• Aralık geldi çattı bak!
    Şimdi yokluğunla üşüme vakti.
    Son yapraklarım da döküldü bak!
    Şimdi çırılçıplak ölme vakti.
    Karakış ve fırtına!
    Bedenim derin bir uykuda.
    Aralık geldi çattı bak!
    Şimdi ölüme soyunma vakti.
    Uzun uzadıya sensiz geceler.
    En uzun kalbimde bu geceler.
    Aralık geldi gidiyor.
    Ardında zemheri günler ve geceler.
    Ayazlamış umutlar.
    Titretir yüreğimi geceler.
    Kuru bir ayazla günler geceler!
    Hayaller, umutlar ve karanlık düşünceler
    Kalbimde muamma bilmeceler.
    Şimdi kırk gün sürer yokluğunun acısı,
    Et kemikten ayrıldı, budur kulluğumun sancısı,
    Bir şarap verse yüreğinin hancısı
    Aralık da gidiyor bak!
    Gel artık gönlümün en nadide ramcısı.
    Kardan adam, kadın ve çocuklar!
    Bak işte bembeyaz örtüyle çoştular.
    Hani koştular, koştular ve koştular,
    Bu güzel manzaralar bize bir müjde muştular.
    Kardan adam, kadın ve çocuklar,
    Bize, bizi muştular.
    Aralık gitti gidecek!
    Bu soğuklar nasıl bitecek.
    Aşk dediğin hissikablelvuku,
    Bütün bedenleri inletecek.
    Gitti aralık, geldi ocak!
    Zemheri bütün kalpleri donduracak.
    Ve ölecek sinelerdeki köhne düşünceler.
    Diyecekler “Bu karakış”
    Yok yok “Koncolos”
    Bilmez misin ey deyyus?
    Bu benim kalbimdeki meyus.
    Hüzün ayıdır bu ay!
    Gölgesi düşmez umutların.
    Karın üstündeki bulutların,
    Gölgesidir şimdi karanlıkların.
    Ocak’taki çorba buz!
    Ocak’taki kanım tuz!
    Ayandondaki ince belli sermâ kız!
    Es de üşüyelim şimdi.
    Yanıyor şimdi her yer soğuktan.
    Abise de güneş dokunmaz hiç.
    Dokunduğu yeşili yakan piç!
    Yan ve öl şimdi soğuktan.
    Ve bitti zemheri!
    Adam öldü!
    Kadın öldü!
    Çocuk da yaşamaz çok.
    Yeşil öldü!
    Sırma saçlı ağaç öldü!
    Kurt öldü!
    Kelebek de çok yaşamaz şimdi.
    İnsanlığa yön vermiş bedevi!
    Soğukta yaşamaz şimdi.
    Şekerrenk çocukların.
    Bir elli gün daha var hatrı soğukların!
    Elli günün sonunda bahardır soğuk kadın.
    Nev ve ruz!
    Nevruz.
    Uyandı bitkiler!
    Uyandı böcekler!
    Ve bağırdı İranlı “Uyandı insanlık”
    Kavga ettiler.
    Aynı günün aynında, ölümde direttiler.
    Öldürdüler doymadılar.
    Hayat verip korumadılar.
    Can verip, candan ettiler.
    Kan verip, kandan ettiler.
    Ve pişman oldular.
    Doyumsuz bir şişman oldular.
    Pişman etmek isteseler de Tanrıyı,
    Tanrı pişman değil!
    İnsanlık doyumsuzluğa şişman;
    Aşka ve sevgiye!
    Yaşam ve ölüme!
    Şan ve şerefe!
    Keder ve kadere!
    Şöhrete!
    Kine!
    Nefrete!
    Cahillik ve bilgeye!
    İnsanlık aç şimdi.
    Üstün bir düşünceye!
    Öldürdüler şimdi. Her şeyin fazlasıyla ölümü!
    Ve,
    Şubat…
    Bir umut şimdi cemrenin düşmesi!
    Hava, su ve toprak!
    Bir bir doğrularak, selam veriyor insana.
    Ve insanlık ekiyor toprağı,
    Yeşil yeşil olsun diye!
    Yaşam verirken doğaya,
    Tekrar tekrar ölsün diye!
    İlk cemre havaya!
    Güneş şimdi ısıtmak için var sanki,
    Yağmur sulamak için toprağı,
    Bulutlar hoş bir gölgelik,
    Ve rüzgarlar serinletmek için esiyor bedenlere.
    Bedenler diyorum!
    Bulutun gölgesinde,
    Rüzgârın ılık ılık esmesiyle ferahlık bulurken,
    Neden diğer bedenlere zulmeder ki?
    Leylekler de gelir şimdi.
    Heybesinde kıtipiyoz insan mı taşır şimdi?
    Leylekler de gelir şimdi.
    Heybesinde fevkalbeşer mi taşır şimdi?
    Ve 15 Şubat günü!
    Doğdu mu şimdi bu ikisi arasında kalmış kişi?
    Bir de suya düşer şimdi ikincisi cemrenin!
    Balıklar mutlu,
    Balıkçılar umutlu!
    Papatyalar da gelir bir vakit sonra,
    Papatyalar mutlu!
    Başına taş yapmış ince belli,
    Uzun saçlı, ceylan gözlü kız umutlu!
    Tutup kanatlarından uçmasın diye,
    Sinesine bir ok attı,
    Başına taç olsun diye!
    Bak! Yine yaşattı insan.
    Daha çabuk ölsün diye.
    Ve nihayet düştü toprağa ateş!
    Yakmak için değil, yeniden ve yeniden öldürdüğünü diriltmek için.
    Şimdi her yer yeşil!
    Şimdi her yer umut!
    Ve her yer mutlu şimdi.
    Üçü bir oldu cemrenin.
    Üç kor bir den yaşam verdi doğaya.
    Dirilti şu vakitler, zamanında öldürdüğü ne varsa.
    Tekrar öldürmek için insan gibi,
    Bir vakit yaşasın diye,
    Dirildi şimdi doğa.
    Mart…
    Mart oldu aylar!
    Cemre toprağa düşmek için zaman kollar.
    Sular çekilir ağaçların gövdesine,
    Kalem aşısı yapar insan,
    Su yaşatmak, insan öldürmek için.
    Kalem aşısı da yapıldı.
    Ağaçlar meyvelensin diye.
    Bağlar da budandı şimdi,
    Daha çok versin diye.
    İnsan bu!
    Verene iyi bakar.
    Budar ve sular,
    Kökündeki piçleri de kopar,
    Daha iyi olsun diye.
    Meyve veren ağacı da taşlar bir vakit.
    Ve alkışlar yaptığını iyi zanneden it.
    Hani sevsen ya çiçeksiz bitkiyi, bitki diye,
    Meyvesiz ağacı, ağaç diye,
    Ekmek getirmez insanı, insan diye,
    Sevsen ya olmaz mı?
    Canlı bir varlıkmış aylar,
    Koca karı öyle dedi.
    Husûm fırtınasında, yaşama veda etti.
    Kaplumbağalar uyanır birazdan!
    Dolaşır dışarda bir vakit.
    Sırtına oyun olsun diye basan it!
    Koyun olur kötülüğün koynunda.
    Ve işte!
    Seslendi insan: “Nedir bu karabulut?”
    Karabulut da ne! Bu gelen kırlangıç.
    Şenlendi şimdi evler ve dükkanlar,
    Her birinde on tane çamurdan yapılmış yuvalar.
    Sayıyor hayvansever, küçük çocuk!
    “Bir, iki, üç, dört…”
    Çamurdan yapılmış musmutlu yuvalar!
    Bir girip bir çıkıyor,
    Uçmayı bilmez çocuk kırlangıçlar.
    Eşitlendi gece-gündüz.
    Orman haftası da kutlandı.
    Martın sonu gelince,
    Ağaçlar yeşile,
    İnsanlar bayrama durdu.
    Ağacın sinesindeki asil kurdu,
    Kelebek yapma zamanı.
    Ve Nisan!
    Gelinlik kız gibi süslendi doğa.
    Yaylalara çıkıp karnını doyurdu boğa.
    Ağaçlar giyindi kuşandı şimdilerde.
    Çiçekler gelinin belinde oya iken nakış nakış.
    Ey rahmetli yağmur!
    Bu ne bereketli yağış.
    Sevdiğinin ellere gelin gittiğini gördü sanki insan!
    Bülbülün güle ettiği feryad-ı andelıp gibi,
    Aşık, maşuğuna feryadı figan etti şimdi.
    Laleler de baş verdi bir vakit.
    Hükmetti toprağa.
    Bir insan ki kükreyip,
    Küfretti toprağa.
    Mart kapıdan bastırırdı.
    Avril insanı kıstırırdı.
    At ile eşek donunca,
    Enişteler küstürüldü.
    Güller de budandı şimdi,
    Kırmızısı, moru yeşili, beyazı seçmeden,
    Kolları koparıldı şimdi.
    İnsan gibi doğa!
    Doğa gibi insan!
    Biri öldürürken diğeri gömerken pişman.
    “Sitte-i sevir her saati bir devir.”
    Soğuktur bu zamanda altı günlük devir.
    Hangi yöne çevirirsen çevir gözlerin,
    Yavruladığı zamandır serçelerin.
    Hızır ve İlyas buluştu.
    Mazlumlar aşka, sevgiye ve ekmeğe kavuştu.
    Gönüllerden kötülük savuştu.
    İnsanlar arasında dolaştı bir vakit;
    Bolluk dağıttı!
    Bereket dağıttı!
    Birlik!
    Beraberlik!
    Birliktelik dağıttı.
    Ulu bir ermişti!
    Bir söylenti de İlyas!
    Bir söylentide Allah dostu,
    Peygamberdi de belkide.
    Mayıs da geldi!
    O da gider bir zaman!
    Yeşil halıya işlenmiş çiçek motifleri,
    Rüzgâr da yok artık çiçeklerle oynayan,
    Yağmur da kaçtı şimdi gönülleri sulayan.
    Kabak meltemi eser sabahlara.
    Gözyaşı ile uyanan gönüllere sıcaklıkla birlikte ferahlık gelir.
    Kabak melteminden sonra samyeli gelir.
    Gelir de sinelere nâr olup gelir.
    Eyvah yandı bizim çocuklar!
    Bir mayıs günü aldanır küçük çocuklar.
    Az giyinse üşür, sıkı giyinse yanar,
    Güneşin tatlı yüzüne kanar.
    Doğanın yeşilinde sevdiğini anar.
    Anar da akıllanmaz bizim çocuklar.
    Şimdi haziran geldi!
    Uzun gecelerden alıp bayrağı,
    Gündüzlere verdi.
    Doğanın en yeşilinde gündüz sevindi.
    İnsanlar bunu da mahveder şimdi.
    Filizkoparan aldı yeşili, insana bırakmadı.
    Sular topraktan çekildi, insana bırakmadı.
    Yârim narin ellerini, gönlüme bırakmadı.
    Kuzey Rüzgârı da esti bak!
    İnsan hasatla başları kesti bak!
    Ey şerefli toprak!
    Şerefli gök!
    Ve şerefli!
    Pak ol da ak şimdi!
    İnsanı hasat etmek, size kaldı şimdi.
    Temmuz’a girişler oldu!
    Ay’dan ay’a kirişler oldu!
    Memet emmi ter yumağı oldu.
    Gel de terinden içme şimdi,
    İçip içip köşede pişme şimdi!
    Eyyam-ı bahurunda yanma şimdi.
    Aşkın ateşine de kanma şimdi.
    Bir güzel sevdim sanma şimdi.
    Kurudu mu kuruyacak mı odlar?
    Bir su döksem soluyacak mı otlar?
    Abdallar ,aptallar ayrışacak mı şimdi?
    Gel Temmuz! Farklılıkları bit kapta yak şimdi.
    Ey Ağustos!
    Dalından bir meyve vermez misin?
    İnsan istese boyun eğmez misin?
    Göçmen kuşlara evinden, kov vermez misin?
    Hurma verip de sen yemez misin?
    Arı kovanından bal süzmez misin?
    Ve bitti sorular.
    Harallara basıldı beyaz sayfalar.
    Şimdi üstümüzde renk renk;
    Pantolon, penye ve umutlar.
    Bir bir beyazı siyaha boyadılar.
    Bir de gittiler turnalar!
    Gitsin diye komşular,
    Davul zurna çaldılar.
    Buna üzülen yapraklar,
    Sararıp soldular.
    Kan ağlayan çocuklar,
    Zamana alkış tuttular.
    Ve zaman…
    Ağustosu da eritti.
    Eylül’e ramak kala,
    Leylekler göç etti.
    Hoş geldin Eylül!
    Hoş geldin dökülen yapraklar!
    Umutlar!
    Neşeler!
    Kırılgan otlar!
    Hoş geldiniz.
    Süzülerek düşen sarı tenli insanlar.
    Birbirinin üstüne basıp durdular!
    Ve zevk aldılar,
    Hışır hışır, hışırtıdan.
    Selaya durdu yanık sesli imam.
    Öldü, bir bir yere düştü iman.
    Ey gönüllere su veren çoban.
    Sürü de git şimdi! Yeşile inan.
    Dinlen bakalım tabiat ana!
    Yeniden dirilmek için.
    Öl ve diril! Ölüp ölüp dirilmek için.
    Ve esti yüreklerin Çaylak Fırtınası.
    Koçlar son ayrıma geldi.
    Çaylaklar uçtu ve götürdü kanatlarında ateşi.
    Eylül akşamları hüzün!
    Nice şiirler yazıldı, sonu hep hazin.
    Ekim’in kış uykusuna hazırladığı gibi tabiatı,
    Şairler uykuya daldı, hülyası hep hüzün!
    Hadi, şimdi gidin turnalar!
    Zaman gitme vakti.
    Bağbozumu geldi.
    İnsan budadığından, payını istedi.
    Kuşlar yola çıkıp, tekrar dönmeyi istedi.
    Uçun kuşlar, uçun!
    Zaman uçma vakti.
    Baklaların dikilip, filize durma vakti.
    Suların soğuyup, balıkların üşüme vakti.
    İşte Kasım!
    Sondan önceki son dönemeç.
    Balıklar üşümekten yorgun.
    Ekmeği oluyor insanın.
    Bir oltanın ucundaki ekmeğin, kurbanı oluyor yorgunlar.
    Şimdilerde çığ da düştü umutlara.
    Küf sandığım bulutlara, karalık da düştü şimdi…
    Çekildi şimdilerde böcekler yuvaya!
    Karınca çalıştığını yemek için,
    Ağustos böceği dilenmek için.
    Şimdi bitti bütün aylar.
    Bir yıl daha geçti ömürden.
    Hayat dediğimiz çark, bir turu daha bitirdi yeniden.
    Ölüm, işte bu!
    Yeniden ölmek için!
    Doğup tekrar ölmek için!
    Ölüp, dirilip, tekrar ölmek için.
    Ölümü dörde böldüler.
    İsmine mevsimler dediler.
    Dördü on ikiye ayırıp,
    Aylar, işte bunlar dediler.
    Ayları da günlere bölüp,
    Günün böyle dediler.
    Günleri saatlere,
    Saatleri dakikalara,
    Dakikaları saniyelere,
    Saniyeleri de saliselere,
    Saliseleri milisaniyeye,
    Milisaniyeyi mikrosaniyeye,
    Mikrosaniyeyi nanosaniyeye,
    Nanosaniyeyi pikosaniyeye,
    Pikosaniyeyi femtosaniyeye,
    Femtosaniyeyi attosaniyeye,
    Attosaniyeyi de Planck saniyeye bölüp,
    Bir insan yetmiş dokuz yıl eder dediler.
    Ömür biçtiler bir nefeslik insana…
  • İşte budur, miftâh-ı genc-i kadîm;
    Bismillâhirrahmânirrahîm.

