• 420 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir kitap okudum hayatım değişti... Denir ya,Olmaz!!Hiç bir kitap bunu yapamaz!Hayatınızı değil ama sizi değiştirir,bazı kitaplar vardır,sizin için yazılmıştır,bazı kitaplar vardır,defalarca okunur,bazı kitaplar vardır,hem güldürür hem ağlatır,bazı kitaplar vardır,her cümlesi ders verir,bazı kitaplar da vardır ki...
    İşte Günday bu kitapları yazar ;)

    (Güzel mi oldu ne?Her Günday incelemesinin başına bunu koyayım ben ;) )


    Bellum omnium contra unum!

    Hakan GÜNDAY!!!

    Özellikle belirtmek isterim,bu roman Günday romanları içinde en iyi 2.sırada,benim fikrim tabi :)
    Bu kitap çok yakın bir tarih de film oldu,gitmek nasip olmadı netten izleyebildim anca,yapacak bir şey yoktu.Kesinlikle filmi tavsiye etmem,kitapla alakası yok!

    Bu adamın kitapları,Türk Edebiyat veya Yeraltı değil,Süper hatta Süper ötesi Edebiyat sınıfına girmeli bence,ya da Günday için yepyeni bir tür icad edilmeli...

    Muhteşem bir kalem!

    DAHA!!!

    Bu kitabında GÜNDAY yine başlangıçta kapkara bir ziftle başlıyor,daha birinci sayfadan itibaren zihninize ve gönlünüze asfalt döşenirken burnunuza gelen kokuyu alabiliyorsunuz resmen.

    Günday sarsar,itekler,dürter,kızdırır,rahatsız eder okuyanı.Düşünün ki evinizin mutlu huzurlu ortamında oturuyorsunuz,açmışsınız hafiften bir de müzik aldınız elinize bir Günday kitabı,başladınız okumaya,aha!gitti huzur,ama bildiğiniz gibi de değil mutlu,zevkli bir huzursuzluk Günday'ın size verdiği.Yüzleşirsiniz yaşadığınız hayatla,görmek istemesenizde gösterir size hep ne olursa olsun kötünün de kötüsü olduğunu.

    İnsan sinirlendiğinde,daraldığında,kızdığında,üzüldüğünde mutlu olurmu?Oluyor işte Günday okurken :O Sanki Günday'ın kahramanlarıyla birlikte yaşarsınız,özdeşleştirirsiniz kendinizi,insan hiç kötü karakteri severmi?Seviyorsun işte,sevdiriyor adam.

    Günday'ın yazdıkları mutlu mesut masallar değil,farzet ki masal ama tacize uğramış bir Pollyanna,Prensinin kucağında 3 çocukla terkettiği bir Pamuk Prenses,uyuşturucu batağında,her şırınga da harikalar yaşayan bir Alice,çöpten ekmek toplayan bir Ali Baba,işte bunları sunar size Günday ister oku,ister okuma der bir de,o kadar da mütevazidir yani.Her kitabına verdiğiniz paranın,kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar hakkını veren de bir sanatçıdır Günday.

    Derindir hikayeleri Günday'ın öyle derin ki,bazen hatta sık sık,okurken okuru bile düştüğüne inandırır o derinliğe.
    Bu roman da Kahramanımız anlatıcı Gaza,Babası Ahad,Dordor-Harmin kardeşler,Cuma,Morfin Sülfat ve DEPO!..O kapkaranlık cehennemden bir oda olan Depo...Gaza'nın çocuk haliyle hayatla hesaplaşması,bir canavar mı yoksa melek mi olacak seçim yapması.

    Yine derin bir psikoloji,karakter tahlilleri ve yasadışı,aykırı hayat anlatımı.

    Günday her zaman ki gibi sizi okurken sıkıntı içinde bırakıp ama yine de sizi eserini okumaya zorlayan bir şeytan misali kitabı önünüze atıyor.

