• 424 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İngizlicenin hayatımızda bu kadar fazla yer almasindan midir bilmiyorum kitabin adını başta nasil okuyacagimi bilemedim.Pia Meydir, Pia Meytir, Pia Mater..yazildigi gibi okunuyormus.

    Kitap dan diye başlıyor.Hani o bize ogretilen giris gelisme sonuc gibi degil de direkt gelisme kismindan giris yapılmış.Sayfayi fazla cevirdim herhalde diye bir kac kere kontrol ettim.Kontrol etme sebeplerimden biri de sayfalarda paragraf girintilerinin olmamasi.Zamanla alistim ama ilk etapta biraz yadirgadim.

    Kitabin dili inanilmaz akıcı.Doktorlarin yazdığı yazi pek okunmaz ama bu okunuyor, hem de oyle bir okunuyor ki kendini durduramıyor insan.Bazi yerde zorunlu molalar vermek zorunda kaliniyor.Serkan Bey kendine yazar demiyor ama kalemi bu kadar ustaca yonlendirebilmek her baba yigidin harci da değil.

    Nöro roman deyince, oyle antin kuntin bir sürü kelime vardir bi sey anlamam diye düşünebilir insan ama tibbi terimler insani yormadan, strese sokmadan ustaca yedirilmis kitapta.Hatta bazen boyle anlattilar da biz mi anlamadik diyesi gelebiliyor insanin İbrahim Tatlises e selam ederek :) Hani dergilerin sonunda bunları biliyor musunuz diye kısımlar olur bi kac cumlelik, hergun onumuzdeki bir canliyla, mesela karincayla ilgili bir bilgidir ve vay bee deriz ya, bazen hikaye icinden boyle siyrilabiliyor insan.Olayin tibbi kismini düşünüp vay bee deyip bi dusunuyorsun ve yaninda yorende o an kim varsa öğrendiğini hemen paylasma ihtiyacı hissediyorsun.

    Karakterlerin isimlerinin ozel bir anlami var midir bilmiyorum ama klasik isimler degil.Tesla, Galen, Vera, Meryam..bu tip isimleri neden secti açıkçası merak ettim.Akilda kalıcılığı artırmak icin mi siradanliktan uzaklasmak icin mi? Ben olumlu buldum sebep her neyse.Karakterleri kafamda ozellestirdi bu durum.

    Karakterlerin hemen hepsi, garibim Meryam disindakiler, ki o da cok guzel, her konuda aşırı bilgili ve zeki.Yani haddinden fazla zeki ve araştırmacı.Tesla, bas kahramanimiz tip fakultesini yarim birakiyor.Ama sonra ne isle mesgul olduğu hakkinda bir fikrimiz yok.Tesla nin biraz deli dolu bir ablasi var, Meryam.Olaylar Meryam in kocasina ufak bir gözdağı verme fikriyle başlıyor.Kokulara aşırı hassas ve kokularin renklerini görebilen Alef bir köşede hikayeye girmek icin firsat kolluyor.Sagolsun Meryam bir pas veriyor ve Alef sahaya bir çıkıyor ki indirebilene aşkolsun.Bi yerlerde ask oluyor ama o koku Alef ten gelmiyor.Hikaye Meryam i bulmaya calismakla geciyor.

    Bölüm sonlarinda surekli okuyucuya şunu yapsaydı olmayacakti, bunu soyleseydi olaylar farkli gelisecekti tarzinda yönlendirmeler var.Kitap bittikten sonra bazi yerleri dusundum.Olaylar nasıl farkli olabilirdi diye, beni cok etkilemedi o kisimlar.

    Aslinda kitabin her seyinden bahsedilir de en cok konusmak istediğim herhalde finali oldu.Hani çikolata yersin yersin de tam sonu gelir ve en tatli kismidir ya, tam o anda karsi koyamayacagin biri onu ister ve icin burula burula verirsin , işte öyle hissettim.Tam doyamadim gibi, doydum ama tatmin olmadim gibi.Bunu devamı gelecek diye yaptiysa da okuyucu sonunda daha cok sey bilmek istiyor.Cok fazla soru isareti bıraktı.Ejderha Dövmeli Kız serisini bayila bayila okudum.3 kitap da birbiriyle baglantili gibi ama hepsinde de bir final var.O hissi yaşamak mutlu ediyor okuyucuyu.Mevzu hikayenin iyi ya da kötü bitmesi degil, bir tatminsizlik hissi ile kapanmasi.

