• 296 syf.
    Okudugum kitabın tüm sorunsal düzen - yaşam, ölüm, kader, vicdan- içerisinde kaybolmuşken, sona doğru yapraklar hızlanırken, yazarın evreni, kimliği, toplumu ve kendisini sorularla boğarken yazmaya başladığım bu incelemeye, yağmur damlalarının gökyüzünden yeryuzune dansı, her bir damlanın yere inişinde ki hızı, o hızdaki aşkı, aşkla toprağı öpüşüyle toprağa can verişi, o can ile doğanın uyanışı,O uyanıştaki gök yüzünün çığlıkları eşliğinde başladım.
    Ve üzülerek başlıyorum yazıma. Üzüntüm böylesine geniş kapsamlı bir kitabın okuma oranın "bir" olması. Ve dolayısıyla üzerine bir incelemenin olmaması....

    Daha geçen günlerde ilk defa bir kara deliği görüntüleyen insanlık, o görüntü üzerine ne denli heyecanlandıysa ben de bu kitaba o denli bir heyecanla başladım. Çünkü bilirsiniz evren sürekli genişleyen ve gizemlerle dolu...Ve bizler o giz içerisindeki kilitleri açmaya çalışan varlıklarız. Peki ya 'içimizdeki kara delikler'...

    Hani derler ya bir kitap/film okudum/izledim hayatım değişti. İşte bu kitap o kitap. Çok yüksek girdim sanırım. Ama hak ediyor. Çünkü çok nadir kitap size ayna tutar, sizin sorularınızı sorar ve üstüne muhabbet eder. Kitap aslında metafizik sorunsal ansiklopedisi. Kitabı nasıl tanımlıyayım bilemiyorum ama şöyle bir şey şimdi hani bir bebek ilk kendini aynada görür ve nasıl tepki vereceğini bilemez, şaşırır güler suratı asılır kimi ağlar heyecanlanır... ben de aynen o bebekler gibi şoka girdim... ya bir kitabın bir bolumu etkiler anlarım hadi bir sayfası yine anlarım arkadaş her satırmı her satırı ya.... Sonra dedim ben bu kitabı hemen bitirecem sonra vazgeçtim çünkü hiç bir insan uzun süre aynanın karşısın da durup kendine bakamaz.. Hatta bence bu kitap tek başına okunmamalı her konu başlığının sonunda yoruluyorum dilin ağırlığından değil yani içeriğinden, sen bu kadar geniş envaii çeşit konuyu ikli/üçlü sayfalara nasıl sığdırdın be adam...

    Öncelikle kitabın kapak tasarımından söz etmek istiyorum. Kapak siyahın baskın oldugu turunç çizgilerle örülmüş tuğlalarla duvarı çağrıştırıyor. İşte o duvarın bende uyandırdığı hissiyat insanların kendilerine koydukları(başta kendimiz, sonra aile, peşinden toplum, kültür, ve sonunda da siyasal din/tanrı) sınırlar, kalıplar, çizgiler oluyor. Kendimizi koydugumuz o sınırlandırmalar bizim hapishanemiz oluyor zamanla ve o hapishanede çürüyüp gidiyoruz.
    Kitap bir deneme türü. Parçalar halinde belli başlı konular içerisinde işlenen başlıklardan oluşuyor. Bu parça parça konular da kitabın aslında bütünlüğününü temsil ediyor.
    Kitabın geniş içeriği altı başlıktan oluşup ve o başlıklar içerisinde akan ara başlıklarla parçalara ayrılmış o parçalar içerisinde de bir bütünlüğü oluşturuyor. Tabii burdan da yazarın ne denli bilgi edinimine sahip olduğu çıkarımına varabiliyoruz.
    Genel kapsamda üstünde durulan ya da benim algıma hitap eden konu: Tanrı. Evet aslında tanrı başlı başına bir konu. Konuşulması gereken bir konu. Konuşulmasının gerekliliği kadar uzak durdugumuz, çekindiğimiz, korktugumuz...bir konu. Adını ne koyarsanız koyun ister tanrı ister allah, rab, hüda, xoda, ellah... tüm bu isimlerin hepsi Yaradan'a çıkıyor. Allah hiç bi sıfata sığmayan çözümlenemeyen bir olgu. Varlığı ile yokluğu arasında süregelen tartışmalar hep vardı ve var olmayada devam edecek. Bunu kimi zaman içten içe sorarız kendimize kimi zamanda haykırırcasına. Yazarla aynasal çakışma noktamız işte burdan geliyor. Şu iki alıntı ya bakarsanız ( #44138653 , #44136688 , ve daha bir çok noktası) beni benden alan kısmı özetlemiş olurum. Ama yazar Çilingir burayla sınırlı kalmıyor üzerinde durdugu bir diğer konu ise "kimlik"(!) "Her kimlik vicdana cenderedir. Ulusal, siyasal, sınıfsal, etnik, dinsel, kısacası bütün kimlikler vicdanı sınırlar, onu ruhun derinliklerine iter. Kimliklerinden arınan insan çıplak insana yönelir."  Yazarın kimlikle ilgili bu yorumu onun insan lar üzerinde ki kimliksel kalıpların yorumlamasıdır. İnsan özünde ruhun üzerindeki deriden derinin içindeki kemikten ibarettir. Ama o aynı insan o ruhu yani çıplaklıgını yok etmek için kimlikler yanı kalıplara koyar kendini. Zamanla o kalıpsal kimlikler bir zehire nefrete dönüşür ve ölümler saçar. Zihni küfüler oluşur. Burda ayrıca şu konuya değinecem kitabın bu platform üzerinde ki okuma oranı ve az okunuşu üzerine. Bu coğrafyada yaşayan her birimizin olduğu gibi onun da bir etnik bir kimliği var; Ermeni. Kendisi Ermeni kökenli biri. Sizde bilirsiniz ki bu coğrafyanın en derin kanayan yarası etnik/dini/mezhepsel savaşları  ve bu savaşlar üzerindeki soykırımlarla acının kanın dinmediği bir coğrafya. Ve ne yazıkki hala bir barış sağlanamayan vahşet söylemleriyle yönetiliyoruz. Birbirimize kırdırılıyoruz. En yakın örneği, o kadar barış çağrısına karşın bir suikaste kurban giden; Hrant Dink.... Yazarın kendisi kimlik üzerinde ki analizleri yorumları çok yerindeyken ve tüm kimliklerinden sıyrılıp kendi benliğini sorgulayabiliyorken malsef toplumumuz daki ermenilere karşı bir kin güdüsü beslenmekte ve ermenilere karşı ciddi bir cephe oluşturulmakta. İşte okuma oranının düşüklüğünüde  buna bağlıyorum ben. Oysa tüm kimliklerden sıyrıldığımız zaman dır insan oluşumuzun gerekliliği.... Deyip lafı uzattığımı fark ediyorum:) ve buraya da benimde kendime sürekli sordugum ve soracağım, yazarımızında üstünde durduğu soruyu bırakıp noktalıyorum:
    İnsanın yanıtını aradığı temel soru şudur: Yaşamın bir anlamı var mı? Varsa eğer, nedir bu!.

