• Eğer gerçek doğruca duyularımıza ve bilincimize çarpsaydı, eğer nesneler ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişime girebilseydik sanıyorum ki sanat yararsız olurdu ya da daha doğrusu hepimiz sanatçı olurduk; çünkü o zaman ruhumuz doğanın birlikselliği (unisson) karşısında coşkuyla titreşip duracaktı.

    Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, öykünülemez resimleri uzaydan kesip çıkaracak ve zaman içinde saptayacaktır. Bakışımız, Eski Çağ yontuculuğunun örnekleri kadar güzel yontulan, insan bedeninin canlı mermerinde gözlerini gezdirirken bulup yakalayacaktır. Bazı kez neşeli, çoğu kez şikayetçi, her zaman için özgün bir şarkı olan içsel yaşamımızın kesintisiz şarkısını ruhlarımızın derinliklerinden işitecektik.

    Bütün bunlar çevremizde oluşan şeylerdir; bütün bunlar bizde oluşan şeylerdir; bununla birlikte bütün bunlar belirgin olarak bizim tarafımızdan sezinlenmemektedir. Doğayla bizim aramızda var olan bir şey mi diyeyim? Bizimle kendi bilincimiz arasına bir perde girmektedir; bu perde sıradan kişiler için kaim, sanatçı ve şair içinse ince, hafif ve hemen hemen saydam bir perdedir. Bu perdeyi hangi peri dokudu? Bu perde dostluk için mi yoksa kötülük için mi dokunmuştur? Yaşamak gerekmektedir ve yaşam da bizim nesneleri, kendi gereksinmelerimizle olan ilişkileri içinde yakalamamızı istiyor. Yaşamak bir şey yapmaktan başka bir şey değildir. Yaşamak, uygun tepkilerle karşılık vermek için nesnelerden yararlı bir izlenim almaktan başka bir şey değildir. Öteki izlenimler karanlıkta kalmak ya da bize karışık bir biçimde gelmek zorundadırlar.

    Bakıyorum ve gördüğümü sanıyorum; dinliyorum ve işittiğimi sanıyorum; inceleme yapıyorum, yüreğimin içinden okuduğumu sanıyorum. Ama dış dünyada gördüklerim ve duyduklarım, benim davranışımı, tutumunu aydınlatmak için duyularımdan çıkardıklarımdan başka bir şey değildir; kendimle ilgili bilgilerim yüzeyde kalandır, eyleme katılandır. Öyleyse duyularım ve bilincim bana gerçekliğin edimsel bir yalıtımından başka bir şey vermemektedirler.

    Duyularımın ve bilincimin bana nesnelerden ve kendi kendimden verdiği görünüm için de insana yararsız olan ayrışıklıklar silinmekte, insana yararlı olan benzeşimler belirlenmekte, eylemimin gireceği yollar daha önceden çizilmektedir.

    Bu yollar, benden önce bütün insanlığın gelip geçtiği yollardır. Nesneler, benim yararlanacağım yönden sınıflandırılmıştır.

    İşte, nesnelerin renk ve biçimlerini ben daha çok bu sınıflandırmayla belli belirsiz görüyorum. Hiç kuşkusuz insan bu noktada hayvandan çok daha üstündür. Bir kurdun gözünün bir oğlakla bir kuzu arasındaki ayrımı görme olasılığı herhalde çok azdır. Burada kurt için, ikisinin de yakalanması kolay, ikisinin de parçalanması zevkli, iki tane özde değerde av vardır. Bizim içinse keçiyle koyun arasında bir ayrım vardır; ama biz de bir keçiyi bir başka keçiden, bir koyunu bir başka koyundan ayırt ediyor muyuz?

    Nesnelerin ve varlıkların bireyselliği bize maddesel olarak yararlı olmaması yönünden her zaman için gözümüzden kaçmaktadır.

    Burada bile bunu fark ettiğimizde (bir kişiyi başka bir kişiden ayırt ettiğimiz zaman) gözümüzün yakaladığı bireyselliğin kendisi değil, başkaca söylersek, biçimlerden ve renklerden oluşan bütünüyle özgün bir uyum değildir; yalnızca bir ya da iki belirti uygulamadaki tanımayı kolaylaştıracaktır.

    Kısacası biz, nesnelerin kendilerini görmemekteyiz; çoklukla bunların üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetinmekteyiz. Gereksinmeden doğmuş olan bu eğilim dilin etkisiyle daha da vurgulanmıştır. Çünkü sözcükler (özel adlar dışında) cinsleri göstermektedir. Nesnenin en ortak görevini ve özelliksiz görünümünü ancak anlatan kelime bizimle nesne arasına girmekte ve onun biçimini gözlerimizden gizlemektedir; eğer bu biçim, sözcüğün kendisini yaratan gereksinmelerin ardına gizlenmeseydi sözcük olmazdı. Bunlar yalnız dış nesneler de değildir; bunlar bize özgü ruh durumlarımızdır.

