• "İnsanlar, kardeşlerim! Deyin bana, Allah'a yakın olmanın namazdan gayrı bir yolu var mıdır? Diyeyim size ki yoktur! Peki namaz sadece şekilden ibaret midir? Asla!.. Namaz nefsin boğulması, kendinden geçmesidir. Namaz için huşu lazımdır, huzûr-ı kalb lazımdır. Allah ile yüz yüze, karşı karşıya, huzur ile buluşma... Öyle ki bütün biçimler dışarıda kalsın. Orada saf ruh Cebrail'e bile iltifat olmasın. Namazı böyle kılan insan bütün din yükümlülüklerinden muaf olsa câizdir. Çünkü böyle bir namazda kul, aklından yoksundur. İlâhî birliğin içinde erimektedir. Allah 'Beni zikretmek için namaz kıl' (Taha/14) buyuruyor madem O'nu ziketmenin yolu, karşısında divanda durmak, huzurunda eğilmek, secdeye kapanmaktan öte bir şey olmalıdır. Belki de kıyamda, rükuda, secdede O'nla konuşmak ,söyleşmek, yalvarıp yakarmak... 'Sarhoş olduğunuz halde, söylediğinizi bilip anlayıncaya dek namaza yaklaşmayın!'(Nisâ/43) emrinin karşılığı yalnızca şarap içip sarhos olduğunuz vakit namazdan uzaklaşmak değildir, bu sarhoşluk bana göre dünya meşgalesi ve dünya sevgisini de kapsıyor olsa gerektir. Yani Allah, 'zihniniz dimağınız dünya sevgisiyle sarhoş iken namaza yaklaşmayın' diyorsa halimiz nic'olur? Unutmayın, namazda ne dediğini anlamayan, bilmeyen dediğinin bilincinde olmayan veya dediğini kalbiyle bütünlemeyen birisi belki içki içmemiştir ama dünya meşgalesi kendini sarhoş etmiştir. Sarhoş etmeseydi diliyle söylediklerini kalbiyle bütünler ve böylece namazını huzûr-ı kalb ile kılardı. Şimdi içinizden birisi, şu havuz başında namaza dursa, secdeye gittikçe ve oturdukça zemindeki çakıl taşlarıyla oyalansa, onları kenara çekip düzlemeye çalışsa, bir yandanda kıldığı namaz karşılığında cennette makamlar, o makamlarda huriler istese garip olmaz mı? Kim çakıl taşlarını mehir verip dünya güzeli bir gelin alabilir ki? Şimdi nerede namaz kılarken sağındaki ve solundakini dahi bilmeyen, mescit yıkıldığı vakit haberi olmayan kişi, nerede biz? Namazda esas olan huşudur, kalbin Allah ile bağlantısını koparmamasıdır. Ancak o vakit çevrede olup bitenle ilgilenmez, göz sağa sola kaymaz, akıldan alacak verecek hesabı geçmez, dünya ile ilgi kesilir ve kişi Allah'tan başka bir şey görmez, bir sesi duymaz olur. Oysa şimdiki insanlar zannediyor ki namaz yalnızca Allah'ın adını tekrarlamak, Kur'an'dan âyetler okumak, ayakta durmak, rükua varmak, secdede kalmaktan ibaret. Evet namaz şeklen böyledir ama özünde Allah ile sır dolu bir konuşma, bir yakarış bir dua, bir anlaşmadır. Namaz boyunca tekrar edip durduğumuz cümleler ve ayetler ruhumuzdan kopup gelmiyor ve kalbimize huzur vermiyorsa, gafletle söylenen kuru tekerlemelerden ne umabiliriz? Gönlündeki mânayı kalıplandırmayan harflerle kime hangi derdimizi anlatabiliriz? 'İhdina's-sırâta'l-mustakîm' derken 'Bizi doğru yoluna ilet!' Yakarışını kalbinizin bütün gücüyle yapmiyorsak Allah'la iletişime geçtiğimizi kim söyleyebilir? Hele bunu kuru bir alışkanlık edinip günde beş vakit ruhsuz şekilde söylemek hâşâ belki de Allah'la alay etmek sayılmaz mı? Herhangi birimiz büyüklerden birine, sultana, vezire yahut sıradan bir kişiye teşekkür etmek, onu övmek ve ondan bir şeyler istemek için huzuruna çıkmak istese, sonra da onu rüyasında görüp planladıklarını rüyasında veya o kişinin gıyabında yapmış olsa ona teşekkür etmiş, isteyeceğini istemiş olur mu? Keza o kişinin önünde bilinç dışı eğilse ve hatta yere kapansa, kim bunu tâzim ve saygı için yapıldığını söyleyebilir? Ortada beden hareketlerinden başka bir şey kalmamışsa buna nasıl namaz deriz? Bana göre namazın taşıdığı ehemmiyet yalnız görüntu itibariyle eğilip kalkmak değil, belki Allah ile buluşmak, konuşmak, yalvarıp yakarmak ve huzûr'ı kalbe erip rızasını kazanmaktır. Elbette huzûr-ı kalbe eremiyorum diye namaz terk de edilmez. Belki her defasında adım adım namazın hakikatine yaklaşılır. Unutmayın, namazda huzûr-ı kalbe çabalayan ile hiç kılmayan asla bir olmaz."