•  

    Türkçülüğün Önemli Meseleleri

    Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.
    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnilik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952

    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 19
  •  

    Türkçülüğün Önemli Meseleleri

    Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüd

    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnilik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952

    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952
  • Fatih Sultan Mehmed, 3 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

    Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritası’nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.

    Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

    20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını aldı. Hz. Muhammed (s.a.v)’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.

    Sultan Fatih Sultan Mehmet’in (II. Mehmet) ayrıntılı hayatı...

    FATİH SULTAN MEHMET (II. MEHMET) (1451 - 1481)
    "Fâtih Sultan Mehmet, (1432-1481) yılları arasından hüküm süren yedinci Osmanlı sultanıdır. Fatih’in babası Sultan II. Murat, annesi Hüma Hatun’dur.

    Resûlullâh’ın iltifâtına mazhar olmuştur. O, sultanlığının yanı sıra dîn ve fen ilimlerini de ikmâl etmiş bir âlim, aynı zamanda ince rûhlu bir şâir ve derin bir gönle sahip, derviş rûhlu hassas bir insandı.

    1451 yılında Osmanlı tahtına oturdu. 1453 yılında İstanbul Fâtihi oldu. Otuz yıllık saltanatı müddeti içerisinde i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki üstün gayretleriyle iki imparatorluk, dört krallık ve onbir prenslik ortadan kaldırmıştır. Babasından 880.000 km2 olarak aldığı vatan topraklarını 2.214.000 km2’ye çıkarmıştır.

    Fatih Sultan Mehmet Han

    2. MEHMET'İN ŞEHZADELİK EĞİTİMİ
    Daha küçük yaşlardan itibaren titiz bir eğitimden geçen II. Mehmet, gönül eğitimini Akşemsettîn -kuddise sirruh- Hazretlerinin mânevî terbiyesinde ikmâl etmiştir. Bu terbiyenin başlayışı şöyle olmuştur:

    Hacı Bayrâm-ı Velî, Sultan II. Murât’ı ziyarete gelmişti. Yanında talebesi ve mânevî evlâdı Akşemsettîn de vardı. Sultan Murât Han, bu mübârek zâtın feyzinden oğlu Şehzâde Mehmet’in istifâde etmesini istedi. Her cengâver sultan gibi Murât Han da İstanbul’un fethini hayâl ediyordu. Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretlerine:

    “–Acep İstanbul’un fethi kime müyesser olacak?” diye sorunca, O da:

    “–Feth-i mübîni görmek şu şehzâde ile Akşemsettîn’e nasîb olacak!” cevabını verdi.

    Bu açık kerâmet ile duygulanan Murâd Han, oğlunu Akşemsettîn’in terbiyesine vermek için Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretlerinden izin istedi. Bu vesile ile Akşemsettîn, Şehzâde Mehmet’in mânevî terbiyesini üzerine alarak, O’nu feth-i mübîne mânen hazırladı.

    Bu hazırlıkta diğer hocaların rolleri de son derece müessir olmuştur.

    Birgün hocası Molla Gürânî, Şehzâde Mehmet’in gece yarısı odasının ışığını yanık olarak gördü. Merak etti. Yanına girdi:

    “–Şehzâdem niye uyumadın?” dedi.

    O da:

    “–Hocam, mütâlaa ediyordum..” karşılığını verdi.

    Hocası sordu:

    “–Hangi dersi mütâlaa ediyordun?”

    Fâtih cevap vermeyip sustu.

    Hocası çalıştığı dersi merak edip O’nun masası üzerindeki yığınla evrâkı karıştırdı. Hepsi İstanbul’un müstakbel fetih projeleri idi. O, fethin nasıl gerçekleşebileceğini plânlıyordu. Hocası:

    “–Bunlar nedir evlâdım?” deyince Fâtih, içinde gizlediği sırrı açıklamak zorunda kaldı. Hocasına:

    “–Hocam! Sır olarak kalması şartıyla nicedir uykusuz kalıp da yaptığım çalışmaların ne olduğunu söyleyebilirim.” dedi.

    Hocasının mütebessim bir çehre ile başını salladığını görünce devam etti:

    “–Hocam! Bu iş nicedir içimi yakıp kavurmaktadır. Düşünüyorum ki, tâ sahâbe-i kirâmdan beri defalarca muhâsara edilen ve mübârek ashâbın kanları ile sulanmış bulunan şu Kostantiniyye şehri niçin fethedilemiyor?.. O beldeyi fethetmenin yolu nedir? İşte bu yüzden uykularım kaçıyor, sabahlara kadar plânlar yapıyorum...”

    Bu kavruk ifâdeleri dinleyen Hocası, küçük Fâtih’i son derece takdîr etti. Ayrıca O’nun bu işi başarabilmesi için gerekli haslet, meziyet ve seviyeye bir an evvel ulaşabilmesi yolunda da şu yön verici nasîhatte bulundu:

    “–Evlâdım! Bu büyük zafere nâil olmanı cân ü gönülden arzu ederim. Lâkin ben, senin câhil bir sultan olmanı değil, âlim, ehl-i kalb ve firâset sahibi bir hükümdar olmanı isterim. Zaten Kostantiniyye şehrinin mutlakâ fethedileceğini kaç asır evvelden âhırzaman Peygamberi Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    «Kostantiniyye elbette fethedilecektir! Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir!..” buyurarak bildirmişlerdir.

    Bu itibarla Hazret-i Peygamber’in medhederek müjdelediği o büyük şanlı fetih, mutlakâ ki âlim, âdil, dirâyetli ve daha birçok üstün meziyetlere sahip bir kumandan tarafından gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla senin, maddî ve mânevî her türlü eğitimini tekmîl ettikten sonra o büyük fethe seferber olman, rûhumun en büyük emelidir...”

    Küçük Şehzâde, hocasının gönlünden taşan bu samîmî nasîhatlerindeki nükteleri kavrayarak, yıllar yılı bunlardan mânevî bir kuvvet aldı. Hedeflenen dirâyet ve kemâlâta ulaşabilmek için gece gündüz gayret etti.

    Nitekim çok erken yaşlarda “feth-i mübîn” ile zihnen son derece meşgûl olup âdetâ bu mes’elede fânî olan Şehzâde, ilim yolundaki gayretini de eksiltmeyerek kısa zamanda Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca’yı öğrendi.

    Eğitimini gördüğü zâhirî ve bâtınî ilimlerle hem kendi nefsî hayatını, hem de devlet işlerini düzene koydu. Fen ve teknik bilgileriyle de savaşlarda kullanacağı harp âletlerini tekâmül ettirdi. Projesi kendisine âid olan ilk havan topunu döktürerek İstanbul’un fethinde kullandığı meşhurdur.

    Târihle meşgul olarak; “Beyliklerin ve devletlerin, meydana gelişi, inkişâfı ve nihayet târih sahnesinden yok olmalarının sebep ve netîceleri..” üzerinde îmâl-i fikrederek kendine has bir târih felsefesine sahip oldu.

    Fâtih, ilmî seviye ve rûhî derinliğinin neticesinde ulu bir Sultan, büyük bir cengâver, aynı zamanda engin gönüllü bir derviş ve hassas, rikkat-i kalbiyye sahibi bir şâir olarak târihteki müstesnâ yerini almıştır..

    Fâtih Sultan Mehmet Han, devrinin en büyük âlimlerinden ders almış bir Sultandı. İlmî müzâkerelere katılır ve bazen kendisi re’yini bildirerek ilimdeki mahâretini izhâr ederdi. Akşemsettîn Hazretlerinden aldığı yüksek mânevî eğitimin yanında fıkıhda Molla Hüsrev, tefsîrde Molla Gürânî, Molla Yegân, Hızır Bey Çelebi, kelâmda Hocazâde, riyâziyyede Ali Kuşçu’dan ders almıştır.

    “Ya Bizans bizi alır ya biz Bizans’ı alırız”

    “YA BİZANS BİZİ ALIR YA BİZ BİZANS’I ALIRIZ”
    Fâtih Sultan Mehmet Han, ashâb-ı kirâm zamanından beri devâm edegelen ve İstanbul’un fethini hedef alan ulvî bir heyecan şerâresi hâlindeki hamlelerin sonuncusunun başkumandanlığını yapıyordu. Yaradılışındaki istîdâdlar, almış olduğu maddî ve kalbî eğitimle birleşerek, O’nu “feth-i mübîn”e çoktan hazırlamış bulunuyordu. Şuuraltında bununla o kadar doluydu ki çocukluğundan beri elinde kâğıt-kalem, dâimâ fetih projeleri ile meşgul olmuştu. Vird hâlinde:

    “Ya Bizans bizi alır ya biz Bizans’ı alırız!..” diyordu.

    Yirmibir yaşında Sultan olduktan hemen sonra ulemâ ve ümerâyı toplayıp İstanbul’un fethini istişâre etti. Ancak toplantıya katılanların ekserîsi:

    “–Kostantiniyye’nin fethi, ancak Mehdî’nin işidir!” dediler ve bu işe râzı olmadılar.

    Bunu işiten Akşemsettîn Hazretleri, ortaya çıkan neticeye hemen müdâhale etti ve:

    “–Hayır! Sultanımız Mehmet Han, Kostantiniyye’yi fethedecektir!..” diyerek kararın fethe müteallık olmasını sağladı.

    Yıllardır İstanbul fethinin hasretiyle büyüyen Sultan Mehmet Han da, bundan ziyâdesiyle memnûn kaldı. Derhal hazırlıkların yapılmasını emretti.

    Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in 900 sene evvelki müjdesini gerçekleştirerek, O’nun müjdesindeki iltifâtlarına nâil olmak için asker, kumandan, sultan, âlim ve evliyânın gönülleri, heyecan ve istiğrâk çağlayanı hâline gelmiş bulunuyordu. Fâtih ve askerlerinin asıl gücü, bundan kaynaklanıyordu. Nitekim Hâlid bin Zeyd -radıyallâhü anh-’dan itibaren İstanbul’a karşı vâkî her sefer ve her fetih hamlesi, neticesiz kaldıkça, ümid ve cesaretleri kıracağı yerde, bilâkis dökülen mübârek sahâbe kanlarının inzimâmıyla (ilâvesiyle) mücâhidlerin azmini bileyen bir müessir güç hâline geliyordu. Evvelki başarısız hamleler ve bu yolda sarfedilmiş neticesiz emekler, sanki yağmur dolu bulutların mecbûrî bir inişle boşalması gibi fethin de, zuhûr safhasına intikâlini zarûret hâline getiriyordu. Ashâb-ı kirâm hazerâtından başlayarak vâkî müteaddid fetih hamlesinde dökülmüş olan mübârek kanlar, Fâtih ve askerlerine bir vefâ borcu gibi görünüyordu.

    Fâtih’in eşsiz dehâsının eseri olarak; gemiler, karadan yürütülüyor; havan topları, mevzîlerine oturtuluyordu. Gönüller, bir an evvel Bizans’a girip Ayasofya’da ezân okuyabilmenin heyecânını duyuyordu.

    Asker:

    “Ne olursa olsun inşâallâh zafer bizimdir!.”

    “Artık ya şehîd olup cennete, veya zaferle Bizans’a gireceğiz!..” diyordu.

    Her biri, üzerlerine lav gibi ateş akıtan Bizans’ın surlarına tırmanmak için:

    “Bugün şehîdlik sırası benimdir!” diyerek şehâdet vuslatının aşk ve heyecanını yaşıyordu.

    Bu feth-i mübîne, Ortaasya’dan tayy-i mekân ederek Ubeydullâh Ahrâr Hazretlerinin de iştirâk etmiş olduğunu, torunu Hâce Muhammed Kâsım şöyle nakleder:

    “Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, perşembe günü öğleden sonra âniden atının hazırlanmasını emretti. Atına binip sür’atle Semerkant’tan dışarı çıktı. Talebelerine: «–Siz burada oturunuz!.» buyurdu.

    Mevlânâ Şeyh adı ile mârûf bir talebesi, kendisini bir müddet takip etti. Ubeydullâh Ahrâr Hazretlerinin, atının üzerinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kaybolduğu haberini verdi. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri bir müddet sonra döndü. Talebeleri, heyecanla bu âni yolculuğun hikmetini sordular. O da:

    «–Türk sultanı Mehmet Han, benden istiâne etti. Yardım diledi. Ben de O’na yardım etmeye gittim. Allâh’ın izni ile zafer kazanıldı..» buyurdular.”

    Horasan’dan gelip İstanbul fethine iştirâk eden pîr Ubeydullâh Ahrâr’ın oğlu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:

    “İstanbul’a gittiğimde Sultan II. Bâyezîd, babam Ubeydullâh Ahrâr’ın şekil ve şemâilini şu şekilde târif etti:

    «–Babam Fâtih anlattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabbime ilticâ ederek, zamanın kutbunun imdâda yetişmesini istedim.. Şu şu vasıfta bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi:

    “–Korkma! Zafer senindir!..” buyurdu.

    O pîre:

    “–Küffâr askeri çok fazla!.” dedim.

    O da bana cübbesini açarak:

    “–İçine bak!” dedi.

    Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm:

    “–Bu ordu sana yardıma geldi..” dedi.

    Devam etti:

    “–Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös’e tokmak vur! Ve bütün askere hücûm emrini ver!” buyurdu.

    Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücûma iştirâk etti. Feth-i mübîn gerçekleşti..”

    Velhâsıl Fâtih’in, fetih sırasında cümle evliyânın rûhâniyet ve istiânesinden müstefîd olduğu târîhî bir vâkıadır.

    Husûsiyle Akşemsettîn Hazretlerinin mânevî sahada olduğu kadar zâhirî sahada da çok büyük yardımları olmuştur. O’nun, Sultan Mehmet Han’a olan duâ ve niyazları yanında zuhûr eden birtakım aksaklıkları giderme bakımından verdiği nasîhatlar da oldukça mühimdir. Gerçekten de Akşemsettîn Hazretlerinin, boğazdan Bizans’a erzak ve yardım getiren düşman donanmasına engel olunamaması karşısında atını denize süren Fâtih’i irşâden yaptığı tavsıyeler, târihî bir kıymet arzeder. O mâneviyat sultanı, talebesi olan genç Sultan’a der ki:

    “Sâf ve temiz selâmları ulaştırdıktan sonra Sultanımıza arzolunur ki, donanma mürettebâtının ihmâlinden doğan hâdise, kalblere hayli üzüntü ve hoşnutsuzluk verdi. Eldeki bir fırsatın kaçırılmasına mahzûn olduk. Zannımca bu hatânın sebeplerine gelince;

    Birincisi; ihlâsla gayrette bir anlık za’fiyet gösterilmesi ve siz Sultan’ımızın idârî hususlardaki tâlimatlarının ihmâl veya ihlâl edilmesidir.

    İkincisi; bu zayıf kulun, ettiği duâ ve birtakım mânevî işâretlere binâen verdiği fetih müjdesine itibar edilmemesidir.

    Daha bir çok mahzur sayılabilir.

    O halde Sultanım! Taarruzda iken yumuşaklık göstermeyip disiplini muhâfaza ediniz! Kim itâatsizlik etti ise, kimin ihmâli varsa, araştırıp şiddetle cezâlandırılmalı, azl ve tâzîr edilmelidir. Böyle yapılmazsa, yarın kaleye hücûm ile surların dibindeki hendeklerin doldurulması gerektiğinde önemsemeyip gevşeklik gösterirler. Bilirsiniz bazıları cezâdan korkar.

    Umudumuz, imkân ölçüsünde gerek fiilen, gerek emir vermek ve hükmetmek husûsunda ciddî ve gayretli olup azmi elden bırakmamanızdır. Aynı şekilde ihmâlkâr davrananları cezâlandırma işini, merhamet ve insâfı az birine bırakınız ki, gerektiği şekilde cezâlarını infâz eylesin!

    Allâh Teâlâ buyuruyor:

    “Ey peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş! Karşılarında çetin ol! Onların yeri cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.” (et-Tevbe, 73)

    Önden gitmeyenlerin kalbinde za’fiyet vardır. Onlar, münâfık hükmündedir ve kâfirlerle cehennem azâbında beraber olacaklardır.

    Maslahat îcâbı himmetinizi yüksek tutun! Sonunda mahzûn, mahcûb ve mağmûm olmayalım... Huzûr-i ilâhîye ferâh, mansûr ve muzaffer olarak gidelim..

    Hüküm Allâh’ındır. Ancak kul, elinden geldiği kadar gayret ve çalışmada kusur etmemelidir. Rasûlullâh ve ashâbının sünneti budur.

    Sultanım! Bu gece kalbi kırık bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm tilâvet eyleyip yatmıştım. Allâh’a çok şükür ki, nicedir vâkî olmayan müjdeler gerçekleşti. Hazretinize söylediklerimiz fuzûlî kelâm sayılmasın!. Bunlar, siz Hünkâr’ımıza olan muhabbetimizdendir.”

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MÜJDESİNE NAİL OLDU
    Feth-i mübîn uzadıkça uzuyordu. Başlangıçta fethe karşı çıkanlar arasında huzûrsuzluk başladı. Öyle ki, Sultan Fâtih’in yanına varıp:

    “–Sultanım! Bir dervişin sözüyle bu kadar asker helâk oldu. Hâlâ Frengistân’dan kâfire yardım gelir. Artık fetih ümîdi kalmadı...” dediler.

    Hem fethin gecikmesinden hem de onu istemeyenlerin yaptıkları tazyiklerden son derece canı sıkılan Fâtih, vezîri Ahmed Paşa’yı hocası Akşemsettîn’e yolladı:

    “–Paşa! Var Şeyh Hazretlerine sor ki, kaleyi fethetmek ve zafere ulaşmak müyesser midir?”

    Bu suâle Akşemsettîn Hazretleri, cevaben:

    “–Ümmet-i Muhammed’den bu kadar Müslümanlar ve gâzîler bir kâfir kalesine hücûm eylediler. İnşâallâh fetih müyesser olur!..” haberini gönderdi.

    Ancak Fâtih Sultan Mehmet Han, bu haberden arzu ettiği cevabı alamamış olduğundan ve biraz da içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyenin verdiği fetih ve zafer iştiyâkının sabır ve itidâlindeki tahammülü zorlaması ile Ahmed Paşa’ya:

    “–Paşa! Bu haber kâfî değil! Müjdelediği zaferin vaktini dahî bildirsin!..” dedi.

    Genç Sultan’ın içinde bulunduğu durumu gâyet iyi bilen Akşemsettîn Hazretleri, derin ufuklara daldı ve fethin akâmete uğramaması için Sultan’ın irâde ve azmini mânen takviye zarûreti hissederek uzun müddet Rabbine ilticâ etti. Nihâyet vârid olan zuhûrât neticesinde, kendisinden istenilen mâlûmâtı verdi:

    “–Rabîulevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk u himmetle filân cânibden hücûm edilsin! Fetih o gün nasîb ola!.. Kostantiniyye şehri ezân sadâlarıyla dola!..” dedi.

    Bu müjdeyi alan Sultan Mehmet Han, 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azimle büyük bir hücûm başlattı. Top gürültüleri arasında göklere yükselen kös, davul ve mehterin kudretli sesleri, tekbîr sadâlarıyla birleşerek Fâtih ve askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul’a bir sel gibi akıtıyordu.

    Böyle bir heyecan ve şevkle yapılan hücûmla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı Hasan’ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti. Defalarca kuşatılan bu şehrin fethi genç hükümdar Gâzî Sultan Mehmet Han’a nasîb olmuştu.

    CİHANGİR HÜNKAR
    Cihangir Hünkâr, fetihten sonra âlimler, ârifler, ve paşalarla berâber -hattâ sonradan kendisini muhâkeme edecek olan- kadı Hızır Bey’le de yanyana, muhteşem bir merâsim ile Edirnekapı’dan şehre girdi.

