• GÖRÜCÜ
    İşten eve geldiğimde oldukça yorgundum. Elbiselerimi değiştirip hemen odama çekilip uzanmak istiyordum.
    --Anne! Ben geldim!
    Mutfaktaydı. Sesimi duyunca ellerini havluya silerek yanıma geldi. Gülümsüyordu.
    --Hoş geldin, aslan oğlum. Hay maşallah. Seni yaradana kurban olurum ben.
    Şaşırmıştım. Ama hemen kendimi toparladım. Ne de olsa böyle bir karşılaşmanın ne anlama geldiğini biraz olsun tahmin edebiliyordum.
    --Anne. Ne oluyor? Neyin var senin?
    Hala gülümsüyordu. Biliyordum, bu gülümseme hayra alamet değildi.
    --Sende bir şey var anne. Yoksa…?
    Annem konuşmuyordu ama o sinsi gülümsemesi o kadar çok şey söylüyordu ki…
    --Hayır, Anne! İstemiyorum. İstemiyorum. Yeter ya. Yeter!
    Sert adımlarla odama gidip kapımı kapattım. Canım sıkılmıştı. Bir süre sonra annem tüm sevecenliğini takınarak odama geldi.
    --Oğlum, ben senin iyiliğini düşünüyorum. Bak, abin evlendi. Çoluk çocuğa karıştı. Kız kardeşin de evlenip yuvasına yerleşti. Sen hala bekarsın. Yarın bir gün ben de baban gibi hak dünyaya göçersem yapayalnız kalacaksın. O yüzden ben hayattayken senin mürüvvetini görmek istiyorum.
    Her zamanki gibi duygu sömürüsü yapıyordu.
    --Yahu anne, ben kocaman adamım. Kendim bulurum. Hem şu an evlenmek istemiyorum. Henüz evim bile yok.
    --Bu koskoca ev size de yeter, bana da. Ayrı eve ne gerek var. Hem o da çalışıyormuş. İkiniz bir oldukça kendinize ev de alırsınız, araba da.
    Annem beni şaşırtmak konusunda uzmandı.
    --O kim be? Sen ne işler çeviriyorsun yine?
    Sanki gizli bir definenin yerini anlatır gibi konuşuyordu.
    --Melahat Teyzen sana bir kız bulmuş, evladım. Bilirsin, seni çok sever. Bana kızı gösterdi. Yemin olsun ay parçası gibi… Çok güzel.
    --Ben bu lafları senden çok duydum. Hepsi de ay parçasıydı. Ne oldu. Kimi bizi beğenmedi, kimini de biz beğenmedik. Anne, ne olur vazgeç bu işlerden. Sen bana eş aramıyorsun ki, kendine gelin arıyorsun. Sen kendi kafana göre birini arıyorsun.
    --Tamam, bu son… Yarın akşam kızı görmeye gidelim, eğer beğenmezsen sen kendi başının çaresine bakarsın.
    --Ne, yarın akşam mı? Hiç kusura bakma. Yarın arkadaşlarla buluşup halı sahada top oynayacağız.
    Bir anda ciddileşti.
    --Saçmalama oğlum. Söz verdim. Yarın akşam bizi bekliyorlar.
    Ben de ciddiydim.
    --Madem söz verdin, kendin git. Sana gitme diyen mi var. Ben de kendi arkadaşlarıma söz verdim. Ben top oynamaya gideceğim. Takımı yalnız bırakamam.
    --Tek başıma mı gideceğim. Kızı bana değil, sana verecekler.
    Kendimi zor tutuyordum. Sinirimden sadece gülüyordum.
    --İyi, yarın kızı paket yapıp eve getiririz.
    --Sen dalga geç… Yarın Cuma. Mübarek gün. Akşam da Melahat Teyze’nle kızı görmeye gideceğiz, haberin olsun.
    Sonra da odadan çıktı. Tüm moralim bozulmuştu. Rahat bir şeyler giyip yatağıma uzandım. Yine bir kabus başlamıştı. Daha önce de bu sahneyi defalarca yaşamıştım. Defalarca görücüye gittim. Ama olmadı. Zaten önyargıyla gidiyordum. Bu şekilde insanlar kendi hayatlarını rizikoya attıklarını düşünüyordum. Hiç tanımadığın biriyle hayatını birleştirmek olacak şey değildi. Yine de içimde küçük bir olasılık taşıyordum. Görücü usulü diye bir kavram vardı ve pek çok insan bu şekilde evleniyordu. İçlerinde mutlu olanlar da vardı. Ağabeyim de kız kardeşim de bu şekilde evlendi ve ikisi de oldukça mutluydu. Daha doğrusu öyle görünüyorlardı. Annemi üzmemek için kabul ediyordum ama kendimi tanıyordum. Görücü usulü ile evlilik bana göre değildi. İstanbul gibi bir şehirde, hem de oldukça sosyal bir şekilde yaşarken görücü usulüyle evlenmeyi kabul edemiyordum. Ben mücadele ederek, yürekten severek, gerektiğinde acı çekerek elde edilmiş bir sevdanın peşindeydim. Böylesine kolay yoldan değil de, zor elde edilmiş sevdaların daha değerli olduğunu düşünenlerdendim.
    Ah, annem ah… Ne olur rahat bıraksan beni. Ne olur kendi hayatımı yaşamama izin versen.
    Ertesi akşam futbol oynamaya gidemedim. Ne de olsa asla ertelenemeyecek önemli bir randevumuz vardı. Elimde fazla iddialı olmayan bir buket çiçekle önde ben, arkada ise annem ve Melahat Teyze ile bir taksi içerisinde Ay Parçasının evine doğru gidiyorduk. Kadınlar arabada oldukça neşeli bir sohbete dalmışlardı. Taksi şoförü ise konuşmalardan mevzuyu anlamış, bana gıcık bir şekilde gülümsüyordu. Bu akşam her şey, herkes benim aleyhime çalışıyordu. Zaten maça da gidemedim. Bir şey olsa, yani her hangi bir şey olsa ve bu buluşma gerçek olmasa diye dua ediyordum. Hatta bindiğimiz taksi ufak bir kaza bile yapabilirdi. Melahat Teyze şoföre uygun bir yerde durmasını söylediğinde o ihtimal de ortadan kalktı.
    Kısa bir zaman sonra asansörle yukarı çıkarken annem hala bana öğüt veriyordu.
    --Halil, oğlum… Sakın patavatsız konuşma. Sorulmadan cevap verme. Kıza da yiyecekmiş gibi bakma.
    Annemin yüzüne dik dik baktım. Sanki bu konunun acemisiymişim gibi davranması canımı sıkıyordu. Kim bilir kaçıncı kez hiç bilmediğim bir evde hiç tanımadığım bir kızı görmeye gelmiştim. Tecrübeliydim. Nasıl davranmam gerektiğini elbette ki biliyordum.
    Melahat Teyze zile bastığında artık geriye dönüş yolları da tamamen kapanmıştı. O önde, annem onun hemen arkasındaydı. Ben ise en arkada, sahteliği belli olan bir gülümsemeyle içeri girdik.
    --Aaa. Hoş geldiniz.
    --Hoş bulduk.
    Sanki sürpriz yapmışız gibi, sanki habersiz gelmişiz gibi sahte sözcükler içerisinde salona buyur edildik. Kapıda annesi olduğunu zannettiğim orta yaşlı güzel bir kadın vardı. Bir an elimdeki çiçeği ona vermeyi düşündüm. Neyse ki o an Ay Parçasını gördüm. Gerçekten de ay parçasıydı. Çiçeği ona uzattım, aldı.
    --Teşekkür ederim.
    Bir şey diyemedim. Karşılık veremedim. Ben de annemlerin peşinden salona doğru yürümeye başladım. Ama zihnimde Ay Parçasının yüzü vardı. Çok güzeldi. Hatta düşündüğümden bile güzeldi. Salonda ayakta bekleyen babası vardı. Oldukça da kilolu biriydi. Onun da elini sıktım. Sonra da bir yer bulup oturdum. Ayaktakiler de oturmuştu. Sonra hoş geldiniz ve nasılsınız faslı başladı. Herkes birbirine bu sözlerle konuşuyordu. Herkesin yüzünde zoraki olduğunu düşündüğüm bir gülümseme vardı. İçimizdeki en rahat olanı Melahat Teyze’ydi. Ortamı ısıtan oydu.
    Ay Parçası salonda yoktu. Gözüm hala onu arıyordu. Bir süre sonra gelip annemin ve Melahat Teyze’nin elini öptü. Benimle de yeniden tokalaştı.
    --Hoş geldiniz.
    Ayağa kalkarak cevapladım.
    --Hoş bulduk.
    Öyle narin bir ses tonu vardı ki. Eli de çok sıcaktı. Çok da yumuşak… Yüzünde huzur veren bir tebessüm vardı. Sanki insanın yüzünü hafifçe okşayan bir esinti gibiydi. Hafif bir makyaj yapmıştı. Sade bir elbise giymişti. Ama üzerinde oldukça güzel duruyordu. Sonra karşımdaki koltuğa oturdu. Başı önündeydi. Huzurlu görünüyordu ama iç dünyasında bir fırtınayla boğuştuğunu düşünüyordum. Aslında ben de aynı durumdaydım. Üstelik de bu konuda tecrübeli olduğum halde ilk kez bu duyguyu yaşıyordum. Garip bir heyecan dalgası tüm benliğimi sarmıştı. Daha önce kız kardeşime görücü gelirdi. Herkes birbiriyle sohbet ederken ben damat adaylarını incelerdim. Çoğunluğu koltuğa iyice gömülürdü. Hiç sesleri çıkmazdı. Hatta aralarında terden sırılsıklam olanlar bile vardı. Ben onlar gibi olmayacağım, derdim. Eğer bir gün görücüye gidersem ezilmeyeceğim, derdim. Öyle de yaptım. Her zaman neşeli bir profil çizdim. Yerli, yersiz bol bol konuştum. Patavatsız davranışlarım yüzünden kız tarafından beğenilmediğim de olmuştu. Ama hiç de umursamamıştım. Şimdi ise saygılı bir damat adayıydım. Takım elbisemin içerisinde hiç olmadığım kadar ciddiyet sergiliyordum.