İnsanlar, kardeşlerim! Deyin bana, Allah'a yakın olmanın namazdan gayrı bir yolu var mıdır? Diyeyim size ki yoktur! Peki namaz sadece şekilden ibaret midir? Asla!.. Namaz nefsin boğulması, kendinden geçmesidir. Namaz için huşu lazımdır, huzûr-ı kalb lazımdır. Allah ile yüz yüze, karşı karşıya, huzur ile buluşma... Öyle ki bütün biçimler dışarıda kalsın. Orada saf ruh Cebrail'e bile iltifat olmasın. Namazı böyle kılan insan bütün din yükümlülüklerinden muaf olsa câizdir. Çünkü böyle bir namazda kul, aklından yoksundur. İlâhî birliğin içinde erimektedir. Allah 'Beni zikretmek için namaz kıl' (Taha/14) buyuruyor madem O'nu ziketmenin yolu, karşısında divanda durmak, huzurunda eğilmek, secdeye kapanmaktan öte bir şey olmalıdır. Belki de kıyamda, rükuda, secdede O'nla konuşmak ,söyleşmek, yalvarıp yakarmak... 'Sarhoş olduğunuz halde, söylediğinizi bilip anlayıncaya dek namaza yaklaşmayın!' (Nisâ/43) emrinin karşılığı yalnızca şarap içip sarhos olduğunuz vakit namazdan uzaklaşmak değildir, bu sarhoşluk bana göre dünya meşgalesi ve dünya sevgisini de kapsıyor olsa gerektir. Yani Allah, 'zihniniz dimağınız dünya sevgisiyle sarhoş iken namaza yaklaşmayın' diyorsa halimiz nic'olur? Unutmayın, namazda ne dediğini anlamayan, bilmeyen dediğinin bilincinde olmayan veya dediğini kalbiyle bütünlemeyen birisi belki içki içmemiştir ama dünya meşgalesi kendini sarhoş etmiştir. Sarhoş etmeseydi diliyle söylediklerini kalbiyle bütünler ve böylece namazını huzûr-ı kalb ile kılardı. Şimdi içinizden birisi, şu havuz başında namaza dursa, secdeye gittikçe ve oturdukça zemindeki çakıl taşlarıyla oyalansa, onları kenara çekip düzlemeye çalışsa, bir yandanda kıldığı namaz karşılığında cennette makamlar, o makamlarda huriler istese garip olmaz mı? Kim çakıl taşlarını mehir verip dünya güzeli bir gelin alabilir ki? Şimdi nerede namaz kılarken sağındaki ve solundakini dahi bilmeyen, mescit yıkıldığı vakit haberi olmayan kişi, nerede biz? Namazda esas olan huşudur, kalbin Allah ile bağlantısını koparmamasıdır. Ancak o vakit çevrede olup bitenle ilgilenmez, göz sağa sola kaymaz, akıldan alacak verecek hesabı geçmez, dünya ile ilgi kesilir ve kişi Allah'tan başka bir şey görmez, bir sesi duymaz olur. Oysa şimdiki insanlar zannediyor ki namaz yalnızca Allah'ın adını tekrarlamak, Kur'an'dan âyetler okumak, ayakta durmak, rükua varmak, secdede kalmaktan ibaret. Evet namaz şeklen böyledir ama özünde Allah ile sır dolu bir konuşma, bir yakarış bir dua, bir anlaşmadır. Namaz boyunca tekrar edip durduğumuz cümleler ve ayetler ruhumuzdan kopup gelmiyor ve kalbimize huzur vermiyorsa, gafletle söylenen kuru tekerlemelerden ne umabiliriz? Gönlündeki mânayı kalıplandırmayan harflerle kime hangi derdimizi anlatabiliriz? 'İhdina's-sırâta'l-mustakîm' derken 'Bizi doğru yoluna ilet!' Yakarışını kalbinizin bütün gücüyle yapmiyorsak Allah'la iletişime geçtiğimizi kim söyleyebilir? Hele bunu kuru bir alışkanlık edinip günde beş vakit ruhsuz şekilde söylemek hâşâ belki de Allah'la alay etmek sayılmaz mı? Herhangi birimiz büyüklerden birine, sultana, vezire yahut sıradan bir kişiye teşekkür etmek, onu övmek ve ondan bir şeyler istemek için huzuruna çıkmak istese, sonra da onu rüyasında görüp planladıklarını rüyasında veya o kişinin gıyabında yapmış olsa ona teşekkür etmiş, isteyeceğini istemiş olur mu? Keza o kişinin önünde bilinç dışı eğilse ve hatta yere kapansa, kim bunu tâzim ve saygı için yapıldığını söyleyebilir? Ortada beden hareketlerinden başka bir şey kalmamışsa buna nasıl namaz deriz? Bana göre namazın taşıdığı ehemmiyet yalnız görüntü itibariyle eğilip kalkmak değil, belki Allah ile buluşmak, konuşmak, yalvarıp yakarmak ve huzûr'ı kalbe erip rızasını kazanmaktır. Elbette huzûr-ı kalbe eremiyorum diye namaz terk de edilmez. Belki her defasında adım adım namazın hakikatine yaklaşılır. Unutmayın, namazda huzûr-ı kalbe çabalayan ile hiç kılmayan asla bir olmaz. Nitekim abdestsiz olduğunu unutup namaz kılan birinin namazı külliyen bâtıl olsa da Allah ona ecir verir. Bir yanda efendisinin hizmetine hazır olduğu halde hizmette kusur eden, haydi diyelim boş ve bilinçsiz sözler ve hareketler ederek hizmet gördüğünü zanneden birisi var, diğer yandan da hizmetten tamamen kaçan birisi; sizce bunlar eşit midir? Sultana hediye sunmak istemeyen biriyle, ona ucuz, hatalı, kusurlu ve bayağı da olsa bir hediye götüren arasında fark yok mudur? Kötü olan, gücünüz ve imkânınız varken hediye tercihini en güzelden yana değil de en ucuzundan kullanmaktır."

