• - Efendim düşman.
    - Nerede düşman?
    - İşte... diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Şimdi durumu düşünün. Askerlerimi dinlenmeleri için bırakmışım... Düşman da bu tepeye gelmiş... Düşman bana benim askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    vetlerini harekete geçirdi. Birliklerine kendisi yol bularak Kocaçimen tepesine vardı. Askerlerine orada kısa bir dinlenme vererek, atla gidilemediği için yanındakilerle yaya olarak Conkbayırı'na geldi. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetme bölüğüne rasladı: "Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
    - Efendim düşman.
    - Nerede düşman?
    - İşte... diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Şimdi durumu düşünün. Askerlerimi dinlenmeleri için bırakmışım... Düşman da bu tepeye gelmiş... Düşman bana benim askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz, dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler,
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim.
    Ve bağırarak:
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerliyen piyade alayı ile cebel bataryasının erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldırdım. Erler yere yatınca düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.''
    Falih Rıfkı Atay
    Pozitif yayınevi
  • *Bugün ki konumuz "HER NE HALİNİZ VARSA GÜLÜN PSİKOLOGLAR AÇ KALSIN" 😊*
    Hepiniz hoş geldiniz sefalar getirdiniz. Allah'u Teala hepimize hayr, hasenat, ilim, amel, ihlas, samimiyet ve şükür nasip etsin. Çünkü biliyorsunuz şükür olmazsa şeytan orada kadar kılar. Şeytana karar kılacak bir yer oluşturmamamız için kalbimizi şükre bağlamamız gerekir. Kalbini şükre bağlayan kişiler Allah'ın izniyle şikayetten geri kalırlar, şikayet ettikçe daha kötü olur. Şikayeti şükre çevirdiğimiz zaman bütün alem şefkat üzere sabit olur.
    Her birerlerimizin aklı, fikri Allah'ın şefkatini isterken insanlar birbirine şefkat göstermezse bu hiç uygun olmaz.
    Allah'u Teala Hazretleri cümlemize inayet eylesin, her birerlerimizin atmış olduğu adımlara hac ve umre sevabı nasip eylesin.
    Benim listemde bazı psikolog arkadaşlar var. Durumumda görünce dersin konusunu "Hayırdır hocam biz niye aç kalıyoruz?" dediler. "Siz aç kalın kastım yok tabii ki. Allah hayırlı, uzun ömür versin. Sağlığını sıhhatini ziyade etsin sevgili kardeşim. Psikologa ihtiyaç hissetmesin kimse benim kastım bu."
    Bir psikologa gittiğiniz zaman o psikoloğunda başka psikologlara gitmesi gerekiyor. Ama insan kendi kendine yetebilen bir varlıktır her şeyden önce.
    İlaçlara kesinlikle ve kesinlikle karşıyız. İlaç şu demek, "Benim zihnimde bir sıkıntı var ama ben bununla baş edemiyorum. Ve bu sıkıntıyla baş edebilme gücünü de istemiyorum. Sen beni uyuştur, sen benim beynimi süngere çevir. Ben böyle bir problemle baş etmek durumunda kalmayayım" demektir. Yani ilaç içmek kaçmaktır, kaçıştır.
    Bir medresenin hocası yada bir ailenin annesi yada babası herhangi bir şekilde ilaçlarla iştiğal ediyorsa aslında şunu söylüyordur. "Evet benim bir problemim var ama ben bunu keşfedebilme ve bununla mücadele edebilme gücüne sahip değilim. O yüzden siz beni uyuşturun. Ben böyle hayata devam etmeye razıyım ama şuanda bu sıkıntıyla baş edebilme gücünü gösteremiyorum" diyor.
    Bir Müslümana bu yakışmıyor.
    Mesela bir yeri ağrıyor birisinin, o ağrıya ağrı kesici verilir. Ağrı kesici demek "ağrıyı yok etmek" demek değil, "ağrıyı sen hissetme" demek. Yoksa o ağrı orada hala var. Senin beyninde bir blokaj oluşuyor ve o blokaj sebebiyle sen ağrıyı hissetmiyorsun.
    Mesela sen denize girdiğin zaman denizde ıslanmıyorsun. Niye? Çünkü denizde kayık var, çünkü gemi var. Ama su var mı? Var. Aynı bunun gibi.
