• Bir deprem olduğunda kapıya mı koşarsın, yoksa anahtarın bulunduğu dolaba mı?
    Elbette ki dolaba yani aslında anahtara. Çünkü anahtar olmadan söz konusu kapı sadece bir duvar mesafesindedir.. Şimdide bu oda da bir kameranın olduğunu ve olup biteni kaydettiğini varsay ve düşün daha sonra bu görüntüleri izleyenler senin kapıya değil de ters istikamete koştuğunu gördüklerinde "bu adam ne yapıyor, kapı nerede, o nereye koşuyor?" diyeceklerdir.
    Halbuki sen doğrusunu yaptın. Belki kapıya koşmadın ama o kapıyı açmak için doğru istikamete, anahtara koştun.
    İşte bazen terse gidiyor gibi gözüksen de düze gidiyor olabilirsin. Tıpkı bazen düze gidiyor gibi gözüksen de terse gidiyor olabileceğin gibii..
  • İşte bunlarda hep bilgi serimden yeniden selamlar.

    Hali vakti yerinde olmaktan ziyade bilgisi ve hayatı bilim ile olanlardan olmanız dileğim ile. Kısa bir bilgilendirme.
    İyi okumalar. 🎩

    Korona virüsü ''YAPAY ZEKA'' ile erken teşhis edildi.

    Kanadalı BlueDot girişimi

    Son iki haftadır Çin'de ortaya çıkan korona virüsü ile ilgili gelişmeler gündemden düşmüyor. Wuhan eyaletinde başlayan salgın Çin'i sarmış durumda ve global çapta da onlarca korona vakası tespit edildi. Salgının boyutları biraz geç ortaya çıksa da yapay zeka algoritmaları daha önceden vakayı algılamayı başardı.

    BlueDot nedir?
    Kanadalı yapay zeka hastalık araştırma girişimi BlueDot, daha Yılbaşı kutlamaları hazırlıkları yapılırken müşterilerine gönderdiği bilgilendirmede Wuhan eyaletindeki vakanın büyük bir salgına dönüşebileceği uyarısını yaptı.

    BlueDot bir bilim girişimi değil. Daha çok yerel haber kanalları, bloglar, forumlar, hayvan hastalıkları bilgi ağları, bitki hastalıkları bilgi ağları, uçak bileti ağları gibi veri akış kanalları 65 dilde taranarak veri tabanı oluşturuluyor. Makine öğrenme sistemi bu veri tabanını analiz ederek riskli bölgeleri anlamaya çalışıyor.

    BlueDot özellikle uçak biletleme verilerini takip ederek hem Wuhan bölgesindeki salgını hem de Bangkok, Seul, Taipei ve Tokyo şehirlerindeki başlangıç aşamasını doğru olarak tahmin ettiklerini belirtiyor.

    Elbette o dönemde hükümetlerin salgının bu denli büyük bir boyuta ulaşacağını tahmin etmesi zordu ancak bu tarz makine öğrenme sistemlerinin salgınları önceden tespit edebileceği anlaşılıyor.

    Son olarak şahsi bir görüşümü ekleyerek sonlandıralım (Teknolojiyi elbette eğlenmek içinde kullanacağız doğru bilgilere daha çabuk ulaşmak ve yararlanmak içinde. Gelişen çağdan, teknolojiden değil insan düşmanlarından uzak durun.)
  • 512 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Kitapla ilgili birçok yorum gördüm. Eh az buz ipucu yemedim desem yalan olur ama yine de okuyup kendim bu hınzır karakter ile tanışmak istedim. Kitap ağırlık olarak romantik bir kitap, komedi yanı da var ve ben bayıldım. Yazarın daha önce kitabını okudum. İlk kitabı ile son kitabına bakarak şunu söyleyebilirim ki gerek kurgu gerek anlatım olarak ilerletmiş kendini ve ben bundan inanılmaz keyif aldım.

    Kitaba dönecek olursam karşılaştığım alıntılarla, eğlenceli bir kitap okuyacağımı biliyordum, keza wattpad'de yazarımız paylaşırken ucundan bakmış, basılınca okurum ben demiştim. Baskısının da hoşuma gittiğini söyleyerek kitap üzerinde emeği olan herkese buradan bir teşekkür etmek isterim. Kapak, kitabın baskısı, edisyonu tamamen bir bütün olarak benden geçer notu aldı hatta takdirimi de kazandı. Aşırı sevdim.

    İç dünyasında vir vir konuşarak hiç susmayan - ve hiç susmasın da - bir erkek karakterin hikayesine konuk oluyoruz bu kitapta. Haklı serzenişleri, hayatında yolunda giden ya da gitmeyen durumlara olan yorumları ve davranışlarıyla bizden biri aslında Levent. Yani bizden dediysem lafın gelişi o, yoksa arşa yükselen egosu ile Levent bey dünyadan olmayacak kadar iyi bir adam. Bu arada adamımız bir jinekolog. Hastanede tamamiyle mesleğine odaklı ciddi bir doktor. Etik değerlerine bağlı işinde bir adam. Özel hayatında ise çapkın işte. Ama ona yakışıyor şimdi, ne diyim

    Jinekoloji ile alakalı araştırmalar yaparak yazmış yazar bu kitabı. Birçok bilgi de var. Kadınların bedenlerindeki değişiminin normal olduğundan, toplumdaki ayıp algısının yanlışlığından bahsediyor. Anne ve baba adaylarıyla doktorların yaşadıkları durumları zor anlardan da dem vuruyor. Toplumsal olarak bilinen bazı yanlışları, bilimle örneklendirerek anlatıyor. Önyargıların hayatı ne kadar zora soktuğunu düşündürüyor bir yanda da.