    "İnsanlar, kardeşlerim! Size Basralı fakih Müslim b. Yesâr'ın gürültü yapan çocuklarına 'Ben namaz kılarken istediğiniz kadar konuşup bağırabilirsiniz!' Dediğini söylesem bundan ne anlarsınız? Ashaptan bazılarının abdest alırken renklerinin solduğunu, halsizleşip dermandan düştüklerini söylesem acaba neyi anlatmış olurum? Kul, kimin huzuruna çıkmak için hazırladığını idrak edebilse acaba sevgilisinin verdiği randevuya hazırlanan bir aşıktan farkı kalır mıydı? Peki ya size Hz. Ali'nin namaza duracağı vakit benzinin sarardığını, bedenini titremelerin aldığını söylesem? 'Ne oluyorsun ey müminlerin emiri!' diye sorduklarında da 'Allah Teâlâ'nın yerlere, dağlara ve göklere teklif edip de onların kabulünden kaçındıkları, sonunda da insanın, yani benim boynuma aldığım ilahî emaneti ödeme zamanı gelmiştir, nasıl korkmayayım?' Dediğini anlatsam!.. O mübarek namaza durunca, dünya yıkılsa haberi olmazmış. 'Allah'ın aslanı' olmak kolay değil elbet! İbadetini öyle aşkla ve can u gönülden yaparmış ki onun ibadet aşkına hiçbir acı, hiç bir şey engel değilmiş. Sevgiyle korkunun, umutla yeisin birbirine karışmasından hasıl olmuş titremeler içinde alınmış bir tekbirden sonra ilahî azametin ürpertisi bütün vücudu sarar onu kendisinden geçirirmiş. Onu namaz kılarken görenler, secdeleri uzattığı esnada akıttığı göz yaşlarıyla seccadelerin ıslandığını söylerler. Hatta rivayettir, gazalarından birinde ayağına bir ok gelip, kemiğe saplanmış. Oku asılıp çekelim derken temren içeride kalmış. Hekim yaraya bakıp çare önermiş:
    'Ey Ebû Türâb, yara derinde ve sana çok ıstırap verecek. Temreni oradan çıkarmamız lazım. Eğer uygun görürsen sana aklı gideren, bayıltıcı bir ilaç verelim ve sonra temreni ayağından çıkaralım.'
    'Bu ilaç ne kadar beni baygın tutacak?'
    'Yarım günden biraz fazla! Ama eğer ilaç vermezsek ağrısına tahammül edilemez.'
    Hz. Ali efendimiz yarım günden ziyade baygınlıkta bir vakit namazı kazaya kalır düşüncesiyle kararını bildirmiş:
    'Bayıltıcı ilaca lüzum yoktur. Biraz sabredin namaz vakti gelsin, ben namaza durunca siz oku çıkarın.'
    Namaz vakti gelmiş, Hz. Ali efendimiz abdest alıp namaza başlamış. Hekim de mübarek ayağını yarıp temreni çıkartmış. Hatta yarayı bile sarmış. Namaz bittiğinde Hz. Ali, hiçbir şeyden habersiz, 'Oku çıkardınız mı?' diye sormaktaymış. Yani mübarek, Allah'ın huzurunda olmanın idrakiyle o derece huşu içinde namazını kılarmış ki dünyaya, mâsivâya, malayaniye ait hiçbir şeyi hissetmez, duymaz, ilgilenmezmiş. Diyeceğim o ki efendiler, asıl namaz işte budur; yoksa bizim kıldığımız namaz kuru eğilip kalkmaktan ibarettir; onda da fayda yoktur"
    İskender Pala
    Sayfa 176177178
  • 576 syf.
    ·16 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Tanım: Çernişevski’nin 19. Yüzyıl sonlarında cezaevinde yazıp tamamlayamadığı romanıdır.
    Bu romanı 4 aralık 1862 ile 4 nisan 1863 arasını kapsayan 4 aylık sürede kaleme almış çernişevski. 4 ay deyip geçmemek de lazım tabi. 4 ay sonunda yazılan bu roman rus toplumu üzerinde öyle büyük bir etki bırakmış olmalı ki dostoyevski, tolstoy ve lenin gibi pek çok yazar uzun süreler tartışmışlar kitapta sarf edilen satırları.
    Kitabın konusu adı gibi apaçık. “Nasıl yapmalı?” İş hayatından aşk hayatına, aradığımız her şeye dair nasıl yapmalı da etmeli diye sorabiliyoruz gün içinde, hemen hemen bu soruların tümüne yazar çok güzel cevaplar vermiş olsa gerek ki okurken işte böyle yapmalı diyebiliyor insan.
    Kitaba dair en çok insanı içine çeken şey ise, her şey o kadar sıradan ki, olağan dışı hiç bir şey yok, nefret yok, entrika yok... her şey olması gerektiği gibi insanca işlenmiş. Kötü karakterler olması gerektiği gibi kötü, iyi karakterler olması gerektiği kadar iyi. Herkes sıradan. Bunu çernişevski de sık sık dile getiriyor zaten kitapta. Sık sık okuyucusuyla gerek kısa gerek ucun sohbetler ediyor. Bazen bizlere sinirleniyor bazen sevecenlikle yaklaşıyor. Bazen olay örgüsünden koparak bizlere bir şeyler anlatıyor, bazense ufak ipuçları vererek merakımızı gideriyor. Zaten kitapta en ufak bir sır yok, tüm olaylar gözümüzün önüne seriliyor.