    Beyaz atının üzerinde askerlerine son tâlimâtını şöyle verdi:

    “–Gâzîlerim! Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun ki İstanbul’un fâtihleri oldunuz! Mukâvemet etmeyip aman dileyenlere aslâ dokunmayın! Kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve hastalara da en küçük bir zarar vermeyin! Sadece size helâl olan ganîmetlerden alınız!..”

    O’nun insan hakları beyânnâmesinden çok evvel îlân ettiği bu hükümler, millî târihimizin en şerefli vesîkalarından biridir. Bu âdilâne tavır karşısında hayran kalarak gözleri dolan İstanbul patriği, Fâtih’in ayaklarına kapandı. Fâtih, onu ayağa kaldırarak:

    “–Bizim dînimizde insanlar karşısında Allâh’a secde eder gibi eğilmek harâmdır. Kalkınız! Size ve sizinle birlikte bütün hıristiyanlara her türlü hak ve hürriyetleri iâde ediyorum. Şu andan itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz husûsunda gazab-ı şahânemden korkmayınız!.. Patrikhane, Rum ortodoks cemâatinin lideri olarak târih içinde kazanmış bulunduğu bütün imtiyazları muhâfaza edecektir...” dedi.

    Fâtih Sultan Mehmet Han, daha sonra bir fermân-ı hümâyûn ile bu sözlerini te’yîd ve tekrar etmiştir ki, bunun mânâsı, ortadan kalkmak durumuna gelmiş bulunan patrikhaneyi yeniden ve daha kuvvetli bir sûrette ayakta tutmaktı. Bu ise, Fâtih’in ileri görüşlülüğünün parlak misâllerinden biridir. Zîrâ İstanbul’daki patrikhane, dünyâ ortodoksluğunun merkezi idi. Devlet-i Aliyye’nin düşmanlarından olan Ruslar ve Sırplar bu merkeze bağlıydılar. Katolik papalıkla ortodoks âlemi arasında başlangıçtan beri bir husûmet mevcûddu. Eğer ortodoks mezhebinin merkezi ortadan kaldırılmış olsaydı, zamanla hıristiyanlık âlemi, papanın liderliği altında birleşebilirdi. Bu ikililiğin devamı için papalığın muâdil ve mukâbili olarak devamı gerekirdi. Bu ise, hıristiyan birliğini parçalamak demekti. Bunun içindir ki Fâtih, fermanında patriğin ekümenik, yâni âlem-şümûl vasfını da kabûl etmiştir.

    Bu davranışla takip edilen siyasetin bir diğer yönü de müslümanların, hıristiyanlara karşı adâletli ve müsâmahakâr tutumunun hıristiyanlık âlemi üzerinde husûle getireceği müsbet te’sîrdi. Gerçekten Osmanlı’nın, Büyük Fransız İnkılâbı’yla başlayan milliyetçilik cereyanlarına kadar Rumeli’de nüfusça azınlık olunduğu halde sağlayabildiği sulh ve sükûnun temelinde yatan asıl müessir, budur. Ayrıca bu adâlet, birçok hıristiyanın hidâyetine de vesîle olmuştur.

    DERVİŞ YOLU
    Fâtih, Şehzâdebaşı, Bâyezît yolunu tâkip ederek ilerliyordu. Yol kenarlarında askerler selâma durmuştu. Rum kızları ise, genç Sultanı çiçek yağmuruna tutuyorlardı. Bu sırada bir dervîş, yolun ortasına çıktı. Fâtih’e hitâben:

    “–İstanbul’u fethettim, diye bu kadar kendine pâye alma! Sen İstanbul’u bizim gibi dervîşlerin duâsı ile aldın..” dedi.

    Fâtih de cevaben:

    “–Doğru söylersin dervîş baba.. Lâkin bir harp, duâ askeri ile kılıç askeri müşterek hareket ederse, zafere ulaşır. Duâyı bırakanları, âhiret cehennemi bekler. Kılıcı bırakanlara da, çok yazık olur!. Duâ temel sâiktir. Lâkin ona esbaba tevessül de eklenmelidir ki, netice alınabilsin! İşte bugün de böyle olmuştur. Hep birlikte hem duâ eyledik, hem de kılıç salladık; zafer müyesser oldu. Zaferin sırrı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in izini tâkip etmektir..” dedi.

    Büyük Hünkâr, bu sûretle kendisinden sonra gelecek nesle de, zaferin mecbûrî şartının; kılıcın, Kur’ân rûhu istikâmetinde kullanılması ile mümkün olacağını ne güzel ifâde etmiştir.

    Bundan dolayıdır ki, bütün Osmanlı târihi boyunca kılıçla fethedilen şehirlerde en az bir câmide “an-fetih” sûretiyle hatîb efendi cum’a hutbesine kılıçla çıkar ve ona dayanarak hutbesini okurdu. Bunun mânâsı, hatîbin konuşma hakkı ve hürriyetinin, kuvvet ve kudreti elinde bulundurmakla mümkün olduğuna işâretti. Bugün bile Bâyezîd Câmî-i Şerîfi’nde hatîbler hutbeye kılıçla çıkarlar. Diğer taraftan şâyet fethedilen belde kılıç girmeden sulhen ele geçmişse, orada da hatîb efendi, cum’a hutbesine “an-vatan” sûretiyle elinde bir Kur’ân-ı Kerîm ile çıkardı.

    İSTANBUL’UN FETHİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethini maddî sebepler kadar mânevî ricâlin himmetine de atfetmektedir. Bundan dolayı kendisine gül atan Rum kızlarına hocası Akşemsettîn Hazretlerini gösteriyor ve bu iltifatların, asıl onun, yâni galebede kendisine omuz veren mâneviyâtın hakkı olduğunu ifâde etmek istiyordu.

    Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a Girişi

    O’nun, Akşemsettîn Hazretlerine gösterdiği tâzim, pek yüksektir. Öyle ki, İstanbul’u fethettiği gün etrafındakilere:

    “–Bende gördüğünüz bu sevinç ve huzûr, yalnız bu kalenin fethine değil; Akşemsettîn gibi azîz ve mübârek bir Allâh dostunun benim zamanımda ve benimle beraber olmasındandır...” demesi, şâyân-ı dikkattir.

    Şiirlerini «Avnî» mahlasıyla yazan Hünkâr’ın rûhî derinliğini aksettiren şu iki beytinde, O’nun i’lâ-yı kelîmetullâh dâvâsında sadece ve sadece Allâh’ın nebîleri ile velîlerine istinâd ettiği görülmektedir:

    İmtisâl-i «câhidû fillâh» olupdur niyyetüm

    Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretüdür gayretüm

    “Niyyetim; «Allâh yolunda cihâd ediniz!» emrine riâyet etmektir. Gayretim de, İslâm dîninin hâlis ve ulvî gayretidir.”

    Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,

    Lutf-i Hakk’dandır hemân ümmîd-i feth u nusretüm

    “Benim, peygamberlere ve Allâh dostlarına bağlılığım vardır. Fetih ve zafer ümîdim de, dâimâ Allâh’ın lutfundandır.”

    İşte O’nun enbiyâya ve ehlullâha karşı bu yüce bağlılık ve ihtirâmıdır ki, onların himmet ve feyzlerinden dâimâ müstefîd olmasına vesîle olmuştur. Nitekim başta Akşemsettîn Hazretleri olmak üzere bütün evliyâullâh, bilhassa İstanbul’un fethinde O’na her türlü maddî ve mânevî yardımı sağlamışlardır. Öyle ki Akşemsettîn Hazretleri, Fâtih’e fetihden evvel istikbâle âid mâlûmâtlar bile vermiştir. Daha sonra Akşemsettîn -kuddise sirruh- Hazretlerine, fethi müteâkıben:

    “–Niçin fethi önceden haber vererek, istikbâl hakkında sözler söyledin?” diye sorulunca, O da:

    “–Kardeşim Hızır -aleyhisselâm-’dan, fethin ne zaman zuhûr edeceğini öğrenmiştik!.” buyurdu.

    AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN KERAMETİ
    Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethinden sonra, daha evvel feth-i mübîn için gelip orada şehîd düşmüş bulunan ashâb-ı güzînin kabirlerini tesbît ettirmeye başladı. Bunlardan Hazret-i Peygamber’in mihmandarlığını yapan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini hassaten tesbît ettirmek istiyordu. Ancak düşman tecâvüzlerine karşı muhâfaza maksadı ile gizlenmiş olan bu mübârek kabr-i şerîf, bulunamadı. Bunun üzerine Fâtih, Akşemsettîn Hazretlerine mürâcaat ederek:

    “–Efendi Hazretleri! Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini nasıl bulabiliriz?” diye sordu.

    Hazret-i Pîr, birkaç dakîka murâkabeye vardıktan sonra o mübârek ve şanlı sahâbînin kabrinin yerini gösterdi. Oraya işâret olması için bir sopa dikildi. Fakat Fâtih Mehmet Han, hocasına itimadsızlığından değil, ancak gönlünün tamamen mutmain olması için geceleyin sopanın yerini değiştirdi. Ertesi gün belirlenen yeri kazmak üzere gelindiğinde Akşemsettîn Hazretleri, tekrâr murâkabeye vardı ve talebesi Fâtih’in hayret nazarları arasında:

    “–Sultanım! İşâretimizin yeri değişmiş!..” deyip sopayı eski yerine getirdi.

    Artık Sultan’ın gönlünde hiçbir şüphe kırıntısı dahî kalmadı ve gösterilen yer kazılmaya başlandı. Birazdan Ebû Eyyûb’a âid bir mezar taşı çıktı; Akşemsettîn Hazretlerinin kerameti tahakkuk etti.

    Sultan Fâtih’in emri üzerine kabir, tamamen ortaya çıkarılarak üzerine bir türbe yanına da bir câmî ve medrese inşâ edildi.

    FATİH’İN ALLAH DOSTLARINA OLAN MUHABBETİ
    Fâtih, mânevî terbiyesinde yetiştiği hocası Akşemsettîn’i çok sever, O’na pek fazla hürmet ederdi. Sık sık ziyâretine gider; yanından, gönlü huzûr ve sükûn içinde dönerdi.