    Levent otuzlarında, ailesinin artık evlensene dediği biri. Evlenmek için doğru insanı beklemek istemesi normal ama ebeveynlerin acelesi var. Onlar torun istiyor. Bir de kadın karakterimiz var. Canfeda. Onu size anlatıp ipucu vermek istemiyorum. Çünkü okuyarak sizin onu tanıyıp tanıdıkça anlamanızı istiyorum. Şimdiye kadar rastladığım çoğu kadın karakterden farklı. Herkeste olduğu gibi onunda çekinceleri ve korkuları var. Ve sebepleriyle de haklı. İkisinin bir ilerleyen iki gerileyen ilişkilerinde mutlu sona ulaşmak inanılmaz keyifli. Tabi ikisine de ayrı ayrı kızıp sonradan hak verdiğim çoğu yer oldu. Bunları da kendiniz okuyarak görün.

    Kitabın aşk yönü alışılmışın dışında tabi bu tablo ile. Öyle ilk görüşte bir aşk hikayesinden çok adım adım ileleryen türde. Önce arkadaş oluyorlar sonra aşk geliyor. Güven ile ilerleyen bir aşk hikayesi diyebilirim ikisi için.

    Kısa sürede bitirilecek bir kitap, ama ben sindirerek vedalaşmak istemediğim için okuma evresini yayabildiğim kadar yaydım. İkisinden de ayrılmak istemedim ne yalan söyleyeyim. Canfeda inada binsin, Levent sabır göstersin, egosu ile başımızı döndürsün diye yavaş yavaş okudum. Bu arada Levent için hayallerimin erkeği demiştim değil mi? Tamam o zaman

    Kısaca kitabı anlatacak olursam; ikili ilişkilerde tarafların gözünden yaşananların analizi, hastanelerde günlük olarak karşılaşıla sorunların dile gelmesi, her hastanın aslında eşit haklara sahip olduğunun bilgisini veren bir kitap. Ek olarak hayvan sevgisi içine işlenmiş, sokak hayvanlarının durumu da aktarılmış. İçeriği dolu dolu olan bir aşk romanı. Ben okumasından oldukça keyif aldım. Hatta bir süre sonra başa sarıp yeniden okuyabilirim de. Sizlere de tavsiye ederim.

    Kitap yorumlarıma ulaşmak için bloğum
    http://sonsayfasiask.blogspot.com/?m=1
  • - Kızılderililer ile Türkler nasıl olur da akraba sayılırlar? Bu sorunun yanıtını Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 20, Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayan ve yalnızca iki gün süren yazı dizisinde şöyle verir:
    "Bu çok eskiye, 15.000–20.000 yıl öncesine varan bir evlenme hikâyesi. O zaman Kızılderililerin ataları Amerika'da değil, Doğu Asya'da, Sibirya'da yaşarlardı. Sonra göçmeye başlıyorlar. Bir kısmı Bering Boğazı üzerinden Amerika'ya (Alaska'ya) geçerken, bazıları da Asya'da güneybatıya, Aral Gölü'ne doğru göçüyor. Oradan Ural Dağları'ndan doğuya, Aral Gölü'ne doğru göçüp yerleşmiş olan ak tenli Alpin soyuyla karşılaşıyor, karışıyor, evleniyorlar. İlk Türkler böyle doğuyor, daha sonra bu iki ırkın evlenmesi, Altay Dağları bölgesinde bir kere daha oluyor, bu sefer de ön Türkler-Hunlar ortaya çıkıyor. İşte bunun için Kızılderililer bir koldan bizimle akraba oluyor. Bu sebepten onlara Türk değil, akraba diyoruz."
    (...)
    Şurası unutulmamalıdır ki, Kızılderililer ile yalnızca Türk değil, birçok kültür arasında bağlantılar aranılabilir. Kızılderililerin yaşam tarzı, kilimleri, folklor ve inançları ile Çingeneler arasında da bir köprü rahatlıkla kurulabilir. Üstelik böyle bir karşılaştırmayı Ernest Hemingvvay "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" adlı eserinde yıllar öncesinden yapmıştır. Hemingvvay'in ünlü kitabından konumuzla ilgili olan bölümü dikkatle okuyoruz:
Robert Jordan, "insanın göğsü de ayının göğsüne benzer" dedi. "Postunu yüzdükten sonra insan adaleleriyle ayı adaleleri arasında büyük benzerlik vardır."
"Doğru" dedi, Anselmo. "Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.
Robert Jordan. "Amerika'daki Kızılderililer de öyle" dedi. "Onlar bir ayı öldürdüler mi ayıdan af dilerler."
    "Ayının postu altında insana birçok benzerlikleri bulunduğu için Çingeneler onun insanın kardeşi olduğuna inanırlar, o da bira içer, o da müzikten hoşlanır, o da dans etmeyi sever."
    
"Kızılderililer de aynı şeye inanırlar?"