    Sevgili arkadaşlar hemen Ayet-i Kerime ile başlıyoruz bakalım ne olursa psikologlardan geri kalırız, onlara gitmek zorunda kalmayız. Rabbim ikram etsin biiznillah. Enfal süresi 46. Ayet-i Kerime;
    *EÛZÜ BİLLAHİ MİNEŞŞEYTÂNİRRACÎM*
    *BİSMİLLAHİRRAMANİRRAHÎM.*
    *Ve etîullahe ve rasûlehû velâ tenâzeû fetefşelû ve tezhebe rîhuküm vasbirû. İnnallâhe meassâbirîn*
    Allah'u Teala kullarına burada çok güzel bir emir veriyor ve aynı zamanda kullarını nasıl sıcacık sevgiyle, şefkatle sarıp sarmaladığını ve onları ne kadar çok düşündüğünü onlara hissettiriyor.
    *Ve etîullâhe ('eğer gerçekten muhabbetli, güzel bir ömür sürmek istiyor ve psikologlardan uzak olmak istiyorsanız herşeyden önce' Allah'a itaat edin)*
    Sen hem Allah'a isyan edersin, itaat etmezsin hemde çoluğunun çocuğunun sana itaat etmesini istersin. Burada bir zıtlık var. Senin değil o evlatlar Allah yarattı. O evlatlar senin değilse Allah'ın kulu ise sende Allah'ın kulu isen itaat edeceksin. Bana diyeceksiniz ki "Hocam Nuh (a.s) Allah'a itaatsiz miydi ki onun evlatları ona itaat etmedi?" O imtihandır, her şeyi onunla asla kıyas yapmayın.)
    *Ve rasûlehû (Allah'ın Rasulüne'de itaat edin)*
    (Bakın anne ve baba itaat noktasında değildir. İsyan noktasında da değildir. İhsan noktasındadır. Yani *annene ve babana ihsan eyle* *Velivâlideyye ihsânâ* İhsan ne demek? Iyilik demek. Annene babana iyilik et. Eğer Ayet-i Kerime'de 've etîullâhe ve rasûlehû velivâlideyye' olsaydı o zaman "Annem veya babam bana namaz kıldırmıyor" olacaktı. Bak burada bir itaat sözü yok. Sadece itaat Allah'a ve Rasulüne. Bu itaatin arkasından Allah'u Teala bize öyle bir şey söylüyor ki itaatin arkasından gelen en önemli şeydir.)
    *Velâ tenâzeû (nizâlaşmayın, kavga etmeyin)*
    (Arkadaşlarımın bana yapmış olduğu en büyük sitem bu. Ya seninle bir ağız tadıyla dalaşamıyoruz." Niye atışalım, niye dalaşalım ki! Kavga etmenin ağız tadı mı olur? Muhabbet etmek varken niye karşılıklı nizalaşsın ki insanlar? Yani karşılık vermeyin, mücadele etmeyin. "Peki ne yapalım hocam?" Allah'a ve Rasulüne itaat edin geri çekilin. Ondan sonrasına gerek yok. Sen Allah'a ve Rasulüne itaat ettikten sonra çocuğun ne yaparsa ne yapmazsa o artık onun kendisiyle alakalı bir durum. Artık ondan sonrasından sorumlu değilsin. Sen Allah katında sadece bu nizalaşmanın hesabını vereceksin.
    Arkadaş niye nizalaşıyorsun? "Öyle mi peki, öyle olsun." "Bu dediklerine katılmıyorum." Bunu da söyleyebilirsin.
    Dedim ya psikolog arkadaşlar konu başlığını görünce "Hayırdır biz aç mı kalacağız?" Dedim "Sende başka psikologlara gidiyorsun. Benim dediklerimi dinle sende aç kalmazsın." Şuan içimizde 6-7 tane psikolog var. "Bir dinleyeceğim şu dersi" diye geldiler. Hoş geldiler, sefa geldiler. Allah'ın izniyle onlara da güzel kapı açılmış olarak buradan ayrılacaklardır inşallah.
    Nizalaşma, mücadele etme. "Ekmeği niye öyle kırdın?" Soru sorma. Hele ki çocuklara.
    Eğer bir insan çocuğunun buluğ dönemini çok kötü geçirmesini ve buluğdan sonra anne babasına isyan etmesini ve hemen akabinde nefret edilesi bir insan olmasını istiyorsa buluğa kadar ona soru sorsun. "Bunu niye böyle yaptın? Onu niye oradan aldın?" Çocuk üç yaşında ne bilsin niye almış. "Niye kardeşine vuruyorsun?" Ne bilsin çocuk niye vuruyor beş yaşında daha. Bakın 'NİYE' ile başlayan bütün cümlelerin başından 'NİYE'yi kaldırın.
    Mesela ayağında ayakkabı yokken çorabıyla dışarıda çamura bastı diyelim. "Aa niye bastın çamura?" Çocuk 3-4-5 yaşlarında nereden bilsin niye yaptığını! Bu soru çocuğun zihninde bir çengel olup takılıyor, ondan sonra o çengele neler takılıyor neler!
