• 80 syf.
    Kitabı kapattıktan sonra aklıma gelen ilk şey şuydu:

    Ah Birhan ah...
    Ne kadar çok geç kalmışım sana ,ne kadar...

    Pandemi sebebiyle kitap alma işini hep erteledim. Gelen kargo kolisinin havalandırılması, dezenfekte etme işi vs vs...
    Sonunda dayanamayıp liste yaptım ve sipariş verdim.
    Epey zamandan beri ismen bildiğim ancak hiç okumadığım yazarları dahil ediyorum listeme.
    Birhan Keskin da onlardan biri. Çok isabetli bir karar. İyi ki dediğim bir isim oldu.

    " Yo'l "kitabı benim için harika bir okuma yolculuğu oldu. Hacim olarak az ancak anlam olarak inanılmaz yoğun bir kitap.
    Kitap "taş parçaları" ve "eski dünya" diye iki bölümden oluşuyor.
    Kitapta muhteşem şiirler, muhteşem dizeler sizi bekliyor.
    Okudukça hayret ettim. Böyle yoğun dizeler nasıl ortaya çıktı diye düşünmeden edemedim.
    Dizelerin, içinizde bir yerlere dokunduğunu hissedeceksiniz.

    Bir röportajında okumuştum şiir yazmayla ilgili şöyle diyordu:
    "Şiir yazmak benim için son derece kişisel bir serüven, benim bireysel serüvenim. Tabii aslında bir insan olarak bireysel serüveniniz ”ortak payda”ya dair bir şeyler söylüyorsa, her ne kadar bireysel olsa da, o başkalarına da dokunur. İşte asıl önemli olan bu."
    Ve siz onun yazdığı şiirleri okurken onun bireysel serüveninin artık sizinkiyle ortak paydada buluştuğunu ve bir potada eridiğini göreceksiniz. Kendi adıma söylemek gerekirse bende böyle oldu.
    Kitabın her sayfasında acı, ayrılık, kâh öfke kâh özlem sizi esir alacak.

    Birhan Keskin'den okuduğum ilk kitap ancak kesinlikle son olmayacak.
    Okuyun, okutun...
    Şiir çok başka bir âlem,
    Katman katman ve her okuyuşta yeni kapılar açan.

    Kitaplarınız başucunuzda, sağlığınız hep yanınızda olsun.

    "Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.
    Niye?"(s.31)
    Şu satırların derinliği beni inanılmaz etkiledi.

    "Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlanmaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam."(s.48)

    "...
    Sen sevgilim ileride, biraz daha ileride
    Bir tarihe başlayacaksın,orası işte
    Benim tarihimle başlar.
    ..."(s.55)

    "...
    Senin hiç sözcüğün ağrıdı mı,
    alçaksın sen, ağrıdı da mı böyle?
    Ben sözüme ruhumu verdim, yükseldi
    yükseği incittim, böyle!
    Olanı biteni çektim, kanımı unuttum, böyle.
    ..." (s.70)
  • 1008 syf.
    ·10/10
    Kitap hakkındaki naçizane incelememe geçmeden önce Dostoyevski hakkında biraz bilgi vermek istiyorum ; böylece eserlerini okuyanlar kitaplarındaki kahramanlar ile kendi hayatı arasındaki benzerliği daha iyi anlayabilirler.

    Hasta bir annesi, sürekli sarhoş gezen babası var.Buna rağmen babası iyi bir eğitim almalarını sağlamış,hatta eve öğretmen bile getirtmiş.Ayrıca birkaç kaynakta babasının iyi bir okur olduğu, hatta yemek masasında çocuklarına sırasıyla şiir okuttuğu da yazıyor.Annesini, ardından babasını kaybediyor, askeri mühendis olarak mezun oluyor, fakat istifa edip yazar olmaya karar veriyor. Çarlık rejimi baskısına karşı direniş başlayınca kendisi de bir süre hapsediliyor ve ardından sürgüne gönderiliyor.İşte bu dönem belki de hayatının dönüm noktası oluyor, çünkü yaşadıkları çok başarılı eserlerin çıkmasına zemin hazırlıyor.

    Özel hayatında da maalesef çok iyi olduğunu söyleyemeyiz Dostoyevski 'nin. İlk eşi ölüyor,sonra sekreteriyle evleniyor, sara nöbetleri artıyor ve  hem kumar tutkusu hem de borçları yüzünden epey zor zamanlar yaşıyor...Hatta bu dönemden sonra yazdığı romanlarda adeta kendisini anlatıyor. "Suç ve Ceza", "Kumarbaz", "Budala" ,"Karamazov Kardeşler"... gibi.

    Türkler'e de bir düşmanlık sezilmiyor değil kitaplarında. Zira "İstanbul elbet bir gün Rus şehri olacaktır" ya da
    "Ayasofya'ya haç takılmalıdır." cümlelerinin O'na ait olduğu düşünülürse şaşılacak şey değil bence.

    Dünya Edebiyatı'ndaki yerine gelince:

    Dostoyevski Rus Edebiyatı'nın ve Dünya Edebiyatı'nın en önemli ve akla ilk gelen isimlerinden.Eserleri yüzyıllar boyunca okunmuş ve kendisinden sonraki yazarlara da ilham kaynağı olmuş.

    Kitaplarını okuyanlar belki eserlerinin abartıldığını düşünebilir ama kendisi "Gerçekçilik(Realizm) " anlayışını eserlerine o kadar cesur ve başarılı yansıtmış ki okuyup geçmek sanırım haksızlık olur.

    Peki nedir "Gerçekçilik(Realizm) "?
    Gerçekçilik'te, konu gerçek hayattır.(çok ilginç değil mi? ) Tamam ciddi ol Nurgül Olağanüstü görülen istisnai olaylara yer verilmez. Okura yaşanmış bir olay ya da yaşanabileceğinden şüphe edilmeyecek bir olay sunulur.

    Anlatılan kişi, tam anlamıyla insandır. Çevresiyle davranışlarıyla, tutkularıyla en ince ayrıntısına kadar tanıtılan bir insan görülür eserde.Dilin açık, sağlam, yapmacıksız, söz oyunlarından uzak olmasına önem verilir.

    Bu özellikleri, Balzac'ın Vadideki Zambak'ında, Flaubert'in Madam Bovary'sinde, Gogol'un Ölü Canlar'ında, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ında... ismini sayamadığım Dünya Edebiyatı'nın bu akımla yazılmış birçok başarılı eserlerinde ya da çok uzağa gitmeden hemen yanı başımızdaki Reşat Nuri' nin, Halide Edip'in, Yakup Kadri 'nin eserlerinde de görebilirsiniz.

    Dostoyevski, Puşkin'in eserlerini ezbere bilecek kadar seviyor ve eserlerinde sıkça bahsediyor.Yine Schiller, Balzac, Gogol da Dostoyevski 'nin eserlerinde derin izler bırakan edebiyatçılardan.Hatta "Hepimiz Gogol' ün Paltosundan çıktık." sözü oldukça ünlü.

    Eveeet, az da olsa bilgi vermeye çalıştım.Umarım sıkmadan, işe yarar ya da keyifle okuyacağınız bir yazı ortaya çıkarabilmişimdir. Şimdi geçelim kitabımıza.


    Bazı kitaplar vardır ki olaylar da, kahramanlar da, içindeki fikirler de ayrı ayrı inceleme konusudur ve ne bir sayfa yeter ne de tek bir gün.Bu yüzden zorlanırsınız kitap hakkında konuşurken.
    Her şeyden önce Dostoyevski'nin ömrünün son deminde yazdığı bir kitap bu, sanki hayatı boyunca içinde tuttuğu ne varsa Karamazov Kardeşler 'de olanca çıplaklığı ile anlatıp, rahatlamış ve son nefesini vermiş gibi.

    Yazarımız kitabın başından kahramanları tanıtarak ayrıntıları daha sonra vereceğim diyor, sizi birden olayın içine atmıyor.(Okuyucuyla da iletişimi koparmıyor yani serseri ) Tanıtırken de öyle başarılı bir tablo çiziyor ki (hem fiziksel hem de ruhsal özellikleri bakımından) romanın okuyucusu olmaktan çıkıp içinde yaşıyorsunuz adeta.

    Kitaptaki baş kahramanlarımız; Fyodor Pavloviç, Fyodor 'un ilk eşinden olan oğlu Dimitri, ikinci eşinden olan oğulları Aleksey ve İvan, Dimitri' nin nişanlısı Katerina (Katerina'ya İvan da aşık) ve Dimitri'nin aşık olduğu kadın Guşenka (Guşenka'yı babası da seviyor. Haydaaa buyrun Dallas'a )
    Ayrıca kitapta "baba" kavramı üzerinde çok duruluyor, ilgisiz, içkici hatta oğlunun sevdiği kadına göz koyan bir baba. Şüphesiz bunda da kendi babasıyla geçirdiği çocukluk dönemlerinin büyük bir etkisi var.Hep diyorum ya çocukluk yılları binanın temeli gibi, nasıl atılıyorsa öyle gidiyor işte.