    Zaman zaman belli etmeden Ay Parçasını izliyordum. Ya başı önündeydi ya da ebeveynleri bir şey konuştuğunda bir şey yapmış olmak için onlara bakıp gülümsüyordu. Ama ikimiz de ortamdan uzaktık. İkimiz de konuşulanları dinlemiyorduk. Sanki bu insanlar bizim için toplanmamışlardı. Sanki bir komşu ziyaretiydi. Varlığımız oradaydı ama benliğimiz başka yerdeydi. Dediğim gibi en çok Melahat Teyze konuşuyordu. Konuları fındık kabuğunu bile doldurmayan cinstendi. Yine de çok önemliymiş gibi ciddiyetle karşılık veriyorlardı birbirlerine… Sanki buraya görücüye değil de misafirliğe gelmiştik. Onlar kendi aralarında konuşurken ben de içimden Ay Parçasıyla konuşuyordum.
    “Keşke seninle burada değil de dışarıda karşılaşsaydık. Keşke bunca insan aramızda olmasaydı. Mesela yolda yürürken bir köşe başında çarpışsaydık. Sen yere düşseydin, ben seni kaldırsaydım. Yere dökülenleri toplasaydım.”
    --Evladım, sen ne iş yapıyorsun?
    Annesinin sorusunu tam olarak anlamamıştım. Ne de olsa aklım kızındaydı. Hemen toparlanamadım.
    --Şey, özür dilerim efendim. Ne dediğinizi duymadım.
    Annem araya girdi. Soruyu tekrarladı.
    --Nerede çalıştığını soruyor, oğlum.
    Heyecanlı bir ses tonuyla cevap verdim. Ne de olsa Ay Parçası o an bana bakıyordu, bunu biliyordum. Onun bana bakması nedense beni heyecanlandırmıştı. Sanki binlerce gözün üzerimde olduğunu düşünüyordum.
    --Tuzla taraflarında bir fabrikanın muhasebe müdürlüğünü yapıyorum, efendim.
    --Maşallah, maşallah…
    Bu işin çöpçatanı Melahat Teyze’ydi. Sessiz kalamazdı. Kalmadı da… O an doğruyu değil de söylemesi gerekeni söylüyordu.
    --Ne içkisi vardır, ne de sigarası… Hiçbir kötü alışkanlığı yoktur, oğlumuzun.
    --Maşallah, maşallah…
    Bir an zamparalığı da yoktur, diyecek sandım. Neyse ki söylemedi. Hoş, söylese ne olacaktı ki; beni pazarlamaya gelmişti buraya. İçkiyi sevdiğimi, günde bir paket sigara içtiğimi söyleyecek, değildi ya. Nereden de aklıma düşürdü ki. Keşke balkona çıkıp bir sigara içip kendime gelebilseydim. Sanki sünnet çocuğuydum. Kendimi çok küçülmüş hissediyordum. Neyse ki annem beni kurtardı. Karşı hamlesini yaparak tüm ilgiyi benim üzerimden aldı.
    --Kızımız da çalışıyor galiba?
    Ay Parçasının annesi de Melahat Teyze’den kalır yanı yoktu. Soruya oldukça kapsamlı bir cevap verdi.
    --Üniversiteyi bitirdikten sonra hemen iş buldu. Beş yıldan beri Bostancı’da bir bankada çalışıyor. Yakında şef olacak inşallah.
    --Maşallah, maşallah…
    Melahat Teyze sadece beni övmüyordu. Pazarlamaya çalıştığı sadece ben değildim.
    --Kızımız çok da hamarattır. Hele de mutfakta… Çok severim. Kendi kızım olsa ancak bu kadar severim.
    --Maşallah, maşallah…
    O an Ay Parçasının yüzüne baktım. Yatakta nasıldır acaba… Dudakları da çok güzel… Övülmekten pek mutluluk duyduğunu sanmıyordum. Rahatsızlığı belli oluyordu. Başı yerdeydi. Sanırım ikimiz de içimizde aynı duyguları yaşıyorduk. İkimiz de içimizdeki fırtınaları dindirmeye çalışıyorduk.
    Neyse ki annesi konuyu değiştirerek ortamı rahatlattı.
    --Haydi, Meral’cim… Çay servisi yap da ağzımız tatlansın.
    Ay Parçası yerinden kalkıp misafir kadınlara sordu;
    --Çayı nasıl alırdınız, efendim?
    Ses tonuna bayıldım. İçimden “seni dilini yerim ben” dedim. Ama onun sorusuna sadece Melahat Teyze cevap verdi.
    --Benim çayım açık olsun, Hanım Kızım.
    “Meral… Demek ki ismi bu. Güzel isim. Kulağa da hoş geliyor. Halil ile Meral… Ya da Meral ile Halil… Pek uyum sağlamadı ama olsun. İlla Kerem ile Aslı gibi uyumlu olacak değil ya. Gerçi Kerem ile Aslı isimleri de birbirine pek uymuyor ama sürekli tekrar ede ede dilimize pele, pereteng… Of ya. Neydi o kelime. Hem ben ne diye sürekli bu konudan bahsediyorum ki. Daha ortada fol yok, yumurta yok.”
    Ay Parçası, pardon… Meral çay servisi yapmak için mutfağa gittiğinde biraz olsun rahatlamıştım. Ne de olsa üzerimde binlerce kişinin gözleri yoktu. Babası pek konuşkan biri değildi. Belki de üç kadın öyle çok konuşuyordu ki, ona sıra gelmiyordu. Yüzünde sadece bir gülümseme vardı ve bu gülümsemenin anlamı belliydi; şu muhabbet bitse de bu insanlar bir an önce defolup gitse. Sanırım böyle düşünüyordu. Üstelik de haklıydı. Gözünden bile sakındığı kızını herifin biri görmeye gelmişti. Beğenirse alıp gidecekti. Hiç kolay değildi. Bir gün benim de bir kızım olursa kendimi asla bu duruma sokmayacağım. Bulsun birini, bize de tanıştırsın. Bize bu sıkıntıyı çektirmesin.
    Kadınlar kendi arasında konuşurken ben de kendi iç dünyamda kendimle konuşuyordum. Biraz sonra Meral çay tepsisiyle salona geldi. Önce babasına, sonra misafir kadınlara, annesine ve en son olarak da bana çay verdi. Neden, bilmiyorum ama çayın yanında bir şey yoktu. Bence kurabiye ya da kuru pasta iyi olurdu. Belki de çayımızı içip hemen gitmemizi istiyorlardı. Zaten babası o kadar sessiz duruyordu ki; o sessiz adam gitmemiz halinde bu kadar kilosuna rağmen zil takıp oynayacağına emindim.
    Biz de öyle yaptık. Çayları içtikten kısa bir süre sonra Melahat Teyze müsaade istedi. Babasının yüzüne baktım, gülümsüyordu. Bence bu sefer gerçekten de gülümsüyordu. Zoraki değildi. Sonra hepimiz ayaklandık. Kapıdan çıkarken bir kez daha Meral’in yüzüne baktım. Üstelik de dikkatlice… Gerçekten de çok güzeldi.
    Kısa bir zaman sonra da dışarıdaydık.
    Taksi arıyordum ama yürümeye çok ihtiyacım vardı. Melahat Teyze’ye inat bir sigara çıkartıp yaktım. Daha ilk nefeste biraz olsun kendime gelmiştim. Ben önde iki kadın arkamda caddeye doğru yürüyorduk. Melahat Teyze oldukça gururluydu. Çünkü bu gecenin mimarı oydu. Belki de kahramanı… Bir ara arkama dönüp baktığımda annem onun koluna girmişti. Normal zamanda bunu asla yapmazdı. Demek ki Melahat Teyze’ye karşı kendisini borçlu hissediyordu. Yani o da Meral’i beğenmişti. Ama hala aklım almıyordu. Böylesine güzel bir kız nasıl olurda şimdiye kadar bekar kalabilirdi ki. Haydi bekarlığından geçtim, neden görücüye çıkıyordu ki. Hem çok güzel, hem de gördüğüm kadarıyla öyle muhafazakar bir kıza benzemiyordu. Yani görücü usulüyle evlenecek biri değildi. Üstelik de bankada çalışıyormuş. Oraya gelen bekar erkekler nasıl olur da bu kızı fark etmez. Bana kalsa hemen nikahı basardım. Daha önce defalarca görücüye gittim ama hiç bu kadar etkilenmedim.
    Arkadakiler ne düşündüğümü merak ediyordu.
    --Hey, Halil… Biraz yavaş yürü, evladım. Sana yetişemiyoruz.
    Durdum. Onların yanıma gelmesini bekledim. Melahat Teyze bu gecenin bendeki etkilerini merak ediyordu.
    --Güzel kız, değil mi. Sana dediğim kadar var, değil mi. Üstelik de helal süt emmiş bir kız… Ailesi de çok iyi…
    Ne diyebilirdim ki… Çok beğendiğimi, nikahı basıp hemen eve götürmek istediğimi söyleyecek değildim ya. Aslında çok da iyi olurdu, ha. Ama ben yine de sessiz kalmayı tercih ettim.
    --Konuşsana, oğlum. Kızı beğendin mi?
    --Off, anne ya… O da diğer kızlar gibi işte… Allah sahibine bağışlasın, ne diyeyim ki başka.
    Annem şaşkındı. Benim bu umursamaz tavrım hoşuna gitmemişti.
    --Nasıl yani… Sen bu kızı beğenmedin mi? Bunu mu söylüyorsun? Ukalaya bak. Dua et de kız seni beğenmiş olsun. Oğlum, cevap versene bana…
    Kapıları tamamen kapatmak olmazdı. O kadar da hıyar değildim.
    --Anne. Kızı yarım saat gördüm. Üstelik de hiç konuşmadık. İnsanoğlu bu… Kavun değil ki koklayasın.
    Bir an keşke koklasaydım, demeyi düşündüm. Diyemezdim. Ama onunla yeniden görüşmek istediğimi ima etmiştim. İnşallah düşüncelerimi doğru okurlar.
    Ama sözlerim Melahat Teyze’nin de canını sıkmıştı. Yüzünde hoşnutsuzluğunun izleri vardı.
    --Valla ben görevimi yaptım. Bundan sonrası size kalmış. Zaten ne demişler; iyi olur Allah’tan, kötü olur kuldan… İnanın Nermin Hanım, arada siz olmasanız asla bu işe kalkışmazdım. Bilirsiniz, sizi severim.