    (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbını yazmağa E’ûzü ve Besmele okuyarak başlıyorum. E’ûzü okumak, (E’ûzü billâhi mineşşeytânirracîm) demekdir. Besmele okumak, (Bismillâhirrahmânirrahîm) demekdir. Abdüllah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur ve Kur’ân-ı kerîmin anahtarı, Besmeledir). Bunun için, bu kitâba bu ikisini okuyarak başlanmasını, okuyucularımdan istirhâm ederim. Böylece kitâbı, bu iki zînet ile süslemiş ve bu iki hazînede, dostlar için toplanmış olan fâidelere kavuşmuş olursunuz! Allahü teâlâya yaklaşmak isteyenler, E’ûzüye yapışmakda, Ondan korkanlar da, E’ûzüye sarılmakdadır. Günâhı çok olanlar E’ûzüye sığınmışdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksanyedinci âyetinde meâlen, Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kur’ân-ı kerîm okuyacağın zemân E’ûzü... söyle) buyurmuşdur. Bu emr, (Allahın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyâda ve âhıretde helâk olan şeytândan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim de!) demekdir.

    Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için sened yazdırır). Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” diyor ki, (Cehennemde azâb yapan ondokuz melekden kurtulmak istiyen, Besmele okusun! Besmele, ondokuz harfdir). Levh-i mahfûzda, ilk yazılan,Besmeledir. Âdeme “aleyhisselâm” ilk gelen, Besmeledir. Mü’minler, Besmele yardımı ile, Sırâtdan geçer. Cennet da’vetiyyesinin imzâsı Besmeledir.

    Besmelenin ma’nâsı: (Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş ve varlıkda durdurmakla, yok olmakdan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile,bu kitâbı yazabiliyorum. Ârifler, Onu ilah olarak tanıdı. Âlemler, Onun merhameti ile rızk buldu. Günâh işliyenler, Onun rahmeti ile Cehennemden kurtuldu) demekdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîme bu üç ismi ile başladı. Çünki, insanın üç hâli vardır. Dünyâ, kabr ve âhıret hâlleri. İnsan, Allahü teâlâya ibâdet ederse, dünyâda işlerini kolaylaşdırır. Kabrde ona acır, âhıretde günâhlarını afv eder.

    Elhamdülillah! Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamd ve senâların, medhlerin hepsi, Allahü teâlânın hakkıdır. Hamd, bütün ni’metleri Allahü teâlânın yaratdığına ve gönderdiğine inanmak ve söylemek demekdir.

    Şükr, bütün ni’metleri islâmiyyete uygun olarak kullanmak demekdir. Ni’met, fâideli şey demekdir. Ni’metler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarında yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, meşhûr olan dört mezhebin âlimleridir. Herşeyi yaratan, terbiye eden, yetişdiren, her iyiliği yapdıran, gönderen hep Odur. Kuvvet ve kudret sâhibi yalnız Odur. O hâtırlatmazsa, kimse, iyilik ve kötülük yapmağı irâde, arzû edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikce, kuvvet ve fırsat vermedikce, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre kadar, iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istediği herşeyi, O da irâde ederse, dilerse yaratır. Yalnız Onun dilediği olur. İyilik ve kötülük yapmağı, çeşidli sebeblerle hâtırlatmakdadır. Merhamet etdiği kulları kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve yaratmaz. İyilik yapmak irâde etdikleri zemân, O da irâde eder ve yaratır. Böyle kullardan hep iyilik meydâna gelir. Gazab etdiği düşmanlarının kötü irâdelerinin yaratılmasını, O da irâde eder ve yaratır. Bu kötü kullar, iyilik yapmak irâde etmedikleri için, bunlardan hep fenâlık hâsıl olur. Demek oluyor ki, insanlar, bir âlet, bir vâsıtadır. Kâtibin elindeki kalem gibidir. Şu kadar var ki, kendilerine ihsân edilmiş olan (İrâde-i cüz’iyye)lerini kullanarak, iyilik yaratılmasını istiyen, sevâb, kötülük yaratılmasını istiyen, günâh kazanır. Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini onların irâdeleri ile yaratmasını ezelde dilemişdir. İşlerin insan irâdesi ile yaratılması, ezeldeki ilâhî irâde ile yaratılması demekdir.

    Bütün düâlar, iyilikler, Onun Peygamberi ve en sevdiği kulu, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Ehl-i beytine ve Eshâbına “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bunları sevenlere ve izlerinde gidenlere olsun!

    İlk tahsîlimi, baba yerim olan İstanbulda, Eyyûb sultânda, Reşâdiyye nümûne mektebinde yapdım. Evimden ve ilk mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askerî lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteblerden Kur’ân-ı kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberimizin ve islâm âlimlerinin ismleri söylenmez oldu. Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fekat, mukaddesâtıma saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradım. Îmân ile küfr arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslimânlık olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin fâideli, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ edemiyordum. Altı sene, bu iki te’sîr altında sarsıldım. Birkaç sene önce, berâber oruc tutduğumuz, nemâz kıldığımız arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına aldanarak, ibâdetden vazgeçdiler. Yalnız kalmak, beni dahâ da üzdü. Acabâ haksızmıyım, yanlış yoldamıyım diyordum. (m. 1929) senesinde, lise son sınıfda, onsekiz yaşında idim. Kadr gecesi, mektebde yatmışdık. Uyuyamadım. Şaşkın olarak, yatağımdan fırladım. Düşüncelerimde, îmânda yalnız kalmışdım. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Bağçeye çıkdım. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyyûb sultânın, ya’nî Hâlid bin Zeydin türbesine karşı, Halîcin ışıklı dalgaları, sanki bana, üzülme, sen haklısın diyorlardı. Hıçkırarak ağladım. (Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmakdan koru!) diye yalvardım. Allahü teâlâ, bu ma’sûm ve hâlis düâmı kabûl buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilm deryâsı Abdülhakîm efendi, önce rü’yâda, sonra câmi’de karşıma çıkdı. Beni, cezb etdi. Eczâcı mektebinde talebe iken, Bâyezîd câmi’i şerîfinde va’zlarına, sonra evine gitdim. Bana acıdı. Sarf, nahv, mantık, fıkh öğretdi. Çok kitâb okutdu. Fransızca Maten gazetesine de abone etdirdi. Arabî ve fârisî öğretdi. (Emâlî kasîdesi)ni, (Hâlid-i Bağdâdî dîvânı)nın bir kısmını ezberletdi. Sohbetleri o kadar tatlı, o kadar fâideli idi ki, çok def’a, sabâhdan gece yarısına kadar yanından ayrılmazdım. Şimdi, o sohbetleri hâtırladığım ânlar, hayâtımın en zevkli dakîkaları olmakdadır. (m. 1936)ya kadar askerî tıbbiyye mektebinde müzâkereci iken, hem kimyâ yüksek mühendisliğine devâm etdim, hem de o islâm âliminin va’zlarından, sohbetinden ilm ve zevk topladım. Kalbimdeki küfr pislikleri temizlendi. İslâmiyyetin dünyâ ve âhıret se’âdeti için, biricik kaynak olduğunu anladım. Önceleri, büyük sandığım kimseleri, islâm âlimlerinin büyüklükleri yanında, çocuk gibi gördüm.

    Onların ilm diye söyledikleri ba’zı şeylerin, ilmden, fenden çok uzak, alçakça düzülmüş plânlar, iftirâlar olduğunu anladım. (m. 1936) dan sonra, Ankarada, Mamak kimyâhânesinde vazîfeli iken, almanca öğrenmemi ve İmâm-ı Rabbânînin “kuddise sirruh” (Mektûbât)ını devâmlı okumamı söyledi. Her fırsatda İstanbula gelip, ma’rifetler deryâsından inci, mercân topladım. O ilm güneşinin üfûlünden sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköyü müftîsi, fazîletli seyyid Ahmed Mekkî efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldum. Büyük bir şefkat ve mehâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma’kûl ve menkûl, üsûl ve fürû’ ilmlerini ta’lîm buyurup beni, 27 Ramezân-ı mubârek 1373 [m. 1953] pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse me’zûn eyledi.

    (m. 1947) den sonra, öğretmenlik hayâtımda, engin denizden bir damla gibi olan bilgilerimi, gençlerin temiz rûhlarına, onların gonca gibi açılmakda olan körpe dimâglarına akıtmak için çırpındım. İçimde yanan îmân ışığından, onların saf kalblerine birer kıvılcım salmak istedim. Elhamdülillah! Rabbim kolaylık gösterdi. Senelerce uğraşarak hâzırladığım ve fâideli ve nefîs kokulu çiçeklerden toplanarak doldurulan tatlı ve şifâlı bal gibi, birkaç sahîfeye yerleşdirdiğim (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci kısmının basılması (m. 1956) senesinde nasîb oldu.