    Neyse,kitabın konusunu da az çok tahmin etmişsinizdir, tadını kaçırmamak adına vermiyorum çok fazla ayrıntı.
    Üstte yaptığım açıklamanın bana verdiği yetkiye dayanarak Dostoyevski'nin hayatı ile kahramanlar arasındaki benzerlikler ve bahsettiğim diğer unsurlara sırasıyla yer vermek isterim.
    Realist bir edebiyatçıdır kendileri, kahramanları hayatında bulunan insanlarla neredeyse birebir örtüşür demiştim. Şimdi buyrun bakalım inceleyelim :
    Dostoyevski'nin babası içmeyi çok seviyor, kahramanımız Fyodor da aynı şekilde hep içiyor,Dostoyevski 'nin annesi hastalıktan ölmüş burda anne kahramanlarımız da (Adelaida ve Sofya) hastalıktan ölüyor.Kendisi sara hastası, romanda Fyodor' un aşçısı Smerdyakov da sara hastası, gibi...

    Eserlerinde, Türklere karşı bir düşmanlık hissedildiğinden bahsetmiştim. Buna İvan 'ın Aleksey ile konuşmasını örnek verebiliriz. [Syf. 316]"Türklerle Çerkezlerin yaptığı canilikten söz etmişti bana , kadın ve çocuklara tecavüz ettiklerinden....." şeklinde devam ediyor cümle. (Dinime küfreden Müslüman olsa)

    Puşkin' den eserlerini ezbere bilecek kadar etkilenmiş, eserlerinde sık sık kendisinden bahsetmiş.
    Kitaptaki yardımcı karakter Hohlakava'ya, Mihail İvanoviç'in yazdığı şiiri Puşkin 'in yazdığı şiirlerle ilişkilendirmesi. [Syf. 784]

    Yalnız kitapta Aleksey' in peder Staretz'le, İvan'ın da şeytanla konuşmaları var ki, offf muhteşem.Özellikle bu kısımları daha bir dikkatle okumanızı öneririm.

    Kitabın dili ise ;oldukça sade, açık ve söz oyunlarından da uzak.

    Tek eleştirdiğim nokta, son kısımlardaki mahkeme sahnesi.Tamam kahramanların kıyafetinden tutun, salona girişlerine kadar öyle bir tablo çizmiş ki muazzam, ama gereksiz uzatmış gibi geldi bana, biraz sıkıldım açıkçası.

    Eveet sevgili dostlar, bin sayfalık kitabın yazısı elbette kısa olamazdı, ama emin olun epey kısalttım yazımı. Anlayışınıza sığınıyor, keyifli okumalar diliyorum.
  • Saçmasında vurulduğun mazi namın olur

    Denizinde sarıldığın sinsi ahın olur

    Fırtınasında savrulduğun serseri zamanın

    Toprağında kuruduğun mezarın olur 

    Dünya

    Sağından fısıldayan bülbül olur da 

    Solundan parıldayan ışığın sebebi olur

    .

    HANGİ YÜZLE...

    Ölmek ister bir yüzüm, hüzünvâr karanlık

    Toprak mezar geceme, kızıl kor dağılır

    Solmak ister sözüm, çiğnenmiş gövdesinden

    Kalmayan suretimde pişmanlık sararır


    Doğuma sancılanır günüm, gülistanlık

    Öbür yüzüm ümitvâr, tan yerinden ağarır 

    Konmak ister can tenime, ruh kafesimden

    Fersiz gölgem, yüzüm arafında alarır

    .

    Yakamozunda seyrettiğin güneş hayalin

    Ya büyüme ya da yetiş;

    Güneşinde kemale erdiğin meyvesin

    .

    Bir şiir söyle sokak kedisi

    Sözlerinden şarkı yapayım

    Bak mevsim bahar senfonisi

    Gözlerimden çiçek açayım

    Patilerinle tut ellerimi

    Sonra sen kovala ben kaçayım

    ya da

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Sözlerini ben yazayım.

    Kısma öyle boncuklarını aç

    Kapı önlerinde

    sütler bekler seni bak

    Dinle, pisi pisi diyen bücürü, kaç

    Sevinsin, peşinden gelsin badi badi

    Çık şu ağacın en yüksek dalına

    Sonra düş dört ayağına

    Övünsün seninle, işi rast gidenler

    Zengin bebeleri yumak yuvarlasın

    Sen bırak onu bunu da gel

    Yolunu gözler toz toprak çimenler

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Çağır çöp kenarından yavrularını

    Her mırıltına ritim tutsunlar

    Bakayım ben de boncuklarına

    Baharımdan çiçek koklasınlar

    Boşver halılarda kıvrılıp uyuyanı

    Gel çıkalım sokaklara

    Çağıralım çocukları

    Evlerinden süt getirsinler

    Bir şarkı söyleriz hep beraber

    Akşam ezanı okunana kadar

    Anneleri çağırınca

    pıflayışlarını seyrederiz

    Onlar gidince paydos eder,

    Bulduğumuz yere seriliriz

    .

    ÖYLE ŞARKILAR VARDIR

    Anlamını bilmediğin şarkılar vardır

    Birileri kadar yabancı

    Birileri kadar tanıdık gelen ...

    Birilerini kendinle karıştırdıkların vardır.

    Gitarla davulun kavgasını ayıran piyano

    Birilerinin çığlığıyla yeniden kızışan sesler

    Seni de nefeslerine çekmek isterler

    Burunlarından üfürmek dumanını

    Ağırlığıyla ezmek isteyen yavaşlığını ...

    Birileri kadar vurgulu susarlar

    Susar ve izlerler yaralananları.

    Anlamını umursamadığın şarkılar vardır

    Birileri kadar olmazsa olmayanlar

    Birileri kadar olmamakta direnen...

    Birilerini yok eden acımasızlar

    Birilerini hayata döndüresiye iğneleyen ...

    Gökyüzüne uçurup karanlığa sokan başını

    Çıkarıp yeniden bataklığa batıran ayağını...

    İşkenceyi Fizan’dan getiren şarkılar

    Hemşireyi rüyalardan tutan illegal.

    Birileri vardır her tınıda seni dinler

    Minneti duyurur kulaklarına hakareti...

    Hakirliğini anlatır benliğine

    Fakirliğini siler kendi çöplüğünde

    Kral eder, kölenin emrine verir seni

    Kâh soytarısı olursun kâh akıl hocası

    Hasılı, Şarkılar vardır;

    ses yok, gürültü gırla azizim!

    .

    Noktalı yerleri sen tamamla!

    Hep aynı terane şiirler,

    Şairin kustuğu işte!

    Hayat başka mı sanki,

    Yaşayıp öldüğün keşke!

    Aradaki yedi farkı bulan, yazar!

    Acı...

    Demir acısı.

    Ağır...

    Geçmeyen baş ağrısı

    Mide bulantısı düşünceler!

    Kara...

    Gece karası sıradan!

    Yürek karası acımasızlar!

    Eksiltili cümleler

    Anlaşılmazlarsa yorarlar!

    Sır...

    İçinde kalmışları insanın.

    Kelimelerin arkasında saklanır.

    Sobeleyen ebe!

    Baştan say çocuk!

    Elma dersen çıksınlar

    Armut dersen...

    Elma demeyesin e mi,

    Bırak, içimde kalsınlar...

    .

    Bu gece dokunmayın!

    Yazasım var bu gece kuralsızca

    Şiir gibi derin ya da mani kadar saçma

    Anlamsızım bugün anlayamadım

    Ağlasam gülesim,

    Gülsem ağlayasım geliyor.

    İfadesizim bu gece

    Gözlerim ne çekiliyor gülerken

    Ne de şişiyor ağlarken.

    Yazdıklarımı silesim gelir belki ansızın

    Sonra tekrar yazmak ister, vazgeçerim.

    Aşasım var bu gece tüm engelleri

    Engebeli dağlara çıkasım var

    Engin deryalarda yüzesim...

    Tüm ağıtları kahkahamla boğasım...

    Doğasım var yeniden

    Her şeyi sil baştan...

    hayır öldüresim...

    Gömesim gelir nedensiz

    yaşama sevinci denen şeyi.

    Anlayasım gelir anasız bebeği

    Sırtıma alıp taşıyasım gelir

    O rüyadan bu rüyaya!

    Sallayasım gelir ağladıkça

    Ona eşlik edesim...

    Yazasım var bu gece umarsızca

    Su gibi aziz olasım var

    Toprak kadar...

    Ölmek mi yine ?

    Daha demin doğacaktım ya ben!

    Gülsem mi ağlasam mı bir bilsem!

    Gece kara, sabah ak öyle mi?

    Sabaha yetim doğan çocuk

    Gülsün öyle mi?

    Özlemesin toprağın kaçırdığı anasını,

    Telli duvaklı kefeninde gelin ya,

    Günler aydın ya gülsün,

    Karanlığın ayazında hislenip ağlasın

    Sessizce üşüsün, gizlice...

    Gizlice ölsün öyle mi?

    .

    Ve gülememişsin...

    Sen karanlıkta yıldız ararken 

    Bakmışsın ki 

    Zaman ağarmış!

    Bilememişsin 

    Hesabı ağırmış 

    Kendi açtığın yaralarını 

    Yine kendin sararken 

    Ağrıdığın zamanın...

    Gaflete terketmekle

    Nefsine zulmederken ;

    Kalbinde kayan yıldızları 

    Günahın karasında aramış,

    Bulamamışsın.

    .

    Uyduruk Mezar !

    Bu garip...

    Geçmiş hafızamdan silinmiş gibi.

    Geleceği kendim korkutup kaçırmışım gibi.

    Şu an kendime anlam veremiyorum.

    Sanki gözlüğüm karanlığa bulanmış da

    Gözlerimi kör olduğuma inandırmışım gibi.

