• 195 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

    Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

    *

    Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

    Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

    Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

    Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

    Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

    Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

    Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

    "Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

    Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

    Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

    Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

    Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

    Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

    Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

    Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
    Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

    Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

    Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

    ”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

    Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

    *

    İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

    Sağlıcakla...
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkes hayattan bir şey almak ister fakat ona bir şey vermek istemez..

    1898 yılında yazdığı kitaptan sonra kilise tarafından rahat bırakılmamış ve sonrasında Rusya’dan Yugoslavya topraklarına sürgün edilmiş Grigory Spiridonoviç Petrov’un Finlandiya ziyaretleri sırasında gördüklerini kaleme alıp Saraybosna’ da bastırdığı kitap: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”
    600 yıl boyunca İsveç krallığı altında, daha sonra Sovyet rejimine bağlı yaşamış bir milletin, 1919’da -tam 100 yıl önce- ilan ettiği anayasası ile başlayan uyanışı ve bu temellerin nasıl atıldığını anlatan deneme tarzı bir eser. Petrov kitabında bu yeniden doğuşun sadece düşünsel boyutunu anlatılmış olsa da bu düşünce boyutunun ispatlandığı ve bu bakış açısı ile yükselebilineceğini kanıtlayan birçok örnek ortaya koymuş. Bu düşünsel boyut içindeki gözlemler o kadar yerinde ki 100 yıl önce yapılan bu tespitlerin doğruluğu, bugün Finlandiya’nın refah seviyesiyle tüm dünyaya zaten gösterilmiş durumda.
    Ama asıl önemli olan bu kitabı okumak değil, okuduktan sonra şu soruyu sormaktır: Bataklık halindeki bu topraklar ne oldu da “Beyaz Zambaklar Ülkesi” haline geldi?
    Bu soruyu cevaplamaya başlayınca durum yavaş yavaş içler acısı bir hal almaya başlayacak. Neden mi? Çünkü kıyaslayacaksınız.. 600 yıl başka bir devletin tahakkümü altında yaşamış bir ülkenin bugün gelmiş olduğu nokta ile 600 yıl birçok devlete tahakküm kurmuş bir devletin (Osmanlı) bugünkü durumunu kıyaslayacaksınız ve içiniz acıyacak. Gelişme, sanayileşme, üretim, eğitim, bilim, sanat ve teknolojide ilerleme adına yapılması gereken hiçbir doğru hamle olmaz mı? Diye soracaksınız.. Ama olmamış işte. 100 yıllık Finlandiya bugün dünyanın en iyi eğitim sistemine sahipken biz eğitim konusunda neden bitik bir durumdayız? Bilim, sanat, teknolojide neden ortaya koyulan hiçbir şey yok, neden üretim yok? Diyeceksiniz.. Sonra bu soruya bizim ülkemizde bazı kesimler ki -bana göre bir adım ileri gidemememizin en büyük sebepleri onlardır- coğrafya kaderdir diye zırvalıklarla cevap verdiklerini göreceksiniz. İşte bu kitap bu tezin ne kadar saçma olduğunun en büyük ispatıdır. Bunu artık kabul etmeliyiz coğrafya kader filan değildir. Eğer coğrafya kader olsaydı bugün Güney Kore ile Kuzey Kore arasında 100 yıllık fark olmazdı. Meksika ile Amerika resmen farklı çağları yaşamazdı.
    Coğrafya hayvanların kaderidir. İnsan doğaya mahkûm değildir: Ne iklim ne de coğrafya insanı yapacaklarından alıkoyamaz. Benzer coğrafya şartlarında yaşayan insanlar birbirlerini andıran tepkiler gösterecek diye bir şey yoktur. Bilim, bu tür yaklaşımları kabul etmez. Bilim, gözleme ve deneye dayanır. Doğru yönetim bir ülkeyi ileri götürürken yanlış yönetim geriye götürür. Bunun kaderle bir ilgisi yoktur. Kader, beceriksizliğin, çalışmamanın, yeterince mücadele etmemenin suçu üzerinden atmanın yoludur. Varoluşcuların en başında gelen Sartre bile “var oluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir” der. Coğrafya kaderdir felsefesi antik çağda ortaya atılmış ve orada kalması gereken bir düşüncedir. “Coğrafya kaderdir” ifadesi tembelliğin bahanesidir.
    Kitabın konusu gereği başta Finlandiya olmak üzere dünyanın refah düzeyi en yüksek 10-15 ülkesine bir bakın, araştırın. Eğitimi, bilime, sanata ayrılan bütçeleri ölçün biçin. Çocukların ve gençlerin uğraşlarını bir inceleyin. Tv programlarında ülkelerin aydınlarının tartıştıkları konuları sorun soruşturun.
    Finlandiya
    Norveç
    Kanada
    Amerika
    İngiltere
    Yeni Zelanda
    Avustralya
    Almanya
    İsveç
    ...
    Acaba kaç tanesi Hristiyancılık ideolojisi üzerine temellerini atıp bugünlere gelmiş. Şu saydığım ülke vatandaşlarının neredeyse yüzde 70’i herhangi bir dine mensup değil. Ya da “Fin”cilik, “Amerikan”cılık, “Kanada”cılık, “Alman”cılık vs vs vs ideolojileri ile milliyetçilik akımı üzerinden ilerleme kaydeden gördünüz mü? Tüm bu ideolojilerin dışında ortaya koyduğu tüm fikirleri herhangi bir kişinin, liderin arkasına sığınarak gerçekleştiren var mı? Acaba bu ülkelerde de fen bilimlerinden daha çok rahip, rahibe, papaz yetiştiren okullar mı var? Buradaki gençlerde acaba okumak, kendini geliştirmek ve ortaya bir şeyler koymaya çalışmak yerine İsveç halk evlerine ya da Hollanda ülkü ocaklarına ne bileyim İtalyan manastırlarına gidip goygoy mu yapıyorlar? Neyse daha bunlar gibi sayısız örnek verilebilir... Eee deveye sormuşlar boynun neden eğri, nerem doğru ki demiş...
    Adamlar 17. yy da rönesans ı tamamladı kilise çöktü ve bu sayede çağ atladılar bizde hala islamcılık diye geziniyorlar. Fransız ihtilali oldu bitti 1 milyondan fazla insan öldü, çok uluslu devletler yıkıldı. Neredeyse dünyanın tüm milletleri devletlerini kurdu. Koskoca Nazi Almanya’sı çöktü.. Ama 2020 yılında bizde hala milliyetçilik üzerinden siyaset yapıp memleketi bir yerlere getireceğini sananlar var. Kraliyetle yönetilen ülkelerde kurucu kralların soyundan gelenler babasının adıyla siyaset yapamaz oldu bizde hala Kemalistler kol geziyor. Piyasada tarikatı cemaati şeyhi müridi saçma sapan bir sürü oluşum bir sürü din tüccarı bitmek bilmiyor.. Ülkede okuma oranı desen yüzde 1, onun yüzde 70’de saçma sapan kitaplar...
    Neyse uzun lafın kısası ve işin özü şu: eğitim, eğitim ve yine eğitim...
    Ve bu eğitimle inşaallah gelecek, bizim çocuklarımız için daha güzel olur..
    Herkese iyi okumalar
  • 208 syf.
    ·10/10