    GÜNDAY hayatı,anlamı,olanı,olmayanı,gerçeği yazıyor hep yaptığı gibi.Bizim rahat evlerimizde,mutlu mesut güvenliğimiz altında yaşayan ve hala da bundan memnun olmayıp şikayetçi olan bütün olanaklara sahip çocuklarımız olduğu gibi(bu arada benim yok ama çok görüyorum öylesini),sadece yaşadığı o güne,hiç değişmeden,ona kötülüğü,canavarlığı öğreten hayatları yaşayan çocuklar da var.

    Yaşadığı hayatı beğenip beğenmemesi,iyi veya kötü olmayı seçmesi,bu seçime sahip olması onun elinde mi?

    GÜNDAY ne yazarsa yazsın okunur,hatta sizi okumaya soğutan bazı kitaplardan sonra elinize aldığınız bir GÜNDAY kitabı,ne kadar iç sıkıcı,ne kadar koyu ve kapkara olursa olsun,sıcacık ve şefkatli gelecektir.

    Hakan GÜNDAY oku beni diye bas bas bağıran yazarlardan değil(bunu çok kaliteli oldukları anlamında söylüyorum),aksine ben bu adamı okumalıyım diye sizi bas bas bağırtan yazarlardan.Kalitesini siz düşünün artık.

    GÜNDAY bu romanında insan,toplum ve yönetim hakkında bize yine kafamıza vura vura bir şeyler anlatmak,bir şeyler öğretmek istiyor.

    Size tüm samimiyetimle söylüyorum,yazdığım hiç bir inceleme nasıl olursa olsun,hangi cümleleri kurarsam kurayım Hakan Günday'ın kitaplarını tam olarak anlatamaz.hatta Günday kitabını pdf. olarak baştan sona buraya atayım yine anlatamam,eksik kalır,nasıl olur,abartma demeyin,çünkü Günday kitaplarından okuyan herkesin alacağı ders,yaşayacağı zevk/sıkıntı farklı olur inanın.
    Günday yazacak ve biz hayatları ile savaşanları,yaşamaya çalışanları,acılarını çerez gibi yiyen insanları okumaya devam edeceğiz.İyi ki varsın Günday ve...İyi ki yazıyorsun...


    ALINTI
    ------------------
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.
    -----------------------------
    Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...
    ----------------------------
    Ağladım. Hem de istediğim kadar! İnsanın gerçek özgürlüğü buydu: İstediği kadar ağlayabilmek. Belki bir de, istediği şeye ağlayabilmek...

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dilerim Teşekkürler :)
  • Aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. Bu yüzden, birçok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. Bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. Mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, "Ben sigara içeceğim," diyerek beni iterdin. Ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. Sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. Sonra günün birinde karşısında, 'bacak bacak üstüne atıp sigara içen' oğlunu azarladın. Davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, "Geceleri eve geç geliyorsun," gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. Oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. Sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? Ben de işte öyle olmuştum babacığım: 'İstediğim gibi yaşamak' diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.
  • İyice gece olmuştu. Drogo tabyadaki çıplak odada oturuyordu, yazı yazmak için kâğıt kalem ve mürekkep getirtmişti. “Sevgili anneciğim,” diye yazmaya başladı, sonra birden kendini çocukluğundaki gibi hissetti. Yapayalnız, bir fenerin ışığında, artık kimsenin kendisini görmediği bu anda, tanımadığı bu kalenin ortasında, evinden uzakta, bildik ve güzel şeylerin hepsinden uzakta, en azından yüreğini tamamen açabilmenin bir teselli olacağını düşünüyordu.

    Tabii ki, diğerlerine, subay arkadaşlarına karşı bir erkek gibi davranması, onlarla gülüp birbirinden açık saçık asker ve kadın hikâyeleri anlatması gerekiyordu. Ama gerçeği annesine söylemezse, kime söyleyebilirdi ki? Ve bu akşam Drogo’nun gerçeği, cesur bir askerin gerçeği değildi, ciddi Bastiani Kalesi’ne layık bir gerçek değildi, arkadaşları, yol yorgunluğundan, bu karanlık kale bedenlerinin baskıcı yapısından ve kendini tam bir yalnızlığın içinde bulmasından oluşan bu gerçeği duysalar, gülerlerdi.
    “İki günlük yolculuktan sonra bitkin bir halde kaleye vardım,” ona böyle yazacaktı, “Varır varmaz da istediğim takdirde şehre geri dönebileceğimi öğrendim. Kale iç karartıcı bir yer, çevrede hiçbir yerleşim, hiçbir eğlence ve neşe kaynağı yok.” İşte böyle yazacaktı.