    Akşemsettîn de, ara-sıra kendisini ziyârete gelince Fâtih, ayağa kalkar, O’nu haşyetle ayakta karşılardı. Mahmûd Paşa, birgün merâk ve hayretle:

    “–Azîz sultanım, siz hiçbir âlime göstermediğiniz hürmet ve tâzimi Akşemsettîn’e gösteriyorsunuz!. O’nun yanında size bambaşka bir hâl oluyor. O’nun diğer âlimlerden ne farklı tarafı var?..” diye sordu.

    Fâtih de cevaben:

    “–Hiçbir zaman, mekân ve şahısta görmediğim heybet ve câzibeyi, bu kişide görüyorum. Bu heybet ve muhabbet, gönlümü alt-üst ediyor. Beni apayrı âlemlere sevkediyor. Muhabbet ve heybet, birbirine zıd iki hâl olduğu halde, rûhumda nasıl birleşiyor?! Ben de buna hayret ediyorum.. Bu hâl nedir? Bu hâl, neyin nesidir?. Anlıyorum ki bu, O’nun cismânî varlığından değil, Hakk’ın mazharı olmasındandır. O’nun huzûrunda elim titriyor, dilim dolaşıyor, âciz bir çocuk gibi kalıyorum. O’nun gönül penceresinden, ayrı âlemler, ayrı nakışlar seyrediyorum. İşte bu hâlim, O’nun rûh dünyâsının bana olan in’ikâsıdır. Aynı zamanda O’nun kendi rûhî derinliğini resmeder.” dedi.

    Bu sebepledir ki fetihten sonra Akşemsettîn Hazretleri de, Sultan’ın, kendi sohbetinden alacağı feyz ile devlet işlerini aksatmaması için İstanbul’dan ayrılmış, memleketi olan Göynük’e yerleşmiştir. Ancak Sultan Fâtih’le aralarındaki gönül bağı ve mânevî irşadı mektuplarla devam etmiştir. Baba-oğul muhabbetinden daha öteye bir yakınlıkla Sultan’la hocasının arasındaki bu yüksek muhabbeti sergileyen aşağıdaki mektup, Akşemsettîn Hazretlerinin gönlünden taşan ne güzel bir öğüdüdür:

    “Dünyâ rahatlığı, âhıret rahatlığına nisbetle yok gibidir. Cismânî lezzet, rûhânî lezzete nisbetle bir hiçtir. Hiçe iltifât etmeyiniz! Belâların en şiddetlisi peygamberlere, sonra velîlere, sonra halîfeleredir. Peygamberler ve velîler yolunun yolcusu olduğunuzu, en büyük nîmet bilip hiçbir belâdan elem duymayınız, aksine lezzet alınız! Kur’ân-ı Kerîm’de «bir zorluk» iki kolaylık arasında zikredilir. İnşâallâh yakın zamanda zorluklar bitecek, her tarafta düşmanlar zelîl ve hakîr olacaktır. Yanımda Allâh’a ahdettiğiniz şeyleri sakın ola ki bozmayınız! Böyle yaptığınız takdîrde her zaman mansûr ve muzaffer olursunuz!

    Memleketin ahvâli, sizin ahvâlinize tâbîdir. Zîrâ sultanlar, memlekete nisbetle bedendeki rûh gibidirler. Bedeni idâre eden rûhtur. Kendinizi sâir halk gibi zannetmeyin ve memleketin ıslâhından başka şeyle meşgûl olmayın!. Vesselâm...”

    FATİH SULTAN MEHMET’İN NAMAZ FERMANI
    İşte böyle büyük irşâdlarla hayatına yön veren Fâtih Sultan Mehmet Han, ibâdet hayatına dikkat eder; idâresi altında bulunanların ibâdât u tâatlerinde gevşeklik göstermemelerini isterdi. O’nun bu hassasiyetini, namazın kılınmasıyla alâkalı olarak vilâyetlere gönderdiği şu ferman ne güzel ifâde eder:

    “Allâh Teâlâ, emir ve nehiylerinin yerine getirilmesini bize nasîb ve müyesser buyursun! Cenâb-ı Hakk’ın «Namazı ikâme ediniz!» emr-i ilâhîsi ve Hazret-i Peygamber’in:

    «Namaz dînin direğidir; onu dosdoğru kılan dînini ikâme etmiş, terkeden dînini yıkmış olur...»

    mübârek emr-i şerîfi üzere hayırları emir ve şerlerden meneylemek üzerime vâcibdir. Bunun için bir kişi vazîfelendirdim. O, bu husûsda gerekli tâkibâtı yapacaktır. Böylece her kim namazı terk ederse, gerektiği şekilde irşâd edilecektir. Bu hizmete devlet erkânı da yardımcı ola!.. Dolayısıyla İslâmiyyet’in yüce ahkâm, emir ve yasaklarını yerine getirmede gevşeklik ve tenbelliğe aslâ meydan verilmeye!. Mescidler ve medreseler, cemâatsiz kalarak vîrâne ve harâbeye dönmeye!. O mübârek mekânlar doldurulup mâmûr edile!. Tâ ki dîn-i İslâm kuvvetli ve pâyidâr ola ki, maddî ve mânevî zaferler vücûd bula!..”

    Bu davranış, âyet-i kerîmede senâ buyurulan bir ahlâk-ı İslâmiyye’dir. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazı ikâme ederler, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerinin sonu Allâh’a varır.” (el-Hacc, 41)

    FATİH SULTAN MEHMET’İ KAPISINDAN DÖNDÜREN VELİ
    Fâtih, velîlerin ziyâretlerinden büyük bir huzûr bulurdu. Onların feyz ve berekâtından gönlü vecd ile dolup taşardı.

    Bir gün, zamanın evliyâsından Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretlerini ziyâret etmeyi çok arzuladı. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Ne görsün ki, herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı.

    Hünkâr, üzüldü; rengi soldu.

    İçeride Ebu’l-Vefâ Hazretleri de aynı durumda idi. Mürîdân da, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden “Bu işin sırrı nedir?” diyerek hayretle hâdisenin seyrini merâk ediyorlardı. Nasıl olur ki, bir sarhoşa dahi açık olan kapı, müjdeli bir hadîs-i şerîfin tecellîsine mazhar olan zâta kapatılmıştı?!.

    Fâtih, mahzûn bir şekilde geri döndü...

    Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.

    Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr, yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu’l-Vefâ Hazretlerini ziyârete hazırlanıp, erkânı ile tekrar oraya gittiler. Yine aynı manzara; kapı kapalı!.

    Hünkâr’ın dehşeti arttı. Yâverine:

    “–Kemâl-i edeb ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi?. Bu muammâ nedir? Bu ne acep bir hâldir?” dedi.

    Yâver huzûra girdi. Ebu’l-Vefâ Hazretleri yâvere dedi ki:

    “–Hünkârımız Fâtih’in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim âlemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idâresine dönmez!. Lâkin bu mülk ve ümmet O’na emânettir. Kendisi kadar liyâkatli bir kimse gelip O’nun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz!.

    Sonra; rûhu buranın mânevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infâk edecek.. Dula, yetîme, garîbe, bîçâreye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak!. Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünyâ muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..

    Hünkârımız Efendimiz’e bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz.. Gönlü, gönlümüzün içindedir...” buyurdu.

    Yâver huzûrdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr’a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu:

    “–Hazret bu hislerini ifâde ederken nasıldı?.”

    Yâver:

    “–Hünkârım! Ebu’l-Vefâ Hazretleri, bir taraftan bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicrân ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu...” dedi.

    Fâtih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları, derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir âleme döndü. Gözleri nemlenerek, baharda dallarda biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ebu’l-Vefâ Hazretleriyle görüşmek, kendisine hiç nasîb olmadı...

    Vaktâ ki Fâtih’in vefâtı haberi gelince, Ebu’l-Vefâ Hazretleri saraya gitti. Hünkâr’ın cenâze namazını kıldırdı.

    FATİH KANUNNAMELERİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han, devletin daha evvel içine düştüğü birtakım tehlike ve hatâları değerlendirip «Fâtih Kânunnâmeleri» denilen kânunnâmeleri hazırladı. Lâkin sanılmamalıdır ki bunlar, onun veya o devirdeki ricâlin şahsî düşüncelerini aksettirir. Aslâ!..

    OSMANLI’DA KARDEŞ VE EVLAT KATLİ MES’ELESİ
    Devlet idâresine dâir pek çok kâide ihtivâ eden bu kânunnâmelerde günümüze kadar üzerinde pek çok tartışma cereyan etmiş bulunan mes’eleler, “kardeş ve evlâd katli” ile vezirlerin siyâseten cellâda havâle edilmeleri keyfiyetleridir.

    Dikkat olunursa, hânedân mensuplarıyla vezir rütbesini hâiz kimselere mahsûs olan bu kâidenin iki husûsî sebebi vardır:

    1) Bunlar, îcâbında devleti bölebilecek bir otoriteye sahip olduklarından haklarındaki kararın sür’atle verilmesi gerekmektedir. Sıradan mahkemelerin usûl hükümleri, buna imkân vermediğinden, bir ihânet hâlinde usûlî kâideler yerine getirilinceye kadar iş işten geçmiş olur ve telâfîsi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki, Sultana:

    “–Cellad!..” diye bağırma hakkı verilmiştir.

    2) Bunlar, devlette otorite bakımından en üst mevkîde bulundukları için kendilerini korkmadan muhâkeme edebilecek olan daha üstün bir otorite sadece Sultantır. Halkdan birini Sultanın cellada havâle edebilmesi ise, onun sadece sefer hâlindeki bir orduya mensub bulunmasına bağlıdır. Gerçekten sefer hâlindeki bir orduda bazen bir nefer bile bir bozguna sebep olabilir.

    Bu temel sebeplerle ortaya çıkan şu tatbîkât bile nefsânî hislere meydan vermemek için dâimâ şeyhülislâm fetvâsına dayandırılmıştır.