    Kitabın adını ilk duyduğumda batılı bir köylü hikayesini okuyacağımı sanmıştım. Ama alakası yokmuş. Gayet şehirli, ortanın üzerinde gelire sahip bir ailenin gittiği her okuldan atılan problemli(?) ve serseri(?) oğlunun güncesini okuyorsunuz. Holden Caulfield, Serseri mi gerçekten? Eğer öyleyse böyle serseriye can kurban. Holden, akademik başarısı düşük ama duygusal zekası çok yüksek bir genç bence. Etrafındaki ailesinden, arkadaşlarına, öğretmenlerine kadar herkesin yapmacık davranmasına tahammül edemiyor o kadar. Herkesin olduğu gibi davranmasını istiyor, çukurları yüzünden veya başkalarına hoş görünmek için doğal davranmadıklarını görünce tepki gösteriyor bu da çoğu yerde tepki almasına ve okuldan atılmasına sebep oluyor. İlgi duymadığı derslere çalışmak istemiyor. İlgisini çeken şeyler ise puan getirmiyor, sözel ifade dersinde aslında konuyu dağıtan öğrencinin farklı konulara atlamasının Holden’ın baya ilgisini çekmesi gibi.Ailesine de çok düşkün. Ölen kardeşini hiç unutamıyor ve onu sevmekten vazgeçmiyor.Abisinin çok iyi bir yazar olduğunu düşünüyor. Hatta Hollywood’un onun kalitesinin altında olduğunu ve onun kalitesini düşürdüğünü düşünüyor. Bir yazarın entellektüelliği hakkında yorum yapabilecek kadar entellektüel bir çocuk bence. Çünkü sevgili serserimiz okumayı çok seviyor. Küçük kız kardeşi Phoebe’ye de çok düşkün. Onun ailenin en zekisi olduğuna inanıyor, ve onu mutlu edecek şeyler almaya bayılıyor. Anne ve babası ona karşı biraz daha anlayışlı olsalar onlara da daha düşkün olabilirdi belki.Ayrıca kızlara bakış açısı da çok değerli ve takdire şayan. Akranları gibi kızlarla ilgili sadece cinsellik üzerine konuşup durmuyor. Bilakis bunu iğrenç biliyor. O bir kızın dama oynarken taşlarını tahtanın en arkasına sırasına niçin dizdiğiyle yani ilgilendiği bir kızın iç dünyasıyla daha çok ilgileniyor. Hatta vakit geçirmek için çağırdığı kızla bile evlilik planları kuruyor, lüks içinde yaşar gideriz demiyor. “Ben çalışır, sana bakarım.” diyor. ( Onayladığımdan değil, ama masum hayaller kuruyor.)Ve geleceğe dair planları... Zengin bir ailenin oğlu sayılan Holden’in gelecekte hiç de öyle zengin olmak, lüks içinde yaşamak gibi bir derdi yok. Bir çiftlikte işçi olarak da çalışabilir, bir benzincide de. Hatta yapmacık insanlardan ve kendini ifade etmek veya edememekten o kadar sıkılmışki, insan kalabalığının içinde hiç konuşmadan dilsiz taklidi yaparak sıradan bir işçi olarak çalışmak istiyor. Hatta dilsiz biriyle evlenmek... Aslında Holden ne mi olmak istiyor ? Bir şairin şiirinde bahsettiği gibi çavdar tarlasında çocuklar oynarken düşmesinler diye uçurumun kenarında bekleyip onları tutmak istiyor. Hayatta en çok yapmak istediği şey çavdar tarlasında çocukların güvenle oynamasını sağlamak . “İşte bittim buna” Holden’ in deyimiyle.
  • Ölümü Düşünmek
    FARZET Kİ ÖLDÜN
    İstersen gel bir beş dakika ölümü düşünelim…
    AZRAİL hiç hazırlıksız geldi dikildi başına.
    Ama senin ölümünü nasıl mı? Şöyle:
    Düşün ki hiç hesapta olmayan, hep ertelediğin, ölüm; sana genç yaşta geldi…
    Kılmadığın namazlar, her şey bir anda gözlerinin önünden geçti.
    Dünyada AKLINDAN GEÇİRDİĞİN HAYALLER BİR ANDA SİLİNDİ BEYNİNDEN SADECE aklına İslam için yapmadığın es geçtiğin şeyler geldi sorgu sual esnasında ki durumun geçti gözlerinin önünden…
    VE Azrail Çırpınışına bakmadan Ruhunu çekmeye başladı parmaklarının Ucundan…
    Acıta acıta dikene takılmış keşe gibi çekmeye başladı ruhunu..
    Nefes hırıltılarının sesi korkutucu.. Tıkanmış lavabo gibi sanki.
    Vücudun fazla dayanamadı bu duruma
    VE artık Ruhun bedenden ayrıldı… Bedenin de HAREKET KALMADI..
    Bir et yığınından başka bir şey değilsin artık, çalışma yok eğlence yok sessiz sedasız bir taş gibi korunmaktan acizsin artık, iğne batırsalar duymaz suya atsalar niye atıyorsunuz diyemezsin artık.
    Çünkü sen ölüsün…
    Eve haber saldılar; çocuğunuz hakkın rahmetine kavuştu…
    Aldılar seni sana özel tek kişilik odaya ağırladılar…
    Morgdasın…
    Buz gibi bir mekân…
    Birazdan sevdiklerin başına üşüşüp ağlayacaklar…
    Eğlenirken pavyonda diskoda gece aleminde yapma etme diye ağlamayanlar sen ölünce ağlayacaklar iş işten geçince yani.. Her neyse işte sen artık ölüsün..
    Beyaz kefenin başucu en yakının tarafından açılıyor…
    Seni gören fenalık geçiriyor…
    Sana can veremiyorlar…
    Sen morgda bir kişilik yeri işgal ederken boyuna göre küçük yatağın (kabrin) çoktan hazırlanmış…
    Ölümü düşünmemişken işte ölüme adım attın hiç ummadığın bir zamanda…
     O geceyi tüyleri diken diken eden yerde geçirirken sıcacık yatağın korku salacak evdekilere…
    Rahmetlinin yatağıydı diyecekler…
    O odan korku salacak…
    En sevdiklerin bile korkacak senden, Hareket etmeyen bedenin onlara korku filmi gibi gelecek Hâlbuki müdafaasız kendini savunamayan bir et yığını olduğunu unutacaklar… En sevdiğin kucağına aldığın çocukların yanaşamayacak yanına sokulamayacak bedenine korkacak senden… Biran önce gömmek isteyecekler başlarından atmak istercesine.
    Ölümün birçok kişiye kısa zamanda unutacakları önemli dersler verir…
    Ölümünle kimi dul kalacak, kimi yetim…
    Kimine evlat acısı tattıracaksın, kimine adını koyamadığımız acılar…
    ALLAH RAHMET EYLESİN DİYECEKLER ARDINDAN.
    Sen hala o soğuk yerdeyken cenazenin kılınacağı camii ve kılınacak namaz vakti belirlenmiş ve kısa bir zaman diliminde yakın çevrene bildirilmiştir…
    Cepten arayanlara şu ses ne güzel mesaj verirdi:
    “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor…
    Lütfen tekrar denemeyiniz. Ona artık ulaşamazsınız…
    O artık dünyalı değil…
    Lütfen numarasını silin…”
    Numaran anında silinir…
    Telefonlardaki numaran ölüm kokar…
    Sen morgdayken ölüm ve ölümün konuşulacak evlerde…
    Ne kabare programları güldürür ne de savaş görüntüleri üzer…
    Gündemde sen varsın… Ölümün var…
    Şu konuşmalar çok işitildi:
    _ Acaba sıra kimde?
    _ Senden sonra acaba kimin adı okunacak?
    _ Daha dün görüşmüştüm!
    _ Hala inanamıyorum!
    _ Demek ki ölümün yaşı yok!
    _ Bir gün biz de öleceğiz…
    Ve sabah olur…
    Dünyada bir gün bile kalmana razı olmazlar…
    En sevdiğin kişiler seninle gelmez kabire mesala,
    AMELLERİNLE BAŞ BAŞA KALIRSIN..
    NE BİR YARDIMCIN OLUR BENİ KURTARIN DİYECEĞİN NE BİR AİLEN,
    ALLAH’IM deyip inlesen de kimseden zerre fayda olmaz sana…
    İlk kez varlığın sıkıntı verir…
    Sen hala oracıktayken ğasilhane kapısına adın yazılır…
    Orası ne hamamdır ne de evindeki banyo…
    Ömürde bir defa yıkanılan bir yerdir orası…
    Buz tutmuş bedenin sıcak sular altında çözülürken tenine dokunanlara unutamayacakları bir ürperti verirsin…
    Ve ölümünden sonra ikinci durağın olan tahtadan yapılmış bir binek kapı önünde seni bekliyor…
    Ömürde bir defa binilen tek binektir o…
    Ve iki üç kişinin yardımıyla cansız bedenin tabuta koyulurken kılını dahi kıpırdatamayacaksın…
    Yine ömründe ilk ve son kez bineceğin bir araba sana özel kiralanmış…
    Ve yola koyuluyorsun…
    Canlılar arasında kıvrıla kıvrıla ölüm dansı yaparak en azından Cuma kıldığın camiye geliyorsun…
    Daha doğusu getiriyorlar…
    O kalabalıkta tek ölü sensin…
    Ve sana ölü muamelesi yapacaklar…
    Çünkü sen ölmüşsün…
    Musalla taşı…
    Taşların en ürperteni! Taşların en acımasızı! Taşların en soğuğu!
    Senin için toplanan kalabalık, öne geçmen için yol açıyor…
    Ve o taş kim bilir kaçıncı konuğunu ağırlıyor! Ne ölüler geçti o tezgâhtan!
    Senin oradaki varlığın bir sünnet namazına vesile… Kılınan namazdan sonra; Rahmetliyi nasıl bilirdiniz? Sorusuna seni tanıyan da tanımayanda iyi bilirdik derler. İşlediğin günahları gözlerinin önüne getirdiğinde iyi ki bilmiyorlar dersin…
    Ürperttiysem bana kızma! Bu, senin, dünya hayatına yeni bir bakış açısı yakalaman içindi…
    Çünkü ölümü düşünmek az hata yapmanı sağlar…
    ÖLÜMÜ UNUTMA EY KARDEŞİM ÇÜNKÜ O ANİ GELİR…
    HAZIRLIKLI OL… ÖLÜM ÇOK YAKIN…
    __________
    Mustafa Kuş.
  • 152 syf.
    Kitabın ilk yayınlanma tarihi 1991 ancak dilimize kazandırılma tarihi 2018. Okumaya başlayacaklar bunu unutmasınlar çünkü yazarın şikayet ettiği televizyon artık yerini bambaşka bir şeye bıraktı, internete.