    Ama Drogo annesini anımsadı: Bu saatte onu düşünüyor ve oğlunun vaktini sevimli arkadaşların ve belki de, belli mi olur, hoş bir hanımın eşliğinde geçirdiğini düşünüp teselli buluyor olmalıydı. Kendisinin mutlu ve huzurlu olduğunu düşündüğü kesindi.

    “Sevgili anneciğim,” yazdı Drogo’nun kalemi. “Harika bir yolculuktan sonra kaleye önceki gün vardım. Kale müthiş.”
  • 400 syf.
    ·6 günde·8/10·
    Gül Cemiyeti, tahminimce Genç Elitler'den yaklaşık bir ay sonrasını anlatıyor. Adelina ve her adı geçtiğinde yüzümü buruşturmama sebep olan Violetta, Kenttra'dan ayrılmış kendi amaçlarına yandaşlık etmek için yeni Elitler aramakta. Onu aralarından attıkları için Hançer Cemiyeti'nden ve Enzo'nun ölümüne sebep olduğu için Teren'den intikam almak isteyen Adelina bu kitapta kendisini iyice kaybediyor.

    Gül Cemiyeti'ni okumaya başladım an farkettiğim üç şey oldu; birincisi bu seriyi ve dünyayı gerçekten özlemişim, ikincisi neredeyse kitaptaki karakterlerin tamamından haz etmiyorum ve üçüncüsü Violetta niye önüne gelen her adamla flörtleşiyor? On dört yaşında küçük bir kızı bilmem kaç yaşında bir adamla cilveleşirken görmek midemi bulandırıyor yani...

    Genç Elitler'de herkesi olduğu gibi Adelia davranışlarıyla beni de kanser etmişti ama aynı zamanda karakterin kendini kaybetmesini, etrafındakilere acımasızca davranmasını falan da çok sevmiştim. Lucious Lyon abimizin de dediği gibi "Senden bu kadar nefret ediyorken aynı zamanda seni sevmem inanılmaz." yani Adelina'yı biricik kraliçemiz Cookie ile karşılaştırdığımdan değil de işte...

    Kitabın başlarında bir an fazla beklenti yaptığımı düşünmüştüm çünkü Adelina'nın yapmakta olduğu saçmalıklara, sorun yaratmaktan başka hiçbir şey yapmamasına ve gücünü doğru düzgün kullanamamasına rağmen insanlar ona ve Violetta'ya katılmak istiyordu ve bu cidden ama cidden aşırı saçmaydı. Yani sonunda para olsun veya olmasın seni ölüme sürüklediği açıkça görünen ve tek yaptığı pervasızca hareket etmek olan birinin peşinden neden gidersin ki? Bu olayı hala da anlamlandıramadım ama neyse ki Marie Lu, geç de olsa karakteri tam benim istediğim yere getirmiş. Gururla söylüyorum ki kitabın belli bir yerinden sonra harika bir anti kahraman okuyoruz. Özellikle sonlara doğru hem karaktere hem de hikayeye öyle bir coştum ki...
    Gül Cemiyeti'nin güzel yanlarından birisi de daha çok Elit görüyor olmamız. İlk kitapta bazılarının adını bazılarınınsa efsanesini duymuştuk. İkinci kitapta ise onları aramızda dolaşırken görüyoruz, tabii Adelina onların üzerini görünmezlik perdesi ile örtmediği sürece... hehe...