    Genele baktigimda başarılı buldum kitabı.İnsani fazla zorlamayan, her yerde cikarip okuyabileceginiz ve kitap okumaktan bazen uzaklaştığınızda kondüsyon yapabileceginiz bir kitap.
  • 310 syf.
    ·5/10
    Kitap adeta hayatınızın yoğun akışına girecek aşk ve macera dolu tarihi bir roman..

    Meg kendilerine ait şeker fabrikasını babasının başına gelen tatsız olayın üzerine sorumluluğu devralır ve kendini bir nevi de babasına kanıtlamak ister.

    Babası kızının hevesini ve çabasını kırmak istemeyerek işleri ona bırakır.

    Tabi olayların gidişatı pek Meg'in istediği gibi gitmez. Meg babasının talebi üzerine maliyet defterini almak için akşam fabrikaya gider ve Bay Marther ile orada kilitli kalır.
    Ve kurtulduktan sonra ikiside bu olayı kimseye söylememe kararı alır.( Tarihi bir roman olduğu için eski zamanlarda böyle durumlar kişiler tarafından hoş karşılanmaz ve istenmeyen evliliğe kadar iki kişiyi de zorlarlarmış.)
    Hal böyle olunca onlarda suskunluğu seçiyorlar ama hiç ummadıkları bir olay oluyor..
    Kilitli kaldıkları gece aynı fabrikada büyük bir hırsızlık olayı gerçekleşiyor. Tabi fabrika işçilerine ve ustabaşına göre fabrikada en son kalan Marther suçlanıyor. Bu suçlamaları duyan Meg , her ne kadar Marther'in suçsuz olduğunu bildiği ve bizzat şahit olduğu için, suçsuzluğunu kanıtlamak istiyor ama itibarını zedelemeden.. Olaylar böyle devam ediyor işte..

    Kitapta asıl hoşuma giden bir kısım vardı hırsızlık ile ilgili özetlersek şöyle ;
    Bir kişi hırsızlık yaptığında bu kişiye kesinlikle fakir diyemezsiniz.
    Bunun haricinde iki kişi daha hırsızlık yapmaya meyillidir.
    Biri, zengin iken fakir durumuna gelip bunu hazmedemeyen,
    Diğeri zengin olduğu halde gözü doymayan elini boş gören..
    İşte biz hırsızlığı sadece fakir kişiler üzerinde kısıtlar isek büyük usta hırsızları ne yazık ki göremeyiz..
    Bakış açımız ne kadar geniş olursa o kadar fazla seçenek ve cevap bulunur.
  • 208 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Onu sevmem, bunu yapmam, nefret ederim, şu zamana ölürüm, ... zaten hep öyledir, biliyorum çünkü hep bilirim......

    Bu ve bunun gibi daha nice nice cümle kalıplarından oluşan, akıcı ama akmayan bir kitap. Bu yüzden hayal kırıklığı yaşattı benim penceremden.

    17 yaşındaki Holden'ın dünyaya bakışını anlatırken ben az biraz ergenlikte olur böyle şeyler mesajını aldım, katılamadım ama aldığım bu mesaja. Holden'ın serkeş hallerini okurken bizde buna benzer bir kitap vardı, neydi neydi diye söylendim durdum. Sonunda Evraka!!!

    Islıkla Çağrılan Ergen Kadir'in dünyaya bakışı ile baya bir yerden yere vurulmuştuk. Emine Batar'ın 4 yılda yazdığı, her bir kelimenin hayatımıza dokunduğu, kendi içinde tutarlı ve bize bir ergenlik dönemine hangi pencereden bakacağımız konusunda da farkındalık oluşturan bir roman.