    --Allah razı olsun sizden. Bilmez miyim, aşk olsun.
    Gerçekten de Meral’le bir kez daha görüşmeyi çok isterdim. Hem neden olmasın ki… Anasının, babasının gözleri önünde onu nasıl tanıyabilirdim. Tanımak için kaçamak bakışlara değil, birbirimizin gözlerinin ta içine bakmak lazım. Geçmişte bunu yaşadım çünkü. Evine görücüye gittiğim kızların bazılarıyla dışarıda buluşmuştum. Hatta birkaçıyla kısa süren ilişkiler bile yaşamıştım.
    Bir taksi durdurup bindik. İki kadın gecenin kritiğini yapıyordu. Ben ise sessizce onları dinliyordum. Gözlerimin önünde hala Meral’in yüzü vardı. Ne kadar da huzur veren bir ses tonuna sahipti. Kadife gibi de yumuşaktı.
    Bir süre sonra Melahat Teyze’yi evine bırakıp kendi evimize geldik. Yalnız kalmak istiyordum ama annem izin vermedi. Ben üzerimdeki takım elbiseden kurtulmak isterken o hala sorular soruyordu.
    --Halil. Kızı beğendin, değil mi? Söyle. Daha önce hiç bu kadar süklüm püklüm oturmadın. Sanki gelinlik kız gibiydin. Ağzından laf çıkmadı.
    --Sen demedin mi, patavatsız konuşma diye. Ben de senin sözünü dinledim işte.
    --Tabi, tabi… Sanki seni tanımıyorum. Kızın güzelliği soluğunu kesti, o yüzden konuşamadın.
    Sinirlenmiştim.
    --Anne, rica ediyorum beni yalnız bırak.
    Yatağın üzerine çıkardığım takım elbisemi ve gömleğimi özenli bir şekilde askıya yerleştirip dolaba astı. Hala söyleniyordu.
    --Sen adam olmazsın. Sen bu gidişle yalnız kalacaksın. Oğlum, ben anneyim. Senin iyiliğini düşünüyorum.
    Annem odadan çıkarken en duygusal tavrımı takınarak konuştum.
    --Anne. Haklısın, kız çok güzel.
    Bir süre yüzüme bakıp gülümsedi.
    --Biliyordum, kızı beğendiğini. Neyse, sen biraz kendinle baş başa kal. Nasılsa yarın cumartesi. Tatil… Kahvaltıda konuşuruz.
    Yalnız kalınca ilk yaptığım şey odamın camını açıp sigara yakmak oldu. Bir an babasının gözlerini üzerimde hissettim. Ne de olsa kötü alışkanlığı olmayan biriydim. Öyle söylemişti, Melahat Teyze. Bunları düşünürken telefon çaldı. Ebru’ydu. Kız arkadaşım. Bu akşam buluşup yemeğe gidecektik ama maç var diye onu da ekmiştim. Görücüye gittiğimi bilse ne derdi acaba.
    --Nasılsın, Ebru?
    --İyiyim, Halil. Neredesin?
    --Bu saatte nerede olacağım, tabi ki evde.
    --O zaman neden aramadın beni? Maçtan sonra arayacağını söylemiştin.
    Ben maçı da Ebru’yu da unutmuştum.
    --Birtanem. Biraz önce eve geldim. Oldukça yorucu bir maçtı. Duşumu aldım ve inan ki şimdi seni arayacaktım.
    --Sorun değil, Aşkım. Yarın kaçta buluşuyoruz, onu soracaktım.
    --Şey… Hele bir yarın olsun da… Ben seni kahvaltıdan sonra ararım.
    --Tamam, canım. Görüşürüz.
    Telefonu kapattığımda farklı duygular içerisindeydim. İlk kez Ebru’nun varlığından rahatsız olmuştum. Oysa o benim için her zaman değerliydi. Neden böyle düşündüğümü bilmiyordum. Sanki hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı. Sanki farklı bir sorumluluk edinmiştim. Neden bilmiyorum ama Meral’in varlığını içimde hissediyordum. Garip bir duyguydu. Gerçekten de çok garip… Bir o kadar da heyecan verici…
    Yaşadığımız geceyi düşündüm. O eve girdikten sonra yaşadığımız her şeyi… Evleri oldukça düzenliydi. Meral’in odası nasıl acaba. Eminim benimkinden daha düzenlidir. Babası da oldukça sert birine benziyordu. Ama annesini sevdim, tam kafa dengi. Bol bol konuşuyor, içi dışı bir… Off, ne oluyor bana ya… Daha önce de kız görmeye gittim ama hiç bu kadar etkilenmedim. Bu kızda farklı bir şey var. Meral sadece bu değil. Onun içinde çok daha başka bir ruh var, bunu hissediyorum. Belki de böyle olmasını istiyorum.
    Sabah kahvaltıda annemin bitmek tükenmek bilmeyen sorularına maruz kaldım. Bazı sorularına cevap vermediğimde ısrarla yeniden soruyordu. Cevap alana kadar değil, beklediği cevabı alana kadar soruyordu. Annemi tanıyorum. Sorularının cevabını aldığında değil, ikna olduğunda ancak beni serbest bırakacaktı. O yüzden de açık sözlü olmak en iyisiydi. Meral’i beğendiğimi söyledim. Ama daha fazla ayrıntıya girmenin doğru olmayacağını da belirttim.
    --Peki, şimdi ne olacak, oğlum?
    --Bana mı soruyorsun, Anne. Bu işe ön ayak olan sensin. Üstelik de tecrübelisin de. Ne de olsa ağabeyim ve kız kardeşim gibi başarılı iki örnek var kariyerinde.
    --Dalga geçme benimle. Ben ciddiyim.
    Oysa ben de ciddiydim.
    --Bak, aklıma ne geldi. Meral gerçekten de çok güzel bir kız. Niye görücüye çıkıyor ki. Bu kızın bir flörtü, bir sevgilisi falan yok mu. Gördüğümüz kadarıyla gayet sağlıklı biri. Ya görmediğimiz yanlarında bir sorun varsa?
    --Nasıl yani…?
    --Ne bileyim, hastalık gibi… Allah korusun.
    --Niye öyle olumsuz şeyler aklına getiriyorsun. Sanki sen çok mu normalsin. İçki, sigara, zamparalık… Zaten bu iş ciddiye binerse ilk iş içki ve sigarayı bırakacaksın. Neydi o kızın adı? Ebru muydu? Onu da daha fazla oyalama. Yazık o kıza da. Biraz olsun akıllan artık. Melahat Hanım dün gece neler söylediğini biliyorsun. Koskoca kadın bizim yüzümüzden yalan söyledi onlara.
    Güldüm.
    --Yalan reklamlarla malını satmaya çalışan tüccarlara benzettim onu. Biliyor musun, Anne. Tam da o an balkona çıkıp bir sigara içmek istedim. Valla zor tuttum kendimi. Düşünsene, Melahat Teyze’nin yüzünü…
    --Deli deli konuşma. Sen soruma cevap vermedin hala. Ne olacak bundan sonra?
    --Ne bileyim, Anne. Bu işi organize eden sizsiniz. Ama Meral ile dışarıda bir kez buluşmak isterim.
    --Galiba şimdilik bekleyeceğiz. Nasipse olur.
    İçimden inşallah olur dedim ama pek de umutlu değildim. Kız çok güzeldi. Benim gibi bir serseriyle niye görüşmek istesin ki.
    X
    Öğleden sonra Ebru’yla buluştum. Beni görür görmez boynuma sarıldı. Ne de olsa bir haftadır görmedi ya, özledi. Aslında ben de özledim onu. Bu hayatta benim her türlü kaprisimi çeken oydu. Serseri ruhlu biriydim. Çabuk sıkılan, zor mutlu olan… Yani anlaşılması zor biri… Yine de her başım sıkıştığında kaçıp kaçıp sığındığım tek limanımdı. Pek çok kez ayrıldık onunla. Pek çok kez birbirimizden uzaklaştık. Hoşça kal sözlerinin yerini elvedalar alırdı. Sonra bir şey olurdu, küçük bir şey… Bir kıvılcım… Bir özlem… Tekrar birbirimizi arar ve yeniden konuşmaya başlardık. O anlarda bir araya gelmek için ikimiz de bu küçük bahanelere sarılırdık. Yeniden bir şans daha verirdik birbirimize. Kaldığımız yerden yeniden devam ederdik. Biliyordum; o bensiz yapamıyordu, ben de onsuz. Ne de olsa birbirimize ihtiyacımız vardı. Belki de birbirimizin umutlarıyla tutunuyorduk hayata.
    --Dün geceki maç nasıl geçti?
    --Hiç sorma. Hayatımın en zor maçıydı. Ben iyi miydim yoksa kötü mü, anlamadım.
    Gülümsedi.
    --Bir maç hakkında bu şekilde bir yorum oldukça garip. Kaç kaç bitti?
    --Yenişemedik ki. Berabere bitti. Umarım en kısa zamanda maçın rövanşını yaparız.
    Daha fazla soru sormadı. İyi ki de sormadı. Zaten sorsa da bir şekilde konuyu geçiştirirdim.
    Akşama kadar beraberdik. Bir yerlerde oturup bir şeyler içtik. Anlamlı, anlamsız pek çok konudan bahsettik. Güldük, eğlendik. Sonra da onu evine bırakıp tek başıma dolaşmaya başladım. Bir bara girip kendime bira söyledim. Aklımda sadece Meral vardı. Onun masum yüzü ve o billur gibi sesi… Düşünebileceğim pek fazla ortak bir anımız yoktu ama var olanlara bir şeyler ekliyordum. Mesela görücüye değil de, sevdiğim kızı istemeye gidiyorduk. Dudağında içten bir gülümsemeyle bize kapıyı o açıyordu. Büyükler kendi aralarında konuşurken biz birbirimizin yüzüne sevgiyle bakıyorduk. Her ayrıntıyı fazlaca abartıyordum. Zihnim sürekli değişik senaryolar üretiyordu. Dün geceyi farklı bir şekilde yeniden hem de istediğim gibi yaşıyordum. Hatta kafamdaki senaryoda babası bile ikimizin bir araya gelmesi için elinden geleni yapıyordu.