    Neden ki ? Belki...

    Toprağından çıkarılıp

    maziye gömülmüş, ümîdin cenazesi

    Kokuşmasın diye tütsü yakılıp

    Yalanla dondurulmuş çaputlara sarılmış.

    Sanki...

    Aynada gördüğüm mezarlığa

    Düşlerimi kaçırmışım da

    Kandırıyorum çocuk kalbimi

    Ölüm cennet demekmiş gibi!

    .

    IHTIYACIN OLDUĞUNDA...

    "Hiç olmaman gereken bir yerdesin"

    Nasıl bir kafes bu

    Nasıl böylesine daraltır nefesi ?!

    Neredesiniz

    diye sorası geliyor insanın

    "Ne zaman ihtiyacın olursa..." masallarına

    Kaçsa kaçamıyor, kalsa orada...

    Neden gelesi gelmiyor

    bir Allah kulunun?!

    Elini ayağını bağlamış, etrafını sarmışlar

    Bir başına bir yamyam tenceresindesin.


    Nasıl bir ateş bu

    Nasıl da pişiriyor buz gibi esen rüzgarı

    Hâr ı söndürmesin diye,

    Hani, çiğ kalmayasın diye

    Duyduğu her ayak sesine

    "Sen misin" diye

    umutlanası geliyor insanın.

    Korku kapatmış gözlerini

    titrerken kirpikleri

    Baksa bakamıyor gelene

    Gelmeyeni hoş görse, gönlü kırgın...

    Neden bir el veresi gelmiyor kimsenin ?!

    İş kıymete binince

    "Hiç kimsesin" herkesin gözünde düşünsene ! hiç...



    Birkaç kimsenin

    gönlü yumuşasa diyorsun

    Biraz su serpse diğerleri fark etmeden...

    O acıyla ateşe diye

    gözünden yaş süzülse bile faydasız,

    Ağıdın tencereye dökülüyor,

    tuzuyla tat katıyor yahnine !

    Etin kemiğinden ayrılıyor

    sen kendinden... de

    Kimin umurunda?!

    Geçiyorsun candan anlasana

    Pişiyorsun korkundan

    Boş veriyorsun kim gelmiş

    kim gelmemiş yardıma



    Kimsesizsin o an...

    Yitip gidiyorsun kimliksiz...

    Kimdin yaşarken,

    kimdin ölürken

    Hiç "Kimseye"...

    gereksiz...

    .

    ILKOKULDA ÖĞLENCIYKEN...

    Bomboş gökyüzü 

    Hiç kuş yok, yıldızlar var.


    Evler uzakta.

    arabalar garajında olsa gerek,

    Insanlar misafirlikte!


    Sokak lambaları loş.

    Mavi önlüğümün rengi 

    Mora çalıyor sanki.


    Gelirken yollarda 

    bir tanecik kedi bile yoktu.

    Sokak köpekleri de uyudu belki.


    Rüzgâr uğuldamıyor,

    Ses yapmasın diye 

    Ay dede ona kızmış olmalı.


    Annemin deyişiyle;

    Çantam deve yükü gibi!

    O kadar kitabı ne demeye...


    Neyse ki yemeğimi yedim,

    Büyüdüm,güçlüyüm...

    Sahi annem 

    ne pişirecekti bugün?


    Eve varmama az kaldı.

    Yağmur yerlere göl durdurmuş!

    Gider gitmez 

    Ayağımı sobaya dayayıp 

    Çoraplarımı kurutayım.

    Evde yapıştırıcı var mıydı?

    Görüyor musun, yine açılmış!

    .

    Salla beni rüzgâr!

    Hareketsiz kalbim.

    Dök yapraklarımı 

    sarardı benzim. 

    Dolunay!

    Parlat bakışını 

    gölgemi okşarken.

    Çalkalan deniz!

    Hışıltınla ninnimsin.

    Kapan gözlerim!

    Ben yaşını silerken.

    İpimi tutan ince dal!

    Kırılma, düşersem 

    incinirim.

    Ey karanlık, saklan!

    Bulursam seni 

    kendime küserim.

    .

    Şu klozet...

    Sifona dokununca

    üzerine yüklenen tüm elemleri

    sinesine çekebiliyor.

    Hem de kime ait olduğuna bakmadan...

    Usanmadan hep aynı iş!

    Dinliyor her geleni.

    Derdini anlatan içini boşaltıp

    rahatlıyor ve gidiyor.

    Ne bir teşekkür ne minnet!

    O beklemiyor.

    Şu klozet diyorum

    tanıdığım bir çocuğa çok benziyor.

    Onun da kimseye,

    sinesine çektiği elemlerin biriktiği

    lağım çukurlarından

    Bahsettiğini  göremezsiniz.

    Kendisi bile bilmez fakat ben bilirim.

    Öylesine çürük kokan

    öylesine mide bulandıran

    Lağım çukurlarıdır ki bunlar

    Gençlik gibi, ömür gibi, ölüm gibi

    Bir çocuğa yakışmayacak kadar iğreti...

    .

    Şu dal, barışın simgesiydi güya. Mutluluğu çağrıştırırdı.

    Vefasız bir yaprak tarafından terkedileceği kimin aklına gelirdi?

    Oysa dal “ gitme” demişti yârine. “ölürsün, yanarım…”



    Uçurtması güneşe kaçan bir çocuk vardı.

    Gözyaşları içinde uçurtmasını tutsun diye yalvarmıştı dala.

    Dal o sırada kendini yaprağının cilvesine kaptırmış;

    Hoş kokulu çiçeklerin, sevimli meyvelerin hayâlini kuruyordu.

    Yapraksa rüzgârın, iki âşığın sigarasından çalıp getirdiği

    tutkunun büyüsüyle raks ediyordu. Yanağında kızaran

    nazlı edalar gizli sevdası rüzgâraydı aslında.

    Dal, kendini öyle salmıştı ki hayallerine ne yaprağın

    nifak girmiş yüreğini ne de çocuğun hıçkırıklarını duyuyordu.



    Rüzgâr zalim ve sinsiydi. Uçurtmayı güneşe üfürmüş,

    çocuğun umutlarını söndürmüştü. simdi de yaprağın

    gönlünü çeliyordu. Dala acı çektirmek istiyordu. Sırf o,

    tüm gücüyle esmesine rağmen kırılmadı diye. Sözü vardı rüzgârlığına. Dalı en derinden; yüreğinden kırmalıydı.

    Bir sinüzit gibi başını ağrıtan zihnini tıkayan bu

    gurur meselesini çözmeliydi. Beklemeye tahammülsüz,

    koştu yaprağa:

    _ “gel kaçalım. uçalım uzaklara!” çılgınca bir özlemle:

    _ “ es öyleyse”diye fısıldadı yaprak.



    Dalın feryatlarına karıştı rüzgârın kahkahası.

    Cız edivermisti yârin ayrıldığı yer.

    _”ah” diye inledi dal. “Gitme yârim. Ölürsün, yanarım.”

    Yaprak, rüzgârın kollarında bir o yana bir bu yana savruluyordu.

    Bir cenazenin külleri gibi. Çoktan anlamıştı uçamayacağını.

    Bir uçurtmaya özenmemeliydi. Bir uçarı rüzgâra aldanmamalıydı.

    Öyle sadık bir yâri aldatmamalıydı.



    Toprak… ölmüştü yaprak. Kurumuştu dal.

    Ta yüreğinden kırılıp düşmüştü vefasız yârin mezarı üstüne.



    Birkaç adım ötede, sigarasından dumanı çalınan iki âşık,

    Ateş başında birbirine sarılmış şiirler okuyordu. Neden sonra

    ateş titremeye başladı. Yakacak bir şeyler bulmak gerekiyordu.



    Belli ki hissetmişti gönül;

    Ölmüştü yaprak ve yanmıştı dal.

    Son…

    .

    Anladım, dünya boş ve değersiz

    İnsan bir hamal sırtı eğersiz

    Didinir durur bitmez çırpınması

    Nihayetsiz sanır bu hayatı

    Bilmez, o bir kuyudur ki dipsiz…

    Yutuverirse seni kalıverirsin kimsesiz

    Ne bir mal ne de itibar kalır, 

    Yok; kifayetsiz!

    .

    Allah'a emanet ettiğim seni,

    Her baktığımda içimde buldum.

    Yumdum gözlerimi şimdi

    Kendimi de emanet ettim... 

    Ölmedim korkmayasın

    Güleryüzlüyüm hala 

    umursamaz takılıyorum.

    Yaşıyor muyum diye de sorma 

    Onu ben de bilmiyorum.

    Bildiğim tek bir şey var:

    Rabbime hasretliğiyle 

    Güç bela ayakta ruhum...

    .

    İfadesini kaybetmiş suretim 

    Bana dert değil

    Okuyacak olan gözlerimden okusun 

    Adımı deli koydular suskun diye hislerim 

    Sıkıntı yok! 

    Dinleyen sessizliğimden dinlesin...

    Görmüyorsan baktığım manayı, 

    Duymuyorsan anlattıklarımı

    bari sus da eziyet etme, anlamıyorsun. 

    Bir nefeslik ömrüm var zaten 

    Bırak beni kendi halime, 

    Kar kış etkilemez beni.

    Güldürmeye çalışma gülmem!

    Ağlatmaya çalışma ağlamam! 

    Kızdırmaya çalışma kızmam! 

    Sevdirmeye çalışma... 

    Bıktırdılar anlıyor musun?

