressamımız üzerinden bir hayat sorgulaması yapıyor bana göre. Belki de bir hayat sorgulaması bile olamayacak bir serzenişte bulunuyor, ressamın ağzından?

    Bir insan tam anlamıyla olmasa dahi, birazcık da olsa dıştan, bir başkası tarafından ifade edilebilir mi? Zihinsel olarak, fiziksel değil. Kelimeler, kullandığımız cümleler tarif edilen kişiyi az da olsa tanımlayabilir mi? Kelimelere sığabilir mi bir insan? Ressama göre bunların cevabı hem evet hem hayır. Öncelikle size kendisinden bahsetmek istiyorum. Ama bu hiç kolay olmayacak. Ressamla ben de bir okur olarak tanıştıktan sonra, onu herhangi bir cümle ile tanımlamak bile anlamsız bir ifade olarak geliyor bana. Anlamsız bir çabalama gibi: Yüzme bilmeyen bir insan denizde çırpınırken nasıl bir kararsızlık hissediyorsa şu an bende de aynı duygular var bu konuda. Hikayemizdeki anlatıcımız bile ressamı tanımlamanın imkansızlığı içersinde çırpınırken, "şu an ressam hakkında bir şey söyleyecek olsam ne diyeceğimi bilemezdim" şeklinde kendini ifade ederken (belki de 'ifade edemezken') ressamı bizlerin anlaması mümkün olabilir mi? Belki de anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışı' üzerinden anlayabiliriz ressamı. En azından buna çabalayabiliriz.

    Her türlü kavramı kendine göre yeniden şekillendiren bir kişi düşünün. Bunu gündelik hayatımızda hepimiz yapıyoruz elbette. Ama bu şekillendirmeyi her defasında aşırı bir derinlik ve mistisizm ile yapan birini hayal edin. Yeni bir kelime söyleyen, sonra yasaklı bir kelime söylemiş gibi bir anda duran, bu kelime hakkında ve bu kelimenin yarattığı domino taşı etkisi gibi olan düşüncelerle mücadele eden bir kişilik. Yaptığı tüm resimleri sobada yakan, gerekçe olarak da sahtekarlıktan nefret ettiğini söyleyen bir ressam. Oldukça karmaşık bir kişi olarak görünse de, insanların normal yaşantısında kabullenemediği veya kabullenmek istemediği birçok şeyi baştan kabullenmiş biri. Günün birinde artık kendisinden bir şey çıkmayacağını anlayınca kendi mesleğinden 'kendini afaroz etmiş'. Başta her insan gibi buna inanmak istememiş elbette, çünkü hayatımızda zevkle yaptığımız bir şeyin artık bize zevk vermediğini ve onu artık beceremediğimizi ilk başta kabullenemeyiz kolay kolay. Bunu ve bunun gibi birçok şeyi kabullenmenin acısını zamanında tüm benliğinde derinlemesine yaşamış olan bir sanatçı.

    Kitapta birçok sıra dışı anlatım yöntemi mevcut. Mesela fiziksel bir betimleme ile soyut bir anlamı karşılama buna bir örnek olarak verilebilir. Bazı insanların kelepçelere sahip olduğunu, ama bunun asla kopartılmadığını, işte tam da bu yüzden görünmediklerini ressam bizzat kendisi ifade ediyor. Çünkü ressama göre alışılagelmiş ve her zaman yapılan bir şey aslında hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu gibi birçok cümle kuruyor ressam. Zıtlıklarla anlamı karşılanmaya, belki de ucu açık bırakılmaya çalışılmış düşünceler silsilesi. Peki her zaman yapılan bir şey nasıl olur da hiç yapılmamış olur? Bu cümleyi ilk okuduğumda ben de kendi içimden, tıpkı anlatıcımız gibi pek bir şey anlamadım. Ama kitapta ilerledikçe, anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışından' yola çıkılmasıyla birçok şeyi tahmin edilebilir kılma ihtimali doğuyor. Bu tıpkı iyi olan bir şeyi kötü olana bakıp daha da kesin hale getirmeye çalışmak gibi bir durum. Her zaman yapılan şey, herhangi bir eylem ya da düşünce, bizi bir normalleşme sendromuna sokacağı için o şeyi aslında yapmamış gibi oluruz. Çünkü hayatımızda yarattığı bir nevi 'çıkıntı' etkisine alışmış oluruz ve bir süre sonra otomatikleşiriz, bir zamanlar hayatımızda pek bir yeri olmayan şeyi benimsemiş hale geliriz. Bu açıdan da benimsemek ve alışmak kavramları ressama göre bir hiçtir. Alışılan bir şey hiçbir şeydir ve hiçbir zaman yapılmamıştır. Benimsenmiş olan bir düşünce hiçliktir. Artık bir hiç haline gelmiştir. Bir noktadan sonra bu hale gelmiştir ama geçmişi de kapsamıştır; çünkü biz insanlar geçmişi ancak 'şimdi' ile değerlendiririz.