    Birkaç tane bira içtim orada. Sonra da eve gittim. Neyse ki annem pek fazla soru sormadı bana. Bilgisayarımı açıp biraz oyalandım.
    Sonraki günler beklemekle geçti. Daha doğrusu umursamaz bir tavır takınıyordum ama heyecanımı belli etmiyordum. Meral ile ilgili herhangi bir haber bekliyordum. Konu ne olursa olsun… Anneme soramıyordum da. Her gün iş çıkışı doğruca eve geliyor, annemin yüzüne bakıyor, istediğim cevabı onun yüzünde arıyordum. Ama o cevap bir türlü gelmiyordu. Üç gün, beş gün… Yoktu. Aradan bir hafta geçtiği halde hiçbir haber alamamıştım. Artık bu konuda umutsuzluğa kapılmıştım. Sanırım beni beğenmemişlerdi. Sürekli düşünerek moralimi bozmanın bir anlamı yoktu. Bir daha da kesinlikle kız görmeye gitmeyeceğim, diye kendi kendime söz verdim.
    Bir akşam işten çıkıp Ebru ile buluştuk. Canım sıkılıyordu. Ona ihtiyacım vardı. Daha doğrusu sığınacağım bir limana… Neredeyse on gün boyunca tek bir haber almadan beklemek beni yormuştu. Ebru böylesi zamanların en iyi ilacıydı. Onun güler yüzlü tavırları içimdeki karabulutları dağıtmaya yetmişti. Geç saatte eve geldiğimde kendimi daha iyi hissediyordum.
    Annem uyumamıştı.
    --Hayrola, Anne? Neden hala ayaktasın? Neden yatmadın?
    Yüzünde hafif bir gülümsemeyle cevap verdi.
    --Seni bekledim, oğlum.
    --Bunu yapma, Anne. Ne olur, beni bekleme. Seni uykundan ettiğimde rahatsız oluyorum.
    Bu sefer muzırca gülümsemeye başladı.
    --Biliyor musun, ne oldu.
    --Ne oldu?
    --Kız tarafından bir haber çıkmayınca Melahat Hanım onlara gitmiş. Konuşmuş. Ne düşünüyorsunuz diye…
    Heyecanlanmıştım. Ama belli etmemeye çalışıyordum. Yine de ne kadar saklamaya çalışsam heyecanım dışarı taşıyordu.
    --Eeee…?
    --Onlar da, “buna karar verecek olanlar çocukların kendileri… Evde, bizlerin arasında olmaz. Çıksınlar, rahatça dolaşsınlar. Birbirlerini tanısınlar, eğer anlaşabilirlerse neden olmasın”, demişler.
    Bir anda geceye güneş doğmuştu. Bir anda içimdeki karanlıklar aydınlanmıştı. Bundan daha iyisi olamazdı. Meral ve ben, baş başa… Hayali bile heyecan vericiydi.
    --Anne, şaka etmiyorsun, değil mi? Benimle dalga geçmiyorsun, değil mi?
    Annem de gülmeye başladı. Çünkü oldukça garip davranışlarda bulunuyordum.
    --Bu hafta sonu, yani cumartesi günü Meral ile randevun var, haberin olsun.
    Gecenin o saatinde öyle bir çığlık attım ki, bir an apartmandaki tüm dairelerin uyandığını sandım.
    --Nee…! Annem benim… Annelerin en güzeli…!
    Bir anda tükendi sandığım tüm umutlarım canlanmıştı. Anneme sımsıkı sarılıp yanaklarından öptüm. Sonra da odama geçip bu özel anın keyfini tek başıma çıkarmaya başladım. Günlerden salıydı. Daha cumartesiye çok var. Günleri sayıyordum zihnimde, hatta saatleri hesaplıyordum. Sigaram hiç sönmüyordu. Daha şimdiden Meral ile ne konuşacağımı düşünmeye başlamıştım bile. Hatta ne giyeceğimi, nasıl davranacağımı… Annem çoktan yatmıştı ama benim uykum yoktu. Yıldızlar her zamankinden güzel görünüyordu gözüme. Sessizlik her zamankinden daha huzur vericiydi. Sanki bir anda geçmişimdeki tüm günahlarımdan arınmış gibi hissediyordum kendimi. Hayatımda şimdiye kadar tanıdığım ne kadar kadın varsa hepsi bir anda zihnimden silinmişti. Sadece Meral vardı dünyamda. Sadece onun sesi duyuluyordu kulaklarımda.
    Yatağıma uzandığımda buluşma yeri ve saatini sormadığım aklıma geldi. Bir an için annemi uyandırmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Nasılsa sabah öğrenirim.
    Öğrendim de… Cuma günü haber vereceklermiş. Kız evi ya, naz konusunda sınırsız krediye sahipti. Olsun, nasılsa o gün de gelecekti.
    Günler çok yavaş ilerliyordu. Aklımda sadece Meral vardı. Daha doğrusu o ilk buluşma… Gerçi beynimde defalarca buluşma sahnesini yaşamıştım. Nasıl hareket edeceğimi, neler konuşacağımı, hatta ne giyeceğimi bile kararlaştırmıştım.
    Gün içerisinde Ebru arıyordu. Akşamları buluşmak istiyordu. Bir şekilde oyalıyordum onu. İşim olduğunu söylüyordum. Hatta hafta sonu için bile geçerli bir mazeret uydurmuştum. Düşüncelerimde sadece Meral vardı. Bir başkasıyla zaman geçirilecek durumda değildim.
    Nihayet cumartesi geldi. Kadıköy’de buluşmak istiyormuş. Ada Vapur İskelesi’nin karşısında… Saat 13’00 de… Saatler öncesinde hazırdım. Ama yine de buluşma saatine henüz çok zaman vardı. Geçmeyen günler zor da olsa geçmiş, şimdi de akrep ve yelkovanın insafına kalmıştım. Annemin hayır duasıyla evden çıktım. Buluşmaya bir saat kala Kadıköy’de, belirlenen yerdeydim. Bir banka oturdum. Ama içim içime sığmıyordu. Heyecanımı dizginleyemiyordum. Kadınlar konusunda aslında şanslı biriydim. Geçmişte pek çok sevgili edinmiştim ama ilk kez bu şekilde bir heyecan duyuyordum. Oturduğum yerden etraftaki kafelere bakıyordum. Nasılsa bir yerde oturacaktık. Önceden belirlemek iyi fikirdi.
    Ve geldi. Birkaç dakika geç kalmıştı ama burası İstanbul… İstanbul’da randevuya birkaç dakika geç kalmak asla bir sorun değildir.
    Beni gördü. Bana doğru gelirken gülümsüyordu. Gözlerimi alamıyordum ondan. Rıhtım çok kalabalıktı. Ama ben sadece onu görüyordum. Bir yerlerden kulağı rahatsız eden müzik sesi geliyordu. Sanki o an o ses bile susmuştu. Hiç bir ses duyulmuyordu. Birkaç saniye sürdü ellerimizin buluşması. O birkaç saniyede o kadar çok şey düşünmüştüm ki. Geçmişte pek çok yürekte yer edinmiştim. Pek çok sevgiye yüreğimde yer vermiştim. Kimi zaman reddetmiş, kimi zaman da reddedilmiştim. İlk kez, ilk kez reddedilmekten korkuyordum. Bir uçurumun kenarında hissediyordum kendimi. Bu buluşmanın sonunda ya o uçurumdan aşağı düşecek ya da Meral’in eli sayesinde kurtulacak, hayata tutunacaktım.
    --Merhaba.
    --Merhaba, Meral Hanım. Nasılsınız?
    --Teşekkür ederim, umarım bekletmedim sizi?
    --Hayır, ben de az önce geldim zaten.
    O az öncenin aslında bir saat olduğunu, o bir saatin de altmış dakikadan çok daha fazla olduğunu söyleyemezdim.
    --Şey, ne yapalım. İsterseniz bir yerde oturabiliriz?
    --Halil Bey. Çok fazla zamanım yok. Eğer sizin için de uygunsa bu kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyorum.
    Bir süre sustu. Gözleriyle etrafı tarıyordu.
    --Ne dersiniz, Moda’ya doğru yürüyelim mi?
    Oysa ben çok daha başka şeyler hayal etmiştim. Bir kafede oturacak, birbirimizin gözlerinin içine bakarak güzel şeyler söyleyecek, günün sonunda da neşe içinde onu evine bırakacaktım. Fazla zamanım yok, diyerek daha ilk dakikada canımı sıkmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Sahte bir gülümsemeyle cevap verdim.
    --Tabi ki, Meral Hanım.
    Bir süre sessizce yürüdük. İkimiz de ne konuşacağımızı bilmiyorduk. Oysa rahat olmalıydık. En azından ne için bir araya geldiğimiz belliydi.
    --Gerçekten de iyi yaptınız. Kadıköy’ün o kalabalık gürültüsünden sonra Moda’nın huzur veren sessizliğinde daha rahat konuşabiliriz.
    Gülümsemesini bekledim. O an bir şeyler konuşmak zorunda hissediyordum kendimi. Oysa onun yüzünde ciddi bir ifade vardı.
    --Siz de benim gibi gergin misiniz, Halil Bey?
    --Özür dilerim, anlamadım?
    --Bilmenizi isterim, buraya annemin zoruyla geldim. Beni bir an önce evlendirmeyi düşünüyor. Evde kalmamdan korkuyor.
    Bu sefer gerçekten de gülümsedim. Ondan böyle bir konuşma hiç beklemiyordum. Fazlasıyla açık sözlüydü.
    --Siz evde kalacak bir kıza hiç benzemiyorsunuz.
    Bu sözümü duymadı. Belki de duydu ama hiç etkilenmedi. Yüzüme bile bakmadı.
    --Anneme göre bir kız belli bir yaşa geldiğinde evlenmeli. Hatta çocuk bile yapmalı. Ben onun standartlarına göre bu işler için çok geç kaldım.
    --Anneler hep böyle galiba. Benim annem de farklı değil. Dünya gözüyle evlendiğimi görmek onun tek düşüncesi.
    Yine de aramızda buzdan bir duvar vardı sanki. Yan yana yürüyorduk ama birbirimizden çok uzaktık. Konuşuyorduk ama sözlerimiz birbirimize pek de ulaşmıyordu. Öyle hissediyordum. O akşam evlerinde gördüğüm sakin, sürekli gülümseyen kız bu değildi sanki.