    Hayat boyu kendisini, ailesini sorgulamaya başlıyor. Hayatı sorgulamaya başlıyor. Annesine diyor ki "Niye bu yemeği yaptın?" Babasına diyor ki "Niye az para getirdin?" Hayatı sorguluyor, yağmur yağsa "Niye yağmur yağıyor?" Bakın 'NİYE'yi öğrendi.
    Ama sen desen ki "Aaa sen çoraplarınla çamura basmışsın." Gerçi sizi hastaneye götürebilirler "Bu kadın normal değil" diye.😊
    Çocuk bunu öğrensin, durumu anlatın ona. "Aa çoraplarınla çamura basmışsın. Çorapla çamura basılınca ayaklar ıslanır. Hadi çıkaralım mı?" Bunu sorabilirsiniz.
    Çocuk neyi ne için yaptığını bilmiyor. Ama o çocuğun yerinde büyük biri olsa o çocuk şöyle diyebilir sorunuza karşılık "Çünkü ben çocuğum, çünkü yeni öğreniyorum, çünkü çamura basmadan ayağımın ıslanacağını öğrenemem."
    Geçtiğimiz haftayı ablamla geçirdim. Küçük bir yavrumuz var daha iki yaşını doldurmadı. Dedesinin çay bardağını annesine getirdi, doldurulup çay götürmek istiyor. Annesi de "Çay sıcak sen götüremezsin" diyor. Oda ağlıyor tabii ki. "Boş bardağı getirebildim, dolusunu niye götüremeyeyim ki" diyor. Zihin öyle çalışıyor çünkü, ablam dedi ki "Bırak elini dokundursun" dedi. Oda itaat etti sağolsun, elini dokundurmasına müsade etti. Elini dokununca "uff" yaptı. Oradaki hareketi, "uff" olacağını ona iki saat anlatsan anlatamazsın. Çay bardağının tabağını tutturdu, kendisi de bardağı tuttu, götürüp dedesine verdiler. Ve "aferin"leri de aldı. Ama çocuk ağlamadı. Şu kadarcığına müsade edelim. "Aa hocam sen ne biçim konuşuyorsun? Ben nizalaşırım. O çocuk o örtünün ellenmeyeceğini bilmesi lazım."
    Beş ay evvel evlenmiş bir kardeşimiz aynen şöyle söylüyor. "Hocam benim beyim ömrümü verdiğim câânım dantellerimi serdirmiyor. Yeni evliyim, her tarafa serebileceğim çok güzel fiskoslarım var ama serdirmiyor." "Neden?" dedim. "Çünkü onlardan nefret ediyor." "Ya koskoca adam dantelin neyinden nefret edecek?" dedim. "Çünkü o daha üç yaşındayken annesi o danteller yüzünden eline o kadar vurmuş ki! Teyzesi o kadar çok kızmış, anneannesi 'cıss' demiş örtülere dokundurtmamış." Kızcağız şimdi birde hamile, gelenler oluyor evine. "Aaa ne kadar sade bir ev" diyorlar. Bebek için dantelli battaniyeler getirmişler. Diyormuş ki "Bunu yavrumuza örtmesek olur değil mi aşkım?" Niye? Çünkü çocuğunun üzerinde bile görmek istemiyor.
    Hakikaten söylüyorum, bizlerin yapması gereken şey nizalaşmak değil. Bakın Allah'a ve Rasulüne itaat olsa ve Müslümanlar aralarında nizalaşmasa psikologlar aç kalacaklar. O zamanda "Biz niye boş boşuna burada oturuyoruz biz gidelim" diyecekler.
    Bakın hacamat ve sülükler ile %25 ilaç satışları azaldı. Yahudi bunu fark etti. Neden bu kadar anti depresan sayısı azaldı diye araştırdılar. Ve şuanda Eminönüne ani baskın yaparak sülük satanları zabıtalar karakola aldılar. Hacamat yasak, sülük yasak. Niye? "Çünkü senin kanını senin beynin depresif hareketlerle zehirlesin ve kanın pıhtılaşsın. Ondan sonra ben sana ilaç satayım. Ve sattığım ilaç senin beynini bloke etsin ve ben sana daha yüksek doz bir ilaç vereyim. Ondan sonra daha yüksek bir doz derken sonunda seni mantar kafaya çevireyim. Sende buna itiraz etme. Niye benim işime çomak sokuyorsun" diyor yahudi.