    Birbirlerine tematik olarak çok benziyor bu iki kitap. Ama Kadir'in hayatında etkinlendiğim halde Holden'ı gözümde hiçbir yere taşımayan şey aslında ergenlik dönemi gelişim özelliklerinin tüm olumsuz yanlarını üstünde taşıyor olması. Egosantrik bakış açısıyla dünyaya bakarken bir anda karşılaştığı rahibeler için içinde fedakarlık ırmakları akması, samimiyeti; bir tarafta nefret ettiği arkadaşına yapışması halinde, aslında uyumlu olduklarını anladığımız arkadaşını hiç aramaması. Bunu canının istememesi :D
    Tutarsızlıkla ilerleyen bölümlerin neresinde ne olacak derken bitiyor Holden'ın yürüyüşleri :D
    Mutlu kelimesinin 2 yerde geçtiği, buna karşılık lanet olsun kelime grubunun her sayfada gözümüze çarptığını da belirteyim.

    Üstüne seni neydi bu kadar ünlü yapan diye biraz interneti karıştırınca, beni kendine çekemeyen Holden, John Lenon katilinin idolüymüş, onu öğreniyorum. En yasaklı, en popüler, en çok sansürlenen kitaplar listelerinde iyi sıralar elde edilen kitap da anladığım kadarıyla işte o Holden'ın bana işlemeyen ruhu.


    Ben, kendimce daha iyi bir 17 yaş kafası,
    dünyayı daha iyi yorumlayabilecek muhakeme gücü ve içindeki egosantrik bakışı kendi özüne döndürebilen, kendini keşfetme sürecini başlatan bir gençlik diliyorum.

    Yoksa,
    Her şeyi ben bilirim diyenler,
    Bananeciler kadar çoğalmış sananeciler
    Canım istemiyor yapmam, canım istedi üzebilirim, vurabilirim, keyifciğim diyenler
    Ve
    Dünyadan banane ben mi kurtarıcam diyen, tahammülü bitik, sorumluluklarına sırt çevirmiş, "mış" gibi yaşayan vitrin insanlarının sayısı katlanarak artıyor.

    İçinizdeki Holden'dan kurtulun ;)

    Daha iyi kitaplarla, keyifle...
  • 464 syf.
    ·6 günde
    Başlarda sıkan; ortalarda akıp giden; sonlarda tekrar sıkmaya başlayan...
    'Albaya Mektup Yok', 'Kırmızı Pazartesi' ve 'Kolera Günlerinde Aşk' kitabından sonra yazara ait okuduğum dördüncü kitap.

    Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;

    "Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

    Kitabın arka kapağındaki yazarın tanıtım yazısı ve kitabın ön kapağındaki resim aslında kitabı tam manasıyla özetliyor... Tabii ileride değineceğim birkaç husus dışında. Kitap, fantastik öğeler içermekle birlikte sıradan insanların hayatlarını anlatmakta. Sıradanlığın ve fantastiğin iç içe geçmişliği ile hayranlık uyandıracak derecede zengin bir içeriğe sahip roman çıkmıştır ortaya.

    Roman, bir yerleşim yeri olan Macondo’nun kuruluşunu, gelişimini, yok oluşunu ve bu yerleşim yerinin en önemli ailelerinden Buendia’ların tarihini anlatıyor. Bunun içinde destansı bir anlatıma başvuruyor yazar. Büyücüler, uçan halılar, sihir yapan çingeneler, ölüler diyarından çıkıp gelen ruhlar, birkaç kere öldükten sonra çıkıp gelen Melquiades, büyük kırmızı karıncalar, toprak yiyen kız.. Ve öte yandan gerçek yaşamın sıradanlığı. Hâsılı epik bir roman ortaya koymaktadır yazar. Her epik romanda olduğu gibi bu romanında belli bir toplumun tarihsel gerçekliğiyle bağlantıları var.
    Latin Amerika ülkesi olan Kolombiya’nın tarihi ile bağlantılıdır aslında romanda anlatılanlar. Roman, Kolombiya’nın, 19.yy.'ın başlarında İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesi ile başlayan tarihi süreci de konu ediniyor. 19.yy.'ın sonlarındaki iç savaş romanda hiç bitmeyecek gibi süregiden iç savaş şeklinde, 5 Aralık 1928'de Cienaga'da yaşanan katliam da romanda istasyon meydanını dolduran binlerce kişinin katledilmesi şeklinde anlatılmıştır. Kolombiya’nın ağırlıklı olarak siyasi tarihini anlatması romanda belli bir siyasi mesaj mı var sorusunu akıllara getirmiştir...