    İnanır mısınız, ressam hakkında yazacağım tüm cümlelerde "belki de" ya da "muhtemelen" gibi belirsizlik içeren kavramları kullanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü ressam öyle değişken bir kişiliğe sahip ki okuduğunuzun (çünkü bize de onu anlatıcımız anlatıyor; ki o da her şeyi ressam hakkında ne söyleyeceğini bilmeyerek ifade etmeye çalışıyor) ve anladığınızın tam tersi bir kişiliğe de sahip olabilir. Bunu okurken siz de fark edeceksiniz ki, bir insanın; özellikle ressamın kişilik olarak resmini çizmek imkansız hale geliyor bir noktadan sonra. Yapılan şey anlaşılmış olan nadir şeylerin üzerinden defalarca geçmek oluyor, tam olarak anlama ümidi ile. Ve yine özellikle ressam ile tanıştıktan sonra bu anlama olasılığının imkansız olma ihtimalini düşünmeden edemez hale geliyorsunuz. Anlamak bile salt kritik mesele iken, bu anlama eyleminin de imkansız hale gelebileceği düşüncesi. İşte, Bernhard bizleri derinden sarsıyor.

    Ressamın en nefret ettiği şeylerden biri olarak nitelediği bu benimseme kavramı, onu sürekli olarak bir duygusal devinim halinde yaşamaya itmiş, belki de? Öyle ki, anlatıcımız birçok yerde ressam kadar heyecanlı ve tedirgin olmadığını söylüyor. Bir ihtimalle, hayatın asıl getirdiği şeyler beraberinde daimi bir heyecan ve tedirginlik de getiriyor ressama göre. Nitelediği gibi bir hiç haline gelmemek için kurmuş olduğu bir savunma mekanizması gibi görünüyor bu. Tutarsızlık mekanizması. Zıt kavramların bir aradalığı. Ressamdaki tek tutarlılık genç anlatıcımızın da bahsini ettiği gibi her zaman tutarsız olması. Tutarsızlık da beraberinde bir insanın kendisi ile çok fazlaca çelişmesi sonucunu doğuruyor. Bu yüzden ressama bir anlamda 'tutarlı bir tutarsızlık içindeki çelişki insanı' diyebiliriz, belki de. Kitapta da ressam çoğu kez birbirleri ile çelişen düşünce akışlarını dile getiriyor. Gerek bunlardan salt çelişki olarak ayrı ayrı, en ince ayrıntısına kadar bahsederek, gerekse de konuşmasının tamamını bir çelişki haline getirerek. Bir çelişki insanından bahsetmek de çelişki yaşamadan mümkün olabilir mi diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Mesela acaba şu anda inceleme yazmaya çalışırken de yaptığım şey bu mu? İşte bu da bir Bernhard etkisi. "Kendimi alamıyorum" diye nitelediğimiz iç kemirici soruları insan zihnine salan bir usta; Thomas Bernhard.