    Orijinal adı "Dumbing Us Down" olan kitap dilimize "Aptallaştıran Eğitim" olarak çevrilmiş. Yazarın savunduğu görüş; okulların eğitim kelimesinin hakkını veremediği, makineleşmiş bir toplum yetiştirmek üzere kullanıldığı yani tek tip bireyler ürettiği, bireysel gelişime(mahremiyet, çeşitlilik, bireysellik gibi kavramlara) izin vermediği, toplumun bir çok sorununun altında da aslında planlanmış bir düzenin yattığı fikridir. Yani bu sorunlar bilinçli olarak çözülmemektedir, bunun bir çok sebebi olduğu gibi en büyük sebep yine güç ve maddi çıkarlardır. Yani birileri bu durumdan çıkar ve kazanç sağlamakta diyor yazarımız.

    Bu noktada da aklımızda bulundurmamız gereken bir konu var. Yazar Amerikan eğitim sistemini eleştiriyor, yani onların 90'lı yılllardaki eğitim sistemlerine yönelik bütün bu eleştiriler. Bu yüzden "Evveeeet, aynısı kaynımda da var!" demeden önce dönem şartlarındaki durumu oturup biraz düşünmek gerekiyor.

    Eleştirilen konularda ortak noktalar da yok değil tabii, mesela okul zili. Çocuklarda görülen dikkat eksikliğinin en büyük sebeplerinden birisi olarak; okullarda matematik dersi görürken bir zilin çalması ile anında kesilen eğitim faaliyetinin(işin yarıda bırakılması) ardından başka bir zille başlayan tarih dersi gibi bambaşka bir dünyaya adım atılmaya çalışılması gösterilmiş. Hiçbir konuya yeteri kadar ilgi beslenmediği ve bu yüzden öğrenciler açısından yeteri kadar yararlı olamayacağını savunuyor yazar.

    Eleştiri, eleştiri ve daha çok eleştiri, peki çözüm ne? Çözüm sunmadan sadece eleştiri yapmak çok sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerek. Yazarın çözümü "ailede eğitim" veya "ev okulu eğitimi" olarak adlandırdığı sistem. Çünkü yazarın bir başka eleştiri konusu da çocukların okul adı altında ailelerinden uzak kalmaları sebebiyle yeterince sevgi görememeleri, bunun sonuçları olarak da gençlerdeki kısa süren evlilik ve sorunlu boşanmalar gibi toplumun yapısını oluşturan aile kavramının giderek zayıflaması. Ülkemizde de bu fikri hemen kabul edecek bir çok ebeveyn olabilir, aman hemen kendinizi belli etmeyin çünkü tam burada yazardan size de bir eleştiri geliyor.

    "Aile programı oluşturmak konusunda tıpkı benim gibi sizlerin de bir sürü fikri olduğunu tahmin ediyorum. Aksi yöndeki söylemlere rağmen okul eğitiminde reformu gerçekleştirebilecek, köklü düşüncelerin harekete geçmesindeki en büyük sorunumuz, çocukların tüm zamanını yönetmede büyük çıkarlarımızın olması ve şu andaki haliyle okul eğitiminden fayda sağlamamızdır."(sayfa 64)

    Yani bir düşünün çocuğunuz okula gitmeseydi ve evde kalsaydı nasıl bir tablo oluşurdu? Günümüzde bir çok anne ve baba anaokulu ve okul öncesi eğitimden mutlu çünkü bu sayede onları başkalarına emanet edip, kendileri de uzun sürecek mesailerinin yolunu tutmaktalar. İşte tam da bu noktada bir çok öğretmenden duyduğumuz o ortak şikayet baş göstermekte "kendileri katlanamadıkları çocuklarını bize musallat edip bir de eğitemiyoruz diye şikayet eden veliler var!" Burada kim haklı kim haksız bir kenara bırakırsak eğer, yazarın o dönem için televizyonu örnek göstermesi benimse günümüz için interneti örnek göstermem yeterli olacaktır. Aileler, youtube açtıkları telefonlarını çocuklarının ellerine tutuşturuyorlar ve ta daa! o da nesi, gayet uslu bir çocuk, kim diyor yaramaz diye?

    John Taylor Gatto ailede eğitim derken aslında çocuğun kendine ayıracağı sürenin artmasından da bahsetmekte. Yani okul saatlerinin artırılmasına veya okul sayısının artırılmasına kesinlikle karşı çıkıyor. Kitap yazarın önceden yayınlanmış konuşmalarından bir derleme aslında, tam hatırlayamadım ancak ilk kitabı olması da muhtemel. Bu yüzden çözüm kısmında ortaya bir fikir koysa da sanki o zamanlar kendisi de tam olarak ne yapılması gerektiğine karar verememiş gibi, en azından ben böyle hissettim. Kitabın kısa olmasının da büyük bir etkisi var. Birazcık da kendisini pohpohlamış sanki, bana şu ödül verildi bu ödül verildi, yılın öğretmeni seçilme konuşmam, gibi açıklamalardan anladığım kadarıyla "sen kim oluyorsun da konuşuyorsun lan değişik" gibi eleştirilere maruz kalmak istememiş gibi, bu görüşüm o dönem için doğru olabilir.

    Yazar aynı zamanda öğretmen, bu yüzden eleştirilerinin çoğunda haklılık payının yüksek olduğunu düşünüyorum ancak yorumlarından kendi çocukluğuna bir özlem duyduğu da söylenebilir. Bu durumu bazı öğretmenlerimizin köy enstitülerine duyduğu özleme benzettim doğrusu. Şimdi işliyor olsaydı aynı gelişimi sağlar mıydı bilmiyorum ancak, ilk aklıma gelen şey bu oldu.

    Kısacık bir kitap için baya uzun bir inceleme oldu biliyorum ancak ülkemizdeki kritik sorunlardan birisinin eğitim olduğunu düşünürsek, üzerinde uzun uzun konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Kitapta yazarın çok haklı olduğu bir konu var. Çocukların eğitimini sadece okullara bırakmamak gerekiyor, yani ben okula gönderiyorum, kursa gönderiyorum, özel ders aldırıyorum daha ne yapayım diye düşünmekten ziyade ebeveynler çocuklarıyla kendileri de vakit geçirmeli, onlarla yeterince ilgilenmeliler.