    Romanda istasyon meydanında gerçekleşen, tarihte ise 1928 yılında Cienaga'da meydana gelen katliama değinmek gerekecek: Bana göre yalnızlık temasını bir kenara koyarsak romanın ana teması bu olaya dayanmaktadır. Romana göre istasyon meydanında gerçekleşen katliamın nasıl gerçekleştiğini anlatmak için öncelikle muz şirketinin kuruluşunu anlatmak yerinde olacaktır.

    Macondo kasabasında henüz demiryolu yoktur. Albay Aureliano Buendia’nın gayri meşru çocuklarından Aureliano Triste ve Aureliano Centeno birlikte buz ticaretine atılırlar. İşi öyle geliştirirler ki, kasabanın dışına da buz ticaretini taşımak isterler. Bu arada Buendia ailesinde erkek çocuklara hep Aureliano ve Jose Arcadio ismi verilmektedir. Bu isimlerle birlikte hem yaşadıkları hem kişisel özellikleri tekerrür eder. Bu da romandaki döngüsel tarih anlayışının varlığını gösterir. Tabi sadece döngüsel tarih anlayışı değil doğrusal tarih anlayışı da mevcuttur romanda. Macondo’nun sıfırdan kuruluşu, iç savaş yaşaması, sonra ekonomik refaha ermesiyle birlikte manevi çöküşe sürüklenmesi ve nihayetinde fiziksel olarak yok olması, döngüsel tarih anlayışının göstergesidir. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, buz ticaretini kasaba dışına da taşımak isteyen Aureliano kardeşlerin aklına bir fikir gelir;

    "Buraya demiryolu getirmeliyiz." Ancak yazarın trenin gelişine yorumu şöyle olacaktır; "Bir yığın kuşku ve kesinliği, bir yığın tatlı ve tatsız olayı, bir yığın değişikliği, felaketi ve özlem duygusunu Macondo'ya bu sapsarı, masum tren getirdi."

    Trenin gelişi aynı zamanda yeni yüzlerin, farklı kültürlerin ortaya çıkması demekti. Yani 'yabancılar' gelmişti kasabaya. Ve Macondo git gide yabancılaşıyordu. Bunlara birde kuzeyden gelen Muz Şirketi eklendi. Ancak Muz Şirketi, işçileri insandan bile aşağı görüyor ve onları sömürüyordu. Çalışma koşulları hiç iyi değildi. İşçiler için yapılan lojmanlarda tuvalet bile yoktu. Sıhhi tesisatları yoktu ve sağlık hizmetlerinden yoksundular. Her gün çalışıyorlar, pazar günü çalışmak istemiyorlardı. Muz Şirketi için önemli olan olabildiğince çok muzu pazara sürmek ve patronların ceplerini doldurmaktı. Ancak işçiler greve başlar. Muz şirketi ile sözleşme yapmak ister. Hatta şirketin patronuna bir şekilde toplu sözleşmeyi imzalatırlar. Fakat patron, siyah takım elbiseli avukatlarının türlü oyunları ile sözleşmeyi imzalamadığını 'ispat eder'. İşçiler istasyon meydanında çağırdıkları yakınları, arkadaşları ile büyük bir eylem gerçekleştirirler. Muz şirketi yöneticileri aslında sadece Muz Şirketini değil sahip olduğu ekonomik güç ve hükümet içindeki adamları sayesinde hükümeti de yönetmektedir. Bu yüzden hükümet istasyon meydanına askerlerini gönderir ve halkı katleder. Ve istasyon meydanındaki bu olay kasabalılardan saklanır. Adeta resmi tarih yazmamaktadır bu olayı. Tabi ülkemizde de resmi tarih yazımında birçok olayın üstü örtülmüş, bazı olaylar konusunda üstü örtülmek şöyle dursun, olay tamamıyla farklı anlatılmıştır. Kolombiya tarihinde vuku bulan olay romanda kısaca böyle geçmektedir...