    Çelişki beraberinde bir intihar düşüncesi de getirir mi? İnsanlar neden intihar eder? Çaresizlik? Çözüm arayışı? Bu anlamda ressamda intihara duyulan bir özlem söz konusu. İçinde bulunduğu daimi olan çelişki durumunun ve "kavramsız bir kavram" dünyasından kurtulmanın çözümü olarak bunu görüyor. Çünkü intihar çelişkiye yer bırakmaz. İntiharın çelişkisiz olmasını sağlayan biricik etmen ise ressama göre tüm çelişkilere son verebilmesi. Çelişkilere son veren şey mutlak bir 'çelişkisizlik' içersinde olmalı ona göre. Ona göre varoluşun kendisi bile ölümün bir provasıdır ve ressam yeterince çok prova yaptığına, artık zamanının geldiğine inanıyor. Ayrıca kendisini sonsuz bir hasta olarak görüyor. Sonradan kazanılmamış olan, insanın içerinde daimi olan ama insanın onu sonradan fark ettiği bir hastalık. Belki de sadece insanın kendisi tarafından fark edilen bir hastalık. Hiçbir doktor, psikiyatrist, psikolog tarafından anlaşılamayacak olan ve insanın kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı bir hastalık. (belki de insanın kendisinin dahi anlayamayacağı bir hastalık?) Ona göre bu hastalık gençlikte asla fark edilemediğinden dolayı, gençliğe her zaman düşmandır. Bu hastalığı vücudunda 'adeta felsefi olarak' yayılan bir hastalık olarak tanımlar ressam. Bana göre bu hastalık da yine üstte sözünü ettiğimiz durum(suzluk).

    Aktarılan en iyi şeyler bile aslında 'daha az yanlış'tır. Doğru olarak tanımlanamaz. Kitapta bahsedildiği şekliyle böyle. Buna katılıyorum. Öncelikle, ressamın kendisinin sadece kendisi tarafından anlaşılması var, ki belki de ressam bile kendini tam anlamıyla anlayamıyordu, o çelişkiler denizi içersinde boğulurken? Sonrasında, anlatıcımız olan genç tıp öğrencisinin algıladığı, belki de aslından büyük bir nebze farklı ve tutarsız olarak nitelendirebileceğimiz (algılama biçimi en iyisi olsa bile doğru olamayacak, sadece 'daha az yanlış' olan) ressam var. Bunun sonrasında ise, anlatıcımızdan bizim anladığımız daha da yanlış olan algılama var, anlatıcımızın algılaması en iyisi olsa bile 'daha az yanlış' iken, bizim bu daha az yanlış olandan öğrendiğimiz de aslında çok daha yanlış olacaktır. Ve son olarak, sizin de okumuş olduğunuz bu yazı; yani benim, anlatıcıdan zaten çok daha yanlış olarak algıladıklarımın bir toplamı var. Bu bağlamda sizin okuduğunuz asıl ressamın gölgesi dahi olamıyor bir nevi. İşte ressam (ya da Bernhard?) bizde bunu sorgulama ihtiyacı oluşturuyor. Bu açıdan, tek doğru olanın her şeyin yanlış olması mı yoksa bir insanın 'gerçek' halinin asla tanımlanamaz olması mı asıl sorundur?

    Bu gibi insanın zihnini kemiren rahatsız edici sorunlarla uzun zamandır uğraşmış bir insan düşünün. İşte ressam böyle bir kişilik. Zihninde yıllarca kesintisiz bir düşünce akışı olan bir insan. Ayrıca romanda her daim dehşet verici bir olayın olabilirliği hakim. Bu öyle bir biçimde dile getiriliyor ki yaşanabilecek olaylar, en sıra dışı olan şey bile olsa ressam tarafından normallikle karşılanmaya mahkum gibi sanki. İşte okuru da asıl dehşete düşüren şey bu; dehşet verici olayların normallikle karşılanma mahkumiyeti. "Bireyin buzul çağı parçalanışı"nın bir betimlemesidir Don belki de. Anlatıcımıza göre ressam, "bütün çöküşlerin bir arada nesnesi"dir. İnsanın fiziksel ömrü boyunca sürecek olan düşünce dünyasının en sonunda çökmeye başlamasının anlatımı. Nitekim ressamda da bu çöküş uzun zaman önce zaten başlamıştır. Bunun farkına varması onda gerçekten yaşlı olduğunu hissettiği anların başlangıcıdır bana göre. Çünkü ressam kendini birçok yerde yaşlı olarak tanımlar, ama anlatıcımız onun yaşından ya da kaç yaşlarında gösterdiğinden asla bahsetmez. Belki de yaşlı denilebilecek bir insan bile değildi? Ama yaşlanma, fiziksel yaşa değil zihinsel yaşa bağlıdır. Bunun en büyük kanıtı da elbette ki yine bizim biricik ressamımız.