    "Demek Amerikan Kızılderilileri de Çingene ha?"
"Değil, ama ayı hakkında onların inançları da aynı."
Yukarıdaki diyalogu okuduktan sonra çanların kimin için çaldığı anlaşılmıyor mu?
Sayın Türkkan, Bozkurt motifinin Kızılderililer adasındaki yaygınlığından da söz ederek, Orta Asya'ya göz kırpıyor, unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Kurt yalnızca Asya'da değil, dünyanın birçok köşesinde yaşayan bir hayvandır. Üstelik Kızılderililerin motif olarak kullandıkları hayvan Bozkurt (Canis Lupus) sayılamaz.
Amerika'nın batı ve orta bölgelerinde Kızıl Kurt (Canis Niger) ve Kır Kurdu (Canis Latrans) yaygındır.
Kızılderililer ile Çingeneler arasında ayı konusunda inanç benzerliği olması Kızılderililerin Çingene soyundan geldiğini göstermeyeceği gibi Kızılderililer ile Türkler arasında kurt konusundaki ortaklık da, Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini göstermez. Çünkü ayı dünyada yaygın bir hayvandır. Tıpkı kurt gibi... Kızılderililerde kanguru motifine rastlamak! Bakın, işte bu şaşırtıcı olabilirdi.
Amerika'ya Kolomb'tan önce Vikinglerin gittiği bilinir. Romalılar, Galliler, Fenikeliler, Japonlar, Çinliler ve Türklerin de gitmiş olabileceği bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kültür temasları sonucunda Kızılderili dilleri ile Türkçe arasında da benzer sözcüklerin bulunması doğaldır. Yazısının başında, Kızılderililerin atalarının Amerika'da değil (!) Doğu Asya'da yaşadığını söyleyen Ord. Prof. Dr.
Reha Oğuz Türkkan, dil benzerliğine de değinerek, son paragrafta şu açıklamayı yapar: "Bu demek değildir ki, Kızılderililerin dili Türkçedir.
Ural - Altay dil ailesiyle irtibatı bile tartışılmalıdır. Kızılderili dillerindeki 300–500 Türkçe kelimenin bir tek anlamı vardır: Tarihlerinin bir çağında (hatta birçok kereler), Türkler Amerika'ya gelmiş, Kızılderililere karışmış
 ve dillerinden hatıralar bırakmışlardır.
  • - Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlâklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik. Temizlik Sümerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. Düşmanların yıktıkları şehirler için onların yazdıkları ağıtta:

    "Artık karabaşlı (Sümerliler) halk tören için yıkanamıyor, kirliyi beğenmek onların kaderi oldu, görünüşleri değişti."
denmektedir.
    Yeni yapılan binalar, içine girmeden önce dinsel bir temizlikten geçirilirdi. Temizlik, atasözlerine bile, "Yıkanmamış elle yemek yeme!" olarak girmiş. 
Sümer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar. Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne istediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederler. Tanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada "peygamber", Arapçada "resul" denir. İlginç olanı peygamberiik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazılı metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin'de politik ve ekonomik krizlerle başlamış. Asur'da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Onlara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslında aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası İştar'dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar (A. Leo Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s. 221.) Kur'an'da da aynı ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.
Sümerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara vermiştir. Aynı düşünceyi Kur'an'da da buluyoruz.
A'râf Suresi, ayet 26:

    "Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır."

    Nahi Suresi, ayet 81:

    "Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı."
    
Yâsîn Suresi, ayet 42:

    "Gemilerin benzerlerinde, binmekte oldukları ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık. “
    Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.

    Yâsîn Suresi, ayet 82:

    "Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit 'ol' demektir, o şey hemen olur."

    Sümer'de de Tanrılar "ol" der ve her şey oluverir.
Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var, Sümer'de Tanrı Enlil, Tanrılar meclisinde Ur şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse de elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur'an'da da buluyoruz:

    Enfâl Suresi, ayet 17:

    "Savaşta siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı."

    Sümer'de Tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sümer Tanrılarının babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirterek Agade'yi ve hemen hemen bütün Sümer'i kırıp geçirtiyor. (S. N. Kramer, The Sumerians, s. 66.)
Tevrat'ta da birçok kez Yahve'nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, seçtiği komşu milletleri İsrail'in üzerine saldırttığı bildirilmektedir. Aynı olayı Kur'an'da da görüyoruz. Birçok sure içindeki ayetlerde Allah'ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazılıyor. Bunlardan bazıları:

    Hacc Suresi, ayet 44:

    "Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti, Âd milleti, Semûd, İbrahim milleti, Lût milleti ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa da yalanlanmıştı. Ama ben, kâfirlere önce mehil verdim, sonra onları yakalayıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!"

    Furkan Suresi, ayet 38:

    "Âd, Semûd ile Resslileri ve bunların arasında birçok milleti de yerle bir ettik."

    Ankebût Suresi, ayet 38:

    "Âd ve Semûd milletlerini de yok ettik."

    Fussilet Suresi, ayet 13:

    "İşte sizi, Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım."
    
Fussilet Suresi, ayet 16:

    "Rezillik azabını onlara dünyada tattırmak için üzerlerine dondurucu rüzgâr gönderdik." (Âd milleti hakkında bkz, Sadi Bayram, Kaynaklara Göre Güneydoğu Anadolu'da Proto Türk İzleri, Ankara, 1980, s. 54.)
    