    Hanefî mezhebine göre hâzırlanmış olan bu küçük kitâbın, gazete ve mecmû’alarda reklâmı yapılmamış, dıvârlara i’lânları asılmamış, köşedeki bir dükkânın raflarına emânet edilivermişdi. Müslimân ecdâdının nûrlu ve uğurlu yolundan ayrılmayan, mukaddes dînini öğrenmek aşkı ile dâimâ kalbi yanan, asîl ve îmânlı gençler, bu küçük kitâbı aradı, buldu. Az zemânda kapışdı.

    Vatanına saldıran düşmana karşı, kükremiş arslanlar gibi döğüşerek, istiklâl savaşını kazanan şehîdlerin ve gâzîlerin temiz çocukları, bugün de, aynı aşk ve îmânla, babalarının yolunda yürüyerek, istiklâlleri gibi, îmânlarını da, her çeşid tecâvüzden korumağa çalışıyor. Hakka, hakîkate, doğruya koşuyor. Kur’ân-ı kerîme sarılıyor.

    Târîh gösteriyor ki, yalnız kendi râhatlarını, keyflerini düşünen krallar, diktatörler, islâm dîninin, kendi zulmlerini, kötülüklerini meydâna çıkardığını görerek, cinâyetlerini, hıyânetlerini gizliyebilmek ve yalanlarına herkesi inandırabilmek için, islâmiyyete saldırmışlardır. Zâlim düşman kumandanları, müte’assıb haçlı orduları, her zemân, karşılarında müslimân türk kahramanlarını bulmuşlar, ecdâdımızın îmân dolu göğüslerini aşamamış, silâhlarını, ölülerini bırakarak hep kaçmışlardır.

    Târîh yine gösteriyor ki, islâmiyyet, her zemân dahâ üstün, dahâ yeni ve dahâ fennî harb vâsıtalarının ve medenî cihâzların yapılmasına ve dahâ akllı, dahâ kahraman milletlerin yetişmesine sebeb olmuş; dinsizler, ilmde, fende, silâhda ve şecâ’atde dâimâ geri kalmışlardır. Hattâ, bir islâm ordusu, her cihetden adâlete bağlılığı nisbetinde gâlib geldiği hâlde, aynı orduda adâletden uzaklaşıldıkca, başarının azaldığı görülmüşdür. İslâm devletlerinin, kurulması, yükselmesi, durması ve çökmeleri de hep, adâlete bağlılıkları nisbetinde olmuşdur.

    Dinsiz diktatörler, ellerini kana boyayıp, memleketlere hâkim olmuş, zulm, fesâd ile insanları inleterek ve hayvan gibi çalışdırarak, ağır harb sanâyı’i, büyük fabrikalar, üstün silâhlar yapmış, dünyâyı korkutmuş iseler de, çabuk yıkılmışlar ve târîh boyunca, la’netle anılmışlardır. Örümcek yuvası gibi çabuk kurulan tuzakları, sabâh rüzgârı gibi ferâhlatıcı, hafîf bir kuvvetle uçmuş, insanlığa yarar birşey bırakmamışlardır. Şimdi de, dinsiz bir temele dayanan devletler, ne kadar büyük ve kuvvetli görünseler de, elbette yıkılacak, zulm pâyidâr olamayacakdır. Böyle kâfirler, bir ânda parlıyan kibrite benzer ki, etrâfındaki saman, talaş gibi hafîf şeyleri tutuşdurur, eli yakar, evleri harâb edebilir. Kendi ise, hemen söner, biter. Adâlete dayanan milletler ise, kaloriferlerin radyatörü gibidir. Radyatör, birşeyi yakmaz, odaları ısıtarak, insanlara râhatlık verir. Sıcaklığı aşırı, zararlı değildir. Fekat harâret, enerji kaynağına mâlikdir. İslâmiyyet de, böyle fâideli bir enerji kaynağı olup, kendisine bağlanan ferdleri, âileleri ve cem’iyyetleri besler, kuvvetlendirir.

    Allahü teâlânın merhameti, ihsânı, ni’metleri, o kadar çokdur ki, sonsuzdur.

    Kullarına çok acıdığı için, onların dünyâda râhat, huzûr içinde, kardeşce yaşamaları, âhıretde de, sonsuz se’âdete, bitmez, tükenmez ni’metlere kavuşmaları için, yapılması lâzım olan iyilikleri ve sakınılması lâzım olan kötülükleri, Peygamberlerine, melek vâsıtası ile bildirmiş, bunları bildiren bir çok kitâb da göndermişdir. Bu kitâblardan, yalnız Kur’ân-ı kerîm bozulmamış, diğerlerinin hepsi, kötü kimseler tarafından değişdirilmişdir. Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veyâ bilmeyerek, Kur’ân-ı kerîmdeki ahkâma, ya’nî emr ve yasaklara uyduğu kadar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Bu, fâideli bir ilâcı kullanan herkesin, derdden, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Şimdi, dinsiz, îmânsız çok kimsenin ve müslimân olmıyan, hattâ islâm düşmanı olan ba’zı milletlerin birçok işlerinde, muvaffak olmaları, râhat, huzûr içinde yaşamaları, inanmadıkları, bilmedikleri hâlde, Kur’ân-ı kerîmin ahkâmına uygun olarak çalışdıkları içindir. Müslimân olduklarını söyliyen, âdet olarak ibâdetleri yapan, çok kimselerin ise, sefâlet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği ahkâma ve güzel ahlâka uymadıkları içindir. Kur’ân-ı kerîme uyarak âhıretde sonsuz se’âdete kavuşabilmek için ise, önce buna îmân etmek, inanmak ve bilerek, niyyet ederek uymak lâzımdır.

    İslâm dînini bilmedikleri için, ona karşı olanlar, asrlar boyunca yapdıkları kanlı ve acı tecribelerle anladılar ki, îmânını yıkmadıkça, müslimân milleti yıkmağa, imkân yokdur. Hakîkatde her ilerlemenin ve yükselmenin hâmîsi ve teşvîkcisi olan islâmiyyeti, ilmin, fennin ve yeğitliğin düşmanı gibi göstermeğe yeltendiler. Genç nesllerin, bilgisiz, dinsiz kalmasını, onları ma’nevî cebheden vurmağı hedef edindiler. Bu yolda milyonlar dökdüler. İlm ve îmân silâhları çürümüş, hırs ve şehvetlerine kapılmış olan ba’zı câhiller, kâfirlerin bu hücûmları ile hemen bozuldu. Bunlardan bir kısmı, ismlerini siper edinip, müslimân görünerek, fen adamı, kalem sâhibi ve din âlimi, hattâ müslimânların hâmîsi şekline girip, temiz gençlerin îmânlarını çalmağa koyuldular. Kötülükleri hüner şeklinde, îmânsızlığı moda şeklinde gösterdiler. Dîni, îmânı olanlara softa, gerici denildi. Din bilgilerine, islâmın kıymetli kitâblarına, irticâ’, gericilik ve te’assub diyenler oldu. Kendilerinde bulunan ahlâksızlık ve şerefsizlikleri, müslimânlara, islâm büyüklerine atf ve isnâd ederek, o temiz insanları kötülemeğe, evlâdları babalarından soğutmağa uğraşdılar. Târîhimize de dil uzatıp, parlak ve şerefli sahîfelerini karartmağa, temiz yazılarını lekelemeğe, vak’a ve vesîkaları değişdirmeğe kalkışdılar. Böylece, gençleri dinden, îmândan ayırmağa, islâmiyyeti ve müslimânları yok etmeğe çalışdılar. İlmi, fenni, güzel ahlâkı, fazîleti ve yeğitliği ile dünyâya şân ve şeref saçan, ecdâdımızın sevgisini genç kalblere yerleşdiren mukaddes bağları çözmek, gençliği dedelerinin kemâlâtından, ululuğundan mahrûm ve habersiz bırakmak için, kalblere, rûhlara ve vicdânlara hücûm etdiler. Hâlbuki, anlıyamıyorlardı ki, islâmiyyetden uzaklaşdıkca, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yolundan ayrıldıkca, ahlâk bozulduğu gibi, her vâsıtayı yapmakda ve her asrın îcâb etdirdiği yeni bilgilerde, üstünlüğü gayb ediyor, ecdâdımızın askerlikdeki, fen ve san’atdaki başarılarını gösteremiyor, hattâ geri kalmağa başlıyorduk. Bu maskeli dinsizler, böylece, bir tarafdan ilmde, fende geri kalmamıza çalışıyor, diğer tarafdan da, islâmiyyet geriliğe sebeb oluyor. Garb sanâyı’ine yetişebilmemiz için, bu kara perdeyi kaldırmamız, şark dîninden, çöl kanûnlarından kurtulmamız lâzımdır, diyorlardı. Bu sûretle maddî ve ma’nevî kıymetlerimizi yıkarak, vatanımıza, milletimize, dışardaki düşmanların, asrlarca yapmak istedikleri, fekat yapamadıkları kötülüğü yapdılar. Müslimân ismini taşıyan islâm düşmanlarına (Zındık) denir. Zındıkların islâmiyyete zararları, kâfirlerin, misyonerlerin zararlarından dahâ çok oldu.

    Cenâb-ı Hak, bütün insanlara, sayılamıyacak kadar çok ni’met, iyilik vermişdir. Bunların en büyüğü ve en kıymetlisi olarak da, Resûller ve Nebîler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndererek, islâmiyyeti, se’âdet-i ebediyye yolunu göstermişdir ve İbrâhîm sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Ni’metlerimin kıymetini bilir, şükr ederseniz, ya’nî emr etdiğim gibi kullanırsanız, onları artdırırım. Kıymetlerini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim) buyurmuşdur.

    Bir asrdan beri islâmiyyetin garîb olması ve son zemânlarda büsbütün uzaklaşarak, dünyânın küfr ve irtidâd karanlığı ile kaplanması, hep islâm ni’metlerinin kıymetlerini bilmeyip, onlara şükr etmemenin, arka çevirmenin netîcesidir.

    Allahü teâlâ, sevdiklerini hayrlı işlere vâsıta kıldığı gibi, kendisine inanmıyanları, düşmanlık edenleri de, fenâ yerlerde çalışdırmakdadır.

    İslâm ni’metlerinin elden çıkmasına sebeb olanlar iki kısmdır:

    Birincileri, küfrlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silâhlı kuvvetleri ile, bütün propaganda vâsıtaları ve siyâsî oyunları ile, islâmiyyeti yıkmağa uğraşıyorlar. Müslimânlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmağa çalışıyor.

    İkinci kısm kâfirler, kendilerine müslimân ismini ve süsünü verip, din adamı tanıtdırıp, müslimânlığı, kendi aklları ile, keyflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeğe uğraşıyor, müslimânlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hîle ve yalanları ile, sözlerini isbât etmeğe, yaldızlı, yaltakcı yazılar ile, müslimânları aldatmağa çalışıyorlar. Müslimânların çoğu bu düşmanları, ba’zı sözlerinden ve islâmiyyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idâre edildikleri için, birçok sözleri revâc bulup, müslimânlar arasında yerleşiyor. Müslimânlık dîni, yavaş yavaş bozularak, bu zındıkların istedikleri, plânladıkları şekle dönüyor.

    Ba’zıları da: (Bu asrda yaşıyabilmemiz için, milletce, topluca garblılaşmalıyız) diyor. Bu sözün iki ma’nâsı vardır: Birincisi, garblıların fende, tecribede, san’atda, i’mâr ve terfîh vâsıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak, bunlardan istifâdeye çalışmakdır ki, bunu islâmiyyet de, zâten emr etmekdedir. Fen bilgilerini öğrenmenin farz-ı kifâye olduğu, kitâbımın çeşidli yerlerinde, vesîkaları ile bildirilmişdir. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir hadîs-i şerîfde, (Hikmet [ya’nî fen ve san’at], mü’minin gayb etdiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyurdu. Fekat bu, garba uymak değil, ilmi, fenni onlarda bile arayıp almak ve onların üstünde olmağa çalışmakdır. İkinci ma’nâda garblılaşmak ise, ecdâdımızın doğru ve mukaddes yolunu bırakıp, garbın bütün an’anesini, âdetlerini, ahlâksızlıklarını, pisliklerini ve hepsinden dahâ acı, dahâ şaşkın olarak, dinsizliklerini ve putlarını alıp, câmi’leri kilise ve eski san’at eseri şekline sokmak, müslimânlığa şark dîni, gerilik dîni, Kur’ân-ı kerîme çöl kanûnu, puta tapmağa, ibâdete müzik karışdırmağa garb dîni, modern ve medenî din demek ve islâmiyyeti bırakıp, hıristiyanlığa, mûsikî âletleri ile ibâdete dönmeğe, (Dinde reform) ismini vermekdir.