    Sembolik ve temsili olarak düşündüğümde eseri, bazı zıt terimlerin çatışmasının açığında ortaya çıkmış olan bir kaos olarak görüyorum. "Bilesiniz", (tam da ressamın konuşma biçimi ile) ressamlık ve doktorluk temel mantıkta bazı yönlerden zıt mesleklerdir. Ressam ve anlatıcımızın asistanı olan doktor, ilk başta da bahsettiğim gibi, kardeştir. Ressamlık yaratmaya bağlı, somut olandan çok soyut olana dayalı bir meslek iken doktorluk ise somut olana dayalı bir meslektir. Bu açıdan, hayatın kendisi bile belki de bir zıtlık savaşından ortaya çıkan bir karmaşadır. "Bakınız", (yine ressamın konuşma arasında en çok kullandığı kelimelerden biri) bunun farkına kitapta somut ve soyut kavramının çatışmasının da bolca farkına varılıyor. Bu karmaşanın kendisi zaten insanın tüylerini diken diken ederken bir de ressamı anlamaya (ve şimdi de onu anlatmaya çalışmak -katlarca artan anlaşılmazlıkla- yeterince dehşet vermiyormuş gibi) çalışmak insanı büyük bir dehşete düşürüyor, "bilesiniz".

    Başta ifade ettiğim bir kitabın insanın tüylerini diken diken etmesi kavramını şu şekilde kullanmak bu eser adına çok daha yerinde bir kullanım olacaktır: Don, insanı tir tir titreten bir soğuğun dehşeti gibi bir eser. Bu öyle bir soğuk ki, uyuduğunuz anda sizi çoktan öldürmüş olacak olan bir soğuk, işte bu öldürücü soğuktaki uyku ile uyanıklık arasındaki belirsiz halin betimlemesidir Don, "bilesiniz"...
  • "Şeytana uyan, Şeytandır.
    Şeytana sırt çeviren, Peygamber vârisidir...
    Bu yolda sapıtan, vahşidir."
    K.T.

    Açıklama:
    Meleklerin büyük olanı elbette ki Cebrail(aleyhisselam)dır. Lakin, bir insanın üst mertebe ile dibi seçmesi kendi iradesi ile alakalıdır. Yaradan O'ki, kulunu bir günah içinde bulsunda, ondan razı gelsin.

    Rabbini hele bir ölç biç, de ki bana bu hayatı bana reva gördü (tövbe haşa), kaderim de budur. İnsan evvela kendi yolunu kendi seçer. Peygamber Efendimiz (sav.) Cennet kapısı açık, tahtıda sarayıda belliyken, geceyi gündüz edip, secde edipte, tövbeden de geri durmadı. Peygamber'de (sav.) İnsandı...
    Mevlâna (ks) Hazrerleri de böyle devam etti ömrüne.. "Ne olursan ol, bin defa tövbe etsen, yine gel." dedi.

    Evvela; Şeytandan uzak durmanın yolu takvada, takva kalpte, kalp imanda.

    "Ateş ile yaşarsan, ateş ile devam edersin!" kurtulmak ise tövbe ile başlıyor. Samimiyet önemlidir, düşman güçlüdür. "Çok uğraştım, dönemedim Ya Rabbim," demek var "Şeytana uydum." demek var. O zaman Allah (cc) der ki, ben size uyaranları göndermedim mi? (Çok uğraştım dönemedim Ya Rabbim, sözünü benden bahane bulmayın!) Siz uğraşın kanaat edin, secde edin. Göz yaşı ruha melhemdir, ilaçdır, dermandır. "Erkek adam ağlar mı demeyin, erkek adam, unutmayın ki yanar!"