    Kitapla ilgili arka kapağında ki muhteşem özetide bırakıyorum buraya:
    İçimizdeki Kara Delik, yazarın, yaşam, ölüm, kader, vicdan ve inanç gibi insanlığı her dönem meşgul eden temel konularda yaptığı içe yolculukları dile getiren yazıları içeriyor. Oşin Çilingir, kendi deyimiyle "hiçbir türe girmeyen" bu yazılarında, özellikle tasavvufun dili olan 'kuşdili'nin sırrını aralıyor, insanı insan yapan değerleri sorguluyor. "Kendi yüreğinde sürgünler"in, "Tanrı'nın ötesindeki Tanrı" ve "insanı aşan insan kavramı"nı arayanların, bir yağmur damlasında yaşamı, bir yürek sızısında hiçliği duyumsayanların satır aralarında usulca teferrüce çıktığı eserinde Çilingir ruhuyla didişiyor. Kitabın sayfalarında Can Yücel ve Lekeci Tatyos, Sri Maharaj ve Yogananda, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet, Gomidas ve Vivaldi, Feridüddin Attar ve Yunus Emre, Nusret Fateh Ali Han ve Kazancı Bedih, Hallac-ı Mansur ve Şeyh Bedreddin, Saroyan ve Sait Faik, Van Gogh ve serseri ressam Ohannes, Kurusawa ve Angelopoulos, Sabri Altınel ve Hilmi Yavuz, Brecht ve Camus, Hesse ve Nietzsche, Musa, İsa ve Muhammed Peygamberler hep birlikte insanlığın dünü, bugünü ve yarını üzerine hasbıhal ediyorlar.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bi sıralar deli gibi bir sanat kitabı okumak, o tablolarda anlatılmak isteneni, aslında ressamın ne hissederek onları yaptığını anlamak istiyordum. İşte serisinin bu kitaplarını görünce evet bu kitapları almalıyım dedim. Daha önce hiç bu tarz okumadığım için kalın sıkıcı bi kitap yerine bu eğlenceli kitapları okumamın daha kolay olacağını düşündüm. Okuduktan sonra doğru seçim yaptığımı anladım. Kitap çok güzeldi. Bi çırpıda okunup biten çok akıcı bir kitaptı. Hemde benim gibi sıfır seviyede sanat bilgisi olan birisi için gayet anlaşılır cinstendi. Van Gogh'u sadece 'sanatçı' olarak değil, 'insan' olarak da ele almış olmaları benim çok hoşuma gitti. Van Gogh'u tanıdıkça ona o kadar üzüldüm ki anlatam. 5 Haziran'da Theo'ya yazdığı "Günler akşam yemeği sipariş etmek dışında kimseyle tek bir kelime konuşmadan geçiyor." cümlesi bile ne kadar yalnız olduğunu gösteriyor. Bu yalnızlığa, duygusal çöküşlere, yaşadığı buhranlara rağmen hep zihni açıkken resim yapması, sanata olan saygı ve sevgisinin en büyük göstergesi. Bugün dünyanın en iyi ressamlarından biri olarak gösteriliyorsa sebebi budur bence. Keşke şuan ki ününü görebilseydi. Yaşadığı tüm sıkıntılara değeceğini bilseydi..:(