    Yazarın çok değişik bir fikri daha var, öğretmen olmak için diplomaya ihtiyaç duyulmaması gerektiğini ve eğitimin tekel olmaması, serbest piyasa şartlarının oluşması gerektiğini savunuyor. Farklı bir bakış açısı ile yaklaşırsak udemy, coursera, khan academy, universite plus, udacity, ted gibi online eğitim kaynaklarının ortaya çıkmasındaki temel fikir de aslında bu olabilir. Eğer yazarın hayal ettiği şey gerçekten bu ise, kendisinin ileri görüşlü bir insan olduğu söylenebilir.
  • 92 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın başlangıç cümlesi okuyucuda ilgi uyandırma, sorgulama duygularına yönelik hazırlanmıştır. “ Güneş neden hep sabahları doğuyor?” Bu giriş cümlesi okuyucuyu sorgulamaya yönlendirmekle kalmayıp hayal dünyalarını genişletecek farklı düşünme yollarına da sevk ediyor. Bu şekilde aslında yaşamdaki sıradanlığa bir eleştiri getiriliyor. “ Neden hep aynı? ” cümlesi ile de bu eleştiri açıkça dile getirilmiştir. Yapılan şeylerin neden hep birbirinin aynısı olduğu, daha genel bakacak olursak her günün neden bir öncekinin aynısı olduğu sorgulanmış ve aslında bu rutin düzeni değiştirmenin çok kolay olduğu ifade edilmiştir.
    Kitapta hayal gücünün sınırlarını zorlamak ve hayal gücünün insan yaşamındaki olumlu etkisini yansıtmak üzerinde durulmuştur. Çocukların birçoğunun fazlaca korktuğu karanlık aslında bir şans olarak nitelendirilmiştir. Aydınlıkta her şey açıkça görülebiliyor. Her şey aynı yerinde ve eski düzen devam ediyor. Fakat karanlık, insana hayal gücünü kullanabilmesi için büyük bir şans tanıyor. Karanlıkta istediğin şeyi hayal edip o şekilde görebilirsin. Odanın rengini mi değiştirmek istiyorsun. Çok basit. Karanlıkta bütün renkler emrine amade. “ Karanlık boşluk demek. Ve boşluğu doldurmak çok kolay.” Kitapta yer alan bu kısım çocukların hayal güçlerini canlandırmak, onlara karanlıktan korkmamayı öğretmek için büyük önem taşımaktadır. Hayal gücü ve karanlık fobisinin yanı sıra okuyuculara kazandıracağı bir başka artı ise onlara yetinmeyi öğretmesidir. “ Geceyi bekle ve istediğin eve hiç para vermeden sahip ol.” İfadesi bunun en büyük kanıtıdır. Özellikle çocuk yaşlarda görülen sürekli bir şeylere sahip olma ve eldeki ile yetinmeme durumu kitabın bu kısmı ile aşılabilir. Yeni bir oyuncak mı istiyorsun? O halde karanlığı beklemeli ve onunla oynadığını düşlemelisin. Peki ya yeni bir elbise? Gece üzerinde o elbise ile bahçede gezdiğini düşünmek istemez misin? Karanlığın gücü okuyuculara farklı açlardan yansıtılmaya çalışılmıştır. “ Karanlıktan korkmuyorum. Karanlığı elimden almalarından korkuyorum.” Bu sözler hayal gücünün insan için vazgeçilmez olduğunu ifade etmektedir.
    “ Elmas çok mu değerli? Benden değerli değilse en değerli şey benim.” Bu tümevarım cümlelerinden hareketle aslında kişilerin hayatlarındaki önem sıralarına değinilmek istenilmiştir. Bu bölümden hareketle öğrencilere kendi yaşamlarındaki öncelikleri yazmaları ve sıralama yapmaları istenebilir. En önem verdikleri şeyin sebebi sorulabilir. İnsanların değer ölçütü olarak parayı baz aldığı çağımızda asıl değer verilen şeylerin duygular olduğu ve kaybedilmemesi gerektiği bu ifadelerle kazandırılabilir. “ Dünyadaki en değerli şey bensem sana kendimi hediye ediyorum. Doğum gününü benimle geçir.”
    Kitapta annenin kızına söylediği “ Önce o oyuncağı gerçekten isteyip istemediğini düşün. Heves mi değil mi?” sözü çocukların israftan kaçınmaları için güzel bir ifadedir. Okul öncesi ve ilköğretim dönemi çocukları biraz önce de belirtildiği gibi çoğu zaman görüp beğendikleri her şeye sahip olmak isterler. Fakat birkaç gün sonra heveslerini alıp bir kenara atarlar. Kitap, bu açıdan israf etmemeyi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını düşünmeyi aşılamaktadır.
    İnsanlar yaşam boyunca gelecekte neler olacağını bilme arayışında olmuşlardır. Gerek basit gerekse bilimsel düzeyde geleceği tahmin etmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Fakat bunu yaparken içinde bulundukları günü unutmuşlardır. Geleceği bilmek için harcadıkları gün sayısı, kendileri için harcadıkları gün sayısının üstüne geçmiştir. “Olacakları önceden bilsen ne zevk alabilirsin ki hayattan?”. Kitapta da yazıldığı gibi gelecekte olacakları bilmek yaşanılan anın değerini kaybetmesine sebep olur. Mesela bir köpeğiniz var ve iki hafta sonra öleceğini biliyorsunuz. O iki haftayı nasıl geçirirdiniz ki? Köpeğiniz için her gün üzülmez miydiniz? Oysa bunu bilmeseydiniz onunla oynamaya devam eder, mutlu anılar biriktirebilirdiniz.
    “ Pamuk prensesin adı prenses değilken Pamuk”. Altında farklı anlamlar barındıran bu cümle ile öğrencilere kişilik açıklaması yapılabilir. İnsanların sıfatları, statüleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun her şeyden önce insan oldukları bilinci yerleştirilebilir. Kişilere gösterilen saygının ya da duyulan sevginin sebebi onların sıfatları olmamalı, kişilikleri olmalı. Arkadaşınızı saçı sarı olduğu için sevmezsiniz ya da babanızı avukat olduğu için sevmezsiniz. Onlara değer verdiğiniz için seversiniz. Onları karakterleri ile seversiniz. Bu yüzden insanlara gelip geçici özellikler üzerinden değil, insani değerler üzerinden bakmak gerekir.
    Yaşanılan her şeyin anlamı vardır. Okula gidersiniz çünkü öğrenmek istersiniz. Annenizi kucaklarsınız çünkü onu seversiniz. Hayatınıza baktığınızda tüm eylemlerin aslında bir anlam içerisinde gerçekleştiğini görürsünüz. Hiçbir şey anlamsız değildir. Size göre yaptığınız en anlamsız şey bile ya eğlenmek içindir ya da düşünmek için. Ama mutlaka bir anlamı vardır. Kitapta da yaşamdaki her şeyin bir anlam barındırdığından bahsedilmiştir. Öğrencilere bu kısımda yaşamlarındaki bazı olayların anlamları sorgulatabilir. Mesela neden her gün kahvaltı yapıyoruz? Ya da neden hayvanlara iyi davranmak zorundayız? Büyüklerimizin ellerini öpmemizin anlamı nedir? Vb sorularla öğrencilerin düşünmeleri ve tartışmaları sağlanabilir.