    Bir süre yürüdük. Bir şeyler konuştuk ama mecburen olduğu fazlasıyla belli oluyordu. Moda Sahili’nin eşsiz güzelliği bile içimizdeki huzursuzluğu dağıtmaya yetmemişti.
    --Meral Hanım. İsterseniz şuraya oturup bir kahve içelim.
    Gülümseyerek karşılık verdi.
    --İyi olur, Halil Bey.
    Sahilde yeşillikler içerisindeki kafelerden birine oturduk. İki kahve söyledik. Kahveler geldiğinde bile hala ne konuşacağımızı düşünüyordum. O an bir sigaraya öyle çok ihtiyacım vardı ki.
    --Buranın manzarasını oldum olası…
    --Daha önce hiç sevdiniz mi, Halil Bey?
    Sözler aynı anda ağzımızdan çıktı. Ben lafımı tamamlayamamıştım. Anlamsızca yüzüne baktığımda sorusunu tekrarladı.
    --Siz de olgun sayılacak bir yaştasınız. Daha önce bir kadını sevdiniz mi?
    Karnıma yumruk yemiş gibi oldum. Böyle bir soru beklemiyordum.
    --Şey… Sanırım geçmiş hayatımla alakalı bir şeylerin hesabını benden sormayacaksınız?
    Güldü. Ama komik bir şeye güler gibi değil. Aşağılar gibi de değil. Sanırım kendisini yanlış anladığımı düşünüyordu.
    --Halil Bey. Ben gezmeyi, sinemaya gitmeyi, kitap okumayı çok severim. Hatta güzel yemek yaptığım bile söylenir. Zaman zaman pek bir şeye benzemese de şiir de yazarım. Haa… Dans etmesini severim. Sesim pek güzel değildir ama Türk Sanat Müziği şarkılarını söylemeyi de severim. Arada bir içki içerim.
    Sonra çantasından sigara paketini çıkarıp bir tane yaktı. Bana da ikram etti. Şaşırdım. Ama bir o kadar da sevindim.
    --Teşekkür ederim.
    Uzattığı sigarayı aldım. Her iki sigarayı da çakmağımla yaktım.
    --Teşekkür ederim. Çok fazla olmasa da sigara içmeyi de severim.
    Bir süre sessizce yüzüme baktı. Ben sadece onu izliyordum. Öyle kararlı bir duruşu vardı ki…
    --Hani ebeveynlerimiz birbirimizi tanımamız için bizi bir araya getirdi ya… İşte benim özel zevklerim bunlar. Bu saydıklarımla beni tanıyabilir misiniz, merak ediyorum. Ya da insanların birkaç buluşmayla birbirini tanıması kolay bir şey mi, onu da merak ediyorum.
    Kahvesinden bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes… Yüzüme bakmıyordu. Sanki kahve fincanının içerisinde derinlere dalmış gibiydi. Acı acı gülümserken konuşmasına devam etti.
    --Ben altı ay öncesine kadar bir erkeğe delicesine aşıktım.
    Neden bilmiyorum, bir anda kendimi çok kötü hissettim. Sanki dışlanmış gibi… Bu sözlerin bendeki etkisini görmek için yüzüme bakmaya başladı. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir an için aldatılmış duygusunu yaşasam da kendimi çabuk toparladım. Yine de sesimin titremesine engel olamadım.
    --Anlamadım? Nasıl yani…? Siz mi aşıktınız?
    Oldukça şaşkındım. O an ağzımdan çıkan sözlere engel olamadım. Zaten o sözlerin bir anlamı da yoktu. Masamdaki sigara paketinden bir sigara daha çıkarıp titreyen ellerimle yaktım. Oysa bir öncekinin dumanı hala kül tablasında tütüyordu. Yüzüme bakarak konuşması beni rahatsız etmişti. Belki de bu bakışlarla beni şimdiden teslim almıştı. Kıpırdayamıyordum.
    --Çok sevmiştim onu. Hem de her şeyden çok… Bu hayattaki en büyük mucizeydi, benim için. Karanlık yolun sonundaki ışığımdı. Umudum… Tutunduğum daldı. Birlikteyken tüm kuralları kendimizin yazdığı bir dünyada yaşıyorduk. O ben olmuştu, ben ise o. Gittiğim her yerde onun kokusunu duyabiliyordum.
    Daha fazla dayanamadım. Zaten konuşmaları canımı fazlasıyla yakmıştı. Ben böylesi bir buluşma hayal etmemiştim.
    --Neden bana bunları anlatıyorsunuz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?
    Güldü. Fincanındaki kalan kahveyi içip alaycı bir tonda konuşmaya başladı.
    --Size iyilik yapıyorum, Halil Bey. Bir insanı tanımak istiyorsanız onun yüreğini açıp bakacaksınız. Yüzüne bakarak bir şey anlayamazsınız. Siz beni tanımak istemiyor musunuz. Bakın, ne kadar açık sözlüyüm. Size kendi isteğimle yüreğimi açıyorum.
    Kırgın bir ses tonuyla karşılık verdim.
    --Yine de bunları duymak beni rahatsız etti.
    Gülümsedi. Hem de çok güzel gülümsedi.
    --Neden? Neden rahatsız etsin ki? Bütün bunlar benim yaşanmışlıklarım. Silemem ki…
    Haklıydı. Benim de yaşanmışlıklarım vardı. Hatta hala da var. Ama ben saklamayı tercih ediyordum.
    --Peki, ne kadar sürdü bu ilişki?
    Hiç düşünmeden cevap verdi.
    --Üç yıl. Dediğim gibi altı ay önce de bitti.
    --Hala seviyor musunuz onu?
    Bir an durdu. Cevaplamak konusunda kararsız görünüyordu. Ya da nasıl cevaplayacağını düşünüyor olmalıydı. Sonra dudaklarının arasından o sözcük döküldü.
    --Evet.
    Sadece tek bir sözcük… Ama o kadar çok cümleyi içinde barındırıyordu ki. Bir an o geceyi düşündüm. İlk karşılaştığımız geceyi… Çiçek verirken görmüştüm önce. Sonra da salonda karşı karşıya oturmuş kaçamak bakışlarla birbirimizi süzüyorduk. Nasıl da masumduk ikimiz de. Oysa bu gerçek değildi. Çünkü hayatımda biri vardı. Geçmişimde yaşadıklarım da pek masum şeyler değildi. Ama Meral’i ilk kez gördüğümde etkilenmiştim. O tamamen masumdu. Öyle düşünüyordum. Ne de olsa gerçek bir ay parçasıydı. Tüm güzellikleri üzerinde barındırıyordu. Hatta böylesine güzel bir kızın nasıl olur da görücü usulüyle evlenir, diye kendi kendime soruyordum. Hatta anneme bile bundan bahsettim. O günden bu yana tam olarak iki hafta geçti. Her günü büyük bir heyecanla onu düşündüğüm iki hafta… Hatta buluşmaya gelirken bile ne kadar hayal kurmuştum.
    Şimdi ise üç yıl boyunca birini sevdiğini, ondan ayrıldığını ama hala sevgisinin devam ettiğini söylüyordu. O da masum değildi. Ama fazlasıyla cesurdu.
    --Peki, neden ayrıldınız o zaman?
    Hemen cevap vermedi. Paketinden bir sigara çıkardı. Bir süre elinde tuttu. Belki de benim yakmamı bekledi. Ama ben kımıldamadım bile.
    --Son günlerimizde biraz durgundu. Bir şeyler söylemek istiyor ama cesaret edemiyordu. Defalarca bu davranışının nedenini sordum. Cevaplamadı. Cevaplayamadı. Bir bayram günüydü. Geçtiğimiz şeker bayramının son günü, telefon açarak benimle buluşmak istediğini söyledi. Hem de bir çocuk parkında… Buluşma yerini pek garipsemiştim ama yine de dediğini yaptım. Dediği vakitte oradaydım. Henüz gelmemişti. Bir süre bekledim. Sonra gördüm onu. Gayri ihtiyarı ayağa kalktım ama adım atamadım. Sanki olduğum yere çivilenmiş gibiydim.
    Öyle garip bir ruh haline bürünmüştü ki, o anları yeniden yaşıyor gibi anlatıyordu. Ne kadar kendine güvenen bir kadın profili çizse de, ses tonu içindeki fırtınaları ele veriyordu.
    --Yanında bir kadın vardı. İkisi yan yana parktan içeri girdiler.
    Bir süre sustu. Acı acı gülümsüyordu. Yüreğindeki acı yüzüne yansımıştı. Sonra yüzüme bakarak devam etti.
    --İki de çocuk…
    Bir an buraya ne amaçla geldiğimi unutmuştum. Sanki uzun zamandan beri tanışan iki arkadaş gibiydik. Derdi vardı ve bana açılıyordu. Keşke böyle olsaydı. Keşke birbirimizden beklentisi olmayan iki arkadaş olabilseydik.
    --Adam evli ve iki çocuğu var?
    --Evet. Üç yıl boyunca büyük bir aşkla sevdiğim adam evliymiş. Bunu ancak o zaman öğrendim.
    Kendimi tutamadım.
    --Alçağın biriymiş. Tam bir şerefsiz… Bir kadının gururuyla oynamak erkekliğe sığmaz.
    Kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Bakışları bunu belli ediyordu.
    --Hayır, Halil Bey… O da beni seviyordu. Bir kadın bunu anlar. Yani gerçek anlamda sevilip sevilmediğini… O beni çok seviyordu. Hem de çok güzel seviyordu.
    --Ama üç yıl bu… Üç yıl boyunca size yalan söylemiş.
    --Biliyorum. Bir tesadüf sonucu karşılaştık. Güzel bir sohbetimiz olmuştu. Oldukça karizmatik biriydi. Güzel konuşmasını biliyordu. Kadın ruhundan anlıyordu. Yaşça benden bir hayli büyüktü. Yine de birbirimizden çok etkilendik. O an bana evli olduğunu söyleseydi ilişkimiz başlamadan biterdi. Sanırım o da bunu göze alamadı. Zamanla birbirimize daha çok bağlandık. İsteseydi bu şekilde yıllarca yaşayabilirdi. Ama bunu yapmadı. Bir tercih yapmak zorunda kaldı.
    --Ailesi ve siz…?