    Kendilerinin sahip oldukları içtenlik, kişilik, özgün yaşam gibi niteliklerini gözlerimizden kaçıran bu ruh durumlarımızdır. Bir sevgi ya da bir kin duyduğumuz zaman kendimizi sevinçli ya da üzüntülü hissettiğimiz zaman, binlerce ayrıntıyla ve binlerce derin titreşimle bizim olan şey, bilincimize ulaşan bizim kendi duygumuz mudur? Böyle olsaydı o zaman hepimiz romancı, hepimiz şair, hepimiz müzikçi olurduk. Ama, biz ruh durumumuzun ancak dış yayılımını fark etmekteyiz. Duygularımızın ancak kişiliksiz görünümünü yakalamaktayız; aynı koşullar altında, bütün insanlar için aşağı yukarı benzerliği olan ve ilk ve son olarak dilin belirttiği görüntüyü kavramaktayız. Böylece kendi kişiliğimize varıncaya dek, bireysellik bizim gözümüzden kaçmaktadır.

    Biz genel bilgiler ve simgeler içinde devinmekteyiz; kendi gücümüzün başka güçlerle boy ölçüştüğü, çevresi kapalı bir alan içinde gibiyiz. Eylemle büyülenmiş olarak, eylem tarafından çekilerek, en büyük iyiliğimiz için, onun seçtiği alan üzerinde, biz nesnelerle kendimiz arasında ortak duvarlı bir bölge içinde, nesnelerin dışında, kendi kendimizin dışında yaşamaktayız.

    Ama, uzaktan uzağa, doğa, ayrımlamayla, yaşamdan daha fazla kopmuş ruhlar ortaya çıkarmaktadır. Burada, felsefenin ve düşünmenin ürünü olan sistemli, akla uygun ve istenen bir kopuşu söz konusu etmiyorum. Yalnızca, doğal kopuş duygusundan, duyunun ya da bilincin yaradılıştan gelen yapısından söz ediyorum.

    Bu kopuş, bir çeşit görme, işitme ya da düşünme gibi el değmemiş bir biçimde kendini göstermektedir, Eğer bu kopuş duygusu tam olsaydı; eğer ruh, kendi algılarının hiçbiri tarafından eyleme hiç uymasaydı, o zaman bu ruh şimdiye dek dünyanın görmediği bir sanatçının ruhu olacaktı. O zaman bu ruh, bütün sanatlarda birden üstün olacak, ya da, daha çok sanatların tümünü bir tek sanat olarak kaynaştıracaktı. O zaman bu ruh, her nesneyi, başlangıçtaki arılığı içinde görecek, maddesel dünyadaki biçimler, renkler, sesler gibi iç yaşantının en ince devinimlerini de sezinleyebilecekti. Ama bu doğadan çok şey istemek demektir.

    Doğanın aramızdan sanatçı yaptığı kişi için bile doğa perdeyi raslantısal olarak ve bir kenarından kaldırır. Doğa yalnızca bir yönde algıyı gereksinmeye bağlamayı unutmuştur. Her yön bizim bir duyu diye adlandırdığımıza uygun düştüğünden, bu duyularından biriyle ve yalnızca bu duyuyla sanatçı her zaman kendini sanata adamaktadır, işte sanatların çeşitliliğinin kökeni budur. Sanatçı kendimi renklere ve biçimlere verecektir ve rengi renk için, biçimi biçim için seveceğinden, bunları kendi için değil de renk ve biçim için sezinlediğinden, nesnelerin iç yaşantısını onların biçimleri ve renkleri arkasından görecektir. Nesnelerin iç yaşantısını, başlangıçta şaşırmış olan bizim algımıza yavaş yavaş sokacaktır.

    Hiç değilse bizi, bir süre için, gözümüzle gerçeklik arasına giren biçim ve renklerle ilgili peşin yargılardan, boş inançlardan ayırmış olacaktır. Böylece, sanatın en yüce özentisini gerçekleştirmiş olacak, bize doğayı açıklayacaktır.

    Kimi sanatçılar, kendi içlerine kapanacaklardır. Dış dünyada bir duyguyu belirten binlerce eylemin altında ve kişisel ve ruhsal durumu kaplayan bayağı ve toplumsal sözcüğün gerisinde bunların arayacağı şey, basit ve katışıksız bir duygu, bir ruhsal durumdur. Bunlar, bizi de kendi üzerimizde aynı çabayı gösterecek duruma getirmek için, kendi gördüklerinden bir şeyi bize de göstermeye hevesleneceklerdir: birtakım uyumlu sözcükleri düzene koyarak bize dilin anlatmak için var olmadığını söyleyecekler ya da daha doğrusu bunu aşılayacaklardır.