Muhammed Suresi, ayet 13:
    "Biz halkı seni yurdundan çıkaran nice şehirleri yok ettik. Fakat onlara bir yardım eden çıkmadı."

    Ahkaf Suresi, ayet 27:

    "Ant olsun biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik.
    "
İsrâ Suresi, ayet 15, 16:

    "Bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o beldenin şımarmış olanlarına önce emrimizi ulaştırırız. Yine kötülük ederlerse biz de orayı yerle bir ederiz."
Sümer'de kralların nasıl sarayları varsa Tanrıların da öyle evleri olmalıydı. Bunun için "Tanrı evi" adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanları yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliselere, camilere dönüştü. Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sümer Ay Tanrısının sembolüdür. Sümer kralları, Tanrıların yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hıristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.
    
Bakara Suresi, ayet 30:

    "Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi, Onlar da, 'Biz hamdinle sana teşbih eder ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun,' dediler."

    Sümer kanunu, Babil Kralı Hammurabi'nin yaptığı kanuna temel olmuş, ondan Musa'nın ve Yahudi kanunu, ondan da İslam kanunu etkilenmiştir. Hammurabi'nin (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alışı, Musa'nın Tanrıdan kanunu alışına örnek olmuştur. İlginç olanı İslam'da hukukun, ancak Arapların Irak topraklarını ele geçirdikten sonra kurallaşmasıdır. Sümer, Babil hukuksal geleneklerinden çıkan sözler, İbrani kanunu Talmud'da bulunuyor. Ortodoks Yahudi'deki boşanma terimi Sümerce bir kelime. Sinagogda Tevrat okunurken dinleyenler şallarının saçakları ile onu izlerler. Bu, Sümer'de hukuksal bir belgenin onaylandığını göstermek için tablete elbise kenarıyla basılmasını yansıtmaktadır. (Samuel Noah Kramer, Cradle of Civilization, New York, 1967, s. 160.)
Musa'nın kanununda bulunan anaya babaya saygı, kimseyi öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, yalan tanıklık etmeyeceksin, komşunun karısına ve malına göz dikmeyeceksin gibi kurallar Sümer kanununda da aynı. Yalnız Sümer Kanunu daha insancıl; göze göz, dişe diş yok cezalarda. Ne yazık ki, Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belki de toprak altından daha çıkarılamayanlar da var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapılamıyor. Buna karşın daha sonra Samiler tarafından yapılan kanunların, Sümer kanunlarına dayandığı kuşku götürmez. Buna açık bir ömek olarak, İbrahim Peygamber'in karısı ile cariyesi arasındaki olayı gösterebiliriz. Sümer kanununa göre kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca, hanımına karşı büyüklük taslayamaz, öyle yapmaya kalkarsa cezalandırılır. Tevrat ve Kur'an'da yazıldığına göre İbrahim Peygamber'in kısır olan karısı Sara, cariyesi Hacer'i çocuk yapmak üzere kocasına veriyor. Cariye, çocuk doğurup kendisini üstün görmeye başlayınca, oğlu İsmail ile çöle götürülüp atılıyor kocası tarafından. Tevrat'a, göre büyük erkek çocuğa mirastan özel bir pay verilir. Çocuklar isterse babanın sağlığında bu payı alabilirler. Tekvin, bap 25:32-34'te Yakup büyük kardeşi Esav'a isteği üzerine payını veriyor. Aynı kural Sümer'de de var. Sümerce yazılmış Lipit-İştar kanununda bu madde, tabletin kırıklığı yüzünden tam değil (Sümer, Sabil, Asur Kanunları, s. 69, madde 2). Fakat Hammurabi kanununda bunun tümünü buluyoruz. Madde 165: Eğer bir adam büyük oğluna tarla, bahçe ve ev hediye eder, ona bir belge yazarsa, baba öldüğünde o payını ayrıca alır ve baba malının diğer kısmını kardeşleriyle eşit bölüşecektir.
Araplarda zina yapan kadınların taşlanması, Tevrat'ta olmasına karşın (Tesniye, 13-23), Kur'an'da böyle bir ceza yok. Zina cezası ile ilgili dört ayet bulunuyor. Bunlar:
    
Nisâ Suresi, ayet 15-16:

    "Kadınlarınızdan zina yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye kadar, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evinizde tutun. İçinizden zina yapan her iki tarafa ceza verin! Eğer tövbe edip uslanırsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir."

    Nûr Suresi, ayet 2:

    "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz sopa vurun. Müminlerden bir grup da onlara şahit olsun!"
    Nûr Suresi, ayet 3:
    
"Zina eden erkek ancak zina eden veya putperest olan kadınla, zina eden kadın da zina eden veya putperest olan erkekle evlenebilir."

    Taşlanma cezası Sümerlilerin eski çağlarında varmış. Fakat değişik bir nedenden İÖ 2200'lerde Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapılmış sosyal reform metninde, geçmiş zamanlarda olduğu gibi iki koca almaya kalkan kadınlar ve hırsızların, bu fena hareketleri yazılı taşlarla taşlanacakları bildirilmektedir. Daha sonra yazılan kanunlarda bu taşlanma konusu bulunmuyor.
Sümer kanunlarında zina ile ilgili maddeler, kırıklıkları dolayısıyla olsa gerek, yok. Buna karşın Hammurabi kanununda bulunuyor.
Sümer, Babil, Asur Kanunları, s. 198:
"129. Eğer bir adamın karısı bir başka bir erkekle yatarken yakalanırsa onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa, kral da yaşatacak.
"
    130. Eğer bir adam başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür."
    