    Size en güzel yanmaları dile getireyim. " Öyle aşk var ki, kalbinize mühürlenmiş, O ki aşkın ebedi vuslatı, en küçük yakamozlardan en büyük güneşlerin hakimi, evrene sığamamışta, minik kalbinize sığmış. Siz onu okşamayacakta, sevmeyecekte, ateşe götüren şeytanımı oksayacaksınız? "İbrahim'i yakmayan ateş, şeytanı yakar!" "Güç şeytanda ise, yaksaydı Hz. İbrahim'i." HAK kim ise, büyüklük ondadır. Birdir tektir.
    En güzel yanmalar, öleceğinde, kavuşacağım sevgilidir. Bir Peygamber'e (s.a.v) "Anam, babam sana feda olsun Ya Resulallah!" sözü, Peygamber bir insan iken, bu kadar büyük bir takva ve bu denli sevgi varken, onu var eden Allah'a (cc) olan aşķı bir düşünün. İnsan sevgilisi bir hediye alıyor diye, sanki dünyalar onun oluyor, Yaradan aşk, sana cenneti hediye etmiş, dahası var mı? Kıymet bilmeli, şeytan bile bizim kadar hürmette görmedi hürmette (tabii şeytanın ettiği böbürlenmeyi etmez isek).

    Nefs'ten yola çıkarak bir hikaye dile getirmeye çalışacağım.

    Günlerden bir gündü, hava sıcaktı. Tarla işçileri son elli yılın en sıcak yazına hazırlanıyordu. Pamuk tarlasında ürün boldu. İki yüz dönüm tarlada üç senelik mahsül bir senede vermişti. Tarla sahibi, Sami Bey, iki kız veren Aynur Hanım'dan ayrılmış, erkek çocuğunu kucaklayacağı günü bekliyordu. Leyla Hanım, son bir ayına girmişti, doğum yakındı: lakin, doğum riskliydi..

    Sami Bey, hastane koridorunda mekik dokurken, evvela bir ağlama sesi duydu, yerinde dondu kaldı. Bu beklediği haberin sesiydi. Nur topu gibi bir evladı olduğunu, hemşire kapıdan haber vermek için gelmişti. Bebeğin iyi olduğunu, bir erkek evladının haberini veren hemşirenin eline bol miktarda bahşiş sıkıştırdı. Koridorda sevinçten çıldırması içten değildi... telefonuna sarıldı, akşama tüm köyü ve vilayette, jandarma komutanınıda yemeğe çağırmıştı. Tabii Vali Bey'i eksik eder mi. Dört büyük baş kestirip, iki kazanda pilav yaptırtır.

    Leyla Hanım, doğumdan sonra köy mezarlığına toprağa verilir, Sami Bey, duasını edee, yolculuğa uğurlar, döner arkasına evin yolunu tutar. Eş acısı yok mu diye merak ediyorsanız, öyle bir duygu hiç olmadı.

    Kemal büyür genç bir delikanlı olur. Sami Bey'in işleri her daim iyi devam eder, mal üstüne mal, iyice gaddar eder.

    Aynur Hanım, iki kızınıda büyütür. İki kız evladı büyütmek kolaymıdır? Komşulardan gelen elbiselerle giyinir, temizliğe gittiği evlerden yorgun argın bitap düşer, Kızlarından biri doktor olur çıkar, diğeri ögretmen olur. Sami Bey'den aldığı bir özellikleri var ise, o da azimdir. Lakin Aynur Hanim, hayatın koşuşturmasına yenik düşer. Hastane hastane gezsede hastalığa derman bulamaz. Kimyasal maddeler, toz yığınları; yıllar sonra Aynur Hanımın karşısına, ölüm haberi ile düşer. Amma velakin, bundan ne pişmandır, ne de kimseye düşman. Sami Bey,e kırgındır. İki meleğini, ve iki güzel damada bırakmıştır. Bir gün olsun, damatlara damat gibi bakmamıştır ya... son nefesini de damat ve kızlarının yanında verir.

    Veren Allah, alan Allah, emanetçisi biz, ne aklına gelir Sami Bey'in ne de gelmek gibi bir gayededir. Sami Bey'in bu böbürlenen yıllarının da elbet sonu gelir, öyle ya hayat ebedi değil, saltanat sonsuz değil. Kemal on dokuzunda amansız bir hastalığa yakalanır, Kemal'in son gördüğü yıl, on dokuz yaşının son günleridir.