    “(...) bu bakımdan size kurnaz bir kimse gösterirler ve ‘bu gördüğün adam var ya, onu kandıracak adam daha anasından doğmamıştır’ derlerse, hiç düşünmeden kendisini kandırabileceğinize dair bahse tutuşun ve bire on koyun. Yalnızca bir insan olmanıza, yani kurnaz falan olmamanıza karşın eğer isterseniz o anasının gözü denen adamı kandırdığınızı göreceksiniz. Hele onun kendi kazdığı çukura düşeceği konusunda bire yüz bahse girebilirsiniz. Çünkü bütün kurnazların genel özelliğidir bu, er geç kendi oyunlarının kurbanı olurlar. (...) dünyanın en ünlü üçkağıtçıları, dolandırıcıları, madrabazları tanıklık ederler ki, eğer bir parça sağduyusu ve yaşam deneyimi varsa, namuslu, dürüst bir insanı aldatmaktan daha zor bir şey yoktur. Aptal olmayan dürüst insanları yalnız başlarınayken dünyada kandıramazsınız. Gelgelelim bunların da başka bir yönde zayıflıkları vardır; bu da, bu insanların topluluk halindeyken kandırılabilmeleridir. Madrabaz, bu insanları tek başınayken kafesleyemez, ama topluluk halinde oldular mıydı, buyrun, her türkü kafesleme operasyonu için emirlerinize hazırdırlar. Öte yandan kafeslenme konusunda tek başınayken zayıf olan madrabazlar, topluluk halindeyken asla yakayı ele vermezler. Dünya tarihinin tüm gizi kanımca budur.”