Sümer'de bekâret konusu önemli görünüyor. Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler kırık ve okunamayan yerleri çok. Okunabilen iki madde bunu kanıtlıyor: Bunlardan birinde, bir kölenin zorla bekâretini bozan 5 şekel (tahminen 40 gram) gümüş vermek zorunda. Diğerinde dul olarak evlenen bir kadın, kocasından boşandığında kız olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Tevrat'ta kural daha katı. Bir kız evlendiğinde bâkire olmadığı kanıtlanırsa taşla öldürülüyor (Tesniye 22: 13-21). Buna karşın, Kur'an'da bekâret konusu ele alınmamış.
Sümer'de tecavüz de fena sayılmış, "Hür bir adamın kızı yolda tecavüze uğrarsa, anne, babası onun sokakta olduğunu bilmemişlerse, kız onlara, 'Tecavüze uğradım,' derse, anne, baba onu zorla erkeğe karı olarak verecekler." (The Ancient Near East, Supplementary Texts and pictures Relating to old Testament, Editted by James B. Pritchard, Princton, 1969, s. 89, 90.)
Tecavüz, Sümer efsanesine bile konu olmuş. Tanrı Enlil, Tanrıların başı olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülmüş.
Aynı olay Tevrat'ta. (Tesniye 22: 28, 29) şöyle:
"Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış bir genç kadınla yatarsa ve onları bulurlarsa, adam genç kadının babasına 50 şekel (şekel Sümerlilerden Akadcaya geçen bir ağırlık ölçüsü birimi) gümüş verecek ve kadın onun karısı olacak."
Eğer adam, nişanlı bir kızla şehirde yatarsa her ikisi de taşlanarak öldürülüyor.
Kur'an'da bu konu yok .
    Sümer'de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam'a, Şaban ayının on beşinde Berat Kandili olarak girmiştir. Sümer Tanrılarının esas adlarının başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50'sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk'a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.
İslam dininde Allah'a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.
Sümerlilere göre ölüler, "kur" adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yeraltı dünyasına gidiyorlar. Tevrat'ta bu; Şeol, Yunan'da Hades, İncil'de, cehennem, İslam'da ahret olarak devam etmektedir. Sümerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yeraltı dünyası; oranın Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyor. Gılgamış'ın çağrısı üzerine arkadaşı Enkidu'nun gölgesi çıkarak iki arkadaş konuşuyorlar. Tevrat Samuel 1:28'de Kral Saul'un isteği üzerine Samuel'in gölgesi yeraltından çıkıyor.
Sümer'de yeraltındaki ölülerin ruhlan için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlar. Ölenlerin arkasından çok fazla ağlayıp sızlanmak onları sıkıyor. İslamiyette de ölüler için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamı. Bizde de, "Çok ağlayıp ölünün ruhunu rahatsız etmeyin," sözü vardır. Yahudilere, Babil tutsaklığından sonra Perslerin etkisiyle, Zerdüşt dininden; ölülerin tekrar dirileceği, cennet, cehennem ve Sırat Köprüsü girmiştir. (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 361.)Kur'an'da Sırat Köprüsü yok. Sümerliler, kendilerinin, Tanrılar tarafından seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrat'ta Yahve, Kur'an'da Allah, İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı. Tevrat Tesniye 14:6; Kur'an Câsiye Suresi, ayet 16; Bakara Suresi, ayet 27.
Sümerliler kadınları bir tarlaya benzetmişler. Aynı deyim hem Tevrat, hem Kur'an'da var. Kur'an'da, "Kadınlarınız sizin için bir tarladır, tarlanıza nasil dilerseniz öyle varın," yazılı (Bakara Suresi, ayet 223). Bunu müfessirler çeşitli şekilde tefsir etmişler. (Bkz. Turan Dursun, Din Bu 3, İstanbul, 1991, s. 28, 28.) Bu tefsirlerde, bir kadınla nasıl cinsel ilişkiye girileceği müstehcen bir şekilde açıklanmaktadır.
Sümerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur'an'da aynı inanış "Levh-i Mahfuz" olarak sürüyor.

    Nemi Suresi, ayet 75:
    
"Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın."
    
Bürûc Suresi, ayet 17, 18:
    
"Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?). Bilakis inkarcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz'da bulunan şerefli Kur'an'dır."