    İşte böylece; ister resim, heykel, ister şiir ya da müzik olsun sanatın nesnesi, uygulamada yararlı olan simgeleri, toplumsal ve uzlaşımsal bakımdan kabul edilmiş olan genel bilgileri ve son olarak da gerçeği öğreten her şeyi, bizi gerçekle karşı karşıya getirmek üzere ayırmak, uzaklaştırmaktır.

    Henri Bergson
  • MEHMET AKİF VE ARUZ
    Rahmetli Mehmet Akif hakkında edip ve şairlerin ittifak ettikleri
    bir nokta da onun aruz üzerindeki mutlak hâkimiyetidir. Şimdiye kadar
    aruz vezniyle şiir yazan Hiçbir şairimiz üstadın o vezindeki kat’i saltanatına
    eremedi.
    (Süleyman Nazif) merhum diyor k i :
    ≪Zebur sahibi Peygamber Davud Aleyhisselamın yedi icazında ahenk ne idiyse, Safahat şairinin desti ibdaında kelime ve aruz da odur. Usul ve kavaidini bilmediğim
    ve fakat kırk seneye karib bir zamandan beri naz ve kahrını çektiğim
    (Efail ve tefail) in bazen ne kadar serkeş, ne kadar mütereddit olduğunu
    bilirim. İhtimal ki Mehmet Akif de bu melekeyi ihraz için uzun seneler
    çalışmış ve yorulmuştur. Fakat (Buse fal) İskender’in azmi sebatına
    nasıl mukaadı olduysa, tevsen-i aruz da Safahat sahibinin iradesine
    öyle teslim-i inan etti. Nesirlerimize bile gıpta aver olacak selaset-i ifade
    ve suhulet-i beyan şairin manzumelerini emsalinden tefrik ve temyiz
    eder. Suhulet mi? Heyhat!.. Meslekten olmayanların su gibi okudukları
    o mısralar, meslekten olanların pek çoğunca mumteniul’ibda’dır...
    — Esere methal olan mükâlemede, lisanımızın son tekâmülü ve
    kabiliyeti inşatıyla o serkeş aruzun Mehmet Akif gibi bir üstat elinde
    ne kadar munis ve mülayim hale geldiği görülür. Bunlardan başka
    muhavere seraba şiirdir; Seraba zarafet ve letafet...≫

    Akif şiirlerindeki bu dupduru ve çok akkın vezni ve ahengi buluncaya
    kadar kim bilir ne derece uğraşmıştır. Eğer Safahatındaki şiirlerinden
    önce yazdığı eserlerini elde etmiş olsaydık bunu daha iyi anlardık.
    Mamafih, Safahat’ındaki ilk ve nispeten İptidai şiirleri de bu hususta
    bir fikir verebilir.
    Akif bey, şiir ve sanatta olduğu gibi, vezin ve ahenkte de mütemadiyen
    ilerlemiştir. Mesela: Birinci ciltteki (Dervas) ile diğer şiirleri arasında
    derece derece tekâmüller göze çarpar. İşte, Akif’in en çok okunan
    bir şair olması sebeplerinden biri de budur. Onun şiirlerini okuyanlar
    imale gibi, zihaf gibi, tenafür gibi takıntıları görmeden, sezmeden emniyet
    ve zevk ile yürüyebilirler.

    Mehmet Akif’in aruzu sakin havada gah ağır, gah süratli uçuşlar
    yapan, bazen iki büyük kanadını dümdüz açarak, hakimiyetle süzülen
    ve olduğu yerde duran, bazen da kendisini boşluğa atıp, tekrar uçuşlar
    yapan, harikalı bin bir marifet gösteren kartala benzer. Kuvvetli pazısının,
    pehlivan bünyesinin alaturka güreşlerde gösterdiği oyunlu maharetleri
    üstat, olgun melekesiyle, ince zekâsıyla daha çok aruzda göstermiştir.
    Bir Mahalle ilmühaberini, bir Çıngıraklı ilali, bir Eşek masalını, bir
    Kırağısı hikayesini pürüzsüz ve akkın nesirden daha selis bir surette
    şiire, nazma çeken Akif artık aruzda kimseye işleyecek, oynayacak bir
    yer bırakmadı. Onun kelimeler üzerindeki hakimiyetini, aruzdaki saltanatım,
    şiirlerindeki selaseti, sadeliği, düzgünlüğü, akkınlığı görenler,
    sandılar ki: ≪Bu eserler dümdüz birer nazımdır, onlarda şiiriyetten bir
    şemme bile yoktur!≫
    Halbuki, Akif’i inikat edenlerden Hiçbiri o eserlerin bir kısmını olsun
    henüz meydana getiremediler ve bu gidişle getiremeyecekler de...
    Mamafih, Milli veznimizin parmak sayışından daha kolay bir
    vezni aruzu :
    — İşte bizim asıl veznimiz budur, diye herkese okutan bir adama
    kim eş olmak ister?! Bu, bir tenezzül değil mi?!