    Bu sebepler, devletin bölünmekten korunması ve bekâsının te’mîni gibi haklı bir endîşenin eseridir. Gerçekten büyüyen bir devletin parçalanıp dağılmaktan muhâfazası, oldukça güçtür. O günkü muhâbere imkânları da dikkate alınırsa, bu güçlüğü takdîr etmek, daha da kolaylaşır.

    Bu ölçüler ışığında devletin tek elden idâre edilerek ümmetin parçalanıp güçsüz beyliklere bölünmemesi ve bu sûretle ehl-i küfür karşısında devamlı olarak kudretli kalınabilmesi için Fâtih’in hukûkîleştirdiği «kardeş ve evlâd katli» mes’elesi, Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatan en büyük sâiklerden olduğu söylenebilir.

    Bu husûsdaki madde şöyledir:

    “Evlâdımdan her kime ki saltanat müyesser olursa, (mecbûriyet hâlinde) nizâm-ı âlem için karındaşını öldürebilir. Ekserî ulemâ dahî tecvîz etmiştir. Gerektiğinde anınla âmil olalar...”

    Demek oluyor ki Fâtih, bunu emretmiyor. İhtilâl ve anarşi gibi şartların son derece mecbûr bıraktığı durumlarda başvurulabilecek bir müsâade olarak hukûkîleştirmiş oluyor.

    Buradaki nükteyi doğru anlamayarak Osmanlı’nın velâyet derecesine yükselmiş bulunan sultanlarını bile -hâşâ- cânîlikle suçlamak, yerinde bir hüküm değildir. Dünyâ târihinde bir misli bulunmayan teb’asının menfaati için kendi evlâd ve kardeşini fedâ etme husûsiyeti karşısında hislerden ziyâde idrâk, irâde ve târihî gerçeklere göre tahlîlde bulunmak îcâb eder.

    Diğer bir gerçek de şudur ki, 623 sene gibi uzun bir imparatorluk devresinde “evlâd ve kardeş katli” sebebiyle ölenlerin sayısı, takrîben altmış küsûr kadardır. Aksi halde bu rakam, yüzbinleri bulur, hattâ daha ziyâde olabilirdi.

    Nitekim bu husûsda ibretli bir tablo olarak, sadece Yavuz Sultan Selîm Han ile ona isyân etmiş bulunan Şehzâde Ahmed’in saltanat dâvâsında Konya ovasında yapılan mücâdelede iki taraftan yaklaşık onbin müslüman kanının aktığını hatırlatmak kâfîdir. Bu da gösteriyor ki, kardeş ve evlâd katli mes’elesi, alternatifsiz iki büyük mecbûrî tehlikeden en hafîfini tercîh etmek zarûretine binâen nâçâr bir şekilde tatbîk edilmiş bir hâdisedir. Birçok kritik durumlarda ortaya çıkan bu çâresizliği açıkça görmek mümkündür.

    Yavuz Sultan Selîm Han, kendisiyle mücâdele edip bertaraf edilen kardeşi Şehzâde Korkut’un tabutu altına ağlaya ağlaya girmiş ve:

    “–Ey kardeşim! Ne sen bana bunu yapsaydın, ne de ben böyle yapmak zorunda kalsaydım!..” demiştir.

    Kânûnî de, oğlu Şehzâde Mustafâ’yı katlettirdikten sonra onun cenaze namazını kıldırmak istemiş, ancak garkolduğu gözyaşı selleriyle namazını bozmak zorunda kalmıştır. Zîrâ Kânûnî, bir meyvedeki karıncanın kırılmasının câiz olup olmadığı husûsunda bile Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’den fetvâ soracak kadar içli, muhlis ve müttakî bir mü’mindi...

    Bu ve benzeri acıklı ve tezatlı hâdiseler, cihan-şümûl bir imparatorluğun bağrına saplanan elem dolu hâtırâlardır. Bunlar, cihâna yön veren büyük cihângîrlerin rûhunda kanayan sıcak bir yaraya batan bir diken gibi olmuştur. Bunun için hamiyetli sultanlar, zarûreten bertaraf ettikleri şehzâdelerin âile ve yakınlarını mağdur etmemişlerdir. Bolca lutuf ve ihsânlarda bulunmanın yanında şehzâde âilelerine lüzûmlu tahsîsâtı bağlamışlar ve yakın hizmetindekileri de devletin çeşitli makam ve mevkîlerinde vazîfelendirmişlerdir.

    Hulâsa “kardeş ve evlâd katli” mes’elesinde söylenecek son söz şudur:

    Altı asırlık cihân-şümûl bir imparatorluk olan Osmanlı’nın hatâ ve sevaplarıyla mütâlaa edilmesi ile neticelere gitmek, en doğru bir harekettir.

    AVRUPA HARİTASINI YANINDAN AYIRMAZDI

    Fâtih Sultan Mehmet Han, düşmanlar tarafından bile takdîr edilen bir Sultandı. Yegâne gâyesi İslâm bayrağını bütün cihâna hâkim kılmaktı. Avrupa haritasını yanından ayırmazdı.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN VAKFİYESİ
    Hassas, ince ruhlu, müşfik bir Sultan olan Fâtih, zâhirî âlemdeki yükselişini, mâneviyât âleminde, yâni tasavvuf vâdîsinde de gerçekleştirmiş, zülcenâhayn (iki kanatlı, iki vecheli) dev bir şahsiyetti. Kısacası O, zâhirde de bâtında da emsâlsiz bir sultandı. Milletin hakkında o kadar ince ve merhametli düşünürdü ki, toplumunun sanki maddî ve mânevî babası idi. Bir merhamet âbidesi olan Fâtih, ümmete sayısız vakıflar te’sîsi ile devrini, sosyal adâlet anlayışının zirvesine yükseltmiştir. Bu vakıfların vakfiyeleri, O’nun ulvî yüreğinin inceliklerini sergiler:

    Bir vakfiyesinde şöyle demektedir:

    “İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehîd âilelerine ve yetîmlerine ise, kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”

    Görüldüğü gibi Fâtih, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ve şefkât ölçülerini aksettiren bu ulvî kâideleri asırlarca evvel bu şekilde ortaya koyuyordu.

    Şehîd âilelerine olan ihtimâmı, kâ’bına varılmaz bir vefâ örneğidir. Bilhassa, zamanımız insanına bir nezâket, bir vicdân, bir merhamet ve bir edeb dersidir.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN ADALETİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han devrinde memleketin her tarafında, her karış toprağında adâlet, hak ve hukûk hâkim durumda idi. Kânûn önünde bütün insanlar eşitti. Sanki:

    “Adâlet, mülkün temelidir..” ifâdesi, O’nun için vârid olmuştu.

    Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayr-i müslimlerin haklarına ise, onları vedîatullâh, yâni devlete Allâh tarafından emânet edilmiş, korunmaya muhtaç kimseler olarak kabul olunduklarından daha çok riâyet edilirdi. Bu yüzden gayr-i müslimleri hiç kimse incitmezdi. Osmanlı’nın bu adâletini gören Hıristiyanlar, onlara âdetâ âşık oldular. Bilhassa Rumeli’deki fütûhâtın sür’atle genişlemesinde bu dillere destân Osmanlı adâleti pek müessir olmuştur. O derecede ki, İstanbul muhâsara altında iken Papalıktan yardım istenmesi teklîfine karşı, o devrin asillerinden Notaras’ın şöyle demiş olduğu târihte pek meşhurdur:

    “–İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”

    İşte bu yüce adâlet anlayışı ve tatbîkâtı sebebiyle birçok râhibe, Müslüman olup Osmanlı kadınları gibi tesettüre büründü. Zulüm içinde yaşayan Hıristiyan halk, henüz fethedilmemiş yerlerde bir an önce huzûr ve adâlete kavuşmanın hasretiyle Osmanlılar lehine casusluk bile yaptılar. Osmanlılar da, bir vefâ borcu olarak, kendilerine yardım edenleri unutmayıp en güzel şekilde mükâfâtlandırdılar. Onların gönüllerini hoş tuttular.

    Fâtih, adâlete ve adâleti tevzî eden kadılara çok ehemmiyet verir, onların hakkı ve hukûku tenfîz etmesi için kendilerine dâimâ yardımcı olurdu.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN YAPTIRDIĞI ESERLER
    Fâtih Sultan Mehmet Han’ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü îmâr faâliyetlerinden ve ilmî gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da dâimâ en zirveyi yakalamıştır. Husûsiyle İstanbul’un îmârına ehemmiyet veren Fâtih, saray, câmîler, medreseler, imâretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dörtbin dükkân yaptırarak vakfetmiştir. Büyük câmîlerin yanındaki medreseler hâricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su te’sîsleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fâtih devri eserlerindendir. Fâtih, bunlara ilâveten Bursa’da 37, Edirne’de 28, diğer şehirlerde de 60 câmî inşâ ettirmiştir.

    Fatih Camiî

    O’nun en son seferi, kendisinin her zaman söylediği:

    “–Nereye gittiğimi sakalımın bir kılı bile bilecek olsa, onu koparıp atardım!..” ifâdesi üzere herkesten gizli idi.

    FATİH SULTAN MEHMET’İ KİM ZEHİRLEDİ?
    Üçyüzbin kişilik muhteşem bir ordu ile yola çıkmıştı. Ancak henüz yolun başındayken zehirlendi ve Gebze’de şehîden vefat eyledi. Daha evvel de ondört defa Venedikliler tarafından zehirlenmek istenmiş, fakat hepsi de bertaraf edilmişti. En sonuncu zehirlenme ise, takdîr-i ilâhî olarak farkedilemedi ve koca Sultan, Hazret-i Peygamber’in müjdesine ilâveten bir de şehâdet rütbesine nâil olarak şehîden 1481’de Rabbine kavuştu. (1. Fâtihi zehirleyen Maesta Jakopo adlı Yahûdî bir doktordur. Bu doktor, Yakup Paşa ünvanıyla saray doktorları arasındaydı.)