    Kemalin ölüm günü, ilk doğan kızı Hamide'nin de doğum günüdür.

    Lütuf, Allah'tan dır. İnsan ne bir erkek evladı kız evladından ; ne de Kız evladı, erkek evlattan ayrı gayrı tutar, tutabilir. Peygamber Efendimizin (sav) ilk yaptıklarından biride diri diri kız çocukları gömülürken, buna dur demesi. Asırlar geçmesine rağmen, Kız evlatları diri diri toprağa gömülmeye, cahiliye devrine de geri döndüğümüzü göruyoruz. "Kiz çocuğu okur mu?" ver kocaya gitsin... okuyunca ne olacaksa.. fark nedir ki? Cahil bir ana, cahil bir gelecek demektir. Ve müslümanlık cehaleti asla kabul etmez.

    İşte bizim hikayemiz de bunu anlatıyor. Sadece bunu anlatmakla da yetinmeyerek, görülmeyen şeytanı da ortaya çıkartıyor. Şeytan'a sırt çevirirken, şeytan olma ile, şeytandan korukta budur. Bir vesvese gelir "kız çocuğu okumaz! Kim bilir okulda ne hınzırlıklar yapacak... ya aynı sırada okuduğu çocuğa karşı ilgi duyarsa.. ya alem ne der? Bak köyde/kasaba/mahalle/şehir.. okutan kaç kişi var?" Bu vesveseler bitmedi..

    Önceden başlık paraları vardı. Sonra bu başlık paraları kalktı. Ağalık kalktı: devir değişti de, insan bir türlü değişmedi. Başlık parasının adı, evi, arabası, mal, mülk... evi dizerkendw, şunlar da olsun, eksik bir şey kalmasın. Açlıktan, karnımızı doyuramaz olduk. "Ama Ayşe'ler almış hayatım, benim neyim eksik" diyerek mutluluklar eşya ile sınırlandırıldığı gibi. Özenme, böbürlenmeler, dedikodular, çekememezlikler boy gösterir olmuş...

    Peygamber vârisi olabilmek için de, bir hırkaya "Elhamdülillah" demek, şükür etmektir.

    Ama bu demek değildir ki, mal mülk sahibi olmayalım mı? Müslüman parasız pulsuz, çulsuz mu olsun? Güç yokken, insan insanını, ülkesini nasıl koruruz; aile yapısı, gelişen, büyüyen dünya..?

    Mal varlığı bize emanettir. Büyürken, o başkasına olan rızkı da saklamak lazım gelir. Elbette ki har vurup harman savrulmaz. İş yerlerinin kendine göre belli bir harcama, atılım (büyüme) hedefi vardır. Bir taraftan bunlar korunurken, bir taraftan da yardım, muhtaclara destek, akraba ve komşuya da elindekilerden bir miktar verilmeli. (İhtiyacı olanlara) bu hem insanın kendi aç nefsini öldürür, terbiye eder, hemde Allah'a (cc.) Olan mesafe kısalır. Ne bu dünya da zalime boyun bükeriz, ne de Allah (cc.) Katında, kayba uğrarız.

    Bir topluluğa baktığınız da, bu dünyanda güçlüdürler. Bir disiplin içerisinde, devlet kanunlarına uyduklarından dolayı, büyürler, bu büyümeyle de, bir birlerine de destek olduklarını, omuz verdiklerini çok rahatlıkla görebilirsiniz.

    İşte Allah'ı (cc) bilipte, dünya için döner isek, işte o zaman, ne geçici olan şu dünyada mutlu, memnun kalabiliriz; ne de ahiretimize buradan bir şey götürebiliriz.

    Ruhtan başka bir şey gitmiyor, günah ile sevaplarda ardımızda duruyor.

    Kadim Tataroğlu

    Bir kusurumuz olduysa affola. Nacizane dil döndükçe, yazmış olduğum sözüde, gerek örnek, gerek hikaye, gerek ise sözlerden yola çıkarak, dilimizin döndüğünce telafuz ettik, etmeye çalıştık..