    Marie Lu'nun karakterleri kullanma bakımından genel olarak iyi bir iş çıkarttığını düşünüyorum. Yeni gelen ve hikayede önemli olan karakterleri zaten ilk kitaptan tanıyorduk bu yüzden de 'önce onların hikayesini anlatayım, okuyucu ile karakter arasında derin bir bağ kurayım' derdine girilmeyen ve bu anlamda endişelerden arınmış rahat bir kitap okuyoruz. Lu, bu tekniği üçüncü kitapta da kullanacak gibi duruyor çünkü Gül Cemiyeti'nde de bazı karakterlerin bu kitapta tekrar aramıza katıldığı fakat bu karakterlerin asıl görevinin bu kitapta değil üçüncü kitapta olduğunu siz de kitabı okurken fark edeceksiniz.

    Kitapta bir olay var ki... Yani bu olayın kitaba bodoslama girdiğini ama Adelina'nın intikam hikayesinden daha önemli olduğunu görüyoruz. Bu olay sayesinde Adelina'nın deliliği de kitaba ve ana hikayeye çok güzel yedirilmiş oluyor. Üçüncü ve son kitap olan Gece Yıldızı'nda bu olayla nasıl baş edecekler çok merak ediyorum.

    Uzun lafın kısası, siz de benim gibi kitabı ertelemekte ve Marie Lu'nun bu kitaptaki performansına şüphe ile bakmaktaysanız derin bir nefes alın ve kitaba başlayın derim. Umarım siz de kitabı benim gibi seversiniz.
  • 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • Değildi! Anlamadığın bu işte! Bu Şah'tan nefret ediyorum, iğreniyorum, ama ben ona karşı savaşmıyorum. Bir zorba karşısında kazanılacak zafer nihai amaç olamaz; İranlılar özgür insanlar, bizim deyimimizle Âdem oğulları olduklarının bilincine varsınlar, kendilerine, kendi güçlerine inansınlar, bugünün dünyasında kendilerine yeniden bir yer bulsunlar diye savaşıyorum ben. Burada başarmak istediğim de bu. Bu kent Şah'ın ve mollaların vesayetini reddetti, büyük devletlere meydan okudu, gönülden insanların dayanışmasını ve hayranlığını kazandı her yerde. Tebrizliler kazanmak üzereydi, ama kazanmalarına izin verilmiyor, çünkü bu örnek herkesi fazlasıyla korkutuyor, aşağılamak istiyorlar onları. Bu gururlu halk şimdi ekmeğini kazanabilmek için çarın askerleri önünde eğilmek zorunda kalacak. Sen ki özgür bir ülkede, özgür bir insan olarak doğmuşun, beni anlamalıydın.
    Amin Maalouf
    Sayfa 277 - YKY
  • 368 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    ÜÇ YAPRAKLI YONCA – Ayşe AYHAN
    “Üç yapraklı yoncanın dördüncü yaprağına ihtiyaç yoktu. Çünkü hayat böyleydi. İnsan kendi şansını kendi yaratırmış. Bunu bilememiştim. Ve hep oturduğum yerden bir şeylerin olmasını beklemiştim. Şimdi hiçbir şeyi beklememe gerek olmadığını bir şeyi istiyorsam, kalkıp yola koyulmam gerektiğini biliyordum. “
    Hani bazı kitapları okurken dizi izliyormuş hissi verir ya, bir sonraki bölümde ne olacağını merakla beklersiniz. İşte bu kitapta tam olarak öyle. 34 bölüm var ve her bölümü bitirdiğinizde bir sonraki bölüme merakla okuyorsunuz.
    Sevgili Yonca ile dolu dolu geçen 2 günüm, yeri geldi kahkaha attık yeri geldi ağladık. Kitabı okuduğum süre boyunca her şeyi beraber yaşadık.
    Seni içine çeken, heveslendiren, yeri geldiğinde sesli tepkiler verdiğin ama asla elinden bırakamadığın bir kitap Üç Yapraklı Yonca…
    Kafamın yorgun olduğu zaman okumaya başlamıştım ve beni alıp Yonca’nın hayatı ile tanıştıran , yorgunluğumu geçiren , hayata başka bir pencereden bakmamı sağlayan yazarımız Ayşe Ayhan’a çok teşekkürler..
    Çok severek okuduğum, sizin de okumanızı istediğim kitaplardan..
    Sevgiyle, saygıyla, kitapla kalın..