    Cenâze namazı Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri tarafından kıldırıldı. İnşâ ettirdiği Fâtih Câmiî’nin kıble tarafındaki türbesine defnolundu."
  • 352 syf.
    Belki bu sabah, dışarı ilk adımımızı attığımızda yüzümüze vuran ve hoş bir serinlik veren esintiyle aynı zamanda eskilerden bir anı hatırlamışızdır. Ancak bu anın tam olarak ne zamana ait olduğunu ilk başta anlayamayız hatta uzun süre düşünsek, ya düşünmekten yorulur ve boşveririz ya da hiç düşünmeden garip bir an yaşamış olarak devam ederiz. İşte Marcel, ilk kitapta çayının yanındaki madlenini yerken, bizim sabahki esintiyle hissettiğimiz veya anımsadığımız anımıza benzer bir anını hissetti. Bunun peşine düştü ve sonunda ortaya yedi kitaplık bu seri çıkmış oldu.

    Çıkan bu serinin son basamağında görüyoruz ki, önceki kitaplarda yoğun şekilde geçen aşklar, sosyete sohbetleri, siyasi olaylar ve daha nicesi üslubun zorunlu olarak getirdiği birer kuklalardır. Bu kuklaların ardında ulaşılmak istenilen yer ise gerçeklik, hayatın anlamı, sanat, sanatın değeri ve nasıl yapılacağı, mutluluk, haz gibi insanın aklını kurcalayan ve daima kurcalayacak olan temel felsefi, sanatsal ve varoluşsal konulardır.

    Karşılaştığımız her insan veya yaşadığımız her olay, üzerimizde belli etkiler bırakır ve bizlerin onlar hakkında edindiği birtakım izlenimler olur. Bu izlenimler, bir açıdan salt kendimize bağlıdır, çünkü dışarıdan gelen her veri sonuç olarak zihnimizde anlamlandırılır. Diğer açıdan ise, izlenimlerin her birisi, diğer insanlara da doğrudan bağlıdır. Yani bizim alıp zihnimizde anlamlandırdığımız izlenimler aynı zamanda o insanların başka insanlardan alıp zihinlerinde anlamlandırdığı izlenimlerdir. Bu şekilde devam eden bu bağlantı ile tüm insanlar birbirlerine bağlı hale de gelmiş olurlar. Haliyle tek bir insanı anlamak veya insanın kendisini gerçek manasıyla anlayabilmesi tüm insanlığı veya gerçekliği algılayabilmesi anlamına gelecektir. Peki bu nasıl yapılacaktır?

    İnsanın zaman algısı Einstein'la değişmiş olsa da çoğunlukla yine doğrusaldır: Dün, bugün ve yarın. Bugüne temasimiz duyularimizladır ancak artık klişe olmuş bir tabirle "Duyularımız yanıltıcıdır,"; geçmiş ise zihinde sürekli yeniden kurulduğu için ve gelecek zaman ise insanın faydacı yaklaşımı nedeniyle güvenilmez hale gelebilir. Bu durumda insan öncelikle benliğini bu doğrusal zamandan çıkarıp, Zamandışı hale gelmesi gerekiyor. Marcel madlen yerkenki anın kendisine verdiği hissin izini sürerek bu yola girmiş oldu.

    Girilen bu yolda, sosyetede geçen onca zamanda karşılaşılan her insan, çevresinde yaşadığı anların oluşturduğu birbirinden farklı benlikler barındıran bir hâle taşıyan bir şekildedir. Onları tanımak için hâlelerdeki her bir benlikle tanışmak, onları analiz etmek, onlardan alınan her izlenimin adeta mikroskop altında incelenmesi ve ardından da kişinin zihninde, diğer insanlara da aynı işlem uygulandiktan sonra çıkan sonuçların birlikte degerlendirilerek anlamlandirilmasi gerekmektedir. Bu, hem Proust hem de onu okuyanlar için oldukça yorucu bir işlemdir. Çünkü, okunan onca sayfanın (bunlar arasında oldukça sıkıcı ve boş sosyete muhabbetleri de yer alır) bir anlam değil de bir üslup üzerine yazılmış olduğunu anlamak, başta hoş bir esinti verse de sonrasında insanda kandırılmışlık duygusu uyandırabilir.

    Proust'a göre, Zamanın dışından bakıp; geçmiş-simdi-gelecek üçlüsünü, temasta bulunulan her insandan alınan her izlenimin anlamını ve bu insanların hâlelerindeki her bir benlikle temasın bir anda görülmesi hem sarsıcı hem de haz veren bir şeydir. Hatta gerçek haz tam olarak budur. Bu hazzı daha fazla ve tam olarak yaşayabilmenin yolu daha çok izlenimle temasa geçebilmektir. Her izlenim de nesnelerin özünü getiren bir bal arısı görevi görürler, bu nesneler arasına insanlar da girmektedir. Çünkü Zamanın dışında bulunan biri için insanın herhangi bir nesneden bir farkı kalmamaktadır.

    Nihayetinde ise bu hazzı yaşayabilmesinin asıl yolu, insanın kendi içine dönerek kendisini derinlemesine keşfedilmesine bağlıdır. Çünkü alınan her izlenimin anlamlandırıldığı yer insanın zihnidir. Buradan duyguların yaratıcısının düşünceler olduğu sonucu da çıkar. Lakin insan çoğu zaman bunu anlayamaz, bunu anlayamadığı için de bir sene önce uğruna ölürüm dediği kadını bir sene sonra neden umursamadığı üzerine de hiç düşünmez, düşünse de bir sonuca varamadan geçer. Bunun gibi birçok olayın işlendiği, anlamlandırıldıği, o an önemine göre derecelendirilip raflara dizildigi ve geçen Zaman'ın da sürekli önem sırasını değiştirip, raflarda olayların, kişilerin[kısaca kitapların] yerini düzenlediği insanın zihninde aranılan Zamanın keşfedilmesi oldukça zor hale gelir. Çünkü hatıralar silikleşir, unutkanlık üzerine toz toprak atar, ıstırap bir mezar taşı diker, alışkanlık ise üzerinden buldozer geçirir. Sonuçta da aranılan Zamanın olduğu raf dümdüz hale getirilmiş olur.

    Aranılan Zaman'a yönelik atılan ilk adımdan sonra, kişi temas ettiği her insan ve olayla ilgili izlenimleri depo ettiği zihninde derinlemesine bir kazıya başlar. Dümdüz hale getirilen araziye ulaşır ve burayı kazar. Ortaya çıkan şey ise bir kitabın taslağıdır. Bu taslağı çıkarma işlemi, sanat eseri yaratmaktır. Bu kitap, her insanın içinde varolan bir veridir. Ancak çoğu insan bunun farkına varamaz. Farkına varan da sanatçı olur. Yani sanat, yaratılmaz keşfedilir. Sanatçı da bu taslağın tercümanıdır Proust'a göre. Aynı zamanda içgüdü insanın görevini belirlerken zihin bundan kaçar. Sanatçı da tam bu nedenle yani içgüdülerine her an kulak verdiği için, sanat en gerçek şey olarak nitelendirilir. Aynı zamanda, gerçekliği; insanın çevresini her an sarmalayan izlenimlerle hatıralar arasındaki bağlantı olarak tanımlayan Proust'a göre, sanatçı bu bağlantıyı kuran kişidir. Yani ortaya koyduğu eserlerle, insanı dengede tutan ve yolunda devam etmesini sağlayan temel görevli, sanatçılar diyebiliriz. Çünkü sanatçılar sayesinde insan, üzerindeki büyük bir yükten kurtulmuş olur. Bu yük, geçmiş ile şimdi arasındaki bağlantıdır. Silikleşen ve şimdideki benliğine yabancı hatıraları, tekrar kendisi için anlamlı hale getiren sanatçılardir insanın yerine. Bir insan da ne kadar sanatla ilgili olursa o kadar tam bir benliğe sahip olur; yani farklı zamanlarda varolan benliklerini bir ölçüde birbirlerine bağlamış olur. Bu sayede de huzurlu ve mutlu şekilde hayatına devam eder.

    Tüm bu yolu açan başat etken olan izlenimler ise bu durumda Proust'a göre gerçekliğin tek ölçütü haline gelmiş oluyor. Çünkü insan onlar sayesinde, zihninde bir kazıya başlayıp dümdüz haldeki toprağın altına ulaşabilir. Yani bir ölçüde mükemmelliğe yaklaşır; zihnindeki kitabın taslağına ulaşmaya çalışırken, Zaman'ın belirlediği önem sırasına göre sıralanan hatıraları tanır, onları kendisi sıralamaya başlar. Bu da gerçek mutluluk olarak nitelendirilir.

    Son olarak bir yerde, neden yaşayalım ki bu hayatı şeklinde bir sorgulama söz konusuydu; buna da verilecek yanıt, kendi benliğini Zamanın dışına taşımış bir insan için, dün bugün veya yarının bir önemi kalmaz, haliyle doğumun gelişimin ve ölümün de. Böyle bir insan için "Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanları, tanrısal biçimlerine ulaşmamizı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır," Proust'un anlatımıyla; haliyle Olimpos'unda kendi panteonunu oluşturan bu insan, ölümü neden istesin ki?


    ______________________



    Anladığım kadarıyla Proust için "Sanat sanat içindir," felsefesi geçerli. Gerçi, yukarıda uzun uzun anlattığım üzere onun için bu aynı zamanda tüm insanlık için yapılan bir edimdir de. Lakin kitabın özelikle ilk yarısından sonra uzun uzun değindiği üzere, devrin sahip olduğu bir dava için, bir toplumun beklentisine, ülküsüne göre yazmak Proust için gerçek edebiyat ve de gerçek sanat değildir. Çünkü Dreyfus Davasi'da da görüldüğü üzere, Dreyfus Şeytan Adasi'nda sürgündeyken onu hain olarak görüp aşağılayanlar, o aklandiktan sonra en sıkı Dreyfusçu haline gelmişlerdir. Şimdi eğer bir yazar, Dreyfus Şeytan Adası'ndayken toplumun geneline uyup ona göre yazsa aradan geçen kısa sürede uğruna yazmış olduğu 'dava' diskalifiye olmuş, 'dava'nin destekcileri Dreyfusçu olmuş, geriye de yazarın Dreyfus aleythari eseri kalmış. Yani bu eserin kendisi melekken bir şeytan haline gelmiş olur. Tabi, bu noktada şu akıldan geçer; Zola gibi Dreyfus lehine dursa ölümsüz olurdu. Ancak bunun garantisi nedir ki? Aradan yüz sene geçse ve dünyada yokluk, yoksulluk, krizler zirveye çıksa, yani kaos hakim olsa diyelim. Kaos kankasi olan uç milliyetçilik ve Faşizmi, diktatöryallığı da beraberinde getirir. Haliyle Fransa tarihinde iyi biri olarak okutulan ve görülen Dreyfus bir anda kendini yeniden Şeytan Adası'nda bir hain olarak bulabilir. Bu açıdan Proust'un sanat hakkında neden bu fikirde olduğunu anlayabiliyorum.