    “(...) tıpkı bunun gibi, insanların benden hiçbir bakımdan geri kalır yanları olmayan büyük çoğunluğu için özlenen mutluluğun idil karakterli bir mutluluk olduğunu da biliyorum ve bunu bildiğim için de haykırıyorum, varsın hayatın bütün alanlarında idil egemen olsun, idilden başka hiçbir şey olmasın dünyada! İdilden anlamayan bir avuç garip insansa varsın başka birtakım mutlulukların peşinde olsunlar! Değil mi ki insanlığın büyük çoğunluğu için idil gereklidir...! İdilin günümüzde artık moda olmamasına ve insanların da bu yüzden ondan vaz geçmelerine gelince... bilinen sözdür, tilki uzanamadığı üzüme koruk dermiş. İnsanlar da idile erişemeyeceklerini anlayınca çareyi idili moda olmaktan çıkarmakta bulmuşlar.”

    “İnsanları böylesine rezilleştiren bu zenginlik nereden gelmiş, niçin var? Yoksullar neden bir türlü yoksulluktan kurtulamıyorlar? Neden çevremizde zenginler kadar rezil ve ahmakça davranan bu kadar çok yoksul var?”
  • Turgut Uyar – Ölüme Dair Konuşmalar 5

    5
    İşte ben hep böyle garip mahzun,
    Bir şey beklermişçesine yaşıyorum.
    Bazan öyle günlerim oluyor ki, Elâgözlüm,
    Ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum..
    Bazı bilmem, gün nasıl başladığında,
    Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.
    Yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,
    Bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman..

    Yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra,
    Bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende.
    Bu bir nimet, bu bir nimet, bu Elâgözlüm,
    Bu yaşamak bir şiir; harikulâde.

    Sen ki, saçından tırnağına kadar
    Bir hürriyete bedelsin,
    Bu ılık saçlar, bu gözler; fakat her şeyden önce
    Yaşadığın için güzelsin..

    İşte böyle yeşil bulutlar misali senelerce,
    Oradan oraya elinde kaderin.
    Kimbilir kaç kere üstünden geçtim,
    Şarkılar söyledim karşısında
    Bir gün bana mezar olacak yerin..