    Herkes şunu iyi bilsin ki, bu milletin damarlarında dolaşan asîl kan, ne bugün, ne de, onların ümmîd ile bekledikleri günlerde, bu ma’nâda aslâ garblılaşmayacak ve dinsiz olmayacak, zındıkların yalanlarına aldanmıyacakdır. Ecdâdının mukaddesâtını ayaklar altında çiğnetmiyecekdir!

    İslâmiyyeti yıkmağa çalışan diğer bir kuvvet de, din bilgisi vermek için, din düşmanlarını (gûyâ) susdurmak için yazılan mecmû’alar ve kitâblardır. Îmândan ve islâmdan haberi olmıyan, tesavvufun hakîkatine, rûhuna, inceliklerine ermemiş olan zındıklar, dünyâ işlerinde söz sâhibi olunca, kendilerini din âlimi görüyor, bozuk düşüncelerini yaymak için veyâ yalnız para kazanmak için, din kitâbları yazıyorlar. Bu kitâblarında, din büyüklerinin sözlerini anlamadıkları, birçok bilgileri yanlış ve ters yazdıkları, acı acı görülüyor. Zındıkları islâm âlimi olarak tanıtıyorlar. Bunların câhil kafaları ile, sapık düşünceleri ile yazdıkları yıkıcı ve bölücü kitâblarını terceme ederek, din bilgisi diye gençliğin önüne sürüyorlar. Bunların zararlarını, bozuk olduklarını ortaya koyan, yüzkaralarını meydâna çıkaran, böylece kazançlarına, milleti sömürmelerine mâni’ olan kitâblarımın basılmasına, yayılmasına mâni’ olmak için bu fakîre câhilce, ahmakca iftirâ ediyorlar. Dünyâ çıkarları için dinlerini satan münâfıklardan bir kısmının, dahâ da aşırı giderek, tarîkatçılık yapıyor gibi yalanları yaydıklarını, böylece beni kanûna karşı suçlu duruma düşürerek, kitâblarımın yasaklatılmasına uğraşdıklarını işitdim. Hâlbuki, hiçbir kitâbımda böyle birşey yazılı değildir. Kitâbımda tarîkatler üzerinde bilgiler varsa da, bunlar, eski asrlarda yaşamış olan, tesavvuf âlimlerinin yazmış oldukları kitâblardan terceme edilmişdir.

    Ben de, bunları okuyup anlamağa çalışmakdayım. Bir tarîkat ile ve bir şeyh ile hiçbir ilgim olmamışdır ve yokdur.

    Evet, islâm âlimi gördüm. Müslimânlığın ne olduğunu ve islâmiyyetin yüksek bilgilerini ondan öğrenmekle şereflendim. Onun islâm ilmlerinde ve fen ve târîh bilgilerinde engin bir denize benzediğini ve islâm dîninden kaynaklanan güzel ahlâkını görerek hayrân oldum. Bu büyük zâtdan, şeyhlikle, mürîdlikle ilgisi olduğunu gösteren bir söz işitmedim. Tekkelerin kapatılmasından önce ve sonra ismleri duyulan ba’zı tarîkatcıların, islâmiyyete ve tesavvuf bilgilerine uymadıklarını, zararlı olduklarını söylerdi. Dünyânın her yerinde, her dilde tesavvuf kitâbları yazılmakdadır. Kanûnlar, tesavvuf kitâbı yazmağı ve tesavvuf ilmini övmeği değil, tesavvuf perdesi altında, şahsî menfe’at sağlamağı ve tesavvufda bulunmıyan kötülükleri yapmağı suç saymakdadır. Tesavvuf âlimleri de, böyle tarîkatcıları red etmişler, bunların din hırsızları olduklarını, islâmiyyeti içerden yıkdıklarını bildirmişlerdir. Kitâblarımda ve konuşmalarımda hep, (Müslimânın kanûnlara uyması lâzımdır. Fitne çıkarmak harâmdır) diyorum. Böyle söyliyen kimse, kanûna uymıyan iş yapar mı? Hasedcilerimin, beni kendileri gibi münâfık zan etdikleri anlaşılıyor. Çok yanılıyorlar! Münâfık kelimesini, burada kâfir ma’nâsına kullanmıyorum. Dışı içine uymıyan, iki yüzlü demek istiyorum. Söz ile olan bu nifâkın küfr olmadığı, harâm olduğu, (Hadîka)da, dil âfetlerinde yazılıdır. Bu zevallılar, bilerek veyâ bilmiyerek, islâm düşmanlarının ekmeklerine yağ sürüyor ve islâmiyyete, onlardan dahâ çok zararlı oluyorlar. Çünki, bunların kitâblarını ve dergilerini okuyan sâf müslimânlar ve hele asîl ve kahramân ecdâdının mukaddes dînini öğrenmeğe susamış olan temiz gençler, bunların yaldızlı kelimelerle övdükleri zındıkları, din âlimi sanıp, bozuk ve yanlış yazılarına din ve îmân diye sarılıyor. Böyle, para kazanmak, mevkı’, etiket ele geçirmek için, kısacası dünyâlığa kavuşmak için, mukaddes dînimizi âlet eden câhillere (Ulemâ-i sû’), ya’nî (Zındık) denir. Bu din yobazları ve fen adamı olarak ortaya çıkıp, fen bilgilerini değişdirerek ve kendi hâin düşüncelerini fen bilgisi imiş gibi söyliyerek, islâmiyyeti yıkmağa çalışan (Fen yobazları) ya’nî (Zındık)lar, bu millete çok zarar verdiler. Kardeşi kardeşe düşman yapdılar. İç harblere sebeb oldular. Hâlbuki, islâm dîni, birleşmeği, sevişmeği, yardımlaşmağı, hükûmete, kanûnlara karşı gelmemeği, fitne, ya’nî anarşi çıkarmamağı, kâfirlerin haklarını da gözetmeği, kimseyi incitmemeği emr etmekdedir. İslâm âlimleri, bütün istirâhatlerini, menfe’atlerini fedâ ederek, dînimizin bu güzel emrlerini bildirmek ve torunlarının dinlerini, îmânlarını korumak için, çok sayıda ve çok kıymetli kitâb yazmış ve bizlere yâdigâr bırakmışdır. Sonra gelen âlimler, bu kitâblara açıklamalar yapmış, bunlara (hocamızın tarîkati) denilerek çeşidli tarîkatlar meydâna gelmişdir. Ehl-i sünnet düşmanları, bid’at sâhiblerinin kitâblarına da bu mubârek ismleri koymuşlardır. Bid’at sâhibleri, Kur’ândan ve hadîs-i şerîflerden yanlış ma’nâ çıkarıyorlar. Zındıklar, kendi anladıklarına, düşüncelerine âyet ve hadîs diyor. Güzel ahlâkı, adâleti, çalışkanlığı, fende, san’atda birinciliği ve yeğitliği dünyâ târîhlerinde, parlak kelimelerle yazılı olan, şanlı ve şerefli ecdâdımızın, düşman elinin dokunmaması için, mubârek kanını dökdüğü ve bütün temizliği, doğruluğu ile bizlere mîrâs bırakdığı mukaddes dînimizi, yine onların mubârek elleri ile yazdıkları, hâlis ve afîf kitâblarından okuyup öğrenmeliyiz. İngiliz câsûslarının tuzaklarına düşmüş olan, satılmış zındıkların kalemlerinden çıkan, süslü kelimelerle örtülmüş, aynı ismi taşıyan kitâbları okuyarak, azîz ve sevgili îmânımızı kapdırmamağa, aldanmamağa çok dikkat etmeliyiz!

    Şunu da bildireyim ki, hadîs-i şerîfler ve islâm âlimlerinin açıklamaları, din adamlarının siyâsete karışmalarını şiddetle men’ etmekdedir. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu yasağa titizlikle uymuşlardır. Müslimânlar, dîni siyâsete âlet etmez. Bunun için ben, hiçbir zemân siyâsete karışmadım. Hiçbir yazımda, şu veyâ bu devlet şeklinin savunuculuğunu yapmadım. Ba’zı kimselerin, böyle davranışımı beğenmediklerini, bu yüzden de kitâblarıma bozukdur diyerek, vatandaşların okuyup öğrenmelerine mâni’ olduklarını, (neresi bozukdur?) diyenlere karşı, bir cevâb veremiyerek, şaşırıp kaldıklarını işitiyorum.

    Hased edenler, satılmış olanlar, her zemân Ehl-i sünnet kitâblarına saldırdı. Sonunda rezîl oldular. Bana iftirâ edenlerin gafletden uyanmaları, hidâyete kavuşmaları için (Yüz karası) kitâbını hâzırladım. m. 1970 de basıldı.

    Otuz madde ve altmış sahîfe olan (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbımı okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da, üç yüz sahîfe olarak hâzırladım. Bu da, (m. 1957) de basdırıldı. Bu iki kitâb, temiz gençlikde, islâmiyyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, süâl yağmuru altında kaldım. Bu çeşidli soruları cevâblandırmak için, mu’teber kitâblardan terceme ederek yapdığım açıklamalar ve ilâvelerle, birinci kısmın otuz maddesine yetmiş madde dahâ ekliyerek ikinci baskısı meydâna geldi ve dörtyüz sahîfe oldu. Nihâyet Allahü teâlâ, ihsân ederek, yıpratıcı çalışmakla, üçüncü kısmın hâzırlanması da müyesser oldu ve 1379 [m. 1960] da basıldı.

    Salâhiyyetim olmadığını bildiğim hâlde, yalnız İslâm âlimlerinin, aklları durduran üstünlüklerine hayrânlığımın ve onlara karşı taşıdığım sevgi ve saygının mükâfâtı olarak ve bu temiz milletin, asîl gençlerin, din simsarlarının tuzaklarından kurtulmaları, dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşmaları için, kalbim sızlayarak etdiğim düâların karşılığı olarak, Allahü teâlânın tevfîkı ile meydâna gelen bu üç kitâbı, (m. 1963) de bir araya getirip, (Tam İlmihâl) adını verdim. Devâmlı süâller sebebi ile, kitâbımın her baskısına yeni ilâveler yapıldı. Hepsi ingilizceye de terceme edilerek (Endless Bliss) ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından altı cild olarak basdırılmışdır. Bu kitâbda, bu fakîre âid hiçbir bilgi ve fikr yokdur. Terceme ve toplamakdan başka nasîbim olmamışdır. Büyük, mubârek zâtların yazıları olduğu için, okuyanların fâidelendiklerini, zevk aldıklarını ve bölücülere, kitâblarıma saldıran, iftirâ eden zındıklara aldanmadıklarını görmekle, cenâb-ı Hakka şükr ediyorum. Böylece, temiz rûhlu, sâf kanlı, mubârek gençlerin, müstecâb düâlarına kavuşacağımı düşünerek seviniyor, bu kitâbı ve düâları kıyâmet günü için, biricik sermâyem biliyorum.