    --Evet. Zarif bir eşi var. Bir kız, bir de erkek çocuğu… Erkek 5 yaşlarında. Kız da ondan iki yaş büyüktü galiba. Doğal olarak onları seçti. Yani olması gerekeni yaptı.
    --Galiba siz onun kendisini feda ettiğini düşünüyorsunuz?
    --Evet, aynen dediğiniz gibi düşünüyorum. Sorumlulukları aşkına galip geldi.
    --Peki, neden böyle bir yönteme baş vurdu? Yani, neden tüm ailesini sizin karşınıza çıkardı? Neden evli olduğunu açık yüreklilikle sizin yüzünüze karşı söylemedi?
    --Bunu ben de çok düşündüm. Sanırım böyle davranarak bana bir mesaj vermek istedi.
    --Nasıl bir mesaj…?
    --“Ben evliyim. Gördüğün gibi iki de çocuğum var. Şu an her şeyimle sana teslimim. Ailemin, yuvamın geleceği senin ellerinde. İster azat et beni, istersen yık her şeyi. Ne yaparsan yap, sana karşılık vermeyeceğim”. Böyle bir mesaj…
    Hala sesi titriyordu. Hala o anları yeniden yaşıyordu.
    --Peki, siz ne yaptınız?
    Gülerek cevapladı.
    --Hiç bir şey… Sadece bir sigara yaktım. Dumanını içime çekerken o özenle kurduğum dünyanın dumana boğulduğunu düşünüyordum sadece. Zaman zaman yüzüne bakıyordum. Bakışlarımız karşılaşıyordu. Siz sessizliğin sesini bilir misiniz, Halil Bey. Ben bilirim. İlk kez onunla sözcüklerle değil de, sessiz cümlelerle konuştuk. Bakışarak… Beni hala sevdiğini söylüyordu. Ben de ona kendisini affettiğimi, eşi ve çocuklarıyla mutlu olmasını söyledim. Sonra yerimden kalkıp ağır adımlarla parkın çıkışına doğru yürüdüm. Geriye dönüp son bir kez baktım ona. Son kez bakıştık. Sessiz bir şekilde elveda, dedim ona. Gülümsedim. Elveda, dedi bana aynı sessizlikle. Ama o gülümsemiyordu. Gücü tükenmişti.
    İkimiz de konuşmadık bir süre. İkimiz de sustuk. Daha doğrusu anısına saygı göstermek için sustum. Ben de etkilenmiştim. Moda sırtlarından deniz manzarası oldukça etkileyiciydi. Yeşil ve mavi bütünleşmişti. Ama yaşadığımız gerçekler bu güzelliği görmemize engel oluyordu.
    --Bir daha da görmedim onu. Bir daha da sesini duymadım. Umarım mutludur. Umarım beni de unutmuştur.
    --Ne hissettiniz?
    Anlamsızca yüzüme baktı.
    --Yani tüm aile o parktan içeri girdiğinde?
    Yüzünden anlayabiliyordum aslında… O sahne bir anda gözlerinin önünde yeniden canlanmıştı.
    --Dedim ya, bayramın son günüydü. Bayram boyunca görüşmemiştik. Bayramlaşacağımızı, sonra da bir yerlere gideceğimizi düşünüyordum. Onu göreceğim için de heyecanlıydım. Ne de olsa birkaç gün boyunca görüşememiştik. Boynuna sımsıkı sarılacaktım. Hatta onu özlediğimi söyleyecektim. Buluşma yerine erken bile gitmiştim. Evde bekleyeceğime, o parkta beklerim, diyordum. Nasıl olsa her yerden onun kokusunu alabiliyordum. Onu görünce sevindim. Ama yanında bir kadın vardı. Önce anlam veremedim. Tesadüfen aynı anda parktan içeri giriyorlar, diye düşünmüştüm. Sonra çocukları gördüm. Salıncaklara binmek için izin istiyorlardı. Baba, diyorlardı. O da onlara dikkatli olun, diye uyarıda bulunuyordu. Her şey bir anda oldu. Bir anda tüm ailesi karşımdaydı. Tam da ona doğru birkaç adım atmak isterken bir anda tekrar yerime oturdum. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yüreğim bedenime dar geliyordu. Nefes almakta zorlanıyordum.
    Şu anda da öyleydi. Zor nefes alıyordu. Kendisine hakim olmaya çalışsa da bu konuda pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Aradan altı ay geçtiğini söylüyordu. Bu zaman dilimi yaralarını iyileştirmeye yetmemişti.
    --Tüm hayatımın bir anda değiştiğini düşünüyordum. Sahip olduğum tüm güzelliklerin bir anda son bulduğunu… Bir kabus, diyordum. Bu gerçek olamaz, diyordum. İnanamıyordum. Ama gerçekliğim birkaç metre ötemdeydi. Canım yanıyordu. Biri elindeki paslı bıçakla benim tüm duygularımı paramparça ediyordu. Karşı koyamıyordum. Dahası isyan bile edemiyordum.
    --Size bunca acıyı yaşatan o kişi ama siz yine de onu suçlamıyorsunuz?
    --Üç yıl boyunca bana çok güzel şeyler yaşattı. Benden bir şey çalmadı. Ne yaşamışsak paylaşarak yaşadık. Haklısınız, onu yine de suçlayamıyorum. Sadece…
    Sustu. Bir süre hiç konuşmadı. Yüzüne bakıyordum. Yüzündeki hüznün renklerine…
    --Evet, sadece…?
    Ağır ağır konuştu.
    --İnsan mutlu olduğunda bu hayat hep böyle gidecek sanıyor. Mutluluğu ömür boyu sürecek sanıyor. Ben de öyle düşünüyordum. Bir anda her şey son bulduğunda boşlukta hissediyor kendini. Ne yapacağını bilemiyor. İşte o zaman söylenmemiş cümleler ortaya çıkıyor. Ya da hiç yaşanmamış anılar… Keşke şunu da söyleseydim, diyorsunuz o zaman. Ya da şunları da yaşasaydım. İşte o zaman canınız sıkılıyor.
    Elindeki sigarayı dudaklarına götürdü. Paketi bana da uzattı. İçinden bir tane aldım. İkimizin sigarasını da yaktım. Başıyla teşekkür etti.
    --Biliyor musunuz, Halil Bey… İlişkiler başlar ve biter. Bundan doğal bir şey yok. Ama henüz söylenecek çok şeyiniz varsa, ya da yaşanacak pek çok güzellik. Ve bunlar söylenmemişse, yaşanmışsa; işte o zaman ilişkiler yarım kalıyor. Bitmiyor. Keşke o kişiyle son kez konuşabilseydim. Yaşayacaklarımdan vazgeçtim, içimde birikmiş cümleleri son kez söyleyebilseydim. Sadece bunu isterdim.
    Fısıltı şeklinde konuştum.
    --Sizi anlıyorum.
    Hafifçe güldü. Bu sözümü pek de inandırıcı bulmamıştı.
    --Gerçekten mi? Buna sevindim.
    Haklıydı. Yaşadıklarının kısa bir özetini anlatmıştı bana… Ama tam olarak neler yaşadığını sadece kendisi bilebilirdi.
    Bir anda ortamdaki hüzünlü havayı dağıtmaya çalıştı.
    --Eee, Halil Bey… Sizin bana anlatacağınız bir hikayeniz var mı?
    Ben de gülümsedim.
    --Hayır, yok. Benim anlatmaya değecek bir hikayem yok.
    Gözlerimin içine bakarak karşılık verdi.
    --Herkesin bir hikayesi vardır, Halil Bey. Kimi paylaşır, kimi de içinde saklar.
    Gözlerimin içine baktığında benim sakladıklarımı göreceğini düşündüm. Konuyu değiştirmek iyi olacaktı.
    --Özel bir şey sorabilir miyim, Meral Hanım?
    --Elbette. Her istediğiniz soruyu sorabilirsiniz. Nasılsa cevaplamak bana kalmış.
    --İçinizde hala böyle bir sevgiyi barındırırken neden yeniden evlenmeyi düşünüyorsunuz? Hatta soruma biraz ilave yapayım. Neden görücü usulü bir evliliği düşünüyorsunuz?
    Güldü. Hem de içtenlikle güldü. O gülünce ben de gülümsedim.
    --Gerçi soruya soruyla cevap vermek gibi bir alışkanlığım yok. Ama yine de böyle yapacağım. Ya siz, Halil Bey… Siz neden hayatınızın eşini bu yöntemle arıyorsunuz?
    --Valla, benimki tamamen annemin zoruyla. Daha önce iki kardeşimi evlendirdi. Hızını alamadı, şimdi de beni evlendirmeyi düşünüyor.
    --Benim durumum biraz farklı. Ailem bu ilişkiyi biliyordu. Ama o kişinin evli olduğunu bilmiyordu. Hala da bilmiyor.
    Bu son cümleyi söylerken biraz vurgulu söyledi. Ne demek istediğini anlamıştım.
    --Anlaşamadık, dedim. Zaten son günlerde sorun yaşıyorduk, dedim. Ama ne durumda olduğumu görüyorlardı. Evlenmeyi düşünmüyordum. Ama hem ailem, hem de çevre baskısı ile zaman zaman görücü gelmesine izin veriyordum.
    Gülerek karşılık verdim.
    --Yani ben ilk değilim?
    O da güldü.
    --Hayır, değilsiniz. Ama dışarıda buluştuğum ilk kişi sizsiniz.
    Bir an alaycı bir dille “ne kadar şanslıyım” demeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim.
    --Neden, peki…? Madem evlenmeyi düşünmüyorsunuz, neden böyle bir buluşmayı kabul ettiniz?
    Yüzüne mahcup bir ifade takındı.
    --Sizin de gününüzü berbat ettim, değil mi? Haklısınız, sadece ailemin baskısından biraz olsun kurtulmak için…
    Fazlasıyla dürüsttü. Ya da bilerek böyle davranıyordu. Ama canımı sıkıyordu sözleri.
    --Bir anlamda beni kullandınız?
    --Öyle de denebilir. Sanırım moralinizi bozdum. İsterseniz kalkabiliriz, Halil Bey. En azından gününüzün geri kalanını kurtarabilirsiniz.
    --Siz nasıl isterseniz, Meral Hanım.