    Gerçi şimdi çağımız değilse de Elâgözlüm,
    Bu bir kötü tecelli ki, nasıl diyeyim.
    Bir gün bir kara gölge görürsen gözlerimde
    Akşamsa beni uyut..
    ……..
    Bir nefis sabahsa eğer, ölümü
    Ellerin ellerimde bekliyeyim…
  • 502 syf.
    ·4/10
    Konu ‘ilkler’ üzerine olunca Lovecraft sadece bölgesel ya da ülkesel değil tüm dünyada ilk olacak işleri başardığından onun tüm eserlerini içeren ortalama 500 sayfalık 3 kitabını ele geçirmenin mutluluğuyla güzel bir Pazar gününde başladım kitaba. Güzel bir Pazar (gerçi Pazar geçti ama) dediğime aldanmayın tabi.
    Bu kitabında yazdığı 7 hikayesini görüyoruz. Bunlar sırasıyla Delilik Dağlarında, Charles Dexter Ward Vakası, Cadı Evindeki Düşler, Randolph Carter’in İfadesi, Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu, Gümüş Anahtar ve Gümüş Anahtarın Açtığı Kapı. Şimdi bu hikayeleri sırasıyla değerlendirelim. Spoiler içermesi muhtemel ve uzun bir inceleme olacağını düşünüyorum. Ona göre tepki verirsiniz artık.
    Delilik Dağlarında: en başta Lord Dunsany’nin The Dreamer’s Tales (ülkemizde A Dreamers Tales adında satışta) kitabından alındığını düşünüyoruz. Şu cümlesinden: Ve en sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık. Şimdi kitabın içerisine bir giriş yapalım.
    Kitapta bir coğrafi unsurlar var. Tam bir yürüyen çöp bidonu tiplemesi aslında. Ancak o dönemin gerçek ve bilinen ölçüleri mağaralar ve tepeler için bu muydu yoksa yazar sadece okuduğu ansiklopedi tarzı kitaplardan mı bu ölçümlere vardı bilemiyorum. Kitabın oluşturduğu atmosfer güzel ama hani bir Mühendislik öğrencisi miyim yoksa sadece bir okur muyum işte buna cevap veremiyorum burada. Oldukça karmaşık bilgilere sahip içeriği var.
    Aklımda kalan ve belki de uzun zamandır aradığım bir tanımı da buldum. Xifodon. Evet şimdi de manasını verelim. Nesli tükenmiş, ilkel ancak tam da yerine cuk diye oturacak ve birçoğumuzun yakın arkadaşlarını tanımlamakta kullanacağı yere geldik: bulduğu her şeyi yiyen ilkel bir yaratık. Evet, tam da bu aradığım tanım. Bunun yanında bahsettiği Yüce Eskiler bölümü gerçekten hoşuma gitti ve yazarda şunu fark ettim. Kendine ait bir dünya yapıyor, şehir ve hayvan isimlerini kendisi uyduruyor. Sonra uydurduğu bu unsurları kitaplarında sıkça kullanıyor. Hani her hayalini önce yazıya sonra da gerçeğe dökerek okuyucuyu etkilemesini biliyor. Helal olsun.
    Son olarak da şundan bahsedeceğim. Hikâyenin sonuna doğru yani 130’dan sonra ama tam sayfayı hatırlamıyorum. İnsanlığın huzuru ve emniyeti için bazı gerçeklerin saklanmasının daha uygun olacağına dair. Gerçekten ama gerçekten çok hak verdiğim bir cümleydi. Aslında cümleyi burada paylaşmak isterdim ama henüz taraması bitmediği için -daha doğrusu başlamadığımdan- şu an paylaşımını yapamıyorum. Bu kitap için söyleyeceklerim bu kadar. Geçelim diğer kitabımıza.