    Kitaptaki kahraman aslında yalnız bir çocuktur. Çok arkadaşı yoktur. Yapılan çalışmalara bakıldığında yaratıcı kişilerin yalnız kişiler oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kahramanımız da gerek sözleri, gerek yaptıkları gerekse hayal gücü ile yaratıcı kişiliğini vurgulayan bir bireydir.
    Kahramanımız, okuldaki arkadaşına her gün farklı bir isim takıyor. Ve o kişi o gün arkadaşının taktığı isim gibi oluyor. Örneğin “ Bugün sus ol” diyor ve arkadaşı gün boyu susuyor. O gün ismi ne ise o şekilde davranıyor. Her gün yeni biri olmak arkadaşının da hoşuna gidiyor. Bu kısımda öğrencilere o gün ne olmak istedikleri, bunun nedenleri ve bu durumda nasıl davranmaları gerektiği sorulabilir. Yaratıcı düşünme becerilerini geliştiren bir etkinlik niteliği taşıyabilir.
    Anlatmak için konuşmak şart değildir. Bazen bir hareket, bazen de bir bakış bile anlatılmak istenen her şeyi anlatabilir. Bebekler konuşamadıkları halde anneleri onların neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilirler? Veya hayvanlar konuşamadıkları halde onlara yardım etmemiz gerektiğini ya da sevmemizi istediklerini nasıl anlarız? Bazı düşünce veya hisleri anlatmak için de kelimeler yetersiz kalabilir. Biri size gelip ağladığında onun üzgün olduğunu anlarsınız. Konuşmasına gerek yoktur. Buna yönelik başka örnekler olup olmadığı öğrencilerle tartışılabilir.
    Kitabın başında da belirtildiği gibi her günün birbirinin aynısı olmasına karşı bir sorgulama kitabın genelinde hissediliyor. Kahramanımız, farklılık için kendince bir oyun buluyor. Her gün aynı saatte pencerenin önüne geçerek gözlerini kapatıyor ve annesi aç diyene kadar açmıyor. Ama daha sonra farklılık için yaptığı şeyin bile her gün yaptığı aynı şey olduğunu fark ederek bu oyundan vazgeçiyor.
    Çocukluğun masum bakış açısı “ Benim zarar vermediğim bir şeyden neden bana zarar gelsin?” sözüyle tam olarak açıklanmıştır. Dünyadaki bütün insanlar bu düşünceye sahip olmasalar da bir şeye zarar vermenin kötü bir davranış olduğunu ifade eden bir açıklama yapılabilir.
    Ailelerin çocuklar üzerinde korku hissettirmeye çalıştığı şeyler genelde kendi korkuları olmuştur. Yabancılardan uzak durulması yani onlardan korkulması gerektiği tüm ailelerin çocuklarına öğrettiği başlıca kurallardandır. Ama bu korku hissi çocuklarının korkuları yerine aslında kendi korkularıdır. Kedilerden korkan bir anne bunu çocuğuna da yansıtır ve uzak durması gerektiğini söyler. Ya da çocuğunu farklı şehirde okutmak istemeyen bir aile dışarıda okumanın zorluklarını anlatarak çocuğunu korkutmaya çalışır. Ama asıl olan kendi korkularıdır. Bu düşünce daha basite indirgenerek ve çocuklar için uygun ifadelerle desteklenerek açıklanabilir.
    Hayatı güzel ve farklı kılmak kendi elimizdedir. Kendimize küçük oyunlar oynayarak sıradan şeyleri bile eğlenceli hale getirebiliriz. Kahramanımızın yaptığı gibi, her gün giydiğimiz renkleri yansıttığımızı düşünmek bile geçirdiğimiz günü diğer günlerden farklılaştırmaya yetecek bir sebeptir. Üstelik hiç de zor değildir.
    İnsanlar neden yaşar? Bu sorunun cevabı gerek geniş gerekse daha dar bir çerçevede ele alınarak şu an bile binlerce kişi tarafından soruluyordur. Çalışmak için mi, mutlu olmak için mi, başarılı olmak için mi, araba almak için mi, zengin olmak için mi? Peki ya sevdiğimiz şeyleri yapmak? Dünyada şu an kaç kişi bu sebeple yaşıyor olabilir? İnsanlar sevdikleri şeyleri yapmak için yaşamıyorlar. Bunun en büyük ispatı hobilerini boş zamanlarında yapıyor olmaları. Hobiler insanların yapmaktan keyif aldıkları şeyler olsalar bile insanlar bunları sadece zaman bulabildiklerinde yapıyorlar. Bu, yaşamaktan daha önemli değil midir? Öyleyse zamanlarının büyük çoğunluğunu hatta yaşamlarının çoğunu hangi amaç için geçiriyorlar? Yaptığımız şeylerden mutlu olmalıyız. Bu yüzden insanlar mutlu olabilecekleri, severek yapabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Yapılan şeyleri keyifli hale getirmeye çalışmak da bu yüzdendir. Öğrencilere mutlu oldukları şeyleri yapmayı, mutlu olacakları seçimler yapmayı, yaptıkları sıkıcı şeyleri bile eğlenceli hale getirmek için fırsatlarının olduğunu belirtmeyi öğretmek gerekir.
    Küçük bir çocuk ailenin bütün yaşamını değiştirebilecek sihirli bir anahtara sahiptir. Kahramanımızın kitabın başlarında ilgisiz olan babası bile zaman geçtikçe değişmekte ve daha mutlu bir kişi haline gelmektedir. Çünkü sevdiği şeyleri yapıp sevdiği kişilerle vakit geçirmeye başlamaktadır.
    İnsanların yaşamak için sebepleri olmalıdır. Ama bu sebepler insanların kendi başlarına yapabilecekleri, başkalarına bağlı olmayan sebepler olmalıdır. Yaşamak için her gün anneme sarılacağım dersen bir gün arkadaşının evinde kaldığında yaşamamış olmaz mısın? Bu durumu en iyi açıklayan cümle şüphesiz kahramanımızın babasının sözleridir: “ Yaşamak için seni her gün daha çok seveceğim.”
    Mutlu veya mutsuz olmaya karar veren bizleriz. Yani mutlu olmak da bizim elimizde mutsuz olmak da. Bir oyuncağınızı kaybettiğinizi düşünün. Bu durumda mutlu mu olmam gerekli diye düşünebilirsiniz. Elbette hayır. Ama mutsuz olmanızı engelleyebilirsiniz. Oyuncağınızı birkaç gün sonra bulabilirsiniz. Ama üzüldüğünüz zamanları geri getirip düzeltemezsiniz.
    Hayat, sıkıcı hale gelirse kendinize ondan kaçmak için sebepler üretirsiniz. Uyumak da bunlardan biridir. Ama hayattan keyif alırsanız her saniyesini dolu dolu geçirmek için elinizden geleni yaparsınız. “ Uyumak, büyümek için değil, hayatı kısa süreliğine özlemek için güzeldir.”
    İnsanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşarlar. Sevmediğiniz işte çalışırsanız mutsuzluğu yaşarsınız. Ailenizle vakit geçirmeyi seçerseniz mutlu anlar geçirirsiniz. Bu durum sadece duygular için değil bazı durumlar için de örneklenebilir. Dişlerinizi her gün fırçalamazsanız çürük dişlerle yaşamak zorunda kalabilirsiniz gibi. Ya da sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz başarısız olabilirsiniz. Öğrencilere çeşitli durum veya duygular verilerek bunların olası sonuçları üzerinde tartışma yapılabilir.