    Keyifli okumalar!
  • 436 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi·
    Uzun zamandır Yaşar Kemal okumak istememe rağmen bir türlü yerli edebiyata vakit ayıramıyordum. Yaşar Kemal romanları özelinde ise yaptığım planlar önce daha ince roman ve hikayelerini okuyup ondan sonra serilere başlamak ve İnce Memed ile kapanışı yapmaktı. İnsanların genel davranışıdır pastanın en güzel dilimini sona saklamak, ben de o insanlardan biriydim fakat sonra bu düşünce tarzının belki de pek doğru olmadığını ve en güzel dilimi hemen ağza atmanın daha doğru olduğunu kavramaya başladım. Uzun bir düşünce etütü sonrası gözümü karartıp İnce Memed serisinin ilk kitabını elime aldım ve sayfaları çevirmeye başladım. Yaklaşık 10 dakika kadar sonra çok doğru bir şey yaptığımı farkettim.

    Bu uzun girizgahtan sonra romanın özüne inmek gerekirse İnce Memed Adana çevresindeki dağ köylerinden birisinde yaşamaktadır. Dağ köylüleri ağa zülmü altında köyde yanaşmalık ve çiftçilik yapmaktadır. Köydeki teamüle göre elde edilen mahsulün üçte ikisi ağaya, üçte biri ise köylülere verilmektedir. Abdi Ağa da Memed'in köyüyle beraber 5 köyün ağalığını yapmakta ve yattığı yerden insanların emeklerini sömürerek para kazanmaktadır. Bu devran daha fazla böyle dönmesin diye bir yiğit çıkmalı ve köylüleri arkasına alarak ağaya karşı çıkmalıdır. İşte İnce Memed böyle bir ortamda haksızlığa karşı gelme ve zalimin zulmünü def etme içgüdüsüyle doğmuştur. Memed 20 yaşına geldiğinde çocukluktan beri aşığı olduğu Hatçe'sinin ağanın yiğeniyle zorla evlendirileceğini öğrenir. Bu minval üzerine kafa yoran Memed çareyi sevdiğini kaçırmakta bulur. Hikaye Abdi Ağa, Memed ve Hatçe çemberinde gelişir.