    Selam ve dua ile, Rabbim sağlık sıhhat iman nasip etsin.
  • Hayat ve Ölümü anlatan okadar güzel bir mevsimki.
    Çocukluk, Gençlik, İhtiyarlık ve Ölüm.
    Önce tomurcuk sonra ağacın dallarında heyecanla sallanan yeşil bir yaprak gibi.
    Hayat tecrübesi ile günden güne değişen renkler ve zorla ağacın dalında tutunma mücadelesi.
    Ve sonunda o çok sevdiği ağacın dallarını yavaşca bırakıp gitme.
    Yere düşen yaprağı görenler hâla ona hayranlık duyarlar taki beyaz bir kar örtüsü onu örtünceye kadar.
    O yaprak zamanla unutulur gider.
    İşte bizim hayat hikayemiz de bukadar kısacık ve şimşek gibi.
    Bize düşen tek şey bu kısa ömürde kim için yaşadığımız ve ömrü verene nekadar vakit ayırdığımız..
    Gerisi koca bir yalan..
  • https://youtu.be/LTUu2Legtco
    İşte Bu Bizim Hikayemiz
  • 308 syf.
    ·18 günde·Beğendi·10/10
    “Bizim hakkımızda yazabileceğim daha pek çok hikâye var. Ancak anlattığım hikâye bu. Anlatmamı istediği hikâye bu. Sözümü tuttum. Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ve Gratel gibiydik. Asla hayal bile edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle, bu bizim hikâyemiz ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı.”

    22 Mayıs 2010

    Vay be... Yani vay be. Hayatına sadece ucundan tanık olduklarımın bile mi ölümü içimde boşluk bırakır? Bu satırları yazarken yine Robert’ın artık hayatta olmadığını hatırlayıp boşluğa düştüm. Neyse el yazması müsveddemi geçirmeye devam ediyorum. Son 6 satır planda yoktu.

    Bu paragraf için şimdiden özür dilerim. İçeriği özetlemede iyi değilim ama yazmam lazım. Kitap neyle ilgili, onu bi belirtelim de sonra bende uyandırdıklarına geçelim. Önceki incelemelerimde de hep söyledim bu özetleme işinden nefret ederim. Kitap ünlü sanatçı Patti Smith’in 1970’lerde başlayan rock hikâyesini ve hikâyesine dahil olan başta Robert Mapplethorpe olmak üzere belki ismini önceden de bildiğimiz ünlü sanatçıları, sayısız ve tarifsiz maceralarını, yaşadıklarını anlatıyor.

    Al işte, bu cümleden sonra kimin okuyası geldi kitabı? Ne kadar soğuk, resmi, sığ ve klişe bir özet. Umarım incelemenin devamında fikrinizi değiştiririm. Gerçekten bu kitaba aç kurtlar gibi saldırmanızı isterim.

    “İsa birilerinin günahları için öldü ama benimkiler için değil.”

    Bazen bir kitap okursun ve o denli etkilenirsin ki bir süre normal hayatına devam edemezsin. Ruhuna, kalbine dokunur. Seni içinde olduğun dünyadan çekip alır, hiç gitmediğin bambaşka diyarlara, hiç girmediğin denizlere sokar. Sonra kitabı bitirirsin pat diye kendi hayatına tekrar düşersin. Bi süre afallarsın, sonra bu yavan hayatına tekrar adapte olmaya çalışırken başka bir kitaba başlarsın falan filan. Bu kısır döngü böyle tekrar ediyor bende. Kitabı okurken öyle yoğun duygular yaşadım ki içimden taşacaklar gibi hissettim. Bu hislere bir şekilde can vermek, kelimelere döküp somutlaştırmak istedim. Etkilerinin azalacağını biliyorum. Bir gün unutacağımı biliyorum ama yaşarken yazmak, kendi tarihime not düşmek istiyorum.