    (Se’âdet-i Ebediyye) ya’nî (Tam İlmihâl) kitâbımdaki fıkh bilgileri, hanefî mezhebine göre yazılmışdır. Bu bilgilerin çoğu, Muhammed Emîn ibni Âbidînin (Redd-ül-muhtâr) kitâbının 1272 [m. 1856] senesinde Mısrda Bulak matba’asında beş cild olarak yapılan baskısından terceme edilmiş, sahîfe numaraları bu baskıya göre bildirilmişdir. Hanefî mezhebindeki fıkh kitâblarının en kıymetlisi olan (Redd-ül-muhtâr)ın çoğunu muhterem Ahmed Davudoğlu türkçeye terceme etmiş, Şâmil kitâbevi tarafından [m. 1982-1986] arasında onyedi cild olarak basdırılmışdır. Kitâblarımızda âyet-i kerîmelerin tercemeleri değil, tefsîrleri ve meâlleri yazılmışdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği ma’nâlara (Tefsîr) denir. Bir kelimenin, Allahü teâlâ ve Resûlullah tarafından, açık bildirilmemiş ma’nâlarından, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olanı seçmeğe (Te’vîl) ve bu ma’nâya meâl denir. Âyet-i kerîmeyi başka lisâna nakl edince, tercemesi denir. Âyet-i kerîmeler kısa ve tam terceme edilemez. İslâm âlimleri, âyet-i kerîmelerin tercemelerini değil, uzun tefsîr ve te’vîllerini bildirmişlerdir. Kitâbıma, en çok (Tefsîr-i Mazherî ) ve (Tefsîr-i Hüseynî)deki açıklamalardan aldım. Âyet-i kerîmelerin sıra numaralarını hâfız Osmânın “rahmetullahi aleyh” yazdığı Kur’ân-ı kerîme göre koydum.

    Bu (Tam İlmihâl)i okuyanlar, dedelerinin dînini şu’ûrlu olarak öğrenip, bölücülerin iftirâlarına aldanmıyacak, câhillerin, münâfıkların ve tarîkatcı ismi altında gençliği zehrliyen zındıkların, maddî ve ma’nevî soygunculuğundan kurtulacaklardır. Hak yolda birleşecekler, sevgili kardeşler olacaklardır.

    Müslimân, iyi insan, aklı başında kimse demekdir. Hakîkî müslimân, Allahü teâlânın emrlerine itâat eder. Allahü teâlânın emrlerine uymamak günâh olur. Kul haklarını, devlete olan borçlarını öder. Devletin kanûnlarına karşı gelmez. Kanûna karşı gelmek suç olur. Müslimân günâh yapmaz ve suç işlemez. Vatanını, milletini ve bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle olan müslimânı Allah da sever, kullar da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar.

    (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının her üç kısmının şimdi yüzaltıncı baskısı yapıldı. Birinci kısmda doksansekiz madde, ikinci kısmda yetmişüç madde, üçüncü kısmda yetmiş madde vardır. Bu ikiyüzkırkbir [241] maddeden yüzsekiz [108] maddesi, büyük islâm âlimi, tesavvuf bilgilerinin, zevklerinin kaynağı, Muhammed aleyhisselâmın hakîkî vârisi, imâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed-i Fârûkînin (Mektûbât) kitâbının ikinci ve üçüncü cildlerinden, yüzotuzüç [133] maddesi de, salâhiyyetli islâm âlimlerinin kitâblarından toplanmışdır. Mektûbâtın birinci cildinin hepsini türkçeye terceme ederek, (Mektûbât Tercemesi) ismi ile basdırdım. İslâm bilgilerinin deryâsı ve tesavvuf ma’rifetlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm efendi, (Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs kitâblarından sonra, islâm kitâblarının en üstünü imâm-ı Rabbânînin Mektûbâtıdır) ve (İslâm âleminde, imâm-ı Rabbânînin Mektûbâtı kadar kıymetli bir kitâb dahâ yazılmamışdır) buyururdu. Bir mektûbunda diyor ki, (Hilmi! Mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükr etdim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli te’lîf olmıyan (Mektûbât) kitâbını okuyup, ba’zısını anlamak, pek ziyâde bir fadl ve ihsân-ı ilâhîdir. Hilminin bu ihsâna kavuşduğunu öğrenince, Rabbime çok şükr eyledim.) Kitâbımda yazılı ismlerden binyirmi [1020] adedinin hâl tercemeleri de sonuna eklenmişdir.

    Bu kitâb bir ilm kitâbıdır. Her ilmde olduğu gibi, din bilgisinin de kendine mahsûs kelimeleri vardır. Bu kelimelerin ma’nâları, sırası geldikçe bildirildi. Bunlar, kitâbı temâmen okuyunca, öğrenilir. Bunları öğrenmiyen, kafasını yormıyan bir câhil, kitâbdaki ilmleri anlıyamaz. (Bu kitâb anlaşılmıyor) diyerek, kendi kusûrunu kitâba yükler. (Câhil kimse, anlıyamadığı şeyi beğenmez) sözü meşhûrdur. Gülün kıymetini bülbül bilir. Altının hâlisini sarrâf seçer. Bir kayada ne cevher bulunduğunu kimyâger anlar. Bunun için, bu kitâbı, gazete okur gibi, bir göz gezdirip elinden bırakmamalı. Her kelimesini iyi düşünmelidir. Her cümlesinin ma’nâsını iyi anlamağa çalışmalı, her maddeyi bitirince tekrârlamalı, bir hülâsa hâlinde hâfızaya yerleşdirmelidir. Evlâda, ahbâba da öğretmelidir. Çalışmalı, bu yolda ilerlemelidir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (İki gün aynı hâlde bulunan, [ya’nî hergün ilerlemiyen, yeni bir şey öğrenmiyen], aldandı, ziyân etdi) buyurdu. Görülüyor ki, islâm dîni, gerilemeği değil, duraklamağı bile red ediyor. Dâimâ ilerlemeği ve yükselmeği emr ediyor. Bu kitâbı hâzırlamakdan ve neşr etmekden hâsıl olan sevâbları ve okuyup istifâde eden müslimânların düâlarının hepsini, kitâbdaki ilmlerin kaynağı olan seyyid Abdülhakîm Arvâsînin mubârek rûhuna hediyye ediyorum. Allahü teâlâ vâsıl eylesin. Âmîn! Bu kitâbda yazarın boş kafasından çıkan hiçbir yazı yokdur. Seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetlerinden hâsıl olan bilgilerdir. Kıyâmet günü, Onun kölesi olarak yanında bulunmağı, kendime se’âdet biliyorum. Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği kitâblar, (İnternet) ve bilgisayar vâsıtası ile her memlekete gönderilmekdedir. (Kıymetsiz Yazılar) kitâbımızın sonuna bakınız!

    TENBÎH: Bugün müslimân ismi altında üç büyük islâm fırkası vardır. Şî’îliği yehûdîler kurdu. Vehhâbîliği ingilizler kurdu. İslâmiyyeti türkler korudu. Misyonerler, hıristiyanlığı yaymağa, yehûdîler, Talmûtu yaymağa, İstanbuldaki Hakîkat Kitâbevi, islâmiyyeti yaymağa, masonlar ise, dinleri yok etmeğe çalışıyorlar. Aklı, ilmi ve insâfı olan, bunlardan doğrusunu iz’ân, idrâk eder, anlar. Bunun yayılmasına yardım ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmalarına sebeb olur. İnsanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir hizmet olamaz. Bugün hıristiyanların ve yehûdîlerin ellerindeki Tevrât ve İncîl denilen din kitâblarının, insanlar tarafından yazılmış olduklarını kendi adamları da söyliyor. Kur’ân-ı kerîm ise, Allahü teâlâ tarafından gönderildiği gibi tertemizdir. Bütün papasların ve hahamların, Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği kitâbları dikkat ile ve insâf ile okuyup anlamağa çalışmaları lâzımdır.

    SE’ÂDET-İ EBEDİYYE

    KİTÂBINDA BULUNAN BİLGİLER

    (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında ikiyüzkırkbir [241] madde vardır. Kitâb üç kısma ayrılmışdır. Birinci kısmda bulunan doksansekiz maddenin kırkbir adedi, ikinci kısmdaki yetmişüç maddeden otuzdört adedi ve üçüncü kısmda bulunan yetmiş maddeden otuzüç adedi, imâm-ı Rabbânînin ve birkaçı da, Muhammed Ma’sûm-i Serhendînin “rahmetullahi aleyh” fârisî olan (Mektûbât) kitâblarından terceme edilmişdir. Diğer maddeler, başka kıymetli kitâblardan alınmışdır. Imâm-ı Rabbânînin “rahmetullahi aleyh” (Mektûbât) kitâbı üç cilddir. Birinci cildi, (1025) senesinde, ikinci cildi, (1028) de, üçüncü cildi ise, (1040) senesinde toplanmışdır. Hepsi beşyüzotuzaltı [536] mektûbdan meydâna gelmişdir. Son olarak, 1392 [m. 1972] senesinde Pâkistânda, hepsi iki cild hâlinde basdırılmış ve 1397 [m. 1977] de, İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır. Muhammed Ma’sûm-i Serhendî “rahmetullahi aleyh” (Mektûbât)ı da üç cilddir. Hepsi 652 mektûbdur. Son olarak, 1396 [m. 1976] senesinde Pâkistânda basdırılmışdır. Terceme edilen mektûbların, bu altı cildden hangisinde bulundukları ve mektûb numaraları, aşağıdadır. Mütercim tarafından ilâve edilen bilgiler, bir köşeli mu’teriza [ ] içine yazılmışdır.

    TENBÎH:

    Önsözde bildirildiği gibi, bu kitâbda yalnız, ibâdetlerin sahîh olmaları için lâzım olan ve günlük işlerin doğru olarak yapılmasını sağlıyan bilgiler kısaca yazılıdır. Bu kadar bilginin her ihtiyâca cevâb vermesi imkânsızdır. Fazla bilgi edinmek için, bu kitâbda tavsiye edilen, mu’teber kitâblara mürâce’at ediniz!

    Herkese üç şey çok lâzımdır önce,
    biri, îmân edinmekdir iyice,

    Biri, islâma uymakdır her yerde,
    fıkhı iyi öğrenmeli elbette.

    Bir de ihlâsdır, her işde dâimâ,
    şöyle ki, hiç olmıya ucb-ü riyâ.

    Bu üçü birden tehakkuk etmeli,
    böyledir, islâmiyyetin temeli.

    Hem bu ihlâs olmasa, makbûl değil,
    tesavvufdur ihlâsın kaynağı bil!

    Yukarıdaki şi’r, imâm-ı Rabbânînin (Mektûbât Tercemesi) kitâbının birinci cild, otuzaltıncı, kırkıncı, ellidokuzuncu ve yüzyetmişyedinci mektûblarından ve (Hadîka-tün-nediyye) cild 1. sahîfe 366 dan özetlenmişdir.

    İslâmiyyetin temeli üçdür: İlm, amel ve ihlâs. 1– İlm, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenilir. 2– İlme uygun olan ameldir. 3– İlmde ve amelde ihlâs sâhibi olmakdır. İhlâs, ilmin ve amelin Allah rızâsı, Allah sevgisi ile olmasıdır. Mal, mevkı’ ve şöhret için olmamasıdır. Bu üçüne sâhib olan müslimâna (Hakîkî müslimân) ve (İslâm âlimi) denir. Bunların yükseklerine (Müctehid) denir. Biri noksan olup da, kendini din adamı tanıtana (Kötü din adamı), (Bid’at sâhibi) veyâ (Zındık) denir. Kur’ândan ve hadîsden yanlış ma’nâ çıkarana (Bid’at sâhibi) denir. Kendi düşüncelerine Kur’ân, hadîs diyene (Zındık) denir.

    TAM İLMİHÂL

    SE’ÂDET-İ EBEDİYYE

    Besmeleyle başlıyalım kitâba!
    Allah adı, en iyi bir sığnakdır.
    Ni’metleri sığmaz ölçü hisâba
    Çok acıyan, afvı seven bir Rabdır!

    (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbını yazmağa, Besmele ile başlıyorum. Dünyâda bütün insanlara acıyarak, fâideli şeyleri yaratıp göndermekdedir. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken mü’minlerden dilediklerini, ihsân ederek, afv edecek, Cennete kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı yazmağa başlıyorum.

    BİRİNCİ KISM

    1 — Cenâb-ı Hak, hepimizi dünyâ ve âhıretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak se’âdetiyle şereflendirsin. Çünki cenâb-ı Hak, Ona tâbi’ olmağı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhıret ni’metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi’ olmakdır ve insanlık şerefi ve meziyyeti, Onun dînine uymakdır. [Sünnet kelimesi, üç ayrı ma’nâya gelir. Burada, (Ahkâm-ı islâmiyye) demekdir.]