    Romanın içeriği kadar betimlemeleri ve felsefi yönü de epey kuvvetlidir. Bu sebeple Türk edebiyatının en iyi eseri olduğu konusunda birçok otorite hemfikirdir. Hoşuma gitmeyen tek kısım kitabın arka kısmındaki yazının tat kaçıran detaylar içermesi oldu. Arka yazı daha belirsiz ve açık uçlu olabilirdi. Bu yazıyı bitirdikten sonra serinin ikinci kitabını elime alıp en güzel dilimden bir çatal daha alacağım. Hiçbir endişe duymadan kitabı alıp okuyabilirsiniz, eminim ki siz de İnce Memed'in devrimini haklı bulacaksınız.
  • 144 syf.
    ·1 günde·6/10
    Öncelikle tırnak işaretiyle ayıracağım kısımların spoiler içerdiğini belirterek başlamak istiyorum, tırnakla ayrılan kısmı okumadan sona geçerseniz spoiler görmemiş olursunuz. Paralel Cinayetler, ben anlatımını pek tercih etmeyip akıcı bulmayan biri olmama rağmen akıcılık yönünden beğendiğim bir kitap oldu. Yani ben dili kullanılacaksa, işte böyle kullanılmalı, diyebilirim. Oldukça kısa da bir roman kendisi, bir gün içinde fazlaca da vakit ayırmadan bitirdim. Bu biraz da merak uyandırıcı olmasıyla alakalıydı diyebilirim. Hep bir sonraki sayfayı merak ettim, bunda bölüm isimlerinin de etkisi oldu. Ayrıca kitabı almama neden olan kapak tasarımı çok hoşuma gitti. Kapak fotoğrafı gerçek bir sanat eseri bence, çerçeveletip duvara asmalık. Kitabın içeriğine gelince; siyasi göndermelerle dolu, toplum hafızasını ilgilendiren konularda herkesin unuttuğu meseleri yeniden hatırlatan bir kitap. Soma'dan tutun, polisleri sıraya sokup sorgulayan vekil çocuğuna kadar birçok siyasi konuyu sokabilmiş yazar bu kısacık romana. "Ve bunu birbiriyle alakasız bir dizi cinayetin arasına sıkıştırmış. Alakasız diyorum çünkü cinayetlerin neredeyse hiçbiri birbiriyle bağlantılı çıkmadı kitabın sonunda. Bu durum kitapta eleştireceğim en önemli nokta belki de. Kitabın üçte biri iki cinayeti konu alıyor, cinayet çözülür çözülmez yeni bir cinayet dizisi ortaya çıkıyor. Tam da seri katil işi bir cinayet bu. İşler ilerliyor ve bu sırada cinayet sayısı da artmaya devam ediyor. En son işlenen cinayetler çözülürken ortada ve bence kitaba adını da verdiğini düşündüğüm cinayetler çözümsüz kalıyor. Sondaki cinayetlerle de kitabın başındaki olayların birbiriyle alakalı olacağını umduğumdan kitabın son sayfasına kadar kitaba olan puanım en az on üzerinden yediyken son sayfayı da okuyunca kitap bende hayal kırıklığına neden oldu. Kesinlikle erken bitirilmiş. Aslında bu kitaba roman değil de birbirinin devamı üç öyküden oluşan bir öykü kitabı dense daha yerinde olurmuş diye düşünüyorum. Cinayetleri o kadar alakasız buldum yani." Bir de kitabın asıl karaketeri olan, olayları bize anlatan komiserimizin fiziksel özellikleri tek bir cümle bile aktarılamış okura. Bu bir eksik midir yoksa okurun hayalgücüne güvenerek kazanılan bir artı mıdır bilinmez ama benim dikkatimi çektiği kesin. Netice olarak yazarın dili, kitabın akıcılığı, merak uyandırması gayet yerindeyken kurguyu beğenemedim. 6/10
  • 415 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Ahmet Hamdi Tanpınar… Münevver, entelektüel, aydın; okuyan, gelişen, öğrenen, merak eden. Birçok eser yazmış, birçok şiir karalamış, üzerine birçok yazı yazılmış, araştırma yapılmış. Ve bundan sonra da yapılmaya devam edilecek. Kelimeler belki Ahmet Hamdi Tanpınar’yi tarif etmeye yetmez. Kendi döneminin şartlarına rağmen, yaşadıkları olumsuzluklara rağmen yılmadan öğrenmekten vazgeçmeden bir sebat, azim timsali. Belki incelemeyi sadece onu tarif etmeye çalışasak bitiremeyiz. İşte böyle bir yazarın eseriyle mükemmel eseriyle karşınızdayım.

    Huzur… Yazarın kelime oyunu, kelimeleri eğip bükme onlara hükmetme gücü kitabın ismiyle başlıyor. Ahmet Hamdi’nin kalemini yakından tanıyanlar bilir ki onu oluşturan iki temel kavram vardır: Rüya ve Zaman… Bunların yazarın üslubunun bütünüdür. Rüyayla başlasa, zamanla bitirir; zamanla başlasa rüyayla bitirir. İşte bu onun merak ve öğrenme merakının en güçlü yönlerini gösteren aleni örneklerdir. Huzur’der eserine ama kahramanın Huzur’suzluğunu, Huzur arayışını diğer kahramanlarla ilişkilendirerek eşsiz bir eser ortaya çıkarır.

    Eser temel olarak ana karakter Mümtaz ile Nuran’ın aşk hikayesi üzerine kurularak İstanbul’un yer yer ön plana çıktığı olaylar zincirinde eser sizi kucaklıyor ve biranda olayların ortasında buluyorsunuz kendinizi.

    Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler şeklinde nehir roman özelliğine sahip eser bu serinin ikinci romanı. Zaten kitabın sonunda da Mümtaz eve gider ve merdiven basamaklarında başını ellerinin arasına alarak son kitabında bizi beklemektedir.

    Huzur’da ne vardır.. Elbette ‘huzur’ yoktu. Ahmet Hamdi kendi hayatından kesitler sunarak gerçek/ hayal çizgisini iyice çizmiş.  İlginç bir şekilde ‘Nuran’a aşık olur. İlginç çünkü evli ve çokcuk sahibi bir kadına tutkuyla bağlanır. Aşık olduğu kadının kocası Mümtaz’ın temel düşmanı olur. Nuran, Mümtaz’a güvenip güvenmeme ikirciği yaşar önce Mümtaz’a inanır ama Mümtaz’ın dağınık ruh hali Nuran’ı  Mümtaz’dan uzaklaştırmaya yeter… Elbette farklı sebebler de vardır. Okuyunca daha iyi göreceksiniz.

    Ahmet Hamdi, dünya görüşünü satır aralarına, ilmek ilmek usta bir işçilikle   işleyerek okuyucuyu bu yönüyle de büyülemeyi başarıyor.

    Mümtaz: Mümtaz’ın annesi ve babası vefat edince amcası Tahsin’in yanına gitmesiyle kendi hayat serüveni başlar ve olaylar bambaşka hale gelir. Bu hayat gerçek hayatta Ahmet H. yaşadığı hayattır.     Kelimenin tam anlamıyla Ahmet Hamdi’nin kendisidir.  Bolca okuyan, araştıran öğrenen ve yazma aşkıyla tutuşan bir aydın, entelektüel. Eserde satır aralarına sıkıştırılmış yazarın kendi fikirleri, yorumları ve dünya görüşü sıklıkla kullanılmıştır. Ağır bir yalıtılmışlık, yalnızlık; insanlardan kopuk ve kendi kabuğuna çekilmiş insan profili… Kitapta şu satırlarla örnekleyebiliriz: Dünya bensiz de mevcut. Kendi kendine mevcut. Elbette bunu çoğaltmak mümkün. “ Ben yaşamıyor muyum? Bu suali Mümtaz en yumuşak haliyle sordu.”

    O dönemin popüler konusu olan Doğu-Batı kıyaslaması Huzur’da özellikle Ahmet Hamdi’de Doğu kültürünün kapalılığı, kendini geliştirmemesi ve kabuğunu kırmaması yönüyle eleştirel ağırlıklı ele alınmaktadır. Bunu da gençlerin Tahsin gibi yaşı ilerlemiş kahramanların katkısıyla gençlere kültür aktarımı yoluyla yapıyor.  

    Ahmet Hamdi olur da RÜYA ve ZAMAN olmaz mı? Elbette olmaz. Çoğu zaman olayları başlatan rüya olurken ve günlük hayatını mahkum eden rüyalar görürken zaman bir düşman gibi onu çepeçevre kuşatır. Ahmet Hamdi’nin asla kaçamayacağı belki de kalemini var eden iki mükemmel varlık…

    Huzur’u okuyup ‘huzur’ bulmayı beklemeyin. Ama Mümtaz’ın yaşadıklarına duygudaşlık yapın. Huzur’suzluğu tadın. Kelimeler yüreğinize değsin. Ahmet Hamdi’nin usta kalemine tekarar tekrar hayranlık duyun. Kitaplığınızda Türk Edebiyatı’nın münevver insanının bu eşsisiz eserini gururla bulundurun ve ben böyle kaliteli bir yazara sahibim diyerek onur duyun.

    Kitapla kalın sağlıcakla kalın.

    Son olarak şunu da paylaşmak istiyorum Marcel Proust’u ilk kez bir dergide okumuştum. Bende merak uyandırdı. Şimdi de bu eserde duydum. Hemen alıp okumaya karar verdim.

    Kitaplar, sizleri daha güzel kitapalara çıkarsın.