    Bu sözü nasıl söyledim, bilmiyorum. Bir anda ağzımdan çıkmıştı. Bu söz bir anlamda bu buluşmanın sonunu belirlemişti. Hatta bundan sonraki olası buluşmaları bile imkansız hale getirmişti. Bir süre yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Hatta içtenlikle gülümsüyordu.
    --Her şey için çok teşekkür ederim, Halil Bey. Zamanınızı aldım, sorunlarımla başınızı ağrıttım. Lütfen affedin beni.
    --Rica ederim, Meral Hanım. Sizi tanıdığıma sevindim.
    Bana dostça elini uzattı.
    --Hoşça kalın, Halil Bey…
    Uzattığı eli sıktım. Yine de içimde bir pişmanlık vardı. Umutsuzca konuştum.
    --İsterseniz size Kadıköy’e kadar eşlik edebilirim.
    --Lütfen zahmet etmeyin. Ben giderim.
    --Peki. Hoşça kalın.
    Ağır adımlarla kafeden dışarı çıktı. Ben de hesabı ödeyip peşinden yürümeye başladım. Bu buluşma ne kadar sürdü, bilmiyorum. Ama o kadar çok şey biliyordum ki onun hakkında. Dediği gibi yüreğini açmıştı bana, kendisiyle ilgili her şeyi anlatmıştı. Oysa ben onun kadar dürüst davranmadım. Kendimi sakladım. Şimdi ise yeniden bir yabancıya dönüşmüştü. Bir yabancı gibi sessizce birkaç metre önümde yürüyordu. Belki bir daha karşılaşmayacaktık. Belki bir yerlerde yolumuz kesişmeyecekti. Kesişse bile belki de birbirimize selam vermeyecektik. Belki birbirimizi görmezden gelecektik. Ama ben bilecektim onun içinde hiç bir zaman iyileşmeyecek türde bir yarası olduğunu. Tanrım… Ne kadar da dimdik yürüyor. Ne kadar da sağlam basıyor yere. Ne kadar da güzel. Hala unutamamış o kişiyi. Hala seviyor. Bir başkası olsa beni kandırdı, derdi. Saflığımdan istifade etti, der onu suçlardı. Ama demedi. Hala aşkını savunabiliyor. Hala isyan etmiyor. Hala o anları yaşar gibi anlatabiliyor. Üstelik de sevgisini kirletmeden yüreğinde taşıyor. Sevdiğinin mutluluğu için gözünü kırpmadan sevgisinden vazgeçebiliyor. Bu kadın gerçekten de inanılmaz biri.
    Keşke bu şekilde ayrılmasaydık. Keşke daha sıcak bir şekilde bu buluşmayı noktalamış olsaydık. Belki iki yakın arkadaş olabilirdik. Belki de sırdaş... Onu dertleriyle baş başa bıraktığım için bir anlamda kendimi suçluyordum. Sanki bana yardım elini uzatmış birini reddettiğimi düşünüyordum. Bir süre daha arkasından baktım. Sonra kalabalığa karışıp gözden kayboldu.
    Ben de bir süre ağır adımlarla sahilde dolaştım. Elbette ki aklımda sadece Meral vardı. Sadece onun hüzünlü yüzü… Denizin büyüleyici güzelliği bile onun yüzündeki hüznü silmeye yetmemişti.
    Bir banka oturdum. Elim istemsizce telefonuma gitti. Ekrana baktığımda Ebru’nun birkaç kez aradığını gördüm. Arayacağını biliyordum o yüzden de sessize almıştım. Rahatsız edilmek istememiştim. Onu aradığımda haklı olarak sitem ediyordu.
    --Bir tanem. İnan ki telefonum sessize geçmiş. Nasıl olduğunu anlamadım. Az bir işim kaldı. İstersen buluşabiliriz. Seni çok özledim.
    Bu son cümlem onu yatıştırmaya yetmişti.
    --Ben de seni çok özledim, canım. Neredesin şu an?
    --Kadıköy’deyim. Hava çok güzel. İstersen gel, sana kahve ısmarlayayım.
    --Olur. Evde bunaldım zaten. Bir saat sonra yanındayım.
    Ebru’yu beklerken de aklımda sadece Meral vardı. Oysa ne büyük hayallerle gelmiştim bu randevuya. Günlerce ne çok hayaller kurmuştum. Hatta ciddi ciddi evlenmeyi bile düşünmüştüm onunla. Onun yasak bir meyve olduğunu nereden bilebilirdim. Yasak meyve… Ne garip bir tabir oldu. Ama doğru. Yüreğinde bir başkasına ait sevgi taşıyan kadın için en doğru ifade bu olmalı. Tanrım… Ne kadar zor bir şey. Birini deli gibi seviyorsun ama o bir başkasına ait. Yani bir insansın ama yüreğin yok. Yüreğin bir başkasında. İnsanı insan yapan biraz da yüreği. Yürek olmadığında geriye kalan sadece bir beden. Üstelik de ruhsuz, duygusuz bir beden. Onu unutamadığı belli. Nasıl da sesi titriyordu. Nasıl da o anları yaşıyor gibi anlatıyordu. Üç yıl birlikte olduğunu söylemişti. Kim bilir bu üç yılı nasıl yaşadılar. Meral büyük bir heyecan ve coşkuyla sevgisini yaşarken adam farklı duygularla hareket etmiş olmalıydı. Ne de olsa evli… Meral’le dışarıda el ele dolaşacak değil ya. Buluşmak için daha çok sakin ortamları tercih etmiştir. Tabi bu bile stres yaratır insanda. Her an tanıdık biriyle karşılaşma rizikosu… Ne de olsa artık herkesin elinde fotoğraf makinesi var. Habersizce çekilen birkaç kare fotoğraf adamın eşinin eline geçebilirdi. Bu da onun evliliğini sona erdirebilirdi. Adam bunların hesabını yaparken Meral bulutların üzerinde olmalıydı. Mutluluğunu doyasıya yaşıyordu. Ne kadar acımasızca…
    Artık kendimden vazgeçmiş, sadece Meral’i düşünür olmuştum. Onun bu cesur tavırları aklımdan çıkmıyordu. Böylesi bir durumda bile sevgiyi kirletmemesi, isyan etmemesi, hayata küsmemesi benim için şaşkınlık vericiydi.
    Durumunun çok zor olduğunu düşünüyordum. Kim olursa olsun her insan sevdiğiyle beraber uyumak, sabah olduğunda ise onunla uyanmak ister. Gece uykusu kaçtığında o kişinin yanında uyuduğunu görmek kadar mutluluk veren bir başka şey olabilir mi ki. Belki Meral de bu hayalin gerçek olacağını düşünmüştür. Hem de defalarca… O kişiyle uyumak, o kişiyle uyanmanın hayalini kurmuştur. Oysa sevdiği adamın yanında bir başka kadın yatıyor. Bir başka kadın o yatağı paylaşıyor. Bu gerçeği bilmek ayrılıktan bile çok daha büyük bir acı olmalı. Ve her an bu acıyla yaşamak… Yatağa her yattığında, her uyandığında… İnsan doğru dürüst uyuyamaz bile. Zavallı Meral. Bu durumda bile hala gülümseyebiliyordu. Hala kendisine bu acıyı yaşatan kişiye tek kelime olumsuz söz söylemiyordu. Gönüllü bir tutsak olmayı kabul etmişti. Sevgi bu mu. Sevgi bu kadar büyük bir duygu mu.
    İlk kez umutsuz bir sevginin nasıl bir şey olduğunun farkına varmıştım. Meral’in gözünde görmüştüm bu duygunun anlamını. Ne garip… Zaman zaman Ebru’nun gözlerinde de görüyordum bu duyguyu. O anlarda bana ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğunu sorguluyordum. Yine de pek fazla üzerinde durmuyordum.
    Keşke Meral’le bu şekilde ayrılmasaydık. Ona karşı büyük bir kabalık yaptım. Bana en özelini açan birine karşı böyle davranmamalıydım. Belki de beni bir sığınak olarak görmek istemişti. Öyle ya… Böyle bir sevgi yaşayıp, kimseyle paylaşamamak ne büyük çaresizlik. En azından bir dost gibi dinleyebilirdim onu. Oysa şimdi tüm kapıları yüzüne kapatmış oldum. Yine aynı şeyi yapacak. Yaşadığı yalnızlığı yine içinde tek başına yaşayacak. Her yer, her olay sevdiği kişiyi hatırlatacak. Her ıssız yerde onunla ilgili hayaller kuracak. Belki de kurduğu hayallerinde o kişinin bekar olduğunu düşünecek. Belki yaşadığı mutluluklar dudaklarında bir gülümseme olarak geri dönecek kendisine. Yaşayamadıkları bir özlem olarak içini yakacak. Sonra gerçeğin acımasızlığıyla karşılaşacak. İçi daha bir kararacak, duyguları daha çok kanayacak.
    Çalan telefon beni kendime getirdi. Ebru’ydu.
    --Canım. Ben geldim.
    Kısa zaman sonra beraberdik.
    Beni her gördüğünde yaptığı şey aynıydı. Sımsıkı sarılmak ve bir süre sessizce bu şekilde kalmak… Üstelik de kokumu içine çeker gibi derin derin nefes almak… Yine aynısını yaptı. Sonra da yüzünde çocuksu bir coşkuyla konuşmaya başladı. O kadar neşeliydi ki. Kimi zaman tatlı bir dille bana saldırıyor, kimi zaman da o gün yaşadığı önemli önemsiz ne varsa anlatıyordu. Ben ise dudaklarımda anlamsız bir gülümsemeyle sadece onu izliyordum. Kendime hala gelememiştim. Meral’in içimde yarattığı tahribatın izlerini hala silememiştim.
    --Biliyor musun, Sevgilim… Bu gün öylesine yoruldum ki. Sabahtan beri annemle beraber evde temizlik yaptık.
    Bir şeyler söyleme gereği hissettim.
    --Bu dediğin her evde olan şeyler. İlk kez yapmıyorsunuz ya.
    Muzırca gülümsedi.
    --Ama bu seferki başka…
    Anlamsızca yüzüne baktım.
    --Temizlik, temizliktir. Sebebi niye başka olsun ki.
    Hiç düşünmeden karşılık verdi. Gülüyordu.
    --Sebebini söyleyeceğim ama gülmeyeceksin. Söz ver.