    Ayrıca, yukarıda biraz izah ettiğim üzere, serinin ön planında olan unsur çıkarılacak anlamdan ziyade üsluptadir. "Neden" değil "Nasil" sorusu hakim yani. Haliyle, serinin özellikle Guermantesler Tarafi'nda da ve yer yer de Sodom ve Gomorra'da geçen ve okuru oldukça sikabilecek tüm o sayfalarca (bence) boş ve sıkıcı sosyete sohbetleri, gömüyü bulmak için çıkarılan toprak parçaları gibidirler. Yani onları tek tek anlamlandiracak öğeler olarak okumanın çok bir anlamı yok. Ancak serinin sonuna gelindiğinde, tüm o sayfalar akla bir bütün olarak geliyor ve bunlar köşeye atılan toprakmış deniliyor. O halde ben o sayfalarca boş muhabbeti, bir şehir ismi üzerine edilen sohbetleri, baloda davetlilere tanıtılmak için beklenilirkene edilen onca sohbeti ve daha nicesini bunun için mi okudum diyebiliyor insan. Tabi, bununla birlikte ne senle ne sensiz mantığıyla, bu topraklarin kenara atılmasi eser açısından önemlidir. Öte yandan serinin diğer kitaplarında merak edilerek okunulan aşkların ve ilişkilerin bir anda önemini yitirdiğini, bunların bir üslup işi olduğunun fark edilmesi, insana başta hoş bir duygu verse de, sonradan bir kandırılmışlık hissi de verebilir. Ancak kendi adıma, aşk konularını kitaplarda sevmem, haliyle serinin bağlandığı noktalar benim hosuma gitti diyebilirim.



    İyi okumalar
  • 265 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Mutlaka okunması gereken bir kitap. Birçok açıdan kitabın incelenmesi gerekiyor. Dili, üslubu, Türkçesi, Türk Edebiyatı-Edebiyatçıları tarihi; İşgal İstanbul'u; şehir-cami mimarisi; İstiklal Mahkemeleri, cezaevleri, ödüle dönüşen kalebentlik; Dağlar ve tabiat sevgisi; Bodrum ve deniz sevgisi; dostluk, arkadaşlık, sevda; Türküler, müzik; Mitoloji.. En önemlisi de Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrum'da balıkçılığı, denizciliği, tarımı, narenciye yetişticiliğini, bitki çiçek türlerini geliştirmek için çabaları açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap. İşte gerçek milliyetçilik böyle olur. Bir insan yurdunu, yurdunun insanını, toprağını, dağını taşını, ağacını, tohumunu, çiçeğini, denizini, adasını, güneşini, bulutunu ne kadar sevebilir, sorusunun cevabını bulmak için okunmalı. Müthiş bir birikimi hemen kendini gösteren kendine has içten üslubu ile okunmayı hak ediyor. Keşke artık kitaplarımı çizerek okumayacağım diye verdiğim kararı uygulamasaydım. Her sayfası epeyce karalanmış olurdu ama ben de dönüp göz gezdirebilirdim. Şimdi yeniden dönüp okumam gerekecek.
  • 224 syf.
    Lenin’in 1914 yılından başlayarak 1922 yılına dek gerçekleşen gelişmelerden ve fikir ayrılıklarından yola çıkarak kaleme aldığı self determinasyon (kendi kaderini tayin) ilkesi proleteryanın ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesiyle ilgili olarak ne yapması gerektiği üzerine yazdığı broşürlerden oluşmaktadır.
    Sol düşüncenin de üzerinde mutabık olamadığı bu konuda Lenin'in ele aldığı kavramların önemini anlamanın meseleyi kavramamızı kolaylaştıracağını düşündüğüm için incelememi, kitapta üzerinde sıkça durulan konu başlıkları üzerinde durarak gerçekleştireceğim. Bahsettiğim fikir ayrılıklarından (Polonyalı sosyalistlerin görüşleri, ve özellikle Rosa Luxemburg'un fikirleri) spesifik olarak bahsetmeyeceğim, meselenin özünü kavramanın daha mühim olduğu düşüncesi içerisindeyim. Dolayısıyla ele almaya çalışacağım konu başlıkları bu tartışmaları kapsamayacaktır.