    Bu ayete göre Kur'an bile gökte yazılı bulunuyor. Sümer'den kaynaklanan bir inanç !
 Sümerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7 ağaç, 7 kapı gibi. Aynı şekilde Tevrat ve Kur'an'da da 7 sayısı bolca bulunmaktadır. İslam'a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sümer yeraltı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.
Yahudi dinsel törenleri Babil'den alınmıştır. Onların bu törenlerde söyledikleri şarkılar, Mezopotamya'da yeniyıl bayramlarında söylenen şarkılara benzemektedir. Cinlerin yok edilmesi duaları da Babil kökenlidir.
Sümerliler Tanrılarını sevindirmek, onlardan bir istekte bulunmak, hastalıklardan kurtulmak için veya yaptıkları adaklara karşılık kurban kestirirlerdi. Bu kurbanlar sakatsız ve hastalıksız olmalı ve kurban sahibi vücutça temizlenmeliydi. Kurbanlar, rahipler tarafından özel dualarla kesilirdi. Kurbanın sağ kalçası ve iç organları Tanrıya takdim edilir, gerisi etrafta olanlara dağıtılırdı. İslamlıkta da kurbanlar aynı koşullarda kesiliyor. Yalnız hocanın kesmesi zorunlu değil. Kurbanın sağ kalçası ile iç organlan Tanrı yerine kurban sahibine bırakılır, gerisi dağıtılır.
Sümer'de Erhanedan devrinde Ur Kral mezarlarına göre, Kral ve Kraliçeler askerleri ve etrafındakilerle birlikte gömülürdü. Fakat metinlerde her türlü kurban yazılmasına karşı insan kurbanı yok. Buna mukabil İsrail'de, Yunan'da insan kurbanı yapılmış. (Cyrus Gordon, The Commen Background of Greek and Hehrew Civilization, New York, 1966, s. 225.) İbranilerde ölü veya dirileri kıvandırmak veya şahısların sağlığını korumak için Tanrı ile bir tür anlaşma olarak insan kurbanı yapılmış. (Tevrat, Sauel II 21: 6-9; Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 142.)
Araplarda da bunun olduğunu, hatta Muhammed'in büyükbabasının, "Eğer on oğlum olursa birini Tanrı'ya (veya Tanrılara) kurban edeceğim," dediğini bir kitapta okumuştum. Mezopotamya'dan gelen İbrahim Peygamber bu ilkel âdeti kaldırtmış.
Sümerlilerde, okul tabletlerine göre 6 gün çalışma, 7. gün dinlenme var. Bu Yahudilere Sabbat olarak geçmiş. On emirde "Sabbat'ı düşün, onu kutsal gün olarak gör!" deniyor. 6 gün çalışıp yedinci günü Tanrıya adanmış bir dinlenme günü oluyor. Yahudilere ve Kur'an'a göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlenmiş. Bu günün cumartesi olması da Babillilerden geçmiş. Babilliler her ayın 7. gününde (Şapatu) bir kutlama yaparlardı. Bu üzgünlüğü ve nefis terbiyesini ifade eden ve Satürn gezegenine adanmış bir gündü (Saturday, Satürn gezegeninden gelen bir gün adı, yani cumartesi). Satürn kötü güçlerin temsilcisi idi. Yahudiler bu günün anlamını değiştirerek onu neşeli bir hale koymuşlardır. Onlar cumartesi gününü Tanrı'ya dua ederek, kitaplar okuyarak çeşitli eğlencelerle geçirirler ve en ufak bir işe el sürmezler. İslamiyete bu gün Cuma'ya dönüştürülerek daha hafifletilmiş kuralla alınmıştır.
Sümer yazarlarına ve ilahiyatçılarına göre her insanın ve ailenin bir şahsi Tanrısı veya Tanrısal baba yerine geçen iyi bir meleği vardı. Bu, bir fal, bir rüya veya görünen Tanrı ile bir anlaşma yapılarak belirlenirdi. Bunun görevi, Baştanrılardan, ait olduğu kimse için sağlıklı ve uzun ömür dilemek ve onun isteklerini Tanrılar meclisine iletmek. Tevrat'ta (Tekvin, 31:53), "İbrahim'in, Nahor'un Allahı, babaların Allahı aramızda hükmetsin!)" deniyor. Bu da Sümerlilerin şahsi Tanrısının bir yansıması, İbrahim'in Allahı, İbrahim ile, onu tanıyacağına, kendine Allah yapacağına dair bir ahit yapıyor, onu da sünnet yapılmak suretiyle pekiştiriyor.
Kur'an'da (Kaf Suresi, ayet 17, 18), "Hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın," denmektedir ki, bu da Sümerlilerdeki bireylerin özel Tanrılarını yansıtıyor.
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adında bir yerleri var. İslam inanışına göre de Allah yedi kat göğün üzerinde Arş'ta oturuyor. (Hûd Suresi, ayet 7; Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi, ayet 4.)
Kur'an'a göre (Şûrâ Suresi, ayet 51) Allah, bir insana ancak vahiy yoluyla, perde arkasından veya bir elçi gönderip dilediğini ona bildirir.
Tevrat'ta Tanrı ile şahıslar (peygamberler dışında Musa'nın kardeşi, kölesi İbrahim'in karısı gibi) karşılıklı konuşuyorlar veya insan şekline girmiş melekler Tanrı'dan haber getiriyor veya Tanrı istediğini rüyada bildiriyor.
Sümer'de Tanrı sadece bir kez duvar arkasından konuşuyor (Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor. Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar, Tanrıların isteğini öğreniyorlar.
Tevrat'daki ilahiler, atasözleri ve deyimlerin Sümerlilerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.Sümer atasözleri Tufan kahramanı Zilusudra'ya babası Şuruppak tarafından, Tevrat'ta Süleyman'a babası Davud tarafından söyleniyor. Kur'an da ise Lokman tarafından adı verilmeyen oğluna öğüt veriliyor. Lokman'ın kimliği hakkında çok çalışılmış: bazıları onun peygamber olduğunu, bazıları da çok dindar olduğundan Tanrı tarafından uzun ömür verildiğini, yaşamı boyunca bilgisinin arttığını söylüyor. O, 560 yıl yaşamış ve bir adı da Sümerce Ziusudra gibi ölümsüz anlamına gelen Lubad imiş. Arami edebiyatında Ahiqar, Bizans'ta Planudes olarak ortaya çıkıyor, Bunların hepsi Sümer'deki Ziusudra'ya dayanmaktadır (Paul Lunde, Aesop of the Arahe, Aramco, 1974, March-April, s. 2).
Sümer'de rüyalar Tanrı bildirisi olarak yorumlanıyor. Bu rüyalardan bazılarının etkisi Tevrat ve Kur'an'da görülmektedir. Bunlardan en ilginci Yakub'un oğlu Yusuf'un rüyasıdır. Yusuf, "Rüyamda tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun etrafını kuşatıp benim demetine eğildiler," deyince, kardeşleri, "Bu bizim üzerimize kral mı olacak?" dediler. Yusuf'un ikinci rüyasında güneş, ay ve 11 yıldızın kendisine eğildiklerini söylemesi üzerine, kardeşleri onu öldürmeye karar veriyorlar. (Tekvin, 97:7, 9.)
Aynı şekilde Sümer Kralı Urzabaha'nın yanında çalışan Sargon, gördüğü rüyayı Krala söyleyince. Kral "benim yerime kral olacak" korkusuyla Sargon'u öldürmek istiyor. (Jerrold S. Cooper, Sargon and Joseph, Dream Come True. Biblical and Related Studies, Presented to Samuel lwry, Indiana, s. 33-35.)
Sümer mabet ve saraylarının yapılışında izlenen yol, bunlar hakkında yazılan ilahilerde belirtilmiş. Yapıya başlamak için önce Tanrının önermesi gerek. Bu da genellikle rüyada bildiriliyor. Bundan sonra yapı malzemesi ve sanatkârlar toplanıyor. Yapıya başlamadan ve bittikten sonra temizlik törenleri yapılıyor. Bu yapıların görkemliliği övülüyor, adanma hikâyesi anlatılıyor. Bazı ilahilerde yapıyı yaptıran Tanrı tarafından kutsanmak suretiyle ödüllendiriliyor. Tevrat'ta da aynı yol izleniyor.
Sümer Tanrı evleri hangi Tanrı için yapılmış ise o Tanrının ve ailesinin heykelleri içine konurdu. Kiliselerdeki İsa ve Meryem'in heykel ve resimleri bu âdetin bir uzantısı.
Sümerlilerde rahibeler tapınaklara Tanrının gelini olarak çeyizleriyle girerlerdi. Bu, Hıristiyanlıkta devam etmektedir. Törenlerde Meryem'in heykelinin taşınması, Sümer törenlerinde Tanrı heykellerinin gezdirilmesini yansıtıyor.
Hıristiyanlıkta olduğu gibi Sümer'de de günah çıkaran rahipler vardı, bunlar kırmızı elbise giyerlerdi.
  • 136 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Her şey dört temel düşünceyle başlıyordu; gelenek, onur, disiplin, mükemmellik. Bunlar bakıldığından ana kavramlardı, taşlardı ve belkide oyulmuş sabit heykellerdi ama şu an baktığımızda geniş kavramlardır. İnsan geçmişinde böyle temel kuralları belki de 3000 yıl önce betimledi(kısa bir cümle ile) Onun için hikayede kayıtlı bu düzene yeni bir mesih getiriyordu.Dinde de böyle değil midir?