    Bilmiyorsun...

    İçimde kalıyor hepsi, herşey!

    İçimden gülüyorum, içimden ağlıyorum,

    İçimden kızıyorum, içimden seviyorum,

    İçimden acıyorum 

    kendim gibi birini görünce...

    İçimden çekiyorum yalnızlığımı 

    Baktığım hiçkimse de 

    kendimi göremeyince...

    .

    İnsan sabaha doğar 

    İçinde bi yarın kaygısı 

    Bir melek kapıyı çalar 

    zilin sesi ölüm şarkısı 

    Ve doğan güneş batar 

    Düşer yarınlar toprağa 

    can verir insan solar 

    Dökülür yaprakları sonsuza

    .

    Bütün kelimeler isyan edercesine suskun

    Sevgim ölgün, nefretim yorgun

    Hissiz gibiyim , gülüşlerim solgun 

    Ağlayışlarım sessiz, ümitsiz gibiyim...

    Bu bana yakışmaz bilirim

    Baksana, zaten bu ben değilim 

    Benden içeride bir ben var 

    Bazen böyle beni benden çalan... 

    Peki ya dışımdaki ben kimim? 

    ...Sorular var bir yığın 

    Cevabını bildiğim ama anlamadığım.

    Bu imtihanı bana bir yaşatan var 

    Kaybettiğim her sonuçta sığındığım.

    .

    Bir nefes sonramdan bihaberim Madem 

    Daha ne üzülür gam çekerim? 

    Bir asır mı yaşarım bir saniye mi Bilmem

    Bir bilinmezin içinde ömrederim

    .

    Diyorum ki bulutlara 

    bana da öğretin ağlamayı

    Sonra sakinleşip susmayı

    Bana da öğretin 

    Güneşle dost olmayı

    Yağmur sonrası 

    gökkuşağı açmayı 

    Diyor bulutlar 

    dertsiz ağlanmaz 

    Tesellisiz susulmaz 

    Derde rağmen gülebilene 

    Dost olur güneş 

    Hem hüzne hem ümide 

    Boyanabilende açar gökkuşağı 

    Boyanabildiğin kadar renklisin 

    Korkuya,sevgiye,mora,pembeye...

    .

    Ay karardı bakışlarımda lakin güneş doğdu ferine 

    Bir yıldız kaydı gecemden lakin Ümit durdu vecdime 

    Lakin ey! çare 

    Gül sarardı bahçemde lakin hazan yeşerdi gönlümde

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .

    KARANLIK BU,

    ÇİLİNGİR SOFRASI

    İçiyorum şehrin ışıklarını sarhoş etmiyor

    Dikiyorum güzellikleri kafama kâr etmiyor

    Sıkıyorum alnımda yumruğumu

    Yumup gözlerimi

    Söylediğim türküler feryadımı

    Dillendirmiyor.

    Ayyaş desinler gönlüme fark etmez

    Sarhoş olam zaten ancak unuturum  

    Gözlerimden acı şarap akarken

    Hüzün niyetine

    Kafası güzel desinler

    Boşver alışırım.

    Gecenin bağrı soğukmuş meğer

    Köprü altı sıcak

    Karanlığın kucağına bağdaş kurarım

    Önümde dertler çilingir sofrası

    Bakarım gökyüzüne ara sıra

    Belki birkaç yıldız görüp

    Umutlanırım.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi Atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar bir gün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin

    .

    Aynamdan gözlerime yansıyan 

    hüzünlü halim! 

    Yavaş bağır zira tek kelime duymaya 

    yok mecalim!

    .

    BİLİR MİSİN?

    Kömür mü, deniz mi, yosun mu, ela mı yârim gözlerin?

    Zehir midir, bal mı bilmem kelam-ı sözlerin?

    Yeşili- kırmızıyı sever misin bilmem;

    yeşil vuslat, kırmızı aşktır bilir misin?

    Hasretlik mi, kara sevda mıdır çektiği gönlümün?

    Yağmur mu, gözyaşı mıdır çağladığı gözümün?

    Üzerine çakılan; şimşek midir, acı mı göğsümün?

    Çıkardığı kıvılcımlar gecemde yıldızdır bilir misin?

    Meltem midir, fırtına mı, sevdam nefesin?

    Okşar mısın, savurur musun bedenimi?

    Hançer misin, ateş mi, ben bilemedim.

    Yüreğimi yakar mı, deşer mi sevdan çözemedim…

    Zengin mi, Miskin mi, yoksul musun sevdiğim?

    Kimsen öyle kal, kalbimdeki bronz taht senin...

    Be sevgilim ;

    Aşktan kim ölmüşte ben öleyim!

    Aşktan ölen şehit değil mi?

    Şehitler ölmez bilmez misin?

    .

    saklamaya calistigim bir ates ki;

    kor tutmus icimde...

    sondurmeye kiyamadigim bir ask ki;

    yanar durur icinde...

    sevmeye doyamadigim bir yar ki;

    gunes kadar uzak...

    soylemeye korktugum bir itiraf ki;

    vuslat kalbime yasak!!!

    .

    adresi bir hayaldi sadece

    gonderemedigim mektuplarimin

    hanceri mesafelerdi belki de

    icimdeki hasret yaralarimin

    yaş icirerek doyurdugum gozlerimin

    hic kimsesi yoktu belki,kim bilir?

    yalnizlikla hukumluydu kalbim

    hak muebbet istemistir belkide 

    kim bilir?

    .

    Yetim ufuklara çökünce gecenin hicranı

    Sensiz parıldayan yıldızlara kızarım!

    Dayarım hasret silahımın namlusunu

    Sensiz doğan güneşin alnına, sıkarım!

    Azgın bir yalnızlık fırtınası,

    Sardı hayatımın dört bir yanını

    Sen yoksun ya hayallerimin yaldızı

    kilitsiz mapuslarda, Kalbim esir kaldı…

    Uzun yaz günleri, uzun kış geceleri…

    Hayatım sona ererken sevgili!

    Yanımda olmandır tek dileğim…

    Uzun kış gecelerinden, uzun yaz günlerine…

    Ahir zamana ererken hayatım,

    Hasret eker Gönlüme sadece kaderim!

    Yoksun yine sevgili! Yanımda…

    Bir başıma kalmak zorunda mıyım, Dünyada?

    Dikenlerin büyüyüp, etrafı kapladığını izlerim

    Sıra halinde uzanırlarken acı veriyorlar…

    Uçları zehre bulanmış,

    Batmaya kurban arıyorken, 

    Ben, Nasıl içlerine girebilirim?


    Duyuyor musun yağmurun ayak seslerini

    Üzerindeki deniz mavisi kubbecikten

    Bir şarkı gibi dinle ki, onlar;

    Duyduğu her sözde seni arayan

    Hüzne dökülen bir aşkın izleridir…

    Gel ki gülsün prensesin hisleri

    Gül ki dinsin gözlerinin yaşları

    Sönsün kalabalık şehrin ışıkları ve

    Efsun gözlerin aydınlatsın karanlıkları

    .

    HÜZNE TUTSAK

    Feryadı yüreğimin ta ezelden 

    kanayan yarasına şöyle bir bak

    hüzün bulutları çökmüş üzerine 

    kan ağlayan gözlerine bak 

    gel ilaç ol acılarına tez elden

    canhıraş sancılarına bak

    hicranını dindir, hadi tut ellerinden…

    kara dumanlar sarmış dört bir yanı

    rengi solmuş güle şöyle bir bak

    hüzzam hastası tüm çiçekler

    güneşi tutulmuş umutlarıma bak

    dileğimi tutan yıldızlar da yandı

    karanlığa tutsak mehtap

    afitabını yak!

    Geriye tek sen kaldın…

    .

    Ellerimin saklısısın. 

    Titreyip yazamadığı ruhu göklerde sözlerisin. 

    Damla damla düşerken yer yüzüne her bir harfi; 

    bulutları seyreden gözlerimsin

    .

    Boğazı düğümlü gözyaşlarım boğulur yürek selimde.. 

    sızı görünümlü dertlerim sancılanır sesimde… 

    çağırmayı denediğim her türküde yârimsin, 

    dinlesen de dinlemesende…

    .

    Seni görünce Hecesi küle dönerdi söyleyeceklerimin. Gecesi güne sönerdi göklerin. Secdesi güle çökerdi için için ve ahdesi vefaya söylerdi dileklerimi, rabbe yalvarırken. Diken diken batardı toprağa kirpiklerim. Fenası bekaya çıkarken ruhumun, aşkım Rabbime dönerdi, sen muhabbetim olurdun.

    .

    Rüzgarın öpmeye doyamadığı gözyaşım!

    Soğuk vurmuş eline yüzüne

    Kalbimin kurutmaya kıyamadığı gözlerim!

    Hazan vurmuş her mevsimine

    .

    Hayallerden daha uzaklara dalmış

    İki göz,

    Ulaşılmaz duygulara tercüman 

    Sağır ve dilsiz.

    Ruhunun derinliklerine sığınmış

    Aşkı sensiz.

    Karanlık bağımlısı, kötümser

    Ve ümitsiz.

    Rüyalardan daha güzel gelir olmuş 

    Kabusları

    Korkutur olmuş gecelerini 

    Toz pembe hülyaları

    En fazla ölüme kadar giden

    Dua ışıkları 

    Yalnızlık, gözyaşları 

    ve sönmüş umutları...

    Baldan daha tatlı 

    düşüncelerle boğuşmak.