    [Ona tâbi’ olmak, ya’nî Ona uymak, Onun gitdiği yolda yürümekdir. Onun yolu, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola (Dîn-i islâm) denir. Ona uymak için, önce îmân etmek, sonra müslimânlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip harâmlardan kaçınmak, dahâ sonra, sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubâhlarda da Ona uymağa çalışmalıdır.

    Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îmân zarûrîdir. Îmân edenlerin, farzları yapıp harâmlardan kaçınması lâzımdır. Her mü’min, farzları yapmağa ve harâmlardan kaçınmağa, ya’nî müslimân olmağa me’mûrdur. Her mü’min, Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem”, malından ve cânından dahâ çok sever. Bu sevgisinin bir alâmeti, sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmakdır. Bir mü’min, bütün bunlara tâbi’ oldukdan sonra, mubâhlarda da, ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir müslimân olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, ya’nî sevgili olur.

    Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” söylediklerinin hepsini beğenip kalbin kabûl etmesine, ya’nî inanmasına (Îmân) denir. Böylece inanan insanlara, (Mü’min) denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamağa veyâ iyi ve doğru olduğunda şübhe etmeğe (Küfr) denir. Böyle inanmıyan kimselere (Kâfir) [Allah düşmanı] denir. Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde, yapılmasını açıkca emr etdiği şeylere, ya’nî bu emrlere (Farz) denir. Yapmayınız diye açıkça men’ ve yasak etdiği şeylere (Harâm) denir.

    Allahü teâlânın, açıkca bildirmeyip, yalnız Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yapılmasını övdüğü, yâhud devâm üzere yapdığı, yâhud yapılırken görüp de mâni’ olmadığı şeylere (Sünnet) denir. Sünneti beğenmemek küfrdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği şeylere ve ibâdetin sevâbını gideren şeylere (Mekrûh) denir. Yapılması emr olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere (Mubâh) denir. Bu emr ve yasakların hepsine (Ahkâm-ı ilâhiyye) veyâ (Ef’âl-i mükellefîn) ve (Ahkâm-ı islâmiyye) denir.

    (Ef’âl-i mükellefîn) sekizdir. Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh, müfsid. Yasak edilmiş olmıyan, yâhud yasak edilmiş ise de, islâmiyyetin özr, mâni’ ve mecbûriyyet tanıdığı sebeblerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeylere (Halâl) denir. Bütün mubâhlar halâldir. Meselâ, iki müslimânı barışdırmak için yalan söylemek halâl olur. Her halâl mubâh olmıyabilir. Meselâ ezân okunurken, alış-veriş, mubâh değil, mekrûhdur. Hâlbuki halâldir.

    Îmânı ve farzları ve harâmları öğrenmek, bilmek de farzdır. Otuzüç farz meşhûrdur. Bunlardan dördü esâs olup, nemâz kılmak, oruc tutmak, zekât vermek ve hac etmekdir. Îmân ile berâber bu dört farz, islâmın şartıdır. Îmân edip de ibâdet edene, ya’nî bu dört farzı yapana (Müslim) veyâ (Müslimân) denir. Dördünü birden yapıp da, harâmlardan kaçınan, tam müslimândır. Bunlardan biri bozuk olur veyâ hiç olmazsa, müslimânlık bozuk olur. Dördünü de yapmıyan, mü’min olsa da müslimânlığı tam değildir. Böyle îmân, insanı yalnız dünyâda korursa da, âhırete îmânla gitmek güç olur. Îmân, muma benzer, (Ahkâm-ı islâmiyye) mum etrâfındaki fener gibidir. Mum ile birlikde fener de, (İslâmiyyet)dir ve (Dîn-i islâm)dır. Fenersiz mum çabuk söner. Îmânsız, islâm olamaz. İslâm olmayınca, îmân da yokdur.

    (Din), insanları se’âdet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demekdir. Din ismi altında insanların uydurduğu iğri yollara din denmez, dinsizlik ve kâfirlik denir. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir Peygamber vâsıtası ile, insanlara bir din göndermişdir. Bu Peygamberlere “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Resûl) denir. Her asrda, en temiz bir insanı Peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmişdir. Resûllere tâbi’ olan bu Peygamberlere de, (Nebî) denir. Bütün Peygamberler, hep aynı îmânı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îmân etmeği istemişlerdir. Fekat, dinleri, ya’nî kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri başka başka olduğundan, islâmlıkları, müslimânlıkları da ayrıdır.

    Îmân edip de kendini ahkâm-ı islâmiyyeye uyduran müslimândır. Ahkâm-ı islâmiyyeyi kendi arzûlarına, keyflerine uydurmak istiyen kâfirdir. Bunlar bilmezler ki, Allahü teâlâ, dinleri, nefsin arzûlarını, keyflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermişdir.

    Her din, kendisinden önce gelen dîni nesh etmiş, değişdirmişdir. En son gelen ve her dîni değişdirmiş, dahâ doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyâmete kadar hiç değişmiyecek olan din, Muhammed aleyhisselâmın dînidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkâm ile kurulmuş olan İslâm dînidir. Bu dînin bildirdiği farzları yapanlara ve harâmlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, âhıretde ni’metler, iyilikler verecekdir. Ya’nî bunlar, sevâb kazanır. Farzları yapmıyanlara ve harâmlardan kaçınmıyanlara, âhıretde cezâlar, acılar vardır. Ya’nî böyle kimseler, günâha girer. Îmânı olmıyanların farzları kabûl olmaz. Ya’nî bunlara sevâb verilmez. Farzları yapmıyan mü’minlerin, sünnetleri kabûl olmaz. Ya’nî bunlara sevâb verilmez. Bunlar Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmuş olmaz. Bir kimse, bütün farzları yapıp da, bir farzı özrsüz terk ederse, bu borcunu ödemedikçe, bu cinsden olan hiç bir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevâb verilmez.

    (Miftâh-un-necât)daki (Yâ Alî, insanlar fedâil ile meşgûl oldukları zemân, sen farzları temâmlamağa çalış!) ve imâm-ı Gazâlînin (Dürret-ül fâhıre) kitâbının üçüncü faslı sonundaki (Allahü teâlâ, kazâya kalmış nemâz borcu bulunan ve harâm elbise giyen kimsenin [Nâfile] nemâzını kabûl etmez) hadîs-i şerîfleri, bunu açık olarak bildirmekdedir. (Miftâh-un-necât), Hakîkat kitâbevi tarafından basdırılmışdır. Mubâhlar iyi niyyet ile güzel düşünceler ile yapılınca, insan sevâb kazanır. Kötü niyyetlerle yapılırsa veyâ bunları yapmak, bir farzı vaktinde edâ etmeğe mâni’ olursa, günâh olurlar. Farzlar yapılırken, kötü niyyetler karışırsa, borc ödenmiş, cezâdan kurtulmuş olunur ise de, sevâb kazanılmaz. Belki günâh da olur. Harâm işliyenlerin farzları ve sünnetleri sahîh olur. Ya’nî borclarını ödemiş olurlar ise de, sevâb kazanmazlar. (Hadîka)da, (Bid’at sâhiblerinin ibâdetleri kabûl olmaz) hadîs-i şerîfini anlatırken buyuruyor ki, (Günâhlardan sakınmayan müslimânların ibâdetleri sahîh olsa da kabûl olmaz). Harâmlar iyi niyyet ile yapılsa da, mubâh olamaz. Ya’nî harâmlara hiçbir zemân sevâb verilemiyeceği gibi, özrsüz harâm işleyen herhâlde günâha girer. Harâmdan iyi niyyet ile, ya’nî Allahü teâlâdan korkarak sakınan, vazgeçen sevâb kazanır. Başka bir sebeb ile harâm işlemezse, sevâb kazanmaz. Yalnız, günâhından kurtulur. Harâm işleyenlerin, (Sen kalbime bak, kalbim temizdir. Allahü teâlâ kalbe bakar) demeleri boşdur. Fâidesizdir. Müslimânları aldatmakdır. Kalbin doğru ve temiz olmasına alâmet, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmak, ya’nî emrlere ve yasaklara uymak olduğu (Mektûbât)ın birinci cildinin otuzdokuzuncu mektûbunda uzun yazılıdır. (Şir’at-ül-islâm)ın 246. cı sahîfesinde ve (Hadîka)da, takvâyı anlatırken diyor ki, (Harâmların iyi niyyet ile yapılması, bunları harâmlıkdan çıkarmaz. İyi niyyet, harâmlara ve mekrûhlara te’sîr etmez. Bunları tâ’at hâline çevirmez).

    (Mir’ât-ül-mekâsıd) kitâbı, yetmişüçüncü sahîfede ve İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh” abdestin niyyetinde ve (Milel-Nihal) tercemesi, ellidördüncü sahîfesinde diyor ki, amel, ya’nî iş üçe ayrılır: (Ma’sıyyet) ya’nî günâh olan işler. Bunlar, Allahü teâlânın beğenmediği şeylerdir. Allahü teâlânın emr etdiği şeyi yapmamak veyâ yasak etdiğini yapmak ma’sıyyetdir. (Tâ’at) ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir. Bunlara (Hasene) de denir. Tâ’at yapan müslimâna (Ecr) ya’nî (Sevâb), ni’met, iyilik vereceğini va’d buyurdu. Üçüncüsü (Mubâh) ya’nî günâh veyâ tâ’at olduğu bildirilmemiş olan işlerdir. Yapanın niyyetine göre, tâ’at veyâ günâh olurlar.

    Günâhlar, niyyetsiz veyâ iyi niyyet ederek işlenirse, günâh olmakdan çıkmaz. (Ameller, niyyete göre iyi veyâ kötü olur) hadîs-i şerîfi, tâ’atlara ve mubâhlara niyyete göre sevâb verileceğini bildirmekdedir. Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse veyâ başkasının malı ile sadaka verse, yâhud harâm para ile mekteb, câmi’ yapdırsa, bunlara sevâb verilmez. Bunlara sevâb beklemek, câhillik olur. Zulm, günâh, iyi niyyet ile işlenirse, yine günâh olur. Böyle işleri yapmamak sevâbdır. Bilerek yaparsa, büyük günâh olur. Günâh olduğunu bilmiyerek yaparsa, müslimânların çoğunun bildiği şeyleri onun bilmemesi, öğrenmemesi de günâh olur. Dâr-ül-harbde dahî olsa, islâm bilgilerinin şâyı’, ya’nî yaygın olduğu yerde, cehl özr olmaz, günâh olur.

    Tâ’atlar, niyyetsiz veyâ Allah için niyyet ederek yapılınca, sevâb hâsıl olur.

    Tâ’at yaparken, Allahü teâlâ için yapdığını bilse de, bilmese de kabûl olur. Ya’nî sevâb hâsıl olur. Bir kimse Allahü teâlâ için yapdığını bilerek tâ’at yaparsa, buna (Kurbet) denir. Kurbet olan işi de yaparken sevâb hâsıl olması için niyyet etmek şart değildir. Sevâb hâsıl olması için, Allah rızâsı için niyyet etmek lâzım olan tâ’ate (İbâdet etmek) denir. Niyyetsiz alınan abdest ibâdet olmaz, kurbet olur. Bununla, hadesden tahâret hâsıl olup nemâz kılınır. Görülüyor ki, her ibâdet kurbetdir ve tâ’atdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, vakf, köle âzâd etmek ve sadaka ve hanefî mezhebinde abdest almak ve benzerleri yapılırken sevâb hâsıl olmak için, niyyet lâzım olmadığından, kurbetdirler ve tâ’atdırlar. Fekat, ibâdet değildirler. Tâ’at veyâ kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyyet edilirse, ibâdet yapılmış olur. Fekat bunlar, ibâdet olarak emr olunmadı.

    Allahü teâlâyı tanımağa yarayan fizik, kimyâ, bioloji, astronomi gibi bilgileri öğrenmek tâ’atdır, kurbet değildir. Çünki kâfir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikden sonra anlar. Tâ’at, kötü niyyet ile yapılırsa, günâh olur. Güzel niyyetlerle tâ’atın sevâbı artdırılır. Meselâ, câmi’de oturmak, tâ’atdır. Mescidin, Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek, Allahü teâlânın evini ziyâreti de niyyet ederse, sevâbı dahâ çok olur. Nemâz kılmağı beklemek için de niyyet ederse ve dışarda gözü, kulağı günâh işlemesin diye de ve mescidde i’tikâf ederek âhıreti düşünmeği de, mescidde, Allahü teâlânın adını zikr etmeği de, orada emr-i ma’rûf ve nehy-i münker etmeği, ya’nî va’z etmeği de, va’z dinlemeği de, yâhud Allahü teâlâdan hayâ ederek edebli olmağı da niyyet ederse, her niyyeti için ayrı sevâblara kavuşur. Her tâ’atda böyle çeşidli niyyetler ve sevâblar da vardır. İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, hacca vekîl göndermeği anlatırken de, bunları ta’rîf etmekdedir.