    Charles Dexter Ward Vakası: Akılda kalan en iyi cümlesi şeklinde başlamak istediğim ve defalarca tekrar ettiğim halde aslını unuttuğum ‘Geri gönderemeyeceğin hiçbir şeyi çağırma’ betimlemeli garip bir eser daha. Hikâyenin dördüncü bölümünün ilk kısmında aslında bölümü temelden özümseyen bir cümle mevcuttu. “Dünyanın en akıllı ve en büyük insanları da dahil her yaştan insanın mezarını, bir zamanlar onu canlandıran ve bilgi sahibi yapan bilinç ve bilgi izlerini zamanın eskittiği küllerinden kazanmak umuduyla, soyuyorlardı.”
    Charles Dexter’in atası olan bir büyücünün (Joseph Curwen) yaşadığı dönemde ölülerle yaptığı deneylerin anlatıldığı kitapta oldukça abartılı ve konudan alakasız kaçan yerler de mevcuttu ancak fena değildi.

    Cadı Evindeki Düşler: Harvard ile kıyaslanabilecek, yazarın Harvard’ı diyebileceğimiz Miskatonic Üniversitesi. Kötülerin ve cadıların yaşadığını anlattığı Arkham şehri. Batman da bu şehirde mi kötüleri kovalıyordu acaba? Neyse, en kısa şekliyle olaya şöyle değinelim: Cadı katliamından kaçan bir cadının oturduğu eve daha sonradan yerleşmiş bir üniversite öğrencisi konu edinilir. Bu bölüm bunun üzerinden devam eder. Fena olmayan bir hikâye.

    Randolph Carter’in İfadesi: Randolph ve Warren’in bir mezarlığa gitmeleri, Warren’in ölmesiyle ilgili ifade vermesi üzerine 10 sayfa bile olmayan kısacık ama gizemli bir yazı.

    Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu: Başrolde gene Randolph Carter karakterini gördüğümüz, rüyada görülen Tanrıların yaşadığı kenti arama öyküsünü okuyoruz. Ngarek’teki taş yüzü bulma hikayesi öyle gelişiyor, öyle uçuk kaçık yerlere gidiyor ki, insan ne okuduğunu şaşırıyor bazen. Aslında iyi giden bir kitap ama böyle korkmamaya ve hatta sıkılmaya devam edersem kalan seriyi okumayacağım gibime geliyor.

    Gümüş Anahtar & Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Tanrı, Yaratılış ve Yeniden Diriliş gibi kavramların sorgulandığı bu son 2 hikâyede sonlara doğru biraz çekici gelse de hayallerimi yıktırdı. Açıkçası beklediğimin çok altında ve bana hitap etmeyen bir kitap buldum. Yine de iyi okumalar diliyorum okuyacak arkadaşlara. Kendinize iyi bakın, esen kalın..
  • 148 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10·
    Aklınızda bin bir düşünce biriktiğinde parmaklarınızı karıncalandıran bir his vardır ya... Hangi birini söylesem, nasıl anlatsam, her bir düşünceyi nasıl sığdırsam nasıl birleştirsem bu satırlarda diye düşünür o ilk kelimeyi yazana kadar bir garip heyecan duyarsınız içinizde. İşte o hissi seviyorum ve o hissi bana yaşatan kitapları da bir başka seviyorum. Ve Siddhartha tam olarak böyle bir kitap oldu benim için, bir kitaptan da öte belki şiirsel bir hayat dersi… Kitabı okurken birçok imge canlandı kafamda, uzun zamandır bir kitabı bu kadar karalamamıştım okurken. Aldığım notlar, çizdiğim satırlar, sorduğum sorular… Yüz küsur sayfada dopdolu bir kitap Siddhartha, sayfalarından taşan, düşüncelere nüfuz eden bir kitap. Sıkıştırılmış zip dosyası gibi, okudukça her bir sayfasından kelimelerden öte anlamlar fışkırıyor… Açtıkça hacmi büyüyor… Bu yazı tam olarak bir inceleme sayılır mı bilmiyorum ama kitabın kafamda döndürdüğü imgeleri, bana çağrıştırdıklarını anlatmak istiyorum biraz. Bir yere varmaktansa yollarda dolaşmak, Siddhartha gibi yollara düşmek istiyorum ben de… Varacağım yerden habersiz.

    Bir arayışla başlıyor hikaye. Arayış düşünceyle başlıyor. Düşünceler değişiyor. Yollarda virajlar, çıkmaz sokaklar...
    Yolculukla başlıyor bu hikaye... Ben'i arayan bir yolculuk, ben'i bulacağına inanan bir yolcu...