    Zehir kadar da acı

    Duygularda boğulmak.

    Nefsini dinleyip de 

    yanlış yollara sapmak 

    Günah, isyan ve 

    Kendi kalbinden kovulmak...

    Yeni bir başlangıç

    Sondan daha ulaşılmazdır.

    Vuslat ne kadar uzakta ise 

    Firak o kadar yakındır

    Hayata karşı mücadelesi

    Cevapsız sorulardır

    Yaşam kavgası, bir hayal çıkmazı 

    Ve sırlardır...

    Sözde dostlardan daha candandır 

    Kalem ve silgi

    Bir parça kağıttan başkası yok 

    Sırtını vereceği

    Toplu tüfekli savaşlardan geri değil 

    İçindeki

    Dünya, ahiret ve 

    kararsızlık seçimleri...

    .

    Bu hayata nefesi son çekişim ey rüzgar! 

    Bugün aldığım nefes bile terkeder beni

    Son nefesim olur, alamam geri.

    Ağladığım son günüm bu ey yağmur! 

    Kaynağına dönmez akıp gitmiş yaşlar.

    Faydası yok ne hüznün ne acının...

    Bazen ağlatır gülümserken hatıralar.

    .

    ne yaşamayı becerebildiğim ne de ölmeyi becerebileceğim hayat! senden çok özür dilerim. insan vesvasları ile tıkış tıkış, şeytan kadehleriyle dopdolu, çaresini bulamadığım derdim! çok üzgünüm...

    .

    Sonbaharın baskınıyla üşümeye başladı yüreğim.

    şimdi altına dönüştü zümrüt yeşili çimenler.

    sararıp soldu renk cümbüşü çiçekler.

    kuş cıvıltılarının bıraktığı sevgiler yok artık.

    hazan vurdu, şimdi nefretli bu gözler.

    eylülün rüzgarıyla savurdum umudu.

    sevdayı, özlemi, dünyayı, mutluluğu...

    geriye, bir ömür dolusu hüzün ve

    bir yürek dolusu nefret bıraktım kendime.

    acılar mı, insanlar mı, gerçekler mi?

    canımı yakan, sevgi mi yoksa nefret mi?

    sonbahar mı yaşamaktan nefret ettiren?

    soldurduğu yapraklar mıydı sevgim?

    isyanım mı yoksa beni benden eden?

    neden yaş yerine asit damlıyor gözlerimden?

    duygusuz bakışlarımın, ağlayışlarımın sebebi...?

    hissiz, karanlık, karamsar kalbimin katili kim?

    .

    Devrilmiş bir cümle kadar dengesiz geçirdiğim zamanımı ölçemeyen saatler…

    .

    Sanki içimde biriken devasa bir çığlık var. Arasında eziliyorum boz renkli sislerin. Sözleri olmayan bir feryatname okuyor gözlerim. Dudak hareketleri kulağımı çınlatıyor. Olmayan sesi içimde yankılanıyor harflerin. Ağırlığını kalemin, taşıyamıyor dizlerim.

    .

    Gece yarılınca gider karanlık.

    Gün ağardıkça unuturum seni.

    Gün batarken özlerim.

    Gece yarısında gelir gam geri

    Adını yıldızlara söylerim

    .

    Bilmediğim manalar var dilimin ucunda. Yetiremiyorum kelimeleri.

    .

    Hayat beni çağırıyor duyabiliyorum. 

    Her sese kulak verecek kadar güçlü değilim.

    Ölüm sadece bakıyor gözlerime aynadan 

    Yansıyan yüzümdeki serinliğe sahip değilim

    .

    Kayboldum özleminde şu anın.

    gözyaşımın çizgisinden yarılmış yanağımı görmüş olmalı yağmur.

    Bilememiş güneş misali doğduğumu. Gün batımında büyüdüğümü. Vakit gece sanmış olmalı, baktım, gök kuşağında siyah pek mağrur. Unuttum sanmış günün ağarışını. Yıldız açmış zift karanlığında beyaz. Uyumak istesem yüzüme şarap serpecek uyanayım diye zaman. Sarhoş ettiğini bilmeden dünya, kısıp gözlerini yine de bakacak yorgun düşmüş hafızama. Mayhoş tadıyla karışık duygularımın, naralar atıyorum içimin sokaklarında. Sokağımın lambaları yanıp sönüyor. Sanrıları düşüyor peşime geçmiş anıların. Göz kapağım devrilip geri dikiliyor.

    .

    Güzel insanlar biriktirmek istiyorum hazine sandıklarımda 

    umursamadan kim ne demiş. Saklamak istiyorum her birini ruhumun en derinlerinde kendilerinin bile bulamayacağı yerlere.

    .

    Bazen ruhu karmaşıktır insanın. Neyi nereye koyacağını bilemez.

    .

    Rüzgarın saçlarını okşadığı uysal göllerden birisin işte. Tam alnının ortasında şirin mi şirin bir adacık var. Tam kalbinde vatanımın bayrağını taşıyorsun. Yanaklarından süzülen parlak tüylü ördekler şu ilerideki sandalla yarışa girmeye kararlı görünüyorlar. 

    Gökyüzü de hayli şefkatli bugün. Bana annemi özletti. Gözlerim ılık ılık doldu duygulandım. Baksana nasıl kollarını dünyalar kadar açmış kocaman sarılmış sana. Sen de manalı bakıyorsun hani. Şefkati ve güveni en derinlerinde hissetmiş gibi masmavi.

    Biliyor musun şu an içimde bir yerlere vuslat destanı yazıyorsun bu masum halinle. Ardındaki ağaçlarla yemyeşil bir huzur türküsü söylüyorsun özlemimi teskin etmek için. Teşekkür ederim. 

    A! Bayrağımın yanıbaşında dikilip duran sıska sokak lambasını yaktılar. Biraz ışığa ihtiyacım vardı iyi oldu. Işığın ihtişamıyla gözümü alıp almadığını mı soruyorsun. Hayır, bayrağım daha göz alıcı. 

    Hey! Sağ tarafına bak. Bak siyahlı beyazlı yavru ördekler defileye çıkmış endan sergiliyor. Öyle hoşlar ki güzelliklerinin silüeti kalıyor geçtikleri her yerde. Hani sevinç gözyaşları sımsıcak bir gülümseyişin üzerine iner ya salına salına. Öyle nazlı yürüyorlar. 

    Havanın beti benzi attıkça gölgeler coşuyor. İyi dinle sana gördüklerimi anlatıyorum.   

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    kocaman soru işaretlerim var. kırışmak istiyor göz altlarım. bükülmek istiyor belim. nefesim daralmak, gözlerim kararmak… şiirleri, geceyi solumak istiyor kelimelerimin. şarkıları, sabahın ilk ışıklarını gıdığından öpmek… güldürmek istiyor beni zaman, en zarif hülyamdan gıdıklamak... izin vermek istiyorum hayata. Ve kendime bir şans daha... şimdi, burada, sadece biraz daha kalmak...

    .

    Gözlerinde kaybolmayı dilediğim nehir! Akma bu tarafa bulamazsın kendini.

    .

    Günahkarlığımı bile bile cehennemin sahibine sığınmak. Yaramazlık yapan bir çocuğun dövüleceğini bile bile yine ana babasına sığınması gibi.

    .


    Bir nefes var boğazımda tetikte. Çıkmaya hazır, girmeye hazır, düğümlenip kalmaya hazır, yokluğa hazır… varlığı nimetimken neden?

    Bir ruh var göğüs kafesimde. Bir de kalbim sol yanımda. Savaşmaya hazır, kazanmaya hazır, kaybetmeye hazır, ölmeye hazır… nefs ve şeytan düşmanımken neden?

    Bir mezar var kaderimde. kazılmaya hazır. Tenim renginde toprağım. çiçekler açmaya hazır, alevler saçılmaya hazır. Akıbetim cennet olmaya cehennem olmaya hazır. Azrail bir melek iken neden?

    Bir dünya var gözlerimin önünde. Görmediğim bir inanç var içimde. Hissedişimin huzuruyla gönlüm; yaşamaya razı, ölmeye razı. Varlığım yokluktan gelmişken yokluğa dönemeyişim neden? Varlığımın kıymetini bilemeyişim?.. 

    hiç işte, bir hiçim.

    .

    Uçmak değil marifet, yere çakılmamak…

    .

    Susmayı öğretir ilim. Susamıyorsan cahilsin. Susabiliyorsan alim.

    .

    Ruhum feryat figan içinde. 

    İçimdeki isyankar kan ter içinde. 

    Kendimde değilim. 

    Dünya gurbet, gaflet zehir, 

    ölüm hastalığında kalbim. 

    Hayır, bu ben değilim.

    .

    Hangi kafiye uyduracak içimdekileri kağıda kaleme?

    Hangi nakaratta takılacağım senin adına yârim?

    Hangi kulak dinleyecek yazsam seni gözlerime?

    Hangi yaş sızlayacak yanağımdan yoluna doğru?

    Hangi rakkas oynayacak hasretimin türküsüyle?

    .

    Bulutların yağdığı, koyu bir hüzün var

    Benim duyduğumsa onun tınısı 

    Umutların çaldığı, efkarlı bir türkü var

    İçime çektiğim ses onun yankısı 

    Bu musikiye eşlik eden bir his var

    Söylemeye çalıştığım bir dert şarkısı...

    .