    LENİN - ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI /
    VE SOSYALİST PROLETERYANIN BU HAKKA KARŞI BENİMSEYECEĞİ TUTUM ÜZERİNE,
    Kendi kaderini tayin hakkını ele alırken, ezen uluslar kadar ezilen uluslar için de ''Ulusal Kültür'' meselesi oldukça büyük bir öneme sahip, ulusal kültür bilinci her ne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının istemine gerekçe oluştursa da bir burjuva ideolojisi olan ulusal kültür sloganı ile Enternasyonal’in proleteryanın kapitalist düzene karşı birleşmesinin önünü açacak ve büyük kucaklaşmanın temelini güçlendirecek olan self seterminasyon ilkesinin desteklediği ulusal kültür süreci farklıdır. Lenin bu konuda ‘’Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü sloganını öne sürerken, biz her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz.’’ vurgusunu yapmaktadır. (shf 21, Sol yayınları)
    Burada önemli olan kısım burjuvazinin ulusal kültürünün ‘’gerçek’’ olmasıdır, gerçeklikle altı çizilen bu kültür işçileri düşünme olanaklarından yoksun bırakan, onları bölen militan burjuva milliyetçiliğidir. Dolayısıyla ‘’Ulusal Kültür’’ dediğimizde ulusların kaderlerini tayin hakkı ile vahşi milliyetçilik duyguları arasındaki ayrımı bilmek bu sürecin en nihayetinde proleterya enternasyonaline hizmet etmesinin önünü açmak adına kritik bir öneme sahiptir.
    Bugünlerin ezen uluslarının kendilerini inşa ettikleri burjuva devrimlerine baktığımızda, temelde yatan sebebin meta üretiminin tam zaferini sağlamak amacıyla yurt-içi pazarı oluşturma gereksinimini fark etmesi olduğunu görüyoruz, işte bu aşamada Lenin, dilin önemine değinmektedir. Lenin burada aynı dili konuşan halkların yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması ile pazarın devamlılığı arasındaki ilişkiyi belirtir. Burjuva için bu ortak dilin gelişmesini ve yazınsal olarak ortaya konulmasını etkileyecek olan ‘’bütün engellere’’ karşı girişilen mücadelenin temelinde yatan da sermaye sınıflarının bu amansız çıkarlarıdır. Dil birliği ve dilin engelsiz gelişiminin burjuva için önemi, o artık değeri oluşturuyorken bölünmüşlük ve farklılığın sürece ket vurmasının işine gelmemesinden kaynaklanır çünkü burjuva dil birliğinin pazar aktörlerini bir arada tutmak için eşsiz bir alan oluşturduğu bilgisine sahip olmuştur. Bu sürecin ‘’Ulusal Kültür’’ adı altında oluşturulup dil farklılıklarının bölücü nitelikteymişçesine gösterilip pazarlanması buna dayanır. Dolayısıyla Ulus-devlet’i anlamaya çalışırken dil ve kültür ilişkisinin et ile tırnak beraberliğine benzetilmesi, ulus bilincinin temelini oluşturduğunu esas olarak ele aldığımız her noktada, egemen sınıfların bu süreçten sağladıkları çıkarları da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. (shf 53, Sol yayınları)
    Bu kısımdan biraz geriye giderek kapitalizmin dünya sahnesine çıkışına vurgu yapmak, ulus bilincinin oluşturulma sürecini anlamamıza yardımcı olabilir. Kapitalizm gelişimi esnasında ulusal hareketlerin uyandırılması ve uyarılmasına bağlı bir yol izlemişti bunu gerçekleştirirken ulus-devlet mekanizmasının ortaya çıkarıldığını görmüştük, bunun yanı sıra ‘’ilerici’’ bir hareket olarak burjuva devrimi, oluşturulan bu uluslar arasındaki ticaretin yanı sıra, ulusal çitlerin yıkılmasının ve sermaye hareketinin, pazarın dışsallaştırılması gerekliliğinden dolayı, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin ve enternasyonal birliğin yaratılmasının da önünü açmaktadır. Kapitalizm rahminde sosyalizmi taşımaktadır denilen nokta işte budur, bu eğilim olgunlaşmış olan kapitalizmin sınıfsız topluma dönüşümü sağlayacak olan antitezin gebeliğini yapmaktadır. Bu gebelik sürecinde self-determinasyon ilkesi içeren, ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, ezilen ulusların özgürlüğü ve ayrılma ilkesinin zorunluluğunu içermektedir. Bu ilkenin ‘’ulusal boyunduruğa’’ karşı bir savaş olduğu altı çizilmesi gereken önemli bir detaydır. Self-determinasyon hakkının Marksizm’de bulduğu destek her türlü ulusal gelişim amacıyla ‘’ulusal kültür’’ uğruna yapılan savaşa verilen bir destek değildir. Bu küçük-burjuvanın yanında yer almak, dolayısıyla gerici-milliyetçi bir tavır almak ile sonuçlanmaktadır. Tam olarak burada Lenin'in milliyetçiliğe karşı altını ısrarla çizdiği bu farkın sebebi ise, milliyetçiliğin ciddi ve derin her siyasal sorunda gruplaşmanın sınıflara göre olduğu gerçeğinin üstünü kapatan bir pelerin olmasıdır.
    Ulusal kültür ve milliyetçilik ile ulus eşitliğinin arasındaki farka, dil faktörüne ve yurt-içi pazar oluşumuna değindik. Şimdi değinmek istediğim kısım Lenin’in de yazılarında sıkça vurguladığı önemli bir başka nokta olan milliyetçilik ve bunun sınıf bilincinin oluşumuna, örgütlenmesine olan etkisi.
    Bu kısım oldukça önemlidir. Sınıf bilincinin göz ardı edilmesini sağlayan milliyetçilik, sınıflar arası savaşımın tüm etkilerine rağmen güçlü ve engin gözüken parolalarla kitleleri sınıfsız bir toplumda yaşıyormuşuzcasına ayrılmaz bir bütünün yegane parçalarıymış gibi aldatır. Ulus-devlet politik gücünü dünya pazarındaki konumundan ve sermaye birikiminin yaptırımından, dolayısıyla emek-ücret sömürüsünden almasına rağmen, gücünün kaynağını korumak ve görünmez (invisible) kılmak için milliyetçi parolalara başvurmak zorundadır (*Bahsettiğimiz milliyetçi kodlar oluşturulurken kültürel normlar ve dilin kutsallığı kullanılabilir, egemen sınıfların yazımında olan tarih de bu süreç içerisinde değişmez yerini alır. Sermaye sahiplerinin piyonu olmaktan öteye gidemeyen ve bir kandırmacadan ibaret olan, kapitalist sistemde yer aldığı müddetçe Plütokrasi olmaktan öteye gidemeyecek olan ''demokrasi'' de gizleme sürecinin bir parçası olarak kullanılır.*) Aksi takdirde gerçekleştirdiği devasa sömürünün hesabını vermek durumunda kalacaktır. Enternasyonalin milliyetçi ideolojiye karşı giriştiği amansız mücadelenin bir diğer sebebi de budur.
    Dolayısıyla, ulus-devletin kapitalist üretim ilişkilerinin örgütlenmesi için kaçınılmaz bir mekanizma olduğu bilinciyle hareket eden bir Marksist ‘’öyleyse ben niçin bir başka ulusun bu süreci gerçekleştirmesi için destek vermeliyim?’’ diye sorabilir. Burada asla unutulmaması gereken fark halihazırda ‘’ezen’’ statüsünde olan devletin kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da özel üstünlüklere sahip olmasıdır, bu ‘’pratik olmak’’ olarak nitelendirilir, burjuvazi için belirli bir istemin pratik olup olmaması önemliyken, proleterya için mühim olan kendi sınıfını, burjuvaziye karşı güçlendirmek ve yığınları tutarlı demokrasi ve sosyalizm anlayışı içinde eğitmek olmalıdır, bu yüzdendir ki proleteryanın buradaki vazifesi her türlü ayrıcalığa ve istisnai duruma karşı mücadele etmek olmalıdır, diye belirtir Lenin ve şöyle ekler: ‘’Burjuvazi, her zaman kendi ulusal istemlerini ön plana çıkarır. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proleterya için bu istemler, sınıf savaşımının çıkarlarına bağımlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek olanaksızdır. Her iki halde de proleterya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini güvence altına almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve ‘’kendi’’ ulusunun amaçlarını proleteryanınkilerden öne almaktır. Bu nedenle proleterya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteminin, deyim uygun düşerse, ‘’olumsuz’’ yönüyle yetinir ve hiçbir ulusa başka bir ulusun sırtından üstünlükler vermeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz.’’ (shf 68, Sol yayınları) . İşçilerin self-determinasyona dair ele almaları gereken elzem tutumu vurgulayan devrimci proleteryanın esaslı öğretmenleri Marx ve Engels de ‘’Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz’’ diyerek proleteryanın vazifesini özetlerler. (F.Engels, Emigre Literature - I. Polonya Bildirisi)
    Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ulus eşitliğinin sağlanması konusundaki önemine değinmiştik, burada akla gelen bir diğer soru doğal olarak ‘’Ulusal eşitliğin talebi ulusal ayrılmayı da beraberinde getirir mi?’’ oluyor, Lenin bu konuda Norveç’in İsveç’ten ayrılması (1905) örneğini veriyor ve ekliyor: ‘’İsveçli işçilerin, Norveçlilerin ayrılma hakkını tanımış olmaları, Norveçli ve İsveçli işçilerin kardeşçe sınıf dayanışmasının ve birliğinin güçlenmesine yardım etmiştir. Çünkü bu davranış, Norveçli işçileri, İsveç işçilerinin İsveç milliyetçiliğine kapılmadıklarını, Norveçli proleterlerle kardeşliği İsveç burjuvazisinin ve aristokrasinin ayrıcalıklarının üzerinde tuttuklarına inandırmıştır’’ Böylelikle Lenin’in self -determinasyon ilkesinden yola çıkarak bütün ulusların tam hak eşitliğini tanımakla yetinmemek, aynı zamanda bağımsız devlet kurmada da hak eşitliğinin tanınması anlamını çıkarmamız mümkün. ‘’Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesi…’’ (shf 117- Sol yayınları)
    Sosyalizm ile ulusal eşitliğin kaçınılmaz bağına tekrar dönecek olursak, self-determinasyon ilkesinin önemini bir kere daha anlayabiliriz. Burada Marx’ı anmak faydalı olacaktır, Marx, Gotha Programının eleştirisinde daha önce de değindiğimiz, kapitalizm var olduğu müddetçe sosyalizm de var olacaktır, çünkü sosyalizm kapitalizmin eleştirisidir, onun rahminden doğmaktadır’ı inceler ve kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş döneminin varlığına değinir bu geçiş döneminde devlet, prolteryanın devrimci diktatörlüğünün ta kendisi olacaktır. (shf 152, Sol yayınları ve Gotha-Erfurt programlarının eleştirisi, Sol Yayınları, shf 41) İşte tam da bu noktada, kapitalizmi sosyalizm biçimine sokmakta, proleterya ulusal baskıyı ortadan kaldırmanın olanağına erişir, bu olanağın süreci baltalamaması ve ilerici olmasının koşulu halkın ‘’sempatilerine’’ uygun olarak, devlet sınırlarının çizilmesini de içermekle beraber, tam ayrılma özgürlüğü ve tam demokrasinin her alanda mevcut olmasıdır. Burada henüz ayrılan ulusların düşmanlıklarının çabucak yok olmalarını düşlemek de hayalperestlik olacaktır, ezilen ulusun, kendisini ezen ulusa karşı düşmanlığı bir zaman sürecektir, bu düşmanlığın sona ermesi uluslar arasında tam olarak oluşturulması gereken demokratik ilişkilerin kesin olarak kurulmasından sonraya kalacaktır. Bu süreç de herhangi bir kapitalist düzende gerçekleşemeyeceğinden, baskının ortadan kalkması için, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar, yani ancak sosyalizmin varlığıyla gerçekleşebilmektedir. (shf 155, Sol yayınları)
    Ulusal öfkeden bahsetmişken sosyalist devrime ve değişimlere vurgu yapmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Devrim, bütün ezilenlerin ve hoşnutsuz olanların patlak veren yığın savaşıdır. Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da, Asya’da ayaklanmalar olmadan, henüz sınıf bilincine sahip olmayan proleter, yarı-proleter yığınların kısıtlama ve gerici hareketlere (toprak ağalığı, din, burjuva reformizmi vb.) karşı bilinçlenip örgütlenmedikçe gerçekleşeceğini düşünmek, devrim hareketini reddetmekle eş değer oluyor. Dolayısıyla toplumsal devrimlerin herhangi bir çatlama olmadan oluşmaya başlayacağı düşüncesi ‘’değişim’’ düşüncesini anlamamaktan ileri gelmektedir. Bu tür gelişmelerden yoksun ''nato kafa nato mermer'' bir devrim beklemek, değiştirmenin, devirmenin ve hareketin ne demek olduğunu bilmemektir. Lenin bu konuya değinirken: ‘’Saf bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir’’ diyerek bahseder. (shf 189- Sol yayınları)
    ...
    ...
    Demem o ki Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı yazıları, sosyalist devrime gidecek olan yolda self-determinasyon ilkesinin önemini kavramak ve burjuvaziye karşı verilen mücadelede sınıf savaşımının kolunu güçlendirmek için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu anlamak adına başvurulabilecek yegane eser olmanın eşsizliğini taşıyor. Tüm bunların yanı sıra Lenin’in argümanlarının Wilson prensiplerinde yer alan ‘’ulusların kaderlerini tayin hakkından’’ önce evrensel ulus eşitliği adına dile getirilmiş olması da tuzu kuru liberalleri pazar arayışları adına küçük ulusların milliyetçi duygularından nasıl yararlandıklarını da gözler önüne seriyor.

    Konuyu daha kapsamlı ele almak isteyenler adına önerebileceğim birkaç okuma:

    Benedict Anderson – Imagined Communities
    Miroslav Hroch – Avrupa’da Milli Uyanış
    V.I. Lenin – Emperyalizm
    Taner Timur – Türk Devrimi ve Sonrası (Türk Devrimi ve Sovyetler arasındaki ilişkiyi ve bir kod olarak halkçılık ilkesinin kullanımına dair)
    III. Komintern:
    https://ozgurlukdunyasi.org/...munist-enternasyonal

    Konuyu tarihsel vakalarla incelemek ve yorumlamak isteyenler için ise birkaç önemli örnek:

    İrlanda’nın bağımsızlığı sorunu üzerine
    Norveç’in İsveç’ten ayrılması
    Polonya’nın 20. yy başlarındaki durumu
    Avrupa’da Alsace sorunu, Fransa ve Almanya’nın durumu
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk'ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin seref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karsılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • Yılların hasreti sonunda bitti. Köprümüze kavuştuk. Bu bir toplum kalkınması örneğidir. Bir trilyonluk işi, yerel idare ve halk, el ele vererek yüz milyara mal ettik. İşte vatan sevgisi budur... Gerçek anlamda milliyetçilik de budur.
    Ayşe Kulin
    Sayfa 253 - Remzi kitabevi