    Başımı salladım. Dudağında çocuksu bir gülümsemeyle tane tane konuştu.
    --Çünkü yarın akşam bana görücü gelecek.
    --Ne! Görücü mü! Sana mı!
    Öyle bir tepki verdim ki, kendim bile şaşırdım. O ise hala gülüyordu.
    --Evet, görücü. Neden şaşırdın ki. Yoksa görücü gelemeyecek kadar çirkin bir kadın mıyım?
    Hala şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım.
    --Hayır, onu demek istemedim. Sen benim için elbette ki çok güzel bir kadınsın. Ama bir an boş bulundum işte.
    Neden bilmiyorum ama bu duruma canım sıkılmıştı. Daha önce aklıma böyle bir şey hiç gelmemişti. Asık bir suratla aklıma gelen soruları peş peşe sıraladım.
    --Eeee…? Kimin nesi, kimin fesi bu gelecek olan kişi? Seni nereden tanıyor? Sen tanıyor musun o kişiyi? Ne iş yapıyor? Kaç yaşında? Nereli?
    --Hey, hey… Sakin ol. Ne oluyor sana ya. Bu dediğim ilk kez olmuyor. Yani ilk kez görücü gelmiyor bana.
    --Nasıl yani…? Sana daha önce de görücü geldi mi? Peki, neden bundan benim haberim yok?
    --Her şeyi sana söyleyecek değilim ya. Ne de olsa bekar bir kadınım. Çevremde beni biriyle evlendirerek hayırlı bir işe vesile olmak isteyen pek çok işgüzar kadın var.
    Bir an Melahat teyze aklıma gelmişti. O da işgüzarlardan biriydi.
    --İyi de sen neden izin veriyorsun ki gelmelerine? İki gün önceden temizlikler… Kim bilir baklava, börek de yapmışsınızdır.
    İçimdeki kovamadığım öfkemin farkındaydı. Sadece gülümsüyordu. Sanki dalga geçer gibi konuşuyordu. Bu da benim nedenini bilmediğim bir şekilde canımı sıkıyordu.
    --Gelme, diyemezsin. Ne de olsa ailem de benim bir an önce evlenmemi istiyor. Ne de olsa yaşım geldi de geçiyor bile. Yine de ben, bana görücü gelenler için yasak bir meyveyim.
    --Ne? Ne dedin sen?
    Şaşırmıştı. Bendeki bu tepkinin nedenini anlamamıştı.
    --Şey… Sadece gelme denmiyor. Ne de olsa aracılar iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlar, dedim.
    --Hayır, o değil. Ondan önceki cümle…
    Şaşkınlıkla suratıma bakıyordu sadece. Öyle garip davranıyordum ki.
    --Ne dedim ki?
    --Yasak meyveyim, dedin.
    Gülümsedi.
    --Elbette ki yasak meyveyim. Çünkü ben seni seviyorum. Yüreğimin sahibi sensin. Ben kendimi sana ait hissediyorum.
    Bir an aklıma Meral geldi. Onun hüzünlü yüzü… O da yasak bir meyveydi. Üstelik de herkese… Ebru’nun bir süre gözlerine baktım. Ta derinliklerine… Bana o kadar yakındı ki. O kadar sevgi doluydu ki. Üstelik de karşımda o kadar masum bir şekilde duruyordu ki. Bana bir gün bile evlilikten bahsetmedi. Bir kez olsun geleceğe dönük hayallerini benimle paylaşmadı. Öyle bir şey vardı ki aramızda; sanki Ebru her zaman benimdi. Onu kırsam da üzsem de o bana aitti. Meral’i terk eden o adam için şerefsiz demiştim. Kadınların duygularıyla oynayan biriydi çünkü. Benim yaptığım da farklı bir şey değildi. Ben de Ebru’ya aynı ihaneti yapıyordum. Belki de Meral’in bu özel durumu olmasa onunla yakın olmak için her şeyi yapacaktım. Oysa Ebru da Meral gibi davranıyordu. Aşkına sahip çıkıyordu. Geçmişte de ona görücü gelmiş ama benimle bile paylaşmamış. Bu konuyu açmamış.
    Ebru’ya görücü gelebileceği nedense hiç aklıma gelmemişti. Bir an onu evinde görücülerle birlikte düşündüm. Kadınlı erkekli bir grup ve bir yanda Ebru, diğer yanda ise onu gizli bakışlarla incelemeye çalışan bir damat adayı. Belki o da benim Meral’e baktığım gibi Ebru’ya bakacak. Yüzüne, vücuduna… Bir an içimde engelleyemediğim bir öfke nöbetine kapıldım. Ellerini ellerimin arasına aldım. Tüm ciddiyetimle konuşmaya başladım.
    --Önümüzdeki hafta sana bir görücü daha gelecek. Üstelik de sadece seni görmeye de değil. Seni istemeye…
    Yüzündeki gülümseme bir anda dondu. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyordu. Bana garip bir şekilde bakmaya başladı.
    --Bence bir temizlik de bizim için yapın. Çünkü seni isteyecek olan benim annem.
    Sesi titriyordu sanki.
    --Halil. Sen ne dediğinin farkında mısın? Sanki bu sözler biraz evlilik teklifine benziyor. Gülümsedim. Ama yüzümdeki ciddiyeti koruyordum.
    --Biraz garip bir teklif oldu ama evet. Sana evlilik teklifinde bulunuyorum.
    Canım benim. Boynuma öyle bir sarıldı ki. Kemiklerimi kıracak sandım.
    --Oh, Halil… Seni çok seviyorum. Ben seni her şeyden çok seviyorum.
    Sonra kollarını çözdü ve bana sitem etmeye başladı. Bu durumda bile o kadar sevimliydi ki.
    --Bu ne biçim evlilik teklifi. Hani yüzük… Hani önümde diz çökmeler… Biliyor musun, çok kabasın.
    Onun bu tatlı-sert tavrına aynı şekilde cevap verdim.
    --Bana bak. Canımı sıkma. Bu kadarını becerebildiğime şükret.
    Sadece boynuma sarıldı. Bunca insanın içinde yüzümü bol bol öptü. O kadar mutluydu ki. Duygularını o kadar güzel yansıtıyordu ki. Ben de mutluydum. Bunca zaman beraberdik ama ilk kez bu denli farklı duygular hissediyordum. Sanki Ebru’yu kaybetmiş de yeniden bulmuş gibiydim. Ya da zincirlerimin tümü kırılmış gibi… Belki de bir başka yasak meyve dalında kurumasın diye… Yüreğinde bir dünya sevgi barındırırken heba olmasın diye… Ama kıskanmıştım. Ebru’ya görücü gelmesi beni rahatsız etmişti. İlk kez bu duyguyu yaşıyordum. Yani bir başkasının onu elimden alacağı duygusunu…
    --Bunca temizliği boşuna yaptınız. Yarın akşam sana görücü gelmesine gerek kalmadı.
    Yüzünde hala yaşadığı duygusallık vardı.
    --Desene sen işini sağlama almak istedin. Maazallah belki de bana görücü gelen kişiye kapılabilirdim.
    Espri yapıyordu. Bir anlamda gururunun okşanmasını istiyordu belki de.
    --Neden olmasın. Belki gelen kişi benden daha yakışıklıdır. Sen ilk görüşte ona kapılabilirsin. Siz kadınlara güvenilmez. Ben işimi garantiye alayım da. Nasılsa kaporayı verdim. Artık sen benimsin. Seni kimse benden alamaz.
    Kahkahalarla güldü.
    --Kaparo ha… Sen delisin. Sen iflah olmaz bir delisin.
    Günün kalanında da çok güldük. Çok eğlendik. Bol bol geleceğe dair planlar yaptık. Ne de olsa ilk kez evlilikle ilgili konulardan konuşuyorduk.
    xxxx
    Eve geldiğimde annem bir süre yüzüme baktı. Soracağı soruların cevabını yüzümde arıyordu. Daha fazla dayanamadı.
    --Nerede kaldın? Seni merak içinde beklediğimi bilmiyor musun? Nasıl geçti buluşmanız?
    Heyecanlı olduğu belli oluyordu. Ama istemediğim halde görücüye götürerek defalarca bana eziyet etmişti. Eziyet etme sırası bendeydi.
    --Çok iyi geçti. Harika bir gün geçirdik. Ona evlenme teklifinde bulundum. Kabul etti. Önümüzdeki hafta istemeye gideceğiz.
    Annem doğal olarak duyduklarına inanmadı. Bu kadarını benden beklemiyordu.
    --Şaka ediyorsun. Ne olur biraz ciddi ol ya.
    Oysa gayet ciddi görünüyordum.
    --Anne. Sence espri yapar gibi bir halim mi var. Hem bu konuda espri yapılır mı. Merak etme, tüm sözlerim doğru. Yakında evleniyorum.
    Hala inanamıyordu. Ben de yemin etmek zorunda kaldım. O zaman öyle bir sevindi ki. Boynuma öyle bir sarıldı ki. Canım anam. Ama ben yine de asıl sürprizi duyduğunda ne diyeceğini, nasıl davranacağını merak ediyordum.
    --Oğlum. İnan bana çok sevindim. Gerçi ben sadece birbirinizi tanıma buluşması yapacağınızı sanmıştım ama sen bunu nasıl becerdin hala anlamıyorum. Demek ki kız da sana karşı bir şeyler hissetmiş.
    --Evet, Anne. Ona evlilik teklifinde bulunduğumda benim boynuma sarıldı. Herkesin içinde beni defalarca öptü.
    Biraz şaşırdı. Önce ne diyeceğini bilemedi. Abarttığımı düşünüyordu.
    --Nasıl yani? Seni öptü mü? Hem de herkesin içinde…?
    O kadar ciddi duruyordum ki. Yemin etsem başım ağrımazdı.
    --Evet. Hem vallaha hem de billaha… Sen oğlunu henüz tanımamışsın.
    --Haklısın, biraz şaşırdım. Ben Meral’in bu kadar istekli biri olduğunu düşünmemiştim.
    İşte tam da sırasıydı. İntikamımı alacaktım annemden. Keyfini ç
  • Sessizliğin de bir rengi var;
    Rüyaların dahi yadırgamayağı kadar güzel hem de...
    Kaan Murat Yanık
    Sayfa 45 - Kapı yayınları