    DUYGULARIN AĞLAYIŞI

    Saat dün sularında bir hüzne tutuldu güneşim

    Ortamın karaltısında görünmez oldu zaman

    Siyaha gark oldu aydınlık ışık hüzmeleri…

    Hedefini bulamadı Pertev mızrakları

    Saplandı bir kuytu köşeye ve

    Kanlı yaşlarla söndü afitabımın ateşi

    Aşık pervanelere mezar oldu alevleri…

    Feza okyanuslarına varıyordu al ırmakları

    Bir yıldız kaydı tuzlu suların arasından

    Ve karaya çıkamadan battı karanlığa…

    Bir lodos fırtınasıyla savruldu yapraklarım

    Toprağın cazibesine yenik düştüler

    Birer birer döküldüler yokluğa…

    Koşmaktan bitaptı gözbebeğim

    Yorulmuştu hep uzaklara adım atmaktan

    Gri hicranları seyretmek acıtıyordu

    Göz kapaklarının arkasına saklandı son çare

    Bir çözüm değildi bu da

    İmkansızları, hayal ediyordu şimdi de…

    Kirpiklerini yararak çağlayan şelaleleri

    Damlıyordu gamzelerime doğru

    Acılı bir tiyatro oynuyordu ağıt sahnesi…

    Duygularım gece siyahında dostsuz ve dertliydi

    .

    disarida yagmur, iceride ben,

    gozlerimde yas,bende sevda var.

    gozyasimda ask,sevdamda karalar var.

    gonlumde huzzam,

    ellerimde kalan;

    bir avuc hicran var....

    .

    Kendimi sensizliğe terkettim sevgili

    Nefsimi yalnızlığa hapsettim

    Hiçliğe tutsak ettim duygularımı

    Her saniye biraz daha gömüyorum kalbimi

    Hiç kimsesiz, tek başınalığa…

    Acı, keder, üzüntü, gam…

    İki kaşımın arasından yükselen

    Kapkaranlık dumanlar…

    Hangi güneşi söndürecek 

    şimdi geçmeyen zamanlar…

    Ölümcül bir hüzzam hastasıyım

    Umutlar; sanki lanetliymişim gibi

    Can havliyle kaçıyorlar benden…

    Gitmek istiyorum dünyadan…

    Kendimden ve arzularımdan kaçmak…

    Nefsime inat, yarsız kalmak istiyorum…

    Anlıyor musun sevgili,

    Sadece rabbimi istiyorum!...

    .


    Gecenin ruhuma doldurduğu karanlık! 

    Yırtıl artık yırtıl ki, ışık sızsın ruhuma.

    Ey şu gece ruhumu sızlatan ışık! 

    Kısıl artık kısıl ki, gönlüm kamaşmasın.

    Ey karanlığı yırtık gece!

    Yaman artık yaman ki, yıldızlar düşmesin.

    Ey şu ruhumun yamandığı secde!

    Sarıl artık soluma ki, titriyor, üşümesin.

    Ey içimde sızım sızım, ışık içen karanlık!

    Seril artık yerlere ki ruhum çok yorgun.

    Ey sol yanımda uyuklayan gönlüm! 

    Uyan artık gör ki her yer aydınlık!

    Ey yıldızlı gecenin umut sızıntısı! 

    minnettarım benimle olduğun için 

    Ey aydınlanan ruhumun gözyaşı ! 

    Akarken neden ılık ve sakinsin?

    Oysa nekadar da heyecanlıyım ben

    Artık gönlüm özgür ,ruhum coşkun.

    Geceme gün doğarken seyret beni

    Nasıl da mutluyum gör 

    ve nasıl da huzura doygun...

    .

    Susmak ne güzel kelam imiş 

    Gözler ne güzel tercüman.

    Dinleyebilmek gönül işi imiş

    Okuyabilmek ise pek yaman.

    Dertliyi söyleten dert, 

    şifasız, merhemsiz bir yara imiş

    Bak hale ki, susturan dert ise 

    dumansız, dermansız yakan...

    " Ah" etmek yaraşmaz imiş 

    Derdi nefesinden üfleyene .

    Tek seferde içine çekmek imiş mesele.

    İyi edecek ilaç, söndürecek yel sormadan 

    Kanamak, yanmak gerekmiş

    O'ndan başka dert-tabip aramadan.

    .

    Kendini bir şey sanma güneş!

    Isıtamıyorsun işte 

    yağmuru benim yanağımda.

    Hep soğuk,

    Hep kuru izler kalıyor.

    Hep ışık, Hep bahar değilsin 

    Yalan söyleme!

    Kavuruyorsun umudumu 

    Hep yanıklar, çizikler kalıyor.

    .

    KANAMAK VE …

    Susmak ne zormuş böyle içinde feryatlar koparken

    Konuşmak ne zormuş hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçarken

    Kalkabileceğine inanmak ne zormuş böyle her düşüşte 

    Yaraların kabukları soyulurken.

    KANATMIŞ OLMAK…

    Ve ney zormuş ki söyle

    Kanattığın bir yaraya merhem olsun diye Allaha yalvarırken canın yanması kadar

    Kim demiş vicdan yok! 

    Hangi merhem iyidir ki pişmanlığın akıttığı şifa kadar gözlerinden?

    Hangi cinayet ağırdır bir yarayı kanatmaktan

    Merhem bulamadıkça Allahtan şifa umarak ağlamaktan…?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    Tıkırtı… sessiz ve karanlık bir kimsesizliğin ortasında bir çocuğun oyun oynarken çıkardığı tıkırtıları duymak. Bu kadar masum muydu içindeki çocuğun kalbi? Oysa o hep günahkardı çocukken.

    .

    Zaman aktı gözlerimin altından. 

    Damla damla yağdı yanaklarımdan.

    çizgi çizgi kader üşüştü alnıma. 

    Yazgısında keder düştü bahtıma.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .

    Artık  bütün taşlar yerli yerine oturmaya başlıyordu. Kelebek, içindeki sessizliğe anlam verebilmenin heyecanını yaşıyordu sonunda. Toz kanatlarındaki ihtişamın ve hassaslığın sırrına da vakıf olmak üzereydi. Hissediyordu. Geçmişi, şimdiyi ve ihtimali var ya da yok bir geleceği. Kelebek, aynaya baktığında sonsuzluğa giden kapıları görebiliyordu. Bir tanesi yangın bir tanesi ışık bir tanesi de boşluk. Şu kadarcık zamanda ne kadar da büyük bir mana inşa edilmiş meğer içimde ve dışımda diye şaşkınlığını dile getirdi kelebek. Haklıydı. 

    Üç beş yaşlarında gördüğü bir rüyayı anımsadı. Sonra geçenlerde gördüğü bir tanesini ve yaklaşık iki yıl önce sadece gözünde canlandırdığı uyku uyanıklık arası bir şeyi…

    Sanki geçmişte yaşadığı her şey iyiliğiyle de kötülüğüyle de hakikati anlamasını kolaylaştırmak adına başına gelmişti. Gayet intizamlı ve kusursuz bir şekilde parça parça ayrılıp binlerce pazılın bir bütün oluşturduğu dev bir resme dönüşüyordu hayatı. Kadere inancı artıyordu. Zira ruhundan gelen bu tarifsiz senfoni alelade bir şekilde maymunun, çam ağacının, gökyüzünün yahut toprak ananın ortaya koyabileceği bir senfoni değildi. 

    Bir yaratıcının varlığına inanmamak elde miydi? İmkansızı mümkün kılan bir inanca davet ediyordu bütün bunlar onu. Hiçliğinin farkına vardıkça korkularını imha ediyordu kelebek. Ne ölümden ne de yaşamaktan korkuyordu. her şeyden, beş duyuluk gerçekliğin lezzetiyle beraber ruhunun azalarını keşfettikçe kat kat daha fazla haz alıyordu. Çünkü büyük resmin her parçasında yegane bir gerçeklik seziyordu. 

    Aciz fakat harika bedeni, ruhuna mükemmel bir çerçeve olmuştu. Beş duyuluk gerçekliğiyle dünya da bedenine çerçeve olmuştu. 

    Peki ya büyük resimde, bütün çerçevelerin ötesinde nasıl bir hayat ya da ölüm vardı? Kelebek, sonsuzluğa açılan asıl kapının eşiğinde gibi hissediyordu kendini. Şu muhteşem yaratıcı için, alacağı tek nefesten dahi firar etmeye hazırdı. Delicesine, aşıkçasına O’na kavuşmayı diliyordu. 

    .

    Aşağı, en aşağı yerim.

    Çıkar çıkar yükseğe, en tepeden düşerim.

    Himmetiyle teselli olur kalkarım.

    Teslim olamazsa kalbim, yerin de dibine düşerim.

    .

    Ruh nefse aşık olur. Buradan kalp doğar. Kalp kimin tarafına meylederse insan ona çeker.

    .

    Bahçen çiçekli mi saklı mı? Suluyor musun kilitliyor musun? Saksı mı sandık mı? Bahçen hangi renk? Rengarenk mi iki renk mi, tek renk mi? Gök kuşağıyla mı sınırlı yoksa? 

    İnsan bazen beyaz kadar özgür ve bilgedir. Bazen siyah ve beyaz kadar kuralcı. Bazen gök kuşağı kadar uyumlu. Bazen de hayat kadar süprizdir. 

    Bahçende yaşıyor musun gömülü mü?

    .

    Tek kelime…

    Senden duymak istediğim tek bir kelimeydi benden esirgedin.