    “ İstekler bitmez, mutluluk kısa. Asıl mesele bir şeye ulaşmak değil, yaptığın şeyde mutlu olabilmek.” Kahramanımızın annesi bu durumu kek yapmak ile açıklamıştır. Keki yersin ve kek bittiğinde mutluluğun da biter. Ama kek yapmaktan zevk alırsan ulaşmak istediğin yol da güzelleşecektir. İnsanların hedefleri vardır ve bu hedefler uğrunda çalışırlar. Ev almak, bir arabaya sahip olmak, bir statüye kavuşmak gibi. Peki ya bunlara sahip olduklarında ne olur? Mutluluğun ömrü buraya kadar mıdır? Elde edilmek istenilen şeyin yolunda alınan mutluluktur insanları tatmin eden. Yürüdüğün yolda mutlu olman, başkalarına zarar vermemen, kimseyi kırmaman ulaştığın şeyi daha değerli yapar.
    Kitapta diğer metinlere gönderme yapmaya sıkça başvurulmuştur. Çirkin Ördek Yavrusu, Pinokyo, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarıyla ilişkilendirme yapılmıştır. “ Yeteri kadar sabredersen farklılığın güzelliğini görürsün”. Farklılıkların önemi Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla ilişkilendirilerek verilmiştir. Güzellik, çirkinlik sadece insanların nasıl gördüğü ile ilgilidir. Önemli olan farklılığı fark edebilmek ve değerini bilmektir. Başkalarına benzememek çirkin olmak anlamına gelmez. Sadece herkes farklı algılar. Güzellik sadece fiziksel değildir. Görünenin ötesini görebilmek gerekir. Güzel ve Çirkin masalında da Güzel, Çirkin’in aslında çirkin olmadığını anladığı için güzeldir.
    Kahramanımız hayalleriyle masalları değiştirmek istiyor. Kendisini masallara katarak olanları sorguluyor, değiştirmeye çalışıyor.
    “ Başkalarının ne dediğini umursamaktan gerçekte ne istediğimizi unutuyoruz.” İnsanların önem verdikleri şeylere önem vererek, onların istemedikleri şeylerden uzak durup sevdikleri şeyler uğruna uğraşmaktan aslında ne istediğimizi hatta ne olduğumuzu unutuyoruz. Herkes birine çirkin diyorsa ona güzel demeye dilimiz varmıyor. İnsanlar ne der diye düşünmekten hayallerimizin peşinden gitmeyi unutuyoruz. Biraz olsun dönüp kendimize baksak, hayatımıza, hayallerimize odaklansak istediğimiz hayatı kurmanın çok da zor olmadığını görebiliriz. Kendi değer yargılarımızı diğer insanların bakış açılarının gerisine atmamalıyız.
    Mutlu eden şeyleri yavaş yapmak mutluluğun süresini uzatacaktır. Yemek yapmaktan mutlu oluyorsanız bunu yavaş yavaş yapmayı deneyin.
    Yalan söylemek şüphesiz kötü bir davranıştır. Peki, aslında yalan nedir? “ Yalan söyleyen insan kendi yalanına inanırsa bu onun gerçeği olur, burnu uzamayabilir. Yalan söylemekten vicdan azabı duyarsan burnun uzar.” Kitapta Pinokyo hikayesi ile yalan kavramı anlatılmaya çalışılmıştır. Yalan söylemekten huzursuz oluyorsak bu vicdanımızın olduğunun bir göstergesidir. Asıl sorun söylediğimiz yalanlara inanarak bunu gerçeğe taşımamızdır. Çünkü bu durumda kendimizi de kandırmış oluruz. Çocuklara yalan söylememek gerektiği kitabın bu bölümüyle verilebilir. Yalanın hayatımızda nasıl sonuçlar doğurabileceği, bizim söylediğimiz yalanların sonuçlarıyla yükümlü olduğumuz çocuklara öğretilebilir.
    Kitapta ailenin çocuklarına hitap şekilleri alışılmışın dışındadır. İsmiyle ya da “çocuğum, evladım” gibi ifadeler yerine “ tatlı, minik” gibi hitap şekilleri kullanmaktadırlar.
    Kitapta kahramanımız ailesi ile bir oyun oynuyor. Evde çalan yabancı bir şarkının neyi anlattığını tahmin etmeye çalışıyor. Bunu arkadaşına da yaptırıyor. Faka sonunda şarkıda aslında ne anlatıldığını öğrenemiyor. Çünkü şarkılar hissedilen şeylerdir. Sen nasıl hissedersen şarkı odur.
    “ Hepimiz kendimizi yeryüzünde büyük sanıyoruz. Ama yukardan bakınca aynıyız.” İnsanlar kendilerini hep en üstte zannederler. En iyi benim, en başarılı benim, benden güzeli yok, çok zekiyim vs. Ama diğer insanlardan hiçbir farkımız yok. Bunu anlamak da ne yazık ki çok zor. Bu yüzden bütün hayat telaşımız, mutlu eden şeyler yerine yükselten şeyler yapmaya çalışmamız. Kendimizi diğer insanlardan farksız gördüğümüz anda bitecek aslında bütün o savaşlar. Siyahıyla beyazıyla, Türküyle Almanıyla hepimiz insanız. Farklılıkları küçümsemeyip bir değer olarak görmek ve kabullenmek zorundayız.
    Her şeyin çabucak tüketilip eskitildiği bir çağdayız. Her şey durmaksızın yenileniyor, eskiler çöpe atılıyor. Ve ne yazık ki duygular da buna dahil oluyor. Kitapta şarkıyı eskimemesi için dinlemeyi bırakarak aslında önem verilen şeylere gösterilen özen üzerinde duruluyor. Güzellikleri eskitmemek gerek. Değerini bilmek, gereken özeni göstermek gerek. Konu şarkılar bile olsa.
    Hayatınıza her şeyden yeteri kadar koymalısınız. Bu düşünce kitapta yemek yapmak ve uçurtma uçurmak benzetmesi ile veriliyor. Malzemelerden yeteri kadar koyduğunuzda yemek olur. Uçurtma uçurmak için de ipin uzunluğunun, gerginliğinin, rüzgarın yeteri kadar olması gerekir. Ne eksik ne fazla. Hayatımızda eğlenmek de yeteri kadar olmalı çalışmak da. Bunların ölçütleri iyi belirlenmeli.
    Kötülük diye bir şey yok aslında. Kötülüğü bizler yaratıyoruz. Masallardaki cadılar biziz. Dünyayı kötü gören, insanları ötekileştiren, kötülüğü doğuran bizleriz. Dünyayı güzel görürsek güzelleşecektir.
    Mutsuz olmayı kendimize bir zorunluluk olarak görüyoruz. Olması gerekli bir şey gibi. Mutsuz olmazsak mutluluğu hak edemeyeceğimizi sanıyoruz. Ama es geçtiğimiz şey mutluluğun hak edilen bir şey olmayıp kazanılan bir şey olduğu. Kazanmak için kaybetmek zorunda değiliz. Kazanmak bizim elimizde. Mutlu olmak bizim isteğimize bağlı.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Öncelikli olarak bu kitabı özellikle anneler ve babalar okumalı! Hani şu koca burnunu çocuklarının hayatına sokup, hiçbir şekilde çocuğunun ne yapacağını düşünmeyen anneler ve babalar!