    Bir kelime, düşünce; toplumları bu denli etkilemiştir.Her mesih kendi toplumunda aydınlanır. Bunu hikayede de görüyoruz , baş karakterimiz kaptan (Keating) kendi okulunun birincisidir. Aslında toplumunda buna ihtiyacı vardır.

    Bahçe sahnesinde kaptana bir soru sorulur. Yıllığı bulmuşlardır, ölü ozanlar derneği nedir diye?
    Kaptan:kendilerini aşacakları bir yer olarak betimler bu yapıyı, hatta biraz ironi yapar ve bir mağarada toplanırdık sözüyle devam eder fakat düşünce açık havayı daha çok sever. Sonrasında şimdiki beyinlerin buna karşı çıkacağını ileri sürer.(nitekim de öyle değil mi? insanların bir çoğu, kelimelerin basit tanımlarına yapışmış durumdadır)

    ve mağaraya gidilir, toplantıyı şu dizelerle açarlar.

    Bilinçli yaşamak için ormana gittim,
    Hayatın tüm iliğini emmek için.
    Doğaya koştum.
    Hayat olmayan şeyleri iteceğim
    ve öldüğüm zaman aslında yaşamış olduğumu göreceğim.

    Sonrasında;şiirlerini ,düşüncelerini, hikayelerini ve kendilerine göre olan tanımlamalarını ortaya dökerler.Hayatın değişik renkleridir aslında bu hikayeler. Kaptan onları biraz daha büyütür sonrasında.
    Nasıl mı?
    Yükselmenin, hatta masa kadar yükselmenin bile aslında bakış açınızı değiştireceğini anlatır. En basitinden yürümek bile size özgü olmalıdır der ve kaptanın ağzında şu sözler dökülür; çoğu kişi sessizdir, çaresizlikle yaşar,buna teslim olur. Buna teslim olmayın ,kalıplarınız kırın.Bir uçurumun ucundaki sürü olmayın, etrafınıza bakın.
    aslında hepimizin bir kabullenmeye ihtiyacı vardır, inançlarımıza yenik düşeriz.İşte bütün basitlikleri ve sıkışmışlığı bu yüzden yaparız.