    Tek kelime etme ve git.

    Tek kelimeydi sevgiye ve nefrete yeten.

    Kırgınlıktı içindeki.

    .

    Görür gibi hissedebilir mi insan?

    Öyle! gözü fersiz, önü ışıksız...

    Duyar gibi dinleyebilir mi insan?

    Anlatsa anlaşılır mı?

    Cümle harfleri hiçe sayıp, sessiz kelamsız...

    Ne hayaldir ne de hayat yaşadığı.

    Yakaza halli bir duygu, dua olup 

    gerçekleşebilir mi yersiz zamansız?

    Gerçeği bile boşverebilir mi insan? 

    Fikri yere serip, beden başı akılsız...

    İnanınca böyle nazlanır mı insan?

    Çelimsiz kulluğuyla, biçareliğine rağmen

    Vuslat arzularken "sanki dertli" fakat

    Sonsuz Kudretiyle Merhametine yaslanıp 

    Yar'e sığınmakla bu insan

    " sahiden gamsız"...

    Nasihati oldur ki kulun verilenden çıkardığı;

    Acizliğince fakirdir insan, günahkardır.

    Vacip olur gözlerine 

    Pişmanlığa sabır ile ağlamak.

    Eşref-i mahlukattır.

    Rabbin lutfuyladır insan.

    Her nefesini şükr ile O'nun zikrine bağlamak

    Her vakit üzerine vacip olur.

    O halde var sen düşün âkil insan! 

    Seni dahi bir hikmete binaen Yaratan'a 

    Senin için yarattığı her bir ânâ

    Rıza göstermen, Hak üzere sana lazım olur.

    .

    Havanın sıcaklığını betimleyecek olsaydım bunun yerine alnımdan damlayan teri kalemime mürekkep edip yazarkenki halimi görmenizi dilerdim.

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • 160 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    #okudumbitti
    #WıllıamShakespeare
    #Othello
    #157
    sayfa
    Selam canlar. Shakespeare okumalara doyamıyoruz sanki. Hamletten sonra othello ile devam edeyim dedim.Konusu itibarı ile oldukça hoşuma giden bir eser oldu Othello. Yaklaşık 400 yıl öncesinde yazılan bu eser halen günümüzde güncelliğini koruyor. Hani bir atasözümüz var ya ' ateş olmayan yerden duman çıkmaz' diye. İşte bu eser tamda bu atasözüne karşılık yazılmış gibi. İftira denilen bir illet var ki düşmanıma bile dilemem. Tamda bu konuya yıllar öncesinden değinmiş Shakespeare bu eserde.

    Diyor ki ateş olmayan yerden öyle bir duman çıkarır ki bazı insanlar, o çıkan dumanla darma duman olur hayatlar.

    Şiir tadında muhteşem bir kitap okumak isteyenler için kesinlikle okumalısınız diyorum.

    "Çaresi olmayan hastalıkta acılar sona erer,
    İyileşme umuduyla duyulan acı beterini görüp diner"
    "Şimdiye kadar hiç görmedim ben
    Kulak yoluyla iyileştiğini yürek acısının" ayyy gerçekten bazı acılar vardır ki teselli ne mümkün
    "Başlangıcı birdenbire olanın sonu da çabuk gelir"
    "Çirkinse eğer, ama aklı varsa ona yetecek,
    Mutlaka bir güzel bulur çirkinliğini örtecek"
    "Yoksul olup da haline şükreden insanın
    Kendi de zengindir, gönlü de,
    Oysa zenginliği sınırsız olduğu halde,
    Her an yoksul düşme korkusuyla yaşayanın
    Bir kış kadar yoksul hayatı vardır" gelde hak verme
    "Bu kıskançlık denilen şey, kendi kendini peydahlayan, kendi kendini doğuran bir canavardır" kıskançlık= güvensizlik nokta
    Othello: boynuzlu bir erkek bşr canavar, bir hayvandır.
    IAGO: Öyleyse kalabalık kentlerde pek çok hayvan, bir hayli de uygar canavar var desenize..
    İlginç olan alıntıların biri hariç hepsi kitabın kötü karakterinin ağzından çıkıyor..
    Son bir alıntı bırakacağım ve buda kötü karakterin sözleri...
    "Şöyle ya da böyle olmak elbette bizim kendi elimizde. Bedenimiz bahçemizdir, irademiz de bahçıvanı, ister ısırgan dikersin, ister kekik, ister hıyar yetiştirir, kabak ekersin, bahçeni ya tek bir bitkiye ayırabilirsin ya da bir sürü çiçekle doldurabilirsin, yeter ki sen iste! Bahçenin kısır kalması da elinde, verimli, bakımlı olmasıda. Bunların hepsini yapmak irademize bakar"
  • Ey sevgili, Ay ve Güneş aynı anda gökyüzünde sen nerdesin.
    Ruhum ruhuna o kadar yakın ki, ahiret misafirliğine gittim teheccüt vakti duada.
    Duyguların değişince duada güçlük çözülür.
    Düşündüğün her şey aklımdan geçiyor.
    Aşk bedende değil ruhta yaşanmalı.
    Ve aşk, geçici değil sonsuz olmalı, tüm benliğiyle.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Ve de çokça ve de çocukça olmalı tüm saflığıyla aşk.
    Gönlü güzel insanların gönlünde olmak güzeldir duada.
    İnsanlar vardır, su gibi aziz, su gibi duru, ekmek gibi mübarek.
    Konuştukça su olur akarlar kalbimize besmele gibi.
    Vücudu saran kan gibi, c/an gibi, güldeki bülbül c/anan gibi.
    Biz garibler satın alınamayan şeyleri severiz duada.
    Sen sendekini sevemezsen, seni putlarıyla senden çalarlar, ne derin yalnızlıktır.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Nefsini yenmeyi başardığın zaman İbrahim gibi aşık olursun.
    Kalp buradan çarpar, onlar oradan duyar, işte Yakup ile Yusuf gibi olursun.
    Her yeni gün yenilenmek için bir fırsat.
    Niyetlerinin gerçekleşmesi için açılan bir kapı.
    Karanlığı görmeden doğan güneşi takdir edemezsin!..
    Senin için yeni doğan güneşi kucaklama zamanı.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Sevginin olmadığı yerde.
    Kötülüklerin, günahların, haramların, boşanmaların, yalnızlığın, azıp sapmaların kaynağı nedir?.. diye sorarlar Deliler Şeyhine.
    Dünya sevgisidir!..
    >Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp bir takım putlar edindiniz!..<Ankebût-25> diye cevap verdi.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Güzel insanlar bir mucizedir!..
    Sadece inancını güçlü tut ve içindeki sevgiye sımsıkı sarıl.
    Olmak, gerçek yaşamdaki yolculuk güzergâhında belli oluyor.
    İlkbaharın ilk çiçeğinin açmasını seyretmek gibidir.
    Ve çiçekte, bahçıvanda sensindir.
    Ve o giderek açıldıkça.
    Muhteşem bir bahçede b/aşka çiçeklerin de farkına varırsın.
    Ve oradaysan, kayıtsız şartsız bir memnuniyet v/ardır.
    Duada v/aktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Aşk, tüm gücüyle bize sahip olmasına izin verene kadar sadece bir kelimedir.
    Sahibi ona nefes vermek için gelene kadar aşk sadece bir kefendir.
    Vazgeçme, unutma, her zaman kapıyı açan anahtarlığın son anahtarıdır.
    Hasetçiler güç yetiremez Resule komşu olmayı.
    Teheccüt vakti ben varoluşumu muhafaza etmek için duada Estağfirullahla tartışıyorum.
    Herkes aynayı başkasının yüzüne tutmuş; kendini göremiyor.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Akılın zekâtı hayra yormaktır.
    Samimiyet öyle bir dildir ki.
    Kör de görür, sağır da duyar.
    Ruhum yerle göğün sırrına duyulan özlemle dolu.
    Aslında bütün bu dünya telaşı, bir fâninin ölümü unutma hikayesidir.
    Ve büyük aşkın okyanusunda kalbim heyecan verici bir duada atıyor.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Aşk, ebedi olan sevgiden gayrı her şeyle y/anmaktadır.
    Sevgiye güven sen ondan daha iyi değilsin.
    Asla geri gelmeyecek şeylerdir sevgiyle yaşananlar.
    Sevgi(li)ye güven ben harikayım, o da öyle.
    İşte o zaman durmaya karar verirsin gönülde.
    Zamanın üstünde, hayat sana anlatır onun mucizesini bir kabir başında..
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    Sahte insanların sürdürmesi gereken bir imajı vardır.
    Hakiki insanların umurunda değildir dünyalıklar.
    Sevgi güven bana, seni sevdiğim gibi asla birini sevmedim der.
    Kendine eksik olana, yalnızlık dalgalar halinde geliyor.
    Ve insan her gece kendinde boğuluyor, nefsiyle g/ördüğü rüyalarla.
    Yol senin içinde sensin, var git yoluna garib.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.