    Fakat ‘ben’ nedir?

    ‘Ben’ bir aynaysa şayet, bizim dünya dediğimiz, -gerçek dediğimiz-; bize o aynadan yansıyan görüntü müdür o halde? Ayna yeter mi dünyayı göstermeye? ‘Ben’i aramak ve bulmak yeter mi gerçeği görmeye? ‘Ben’ gerçeği, gerçekten algılayabilir mi?

    Siddhartha’nın yolculuğu yetinmemekle başladı. Hayatı ona yetmemişti, öğretilenler ve insanlar ona yetmemişti.
    Yol ilerledi… Belki de Siddhartha’nın aynası çukur aynaydı; dünyayı, insanları ve öğretilenleri küçük gösteriyordu bu ayna ona. Küçümsüyordu Siddhartha…

    Yolculuk devam etti, yollar ayrıldı, her yolun yoldaşı farklıydı… Yollarla birlikte aynalarda değişti. ‘Ben’ sabit kalmadı. Kimi zaman ayna dünyaya öyle çok yaklaştı ki dünyayı gösteremez oldu. ‘Ben’ aynasını toz tutunca dünya kirlendi, dünya bulandı. Görüşü daraldı, dünya aynaya sığmaz oldu… Dünya büyüdü de büyüdü. Ayna dünyada kayboldu… Sonra birden kırılıverdi; aynanın dünyalarla dolu kırık parçaları kafesteki kuşu öldürdü. Bir rüyadan uyandı Siddhartha. Aynanın dört kenarlı çerçevesinden dışarı adım attı. Boyutsuzlaştı.

    Bir vahaya vardı sonra yol… Bir ırmak düştü yolunun üstüne Siddhartha’nın. Sonra ırmaktan yansıyan dünyayı gördü. Uçsuz bucaksız yansıma… Su toz tutmuyordu, su daima hareket halinde… Su kendini temizliyordu. Su her yerdeydi, ırmak her yerde… Dünyayı görebilme vasfı bir tek akan ırmaktaydı… Sudan yansıyan dünyada saklıydı ‘ben’. Geçmişi geleceği yoktu akan suyun. Su her zaman aynıydı ve her zaman farklı… Akan hep suydu ama her seferinde farklı taşlarda farklı yosunlarda yıkanıyor, farklı dalgalarda boğuşuyor, farklı çamurlardan temizleniyordu.

    Ve su öğretilemezdi, ne rengi ne tadı ne de o berrak yansıması… Suyu bilmek isteyen suyu bizzat bulmalıydı. Susuz kalanlar ise aynalarının iki boyutlu yansımasında hapsolmuş; kimisi altın varaklı kimisi ucuz plastikten dört kenarlı bir çerçevenin içinde uçsuz bucaksız bir dünya arayışına mahkumdu…

    Her şeyin sonunda ‘ben’ anlatılamazdı. ‘Ben’ ve anlam arasındaki bağ kelimelerde boğuluyordu çünkü. ‘Ben’ elbet dünyaydı fakat dünya her dilde başkaydı… Dilin ötesinden konuşurdu ‘ben’. Kimi zaman ‘ben’, ‘ben’i yıkmaktı. Dil bunu anlayamazdı, anlatamazdı. O nedenle ‘ben’ öğretilemezdi.

    ‘Ben’ bir yolculuktu, kaderdi, hayattı, suydu, ırmaktı hem her şey hem hiçbir şeydi… Sadece bulan bilirdi.
  • Bir tek...bir tek şeyi aklım almıyor. Nasıl oluyor da insan böyle anlarda yanındaki ile birlikte ölmüyor? Nasıl oluyor da insan ertesi sabah uykudan uyanıyor , dişlerini fırçalıyor, kravatını takıyor ? Benim hissettiklerimi yaşayan biri nasıl oluyor da yaşamaya devam edebiliyor ?
    Onun soluğu , uğruna mücadele ettiğim , ruhumun bütün gücüyle elimde tutmak istediğim o ilk insan nasıl da elimden uçup gitti ...