    Her mubâh, iyi niyyet ile yapılınca tâ’at olur. Kötü niyyet ile yapılınca, günâh olur. Koku sürünen, iyi giyinen kimse, dünyâ lezzeti için veyâ gösteriş yapmak, öğünmek için veyâ kendini kıymetlendirmek için, yâhud yabancı kadınları, kızları avlamak için şık giyinirse, günâh işlemiş olur. Dünyâ lezzetini tatmak için olan niyyetine azâb verilmez ise de, âhıret ni’metlerinin azalmasına sebeb olur. Başka niyyetleri için azâb görür. Bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, câmi’e saygı için, câmi’de yanına oturan müslimânları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, islâmın vakârını, şerefini korumak için niyyet edince, her niyyeti için ayrı sevâblar kazanır. Ba’zı âlimler buyuruyor ki, her mubâh işde, hattâ yimede, içmede, uyumada ve halâya girmekde bile iyi niyyet etmeği unutmamalıdır. İnsan, mubâh bir işe başlarken, niyyetine dikkat etmelidir. Niyyeti iyi ise, o işi yapmalıdır. Niyyeti, yalnız Allahü teâlâ için olmazsa, yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Ya’nî, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, hayrât ve hasenâtına, malına, rütbesine bakarak sevâb ve ikrâm vermez. Bunları ne düşünce ile, ne niyyet ile yapdığına bakarak, sevâb veyâ azâb verir.

    O hâlde, her mü’mine önce lâzım, birinci farz olan şey, îmânı, farzları, harâmları öğrenmekdir. Bunlar öğrenilmedikce, müslimânlık olamaz. Îmân elde tutulamaz. Hak borcları ve kul borcları ödenilemez. Niyyet, ahlâk düzeltilemez ve temizlenemez. Düzgün niyyet edinilmedikce, hiçbir farz kabûl olmaz. (Dürr-ül-muhtâr)daki hadîs-i şerîfde, (Bir sâat ilm öğrenmek veyâ öğretmek, sabâha kadar ibâdet etmekden dahâ sevâbdır) buyuruldu. (Hadarât-ül-kuds) müellifi, doksandokuzuncu sahîfede diyor ki, (İmâm-ı Rabbânîden (Buhârî), (Mişkât), (Hidâye), (Şerh-i Mevâkıf) kitâblarını okudum. Gençleri ilm öğrenmeğe teşvîk ederdi. Önce ilm, sonra tarîkat buyururdu. Benim, ilmden kaçındığımı, tarîkatden zevk aldığımı görünce, hâlime merhamet ederek, kitâb oku! İlm öğren! Câhil sofu, şeytânın maskarası olur, [Rütbetülilmi a’ler rüteb] ya’nî, rütbelerin en üstünü, ilm rütbesidir buyurdu).

    İhlâs ile, ya’nî Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak ve sevâb kazanmak niyyeti ile, farzları, sünnetleri yapmağa ve harâmlardan ve mekrûhlardan kaçınmağa, ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeyi yerine getirmeğe (İbâdet etmek) denir. Niyyetsiz, ibâdet olamaz. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak için, önce îmân etmek, sonra ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır.

    Îmân etmek, Ona tâbi’ olmağa başlamak ve se’âdet kapısından içeri girmek demekdir. Allahü teâlâ Onu, dünyâdaki bütün insanları se’âdete da’vet için gönderdi ve Sebe’ sûresi, yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem”! Seni, dünyâdaki bütün insanlara ebedî se’âdeti müjdelemek ve bu se’âdet yolunu göstermek için, beşeriyyete gönderiyorum) buyurdu.]

    Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, Ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekden, katkat dahâ kıymetlidir. Çünki, (Kaylûle) etmek, ya’nî öğleden önce biraz yatmak âdet-i şerîfesi idi.

    Meselâ, Onun dîni emr etdiği için, bayram günü oruc tutmamak ve yiyip içmek, Onun dîninde bulunmayıp senelerce tutulan oruclardan dahâ kıymetlidir. Onun dîninin emri ile fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar altın sadaka vermekden dahâ efdaldir. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü anh”, bir sabâh nemâzını cemâ’at ile kıldıkdan sonra, cemâ’ate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Eshâbı dediler ki, geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku basdırmışdır. Emîr-ül-mü’minîn buyurdu ki, (Keşki bütün gece uyuyup da, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetden sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefslerini körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfe’atden ibâret kalır. Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyyeti nedir ki, bunun bir kaçının i’tibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesden dahâ çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesden aşağıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye tâbi’ olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazancları pek çokdur. Ba’zan bir sâatlik çalışmaları, yüzbinlerce senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olan amel, Hak teâlânın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir.

    [Böyle olduğunu kitâbının çok yerinde bildirmişdir. Âl-i İmrân sûresi, otuzbirinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem”! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi’ olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi’ olanları sever) buyuruldu.]

    İslâmiyyete uymıyan şeylerin hiç birisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevâb verilir mi? Belki cezâya sebeb olur.

    2 — Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde, Nisâ sûresi, sekseninci âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itâ’at etmenin, kendisine itâ’at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne “sallallahü aleyhi ve sellem” itâ’at edilmedikce, Ona itâ’at edilmiş olmaz. Bunun pek kat’î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede (Elbette muhakkak böyledir) buyurdu ve ba’zı doğru düşünmiyenlerin, bu iki itâ’ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisâ sûresinin yüzellinci ve yüzellibirinci âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Kâfirler, Allahü teâlânın emrleri ile Peygamberlerinin emrlerini birbirinden ayırmak istiyorlar. Yehûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, Ona, hâşâ, Allahü teâlânın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Onların hepsi kâfirdir. Kâfirlerin hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâbları hâzırladık) buyurarak, bunlardan şikâyet etmekdedir.

    3 — Se’âdet-i ebediyyeye kavuşmak için, müslimân olmak lâzımdır. Müslimân olmak için, hiçbir formaliteye, müftîye, imâma gitmeğe lüzûm yokdur. (Makâmât-i mazheriyye) onikinci faslında diyor ki, (Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Allahü teâlânın ve Resûlünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfîdir. Her bilgiyi delîl ile isbât etmek, ya’nî Kur’ân-ı kerîmdeki veyâ hadîs-i şerîflerdeki yerlerini göstermek, âlimlerin vazîfesidir. Her müslimâna lâzım değildir). İbni Âbidîn de, (Kâfirin nikâhı) bahsi sonunda, böyle buyurmakdadır. [Îmâna gelen yaşlı adamın sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur denildi. Çünki sünnet, avret yerinin görünmesi için özr olmaz diyenler de vardır. (Hadîka)da ve (Berîka)da diyor ki, (Müslimân olan yaşlı adam ve hastalar, sünnetin acısına dayanamazlarsa, sünnet edilmezler.) Doktor Necmüddîn Ârif beğ, 1343 [m. 1925] de İstanbulda basılan (Amelî Cerrâhî) kitâbında diyor ki, (Yehûdîler çocuk yedi günlük iken, müslimânlar, herhangi bir zemânda sünnet yapar. Sıhhî fâidesinden dolayı Avrupa ve Amerikada birçok hıristiyanlar da, kendilerini ve çocuklarını sünnet etdirmekdedir.) Sünnetin nasıl yapılacağı, bu kitâbda ve Sinop meb’ûsu doktor Rızâ Nûr beğin (Fenn-i hitân) kitâbında uzun yazılıdır.]

    4 — Bütün insanlara önce lâzım olan şey, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitâblarında bildirdikleri gibi, bir îmân ve i’tikâd edinmekdir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yolunu bildiren, Kur’ân-ı kerîmden murâd-ı ilâhîyi anlayan, hadîs-i şerîflerden murâd-ı peygamberîyi çıkaran bu büyük âlimlerdir. Kıyâmetde kurtuluş yolu, bunların gösterdiği yoldur. Allahü teâlânın Peygamberinin ve Onun Eshâbının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yolunu kitâblara geçiren, değişdirilmekden ve bozulmakdan koruyan, (Ehl-i sünnet) âlimleridir.

    5 — Dört mezhebde ictihâd derecesine yükselmiş olan müctehidlere ve bunların yetişdirmiş oldukları büyük âlimlere (Ehl-i sünnet) âlimleri denir. Ehl-i sünnetin reîsi ve kurucusu, (İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit) ve iki imâm, Ebû Mensûr Mâtürîdî ve Ebül-Hasen-i Eş’arîdir.

    6 — Hakîkate varmış Evliyânın büyüklerinden olan Sehl bin Abdüllah Tüsterî “rahmetullahi aleyh” diyor ki, (Eğer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın ümmetlerinde, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” gibi bir zât bulunsaydı, bunlar yehûdîliğe ve hıristiyanlığa dönmezdi).

    7 — Bu büyük imâmın ve yüzlerce talebesinin ve bunların da yetişdirdiği binlerce büyük insanın yazdığı milyonlarca kitâb, Peygamberimizin yolunu, bütün dünyâya doğru olarak yaymış, tanıtdırmışdır. Şimdi, internet denilen âletler vâsıtası ile, dünyânın her yerinde islâmiyyet çok kolay öğrenilmekdedir. Bugün islâm dînini, duyamıyacak, hür dünyâda bir şehr, bir köy ve bir kimse kalmamışdır. İslâmiyyeti işitince, doğru olarak öğrenmek istiyene, Allahü teâlâ, bunu nasîb edeceğini va’d buyurmuşdur. Bugün, dünyâ kütübhânelerini doldurmuş olan bu kitâbların ismlerini bildiren fihristler mevcûddur. Meselâ, Kâtib Çelebînin (Keşf-üz-zunûn) kitâbında, onbeşbine yakın kitâb ve onbin kadar müellif ismi vardır. Bu kitâb, iki cild olup, arabîdir. Bağdâdlı İsmâ’îl pâşa, bu kitâba, iki cild zeyl, ya’nî ilâve yazmışdır. Bu zeyllerde, onbine yakın kitâb ve müellif ismi vardır. Keşf-üz-zunûn, 1250 [m. 1835] de, üstde arabî, altda latince tercemesi olarak, Leipzigde basılmışdır. Dahâ önce 1112 [m. 1700] de fransızcaya terceme edilmişdi. Hemen yine o târîhde Mısrda da basılmışdı. Son olarak, iki zeyli ile berâber 1360-1366 [m. 1941-1947] arasında İstanbulda arabî basılmışdır. Kitâblar, elifbâ sırası iledir. Dördü de me’ârif kütübhânelerinde satılmakda idi. İsmâ’îl pâşanın (Esmâ’-ül-müellifîn) ismindeki arabî, iki cild kitâbı, 1370 ve 1374 [m. 1951 ve 1955] de İstanbulda basılmışdır. Bu iki kitâbda, Keşf-üz-zunûn ve zeyllerindeki kitâbların müellifleri, elifbâ sırası ile yazılmış ve her ismin yanında, yazdığı eserleri bildirilmişdir. Bugün, bütün dünyâda mevcûd, yalnız arabî islâm kitâblarını ve yazarlarını ve her memleketde hangi kütübhânelerde ve numarasını gösteren, çok istifâdeli ve kıymetli bir kitâb da, 1362 [m. 1943] de Leiden şehrinde basılmış olan, Carl Brockelmannın (Geschichte der Arabischen Litteratur) ismindeki almanca kitâbıdır. Osmânlı devletinde yetişmiş âlimlerin hâl tercemesini bildiren (Şakâ’ik-ı Nu’mâniyye) kitâbının sâhibi, Taşköprü zâde Ahmed efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Miftâh-us-se’âde) kitâbı, beşyüze yakın çeşidli ilmi ta’rîf ve îzâh edip, her ilmde yazılmış kitâb ve bunları yazanlar hakkında bilgi vermekdedir. İslâm âlimlerini ve eserlerini tanıtan bu kıymetli kitâbı, oğlu, Kemâleddîn Muhammed, arabcadan türkçeye çevirmiş ve (Mevdû’ât-ül-ulûm) ismini vermişdir. (Mevdû’ât-ül-ulûm), [1313] senesinde, İkdâm gazetesi matba’asında basılmışdır. Piyasada mevcûddur. Bu kitâbı okuyan, anlayışlı ve insâflı bir kimse, islâmiyyetin yirmi ana ilmini ve bunların kolları olan, seksen ilmi ve bu ilmlerin âlimlerini ve herbirinin yazdığı kitâbları görerek, durmadan, yılmadan yazan, islâm âlimlerinin çokluğu ve herbirinin, ilm deryâsına dalmakdaki mehâretleri karşısında, hayrân kalmakdan kendini men’ edemez.