    Öncelikli olarak belirtmek istiyorum ki, genelde kitapların filmlerden daha iyi olduğu söylenir; ancak bunda tersi söz konusu. Neden? Hemen hemen kitapla film arasında uyarlama büyük çoğunluğu aynı olsa da, kitabın görsele dökülmesi daha etkileyici kılıyor. Düşünsenize; Bay Keating, Robin Williams gibi efsane bir oyuncu. Oyuncuların muazzam performansları. Tabii, aralarında Robin Williams ve Ethan Hawke kendini gösterip ön plana çıktı. Kadro çok iyi, oyunculuklar çok iyi, konu çok iyi. Bu kitabın görsele dökülmesi çok iyi. Görsele dökülüp, daha çok kitleye ulaştırılması daha iyi oldu. Kitap da başka ama film daha başka. Filmi önceden izleyince, sık sık karakterlerin suratlarını hatırlamaya çalışıyorsun ve bu da beni kitabı okurken sık sık böldü.

    Evet, bu kitabı özellikle anne ve babalar okuması gerektiğini söyledim. Neden? "Bir öğretmen gelir çocukların dünyası değişir" düşüncesinden ziyade, "anneler ve babalar" odak noktasını oluşturuyor kitabın. Disiplin iyidir de, zihinlerdeki zincire taş bağlıyorsa, ayaklara bağ oluyorsa o disiplin, o mükemmellik, gelenek ya da onur, insanlık dışı bir şeydir. Öncelikli olarak bu karanlık düşüncelerden kurtarmak için anne ve babalar bu kitabı özellikle okumalı ve düşünmeli.