    Ben bu kitapta yaşadıklarını anlatan kızı tanıyorum. Zaman zaman ne kadar garip, ne kadar yabancı, ne kadar güçlü, ne kadar yıkık ve bozguna uğramış hissettiğini biliyorum. O asi ruhunun doyumsuzluğunu, hırçınlığını, merakını ve içini ısıran başarma isteğini biliyorum. Sayfalar ilerledikçe ne kadar çok benzediğimizi daha çok anladım. Benimkine benzer bir ruhun hissettiklerinden eserler oluşturup dünyada iz bırakmasını görmek o kadar güzel ki. Patti bir sanatçı... Gerçek bir sanatçı. İzleyin, bu yoğunluk sizi de sarsacak mı merak ediyorum: https://youtu.be/qEMPztSY-Ns Bu sadece bir şiiriydi. Kitabı okuduktan sonra onun müziğine de ilgi duyup şarkılarını dinleyeceğinizi düşünüyorum. Birkaç şarkısının hikâyesi de var kitapta. Bir şarkıyı, hikâyesini bilip dinlemek de güzel bir histir bazılarınız bilir. Canlı performanslarına da göz atmanızı öneririm. Bu kadar güçlü, hisli bir sesi ömrümde çok az duydum. Yaşadıklarının şiddeti sesine, kalbine vurmuş. 17 yaşında doğurup başkasına evlatlık vermek zorunda kaldığı, hiç tanımadığı kızına yazdığı ağıtları, hayal kırıklıkları, acıları...

    Kitap, aşk romanı izlenimi uyandırıyor biraz görüntüsüyle, ve gerçekte de Robert’la da öyle bir geçmişleri oldu ama öyle ölümsüz ve tüm hikâyeyi kaplayan bir aşk değildi. Zira Robert sonunda AIDS’ten öldü düşünün ve Patti’nin başka bir adamla evliliği ve iki çocuğu oldu ama dostlukları sonuna kadar devam etti. Aralarındaki şey güçlü bir şeydi, inanıyorum ki Patti için o şey bugün de bitmedi. Bana göre çok yetersiz kalıyor ama hadi o şeyin adına da aşk diyelim.

    Her gün sabah 8 akşam 5 dersim vardı ve kitabı okumak için zaman kovaladım. Ders aralarında bile kitabı sıranın altından çıkarıp okumaya devam ettim. O anlarda sınıftaki uğultunun dikkatimi dağıtmaması için kitap okurken yapmayacağım bir şey yapıp kulaklıklarımı taktım ve müzik dinledim. Sonra şaşırarak fark ettim ki bu müzikler, kitabın bana hissettirdiklerinin gücünü kat kat katladı. O yüzden kitabı okuyacaksanız eğer, ara sıra size de eşlik etsin diye o sözsüz bestelerin ismini buraya bırakacağım. Gerçekten okuyup dinleseniz ne mutlu olurum:

    1- https://open.spotify.com/...75KkS6TEaMnxjZXJTtPg

    2- https://open.spotify.com/...lykVTcQGePvRr_gTpggg

    3- https://open.spotify.com/...gFTlfASOqhg-OzsZVOXA (bu beni en yerle bir edeniydi)

    İzlemeniz için yalvaracağım bir canlı performans ve bu kitap sayesinde kazanıp, gece gündüz dinlediğim harika bir şarkı daha var. Kitap zaten müzik ve sanatla tıka basa dolu. Umarım benim yaptığımı yapar ve isimlerini not edip dinlemeye çalışırsınız. Spotify’da kitapta ismi geçen albüm ve şarkılardan bir playlist oluşturdum. İsteyen olursa her zaman paylaşabilir ama liste biraz kabarık. Daha eklemediklerimle birlikte 80’i aşacak gibi duruyor bakalım.

    O müthiş canlı performans ve Patti Smith’in sondaki eşsiz gülüşü: https://youtu.be/uoGdx3I3dPE

    Ve o muhteşem şarkı: https://youtu.be/A9pNnKxewss

    Gerçekten okuduğum en eşsiz kitaplardan biriydi. Kafadan ilk 3’ümden biri kesinlikle. Benim kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizin garantisini veremem ama okursanız pişman olmayacağınıza sizi temin ederim. Patti Smith’i tanıdığıma çok memnunum ona sarılmak ve mutluluktan ağlamak istiyorum. Kendisi hâlâ yaşıyor. Böyle insanlar hayatı anlamlı kılıyor. Kitapla kalın. İyi okumalar