    Bütün eserlerini aruz vezniyle yazmış olan üstadın hece veznimiz
    hakkında ne düşündüğünü anlamak elbette bir meraktır.
    Kadıköy’de, (Şark musiki cemiyeti) karşısındaki bir evde oturuyordum.
    Tedavi altında idim. Üstat Üsküdar’daki evinden her gün kalkar,
    yaya olarak lütfen hastalığımı ziyarete gelirdi. Bir gün ona aruz ve
    hece vezinlerindeki yazılarımdan bir kaçını okudum. Tevazuu icabı olarak
    beğendi. Maksadım hece vezni hakkındaki düşüncesini anlamadı.
    Dedim ki ;
    — Bizim gibi acezeye de böyle hece vezni yakışır.
    Derhal cevap verdi:
    — Hayır hayır, vezin bir ölçüdür. İş o ölçüye intibak edebilmekte
    ve şiir yazmaktadır. Ben hece vezniyle çok güzel eserler okudum. Söz
    hayide olduktan sonra onu aruza çeksen de boştur, heceye koşsan da.
    Evet, aruzu beceremeyenler parmak hesabına kalkıyorlar amma, bir çoğunun
    yazdıkları şiir olmaktan uzak düşüyor. (Yunus Emre) ne kudretli
    bir hece şairidir. O aşık, yüreği yanık adamın, o koca Türkün bir çok şiirleri
    hafızamdadır. Son zamanlarda hece vezniyle yazan bazı gençler
    var, muvaffak olacaklar gibi görünüyorlar.
    Sordum:
    — Kimdir onlar? Üstat? Dedi ki :
    — Ankara’dan siz de tanırsınız.
    Üstat sözüne devam etti;
    — Ben şiir telakkisinde şekle o derece itibar edenlerden değilim. Vakıa,
    kendi yazılarımda biraz müşkülpesendim. Fakat, ben o yazıları şiir
    addetmiyorum ki...
    — Estağfurullah.
    — Yok yok, öyledir. Bir eser hem şiir olmaz, hem şekilden, kaideden
    mahrum bulunursa berbattır. Bunun aksini al; Şekil de, sanat da
    dürüst oldu mu, oh ne güzel!
    *
    Üstadın eski bir (Musahabe-i Edebiyesinden) :
    — Bizim nazmımız acem vezinlerine tabi olduğu için her istediğimizi
    kolayca söyleyemeyiz. Şairlerimiz ekseriya zarureti vezin denilen hastalıktan
    vefat ederler!
    — Acem veznini asırlardan beri işleye işleye bu günkü derecesine
    getirmişiz. En muktedir şairlerimiz bu vezni büsbütün terk edip de hece
    vezninde bir çok eserler meydana getirmedikçe arkanızdan kimse gelmeyecektir!
    — Elimizdeki vezin vakıa dar, lakin size söyledikleri kadar değil.
  • “İçimizde taşıdığımız o korkunç düşman, sakladığımız her şeyi içine attığımız o gölgeli uçurum, o aşağılayıcı karanlık, işte o bizim ve belki de bütün insanlığın ana rahmi, kendimizi defalarca o karanlıktan doğuruyor, o sırlarla dolu uçurumdan her seferinde bir başka insan olarak tırmanıyor ve her seferinde birisine, bize elini uzatıp kendimizden bir başkası olarak doğmamıza yardım etmesi için yalvarıyoruz.
    Aşk nedir, diye soruyorsunuz, aşk budur bence, bir insana, kendimizi kendi karanlığımızdan bir başkası olarak doğurmamıza yardım etmesi için yalvarmaktır.
    Edebiyat budur, kendimizi kendi karanlığımızdan bir daha doğurmak için binlerce sayfa yazmak ve her sayfada bir doğum ânının muhteşem acısını ve zevkini hissetmektir.
    Sanat budur.
    Bilim budur.”
  • Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gereksinim duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüp sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.
    Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatçının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir ananın gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişelerinki gibi maddi çıkardır.
    Gerçek sanatın sonucu, yaşama yeni duygular katmaktır; tıpkı bir kadının sevgisinin sonucunun hayata yeni bir insan yavrusu getirmek olması gibi. Taklit sanatın yarattığı sonuçlar ise, insanlarda kokuşma, manevi güçlerde zayıflama ve bedensel hazlarda doyumsuzluktur.
    Günümüzün insanının, özellikle de bizim çevreden olanların, karşı karşıya bulunulan ahlaksız, kösnül, kokuşmuş sanatın iğrenç selinden kendilerini koruyabilmeleri için anlamaları gereken şey budur işte.
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.