    İnsanın noksanlığı şu demektir!..
    Birbirine ait olanın henüz teheccüt vakti bir arada olmayışı.
    Gece güzelse eğer, tek sebebi çobanları olduğu için.
    Gönlümün içerisinde sen varken her şeye katlanabilirim.
    Ben bensiz geleyim, sen de sensiz gel şems vakti.
    Ama bu sefer hep yeniden seni tanımakta gecikmem.
    Vaktin sahibidir aşk, en uzun ömürü o sürer.
    (Y.ed - Rahman’ın Sofrası Albümü)

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
  • Bu yazımı incecik bir ip üzerinde, sakinlikle yürümeye çalışan, aşağıya bakmamaya gayret eden ve elbet ileriyi görmeye çalışan ve her zaman bunun ümidi içerisinde olan bir cambaz edası dahilinde yazıyorum.
    Türk Edebiyatımızın okuyucularının büyük çoğunluğunu kadın okurlarımız sağlamaktadır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Fakat diğer taraftan okuyucular, kadın yazarların Türk Edebiyatına sağladığı, kaynak niteliği taşıyan eserlerini ve çabalarını görmezden gelmektedir. Bittabi kadınlarımız için yazı yazmak ve okumak gelenek, örfi durumlar yahut genel olarak normlar dolayısıyla bu durum “zamanında” hoş karşılanmamakla birlikte engel olunmuştur. Fakat günümüz dünyasında ekonomik özgürlüğünü sağlamış ve -tam olarak sağlanamamış olsa da- adaletli bir düzen dahilindeki kadın yazarlarımız neden onlar kadar etkin bir rolde değil? Onlar kimler mi, elbette merak ediyorsun sevgili okuyucu. Fakat onlardan şimdi bahsetmeyeceğim.
    Bu durumun zeminini hazırlamak için Lale Devri, II. Meşrutiyet ile Cumhuriyet dönemi edebiyatına ve şahıslarına (ve elbette siyasi hayatına) göz atmak gerekir. Hızlı bir geçiş yaparsak Lale Devri’nde Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa’ya gönderilmesi ile başlayan askeri ve teknik alandaki yenilikler münevver kavramının oluşmasına ortam hazırlamıştır. Kimdir bu münevver? Münevver adının hemen karşılığında aydın ve entelektüel kavramları aklımıza gelmektedir. İlk incelememizi Avrupai düzende yaparsak; entelektüelin mükellef olduğu husus, gerçeği ve doğruyu bilmek(bulmak), onu kendi bünyesinde sentezlemek ve düzene göre addetmektir. Bu kavram Rönesans ve Reform hareketlerinin yanında coğrafi keşifler ile oluşmuştur. Aydın kimliğinin oluşumunu ise Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı’ndan Ramazan KORKMAZ hocamızın ifadesi ile: “Batının Rönesans ile edindiği düşünsel birikim, 17.yüzyılda İngiltere’de başlayıp 18. yüzyılda Fransa ve Almanya’da gelişecek olan bugünkü dünyanın şekillenmesinde büyük katkıları bulunan Aydınlanma Dönemi’ni doğuracaktır”. Bu dönem ise 18 ve 19. Yüzyılı aydınlarının temel kaynağını oluşturacaktır. Anadolu coğrafyasında ise bu durum Tanzimat Fermanı ve ardında gelen batılılaşma “telaşı”nı doğurmaktadır. Tanzimat Fermanı sonrasında ilim öğrenmesi amacı ile batıya gönderilen şahsiyetlerin fikren garpta olmasına karşın bedenen şarkta olması büyük bir buhran yaratmaktadır. İşte bu arada kalmış ve sıkışmış olan dönem şahsiyetleri münevver kimliğine sahip olsa da coğrafya dahilinde yetkin ve etkin bir derecede rol oynayamamıştır. Elbette dilde yenileşme sağlanmıştır fakat fikri açıdan geleneğine karşı çıkamayan münevverin yaşayışı değişmemiştir. -nerede kadın dedin değil mi, biraz hızlı ve aradaki birkaç dönemi atlayarak ilerliyorum- Bu dönem münevverin eğittiği nesil ile kadınlarımızı edebi sahada ön saflarda görmeye başlamaktayız. -hemen diyeceksin ki Klasik Edebiyatta da kadın şairlerimiz vardı, evet biliyorum. Fakat yine bu kadın şairlerimiz garp yaşayışını özünde sindirmiş olan ailelerin çocuklarıydı- Herkesin aklına elbette kadın yazar dediğimiz zaman Halide Edib gelmektedir. Ne güzel! Fakat sadece onu anarsak diğer kadın yazar ve şairlerimize büyük ayıp etmiş olmaz mıyız? -başka kim vardı ya? (!)- yazıyı uzun tutmamak amacı Halide Edib’in affına sığınarak -bildiğinizi düşünerek- diğer kadın yazarlarımıza değinmek istiyorum. Eskiden yeniye doğru gelen bir yol izleyerek Klasik Edebiyat, tezkireler ve 15. Yüzyıl ile başlamak istiyorum. -ciddi anlamda bu alanda bilgi sahibi olmak isteyen kimselerin şahsi araştırma yapması gerektiği ve bu yazının bir makale hüviyeti taşımadığını belirtmek isterim. Bu sebepten isimlerini arz ederek önemli gördüğüm hususları belirteceğim.-
    Klasik şiirin ilk kadın şairi hüviyetini taşıyan, o dönemde kadınların ikinci plandan kurtulmasını, kadının isteklerini dile getiren” Zeynep Hatun” bulunmaktadır.
    İkinci klasik dönem şairimiz ise Zeynep Hatun ile çağdaş ve karşılıklı şiir söyleşen “Mihrî Hatun” dur. Bu kadın şairimize en büyük acımasızlığı 1967’de divanının Moskova’da basılmış olmasıyla yaptığımızı düşünebiliriz.
    Ani Hatun
    Zübeyde Fıtnat Hanım
    Klasik Edebiyatın son şairlerinden olan İzzet Molla’nın yeğeni olan ve onun eğiminden geçmiş olan Leyla Hanım’da Klasik Türk Şiirinde önemli bir yere sahip olan kadın şairlerimizdendir. Kabri Galata Mevlevihane’sindedir. -aman ya hep erkek yeri oralar diyenler için idi son cümlem.-
    Uzun ve sıkıcı olmaması dolayısıyla isimleri yan yana dizeceğim. Merak edip de erişmek isteyenlerin isimlerden kolaylıkla erişebileceğini düşünüyorum.
    Şeref Hanım, Âdile Sultan, Tevhide Hanım, Feride Hanım, Hatice Nakiye Hanım, Sırrî Hanım, Münire Hanım, Habibe Hanım, Hasibe Maide Hanım, Hatice İffet Hanım, Leylâ Hanım, Nigâr Hanım, Makbule Leman, İhsan Raif Hanım, Şükûfe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna …
    Ayrıca değinmek istediklerim ve bilinmesini istediğim yazar ve şairleri şimdi ele alacağım.
    Kötü bir aile yaşamının doğurduğu isyankâr bir kadın! Yaşar Nezihe Bükülmez. Soyadının da çağrışımı ile evet! Bir Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için ilk şiiri yazan kadın şairimiz. Hayatının uzun ve yorucu zorlukları içerisinde, emeğini ekmeği bilerek şiirler yazmış ve başkaldırmış kadın şairimiz.
    Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti neydi? Cumhuriyet Halk Fırkası dahi kurulmadan önce bu girişimlerde bulunmuş ve dilekçesini sunmuş fakat reddedilmiş olan fırka. “Kadınlar Halk Fırkası” evet, reddedilmiş fakat sonrasında Türk Kadınlar Birliğini kurmuş olan isim, Nezihe Muhiddin. Kadınların siyasi hakları için büyük çaba sarf etmiş ve nitekim başarabilmiş olan bu isim Türkiye Cumhuriyetinin önemli kadın şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilmelidir. -bil ki söyle, söyle ki yaşat! –
    1886 ve 1946 arasında yaşayan bu kadın romancımızın -düşün o dönemde- romanları Sırpça ve Ermenice ’ye çevrilmiştir. Genellikle acı ve ıstırap içeren romanları olan bu kadın yazarımız ise Güzide Sabri Aygün. Yakın arkadaşı olan Münevver Hüsniye’nin doğum yaptıktan sonra kan kusması ve ölümü hayatının dönüm noktası olmuştur.
    Cumhuriyet döneminin ilk yılları, şehir hayatı ve kadınlara dair ayrıntıları barındıran Geçmişte Yolculuk isimli otobiyografik romanın sahibi Mebrure Sami Alevok. – güzeldir, tavsiyedir. –
    Nazım Hikmet’in yazım hayatına başladığı Resimli Ay dergisi yazarlarından bir isim daha, Mükerrem Kâmil Su.
    Nihayet okuyucu, muhteşem merakını uyandırmak istediğim ve araştırmanı isteyeceğim son isim. Cahit Uçuk! -evet kadın- Abdülhak Hamit Tarhan ve Nazım Hikmet’in düz yazıya yönelmesini istediği kadın.

    Uzun olmuş olması dolayısıyla açıklamalara bir yerden sonra fazla yer vermeden, sade, gerekli gören, meraklı insanlar için isimlerini zikrederek yazıma son veriyorum. Popülariteden uzak bir anlayış sürdürmenizi, bilmediğimiz çok şey olduğunu ve bununla birlikte hepimiz için bilgiye aç bir hayat umut ediyorum 😊
    (Vay efendim şunu niye dahil etmedin! diyenler için bu notu ayrıca düşmek istedim. Benim dikkat ettiklerim, gözüme çarpan yahut günümüzde tozlu sayfalar arasında kalmış olan şahsiyetleri ele almak benim için daha keyif verici olması dolayısıyla ben bu isimleri zikrettim.
    sürç i lisan ettiysek affola...)