    Diğer yandan öğretmenler ve öğretmen olacaklar bu kitabı okumalı. "Disiplin" deriz ya, disiplin dediğimiz şey bir öğretmen için ödev verip, sınav yapıp geçmek olmalı. Bakış açısı kazandırmıyorsan, hayata karşı sudan çıkmış balık gibi kalmasını sağlıyorsan hiçbir şey vermeyip, ezberletmeyi görev sayıyorsan, sen bu öğretmenliği yapma! Hele müfredata bağlı olup, müfredat dışı bilgi vermekten acizsen, sen bu işi hiç yapma! Eğitim sistemi, müfredata bağlı kalıp, müfredat dışı bilgi vermekten aciz olan, öğrencilerin ilgisini çekmeyip, parayı tek odak noktası yapan öğretmenler yüzünden bu hâle geldi! Bu kitap, anne ve babaların yanında öğretmenler de mutlaka okumalı. Öğrenme; önce anne ve babayla, sonra da öğretmenlikle başlar. Yaşasın, ezberci zihniyete köle olmamış, gelecek nesle bir şeyler verebilen öğretmenlere! Hani demiş ya Atatürk; "Öğretmenler, gelecek nesil sizin eseriniz olacaktır!" diye, ne kadar da doğru söylemiş.

    Bu kitabı aynı zamanda şiir sevenler okumalı ya da şiiri sevmeyenler de olsa okuyup düşünmeli! Ölü Ozanlar Derneği, ne güzel de bir ortam! Şiir okursun, bundan güzel ortam mı var? Hem de korkmadan, cesurca, hem üreterek, hem de üretilmişleri okuyarak! John Keating'lere ihtiyacı var bu dünyanın. John Keating gibi insanlar olsa dünyada, öyle güzel şairler ortaya çıkar ki, biz bile şaşırır kalırız bu durumdan! Şimdilerde şairlik kalemi ele alıp, anlamsız cümleler kurup, bunu "şiir" sanmak. Böylelerini şair olarak görenler, geçmiş zamanlardaki usta şairleri görmezden gelme yetisine sahip olabiliyor. Ne kadar yazık! Günümüzdeki birçok şair de hissiz şair. Hislerine değil, maddiyatına şair.

    "Carpe Diem" felsefesine gelelim. Öyle alelade bir şey değil. Anı yaşamak da, herkesin harcı değil. Geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan insanlar olarak bu felsefeyi öğrenmemiz gerek. İşte bu kitap sayesinde akla "Carpe Diem" kazınacak. Özellikle de film sayesinde. Görseller iyi yapıldığı takdirde kimi zaman kitaplardan daha çok akıllarda kalabilir. İşte ben bu kitabın bu felsefeyi kafalarda oturttuğuna, en azından "anı yaşa" sözünü zihinlerde uyandırdığına inanıyorum. Ne kadar anı yaşayabiliyoruz muamma ama, yaşasın anı yaşayanlara, yaşayabilenlere!

    Psikolojik olarak sindirilmiş yaşayanlar da okumalı ve bu kitabı ya da filmi hayatının merkezine yerleştirmeli! Kabuğunu kırmalı! O kabuğu kırmak, yaşam enerjisini toplamak da bazen bir kitapta, bazen de bir filmde saklıdır. İşte bu kitap ya da film, hayatın merkezini yerleştirmelik!

    Biraz görsele başvuralım!

    Filmden efsane Todd Anderson sahnesi:

    https://www.youtube.com/watch?v=IrvMrf-Pjhw

    Filmin efsanevi son sahnesini hatırlayalım:

    https://www.youtube.com/watch?v=eiOojrpXWBE

    Leyla ile Mecnun'daki göndermeyi de unutmayalım ve biraz gülelim:

    https://www.youtube.com/watch?v=rRl_C6356V0&t