    [Bu kitâblarında tabî’iyyecilerin ve maddîcilerin sözlerini v
  • 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • Günümüz insanı ilkel veya antik çağ insanından daha fazla kötülük yapma kapasitesine sahip değildir. Sadece, kötülüğe
    eğilimini harekete geçirmek için eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlü araçlara sahiptir. Bilinci ne kadar genişlemiş ve farklılaşmışsa, ahlaki yapısı o denli geri kalmıştır. İşte bugün önümüzdeki sorun budur. Akıl tek başına yeterli değildir.
  • Tolstoy’a göre sevgi üç çeşittir:
    1- Güzel sevgisi; duygunun kendisindeki ve dile getirilmesindeki güzelliğe duyulan sevgidir. Güzel sevgisiyle seven insanlar, duygunun güzelliği ve tatlılığı üzerinde hiçbir etkisi olmayan bir durum olarak gördükleri için, sevginin karşılıklı olmasına özen göstermezler. Asıl amaçları hoş sevgi duygusunun sürekli uyarıcı bir duygu olmasıdır.
    2- Özverili sevgi; sevdiği insana iyilik mi, kötülük mü getireceğini hiç önemsemeden sevdiği için kendini feda etme eylemine olan sevgidir. Sevdiği için katlanamayacağı sıkıntı yoktur. Bu tür sevginin formülü budur. Bir merminin hedefinde olmak, kendini suya, ateşe atmak, aşkından bir deri bir kemik kalmak, işte bunlara her zaman hazırdırlar.
    3- Gayretkeş sevgi; sevdiği insanın bütün ihtiyaçlarını, bütün isteklerini, geçici, hatta yüz kızartıcı heveslerini yerine getirme isteğidir. Bu insanların sevgisi Ender olarak sözle ifade edilir, sözle ifade edilecek olursa da kendinden hoşnut, güzel bir biçimde değil, utanarak beceriksizce ifade edilir, çünkü hep sevgilerinin yetersiz olmasından korkarlar. Sevgilerinde karşılık ararlar, hatta çok hevesli bir şekilde kendilerini kandırarak karşılık gördüğüne inanırlar. Sadece sevdiklerinin mutluluğunu istemekle kalmazlar, ellerindeki bütün maddi manevi, büyük ve küçük olanaklarla bunu sürekli sağlamaya çalışırlar.
  • 456 syf.
    ·60 günde·Beğendi·6/10
    Özetle şunu söylüyor Harari: Teknolojideki müthiş gelişmeler sayesinde dünyayı bu yüzyıla kadar meşgul etmiş savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar hatırı sayılır derecede azaldı. Ama fatura, dünyanın ekolojik dengesine çıktı.

    Peki şimdi insan ne yapacak? Savaşları ve açlığı tümüyle kuruturken, diğer yandan ekolojik dengeyi yeniden kurmaya mı çalışacak?

    Hayır diyor Harari. İnsanın önündeki yeni hedef, Tanrı olmak. Kitabın adını bu yüzden Homo Deus koymuş zaten.

    Ama Tanrı olmaya giderken, evdeki bulgurdan nasıl olunabileceğini gayet güzel anlatıyor (Bakınız: Yazının sonundaki Dataizm dini bölümü)

    Harari, yapay zekanın önünün açık olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı birçok iş gelecekte bilgisayarlar tarafından halledilecek.

    Yapay zekanın yönetici olduğu, ev sahibimiz, işverenimiz olduğu bir dünyaya hazır mısınız?

    Peki, teknolojik olarak bu denli ilerleyen bir dünyada “vasıfsız insan’ yığınları ne olacak?

    Harari kitap boyunca çok iyi sorular soruyor.

    Bazılarının yanıtı var, bazılarının henüz yok.

    İnsan’ı ele alalım mesela. Yakın bir zamana dek, insan, hayvanlardan çok daha üstün, “özgür irade”si olan bir varlık sanıldı.

    Oysa bilimsel gelişmeler tam tersini söylüyor.

    İnsan, tıpkı diğer hayvanlar gibi, genetik kodlarına göre hareket eden bir organizma.

    Ve tıpkı fareler gibi, insanların duygu ve tepkilerini kontrol etmek mümkün.

    İnsan beynindeki doğru noktaların uyarılmasıyla, öfke / korku / depresyon gibi karmaşık duyguların bile yaratılabileceğini ya da ortadan kaldırılabileceğini biliyoruz.

    Burada bir paragraf açıp hep beraber düşünelim: Teknolojik olarak bu kadar gelişmiş bir dünyada, Ortadoğu’daki terörün, yıkımın, nefretin nedeni nedir mesela?

    Ülkemizi düşünelim. Yirmi otuz yıl öncesine dek iyi kötü ahlaki kurallara uyan (yani kadınlara ve çocuklara hunharca saldırmayan, ortalık yerde çalıp çırpmayan, kötülüğe tapmayan, şiddet bağımlısı olmayan) insanlara ne oldu da, böylesine değiştiler, sürekli nefret kusuyorlar? Kötülük neden 24 saat iş üstünde?

    Bunun yanıtı şu cümlede gizli: İnsan beyni “işlenmeye” son derece müsaittir.

    Bizde de olan bu.

    İnsan beyni artık “işleniyor.”

    Harari, bilimin liberal inancı çürüttüğünü söylüyor. Birey diye bir şey yok. Özgür ruh diye bir şey yok.

    Genetik kodlarımız var sadece.

    Bunun ışığında “hayatın anlamı” nedir, onu deşeliyor Harari.

    Liberalizm, “dışsal bir varlıktan” medet ummadan, kendi anlamımızı kendimizin yaratmasını söyler.

    Ama bilim, insan beynini iyice incelemiş olan bilim, çok farklı şeyler söylüyor.

    İnsanları aslında “var olmayan” bir şeylere inandırmanın, manipule etmenin, kışkırtmanın çok kolay olduğunu söylüyor. İşte sırf bu nedenle, evlatlarını savaş gibi bir anlamsızlıkta yitiren aileler “şehitlik” kavramıyla susturulabiliyor. Her türlü saçmalık ve yıkıma bir kılıf uydurulabiliyor.

    Harari, benlik de tıpkı uluslar, tanrılar ve para gibi “kurgu”dur sadece diyor.

    İnsanlara hikayeler verirsin, onlara inanmalarını sağlarsın ve bu hikayeler uğruna gerekirse canlarını bile verirler.

    Peki o kadar gözümüzde büyüttüğümüz insan, sonuçta kendi yarattığı yapay zekaya yenilecek mi?

    Dünyadaki ekonomik büyümenin “yan etkisi” olarak ortaya çıkan milyonlarca eğitimsiz, cahil, vasıfsız insana ne olacak?

    Bu soru, özellikle bizimki gibi ülkeleri çok yakından ilgilendiriyor.

    Şurası bir gerçek ki, gelecek “algoritmaları kurup yöneten” insanların hakimiyetinde olacak. En azından yapay zeka onları alt edene ve hakimiyeti ele geçirene dek.

    Peki ya bizdeki gibi, tümüyle vasıfsız / eğitimsiz insan yığınlarının gelecekteki “fonksiyonu” ne?

    Kolayca tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey.

    İnsan çöpü olmaya adaylar.

    Öyle günlere doğru gidiyoruz ki, doktorların / avukatların / öğretmenlerin bile işlevselliği tehlikede olacak. Çünkü algoritmalar onların işlerini hem de kat kat daha verimli olarak yapabilecek.

    Harari, şunu soruyor: Bu teknolojik gelişme ve bolluk içinde, işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün müdür?

    Mümkündür diyor.

    Ki, aslında bugün, bizimki gibi ülkelerde yapılan tam da budur: Yarının küçük bir provası.

    Hiçbir şey üretemeyen tamamen vasıfsız insanlar, iyi kötü destekleniyorlar (sadakalar, devlet yardımları vs) ve iyi kötü besleniyorlar.

    Ama insan denen yaratık, “meşgul edilmediğinde” deliren bir varlık.

    Aslında Ortadoğu’daki delirmeyi bu gözle değerlendirebiliriz gibi geliyor bana.

    Dünyadaki bilimsel gelişmeye hiçbir şekilde ayak uyduramayan, çağı kavrayamayan, üretemeyen kitlelerin delirmesi ve bir anlam peşinde koşması (Radikal İslam). Burada esas nokta, bilimsel gelişmeden tamamen kopuk olmalarına rağmen teknolojiyi kullanabiliyor olmaları (yani buna izin verilmiş olması-çünkü sonuçta bunlar tüketici).

    Mesela, onca yoksulluğa rağmen Hindistan’da ya da Çin’de bu türden bir delirmenin olmamasının nedenini, teknolojik gelişmenin bir parçası olmalarına bağlayabilir miyiz? Nüfusun az bir kısmıyla da olsa, uzay programlarının ve yapay zeka araştırmalarının parçası durumundalar.
    Harari, yarının dünyasında, bildiğimiz anlamdaki dinlerin tarihe karışacağını söylüyor.

    Dünyanın gelecekteki dini: Dataizm.

    “Veri”lere tapılacak yani. Bilgiye tapılacak.

    Dataizm, evrenin “veri akışı”ndan oluştuğunu ve her varlığın değerinin veri işleme sürecine yaptığı “katkı” ile belirlendiği öne sürer, diyor Harari.

    “Dataizm içi boş kehanetlerden ibaret bir din değildir. Bir Dataist her şeyden önce daha fazla kitle iletişim aracına bağlanarak veri akışını artırmalı, olabildiğinde çok bilgi üretmeli ve tüketmelidir. Dataizm sadece insanların değil her türlü varlığın, mutfaktaki aletlerin, ormandaki ağaçların bile bu “internet”e bağlanmasını ister. Dataizm’de günah, veri akışını engellemektir. Nitekim Dataizm, bilgi edinme özgürlüğünü her şeyin üstünde tutar.”

    Lafın kısası, yarının dünyasında birey, minicik bir çip’e dönüşüyor.

    Dataizm’de “insan deneyimi” ancak yazı, fotoğraf vs olarak “ağ”a yüklendiğinde bir anlam kazanıyor.

    Artık hepimizin her an çılgınlar gibi internet ortamından bir şeyler paylaşmamızın, yüklememizin anlamı bu.

    Harari, dataist devrimin hemen değilse de 70-80 yıl içersinde diğer tüm dinleri dışlayacağını söylüyor.
    Peki diyor Harari, Dataizm dünyayı fethetmeyi başarırsa, insana ne olacak?

    “Dataizm hümanist istekleri yerine getirmeyi vaat ederek yayılır. Ölümsüzlük, mutluluk, sağlık, güç… Ancak otorite insanlardan algoritmalara (yapay zekaya) geçtiğinde işin rengi değişecek. “Nesnelerin interneti” sorunsuz işlemeye başladığında, her birimiz veri selinde eriyip gidebiliriz.”

    Dataizm insanı, insanın diğer hayvanlara yaptığını yapmakla tehdit ediyor: Yok etmekle!

    Bakalım haklı çıkacak mı?

    Çok ama çok ileri bir tarihte, geriye dönüp bakıldığında kozmik veri akışının içinde insanlık “minicik bir dalgalanma” olarak mı görülecek sadece?

    Hiçbir zaman tam bilemeyeceğiz. Sadece tahmin edebiliriz...