    Kendimize baktığımızda da öyle değil miyiz? bir yerlere sıkışmış durumdayız. Onun için sevgili kaptanımız aydınlanmak metaforunu basitçe açıklar bize;yol daima ikiye ayrılır ve ben daima az yürünmüş olanı seçtim der.İnsan beynini bu kadar yüreklendiren,kelimelerdir işte.

    Sonlara doğru bir bakmışız ki bir baba ölüm bile olabiliyormuş.Kelimeler zordur. Söylemesi zor şeyler söylediğinde , direndiğinde dünya bile değişir.Belki kendi dünyan , belkide başkasınınki. O yüzden her zaman sabit metaforlar seni sadece geliştirir, sınırlamaz.Bir sıra boyu yükseldiğinde bile kim bilir neler görebilirsin.

    Eğer biz gölgeler haddimizi aşmışsak
    her şeyin tatlıya bağlandığını düşünün
    aslında bu görüntüler oluşurken
    siz kazara burada bulundunuz
    bu zayıf ve garip tema
    bir rüyadan başka bir şey olamaz
    baylar hemen üzülmeyin
    siz affederseniz her şeyi düzeltiriz
    çünkü ben dürüst Pack'ım
    ve haksız yere şanslıyım
    şimdi ejderin dilini kazıyacak
    ve her şeyi tatlıya bağlayacağız
    aksi halde Pack'a yalancı diyin
    o yüzden hepinize iyi geceler
    bana elinizi verin dost olalım...
  • 400 syf.
    ·2 günde·8/10
    "Bazen doğru insanla yanlış zamanda karşılaşıyorsun," dedim yumuşak bir sesle.

    "Evet," dedi. "Sonra her günü zamanı yeniden düzenleyebilmeyi dileyerek geçiriyorsun."

    " Size romantik sıcacık bir yılbaşı hikayesi ile geldim," demek isterdim ama hicbir şey göründüğü gibi değil Kitabın lanse ediliş şekli bu olsa da romantik bir kitap beklentisi ile başlarsanız kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacağınız bir kitap. Ben kitap çıktığında henüz yorumlar başlamadan önce öyle sandım Kitabı aldiğimda yeni yıla girmeden hemen oncesiydi ve ne güzel tatlı romantizm dolu bir kitap okuyacağım modundaydım. Kapağına zaten bayıldım. Birçok olumsuz yorum okusam da okuyayım ve kendim karar vereyim dedim ve işte benim yorumum

    Ilk görüşte aska inanır mısınız?
    Peki bir insanı tek bir an görüp onun hayatınızın insanı olacağı fikrine? Benim içimdeki umutsuz romantik inanıyor.

    Bir noel zamanı.
    Laurie kalabalık otobüste giderken buğulu camdan durakta oturan bir adamla gözgöze geliyor. Böyle zamanın durduğu ve karşılıklı yaşanan bir an. Ama o ne otobüsten inebiliyor neden gizemli yabancı otobüse binebiliyor. Peki olay burda kapanıyor mu? Hayır tabiki. Laurie heryerde arasa da bulamıyor. Bulduğunda ise artık çok geç. Çünkü gizemli yabancı en yakın arkadaşı Sarah'ın sevgilisi olarak karşısına çıkıyor ay çok korkunç bence

    Arkadaşlık mı aşk mı ikileminde arkadaşını seçse de her şey burda son bulmuyor. Tam olarak 10 sene sürüyor. Bu süreçte zaman atlamalariyla aralarında ki ilişkiyi okuyoruz bizde.

    Şimdi beklentim tabiki bu değildi. Ama Sarah'ı ben bile bu kadar seviyorken onların sevmemesi düşünülemez. Jack karakterinden nefret ettim. Hele ki başlarda asla tahammül edemedim. Ama zaten yazarın yapmak istediği bize Jack'i sevdirmek değildi.Yapmak istediği sinirlerimizi bozmayı ve bunu sonuna kadar başardı. Biz avaz avaz aşklarını yaşamalarını beklerken beklediğimiz o sahneler asla olmadı.

    Kitabın başlarında sıkıldım hatta ne okuyorum neden okuyorum sorunsalına düştüm Kitao akıcı olmakla birlikte oldukca durağan bir kitap. Ne olacak diye merak ederken sayfaları hizla çevirdim.Ama öyle bir son yazılmıştı ki kitaba bana göre her şeyi telafi etti. Beklediğime ve okuduğuma değdi dedirtti.

    Toparlamam gerekirse doğru insan - ( ki Jack ne kadar doğru insan olabilirse sana hala gıcığım Jack bunu bilesin!) - yanlış zamanlar silsilesi hikayesiydi. Herkese tavsiye etmem çünkü neden edeyim? Karakterlere gıcık olup bana mı kızasınız? Ama zamana yayılan bu tarz hikayeleri seviyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap diyor ve kaçıyorum