    Bakın nizâlaşmayın, tartışmayın. "Eyvallah" deyin geçin öbür tarafa. O zaman o kişi ne yapar biliyor musunuz? Yavaşça döner "Ya tamam bir daha konuşalım" der. Demiyor mu bırak yine de. Belki ona özür dileme fırsatı vereceksin.
    Eğer bir Müslüman mantar kafaya dönerse ki *ilaç kullanan arkadaşlar sakın ilaçlarını birden bırakmasınlar bir anda bıraktıkları zaman otomatikman çıldırmaya gidiyor Allah korusun.* Onun için biz psikologlara gidip 300-500 lira vererek bir saat, iki saat dert anlatmamız yerine Allah'a ve Rasulüne itaat ve aynı zamanda nizalaşmamak. "Ya ben böyle görüyorum ama demek ki senin tarafından öyle görünüyor. Gel şunun bir ucunu, orta noktasını bulalım. Bulamazsak zamana bırakalım" deyin tebessümle. Ama müstehzî bir gülüş değil, sabırlı bir gülüş.
    Şunu bir kere daha tekrarlamak istiyorum. Hacamat ve sülük reklamı yapmıyorum burada. Kanımızı pıhtı haline getirip karaciğerimizde öfke birikimleri oluşturan şey bizim nizalaşmamız.
    Anne yeni evli oğluna şöyle söylüyor. "Ben o kadar bekledim sizi, yemekleri de hazırladım. Niye gelmediniz? Sonra duyuyorum ki karının annesine gitmişsin. Heh görürsün sen. O kadar allı güllü besleyeyim, bu kadar güzel yetiştireyim seni. Sen git karının annesine. Hee o doğurdu seni." Halbuki söylemesi gereken şey şu idi. "Yavrucuğum bana söz vermiştin ama herhalde son anda rota değişti." "Ya anne öyle oldu. Bir akrabası gelecekmiş yurt dışına gidecekmiş bir dahada gelemeyecekmiş, o tarafa gidelim dedi hatun. Bende oraya geçtim."
    Tamam bitti bu kadar. Niye nizalaşıyorsun ki!
    Ben size bir sır vereyim mi? Nizalaşmanın evvelinde değersizlik duygusu var. "Hee sen ona gittin beni bıraktın. Sen beni değersiz hissettirdin." Ondan sonra hanım efendi günlerce kafasına takıyor, sonra günlerce dünürüne küsüyor, sonra günlerce ağlıyor, sızlıyor. Artı buna benzer bir çok hadise daha vukû buluyor.
    Nizalaşmayınca zaten hayatının akışına kendini bırakmış olur insan. Bir insan ya yüzmeyi iyi bilir yada yüzmeyi bilmiyorsa kendini bayılmış gibi suyun üstüne bırakır. Kendini bırakırsa dalga onu kıyıya kendisi zaten getirir. Ama mücadele ederse dalgalar onu boğmadan bırakmaz. Ve boğduktan sonra yine kıyıya getirir. Ben size diyorum ki siz böyle de olmayın. Öyle olanlar deliler. Siz ne yapın? Yüzmeyi öğrenin dünya imtihanının denizinde. Hatta yüzmeye uğraşmayın bir kayık bulun, onu da geçin bir gemi bulun. Onu da geçin bir translantik bulun. Hayat hakkında daima muhabbetiniz olsun.
    Eğer "Dünyayı sevmiyorum, dünya hiç güzel bir yer değil, çok para istemiyorum" diyorsanız dünya size ona göre davranacaktır.
    Arkadaşınızın yüzüne karşı "Seni sevmiyorum" dedikten sonra ondan size muhabbetli bir dönüş bekleyemezsiniz.
    Dünya ile olan ilişkimiz bir Hadis-i Kudsî'de şu şekilde özetlenmiştir. Mevla buyuruyor ki *Ey dünya! Her kim senin peşine koşuyorsa ondan kaç. Kim senden kaçıyorsa onun peşine sen koş*
    Bana bir çok network sistemi yapanlardan bazıları geliyor. Özellikle evime kadar gelip "Emine hoca sen şu kadar üye yaparsan, oda sana şu kadar üye yaparsa,  oda şu kadar üye yaparsa seni kimse tutamaz." Niye? Çünkü ben o kadar ürün satarsam bana üç beş milyar, ileride belki yirmi, yirmi beş milyar para gelecek. Ama ben o parayı elde edebilmek için daha çok ürün satmam lazım. O zaman ben gece gündüz dua edeyim millet hastalansın ben onlara ürün vereyim. Böyle bir şey olabilir mi? Allah korusun.
    Ama cemaatimi şuraya iki buçuk saat yol gelmiş hanım efendiler var, tekrar iki buçuk saat geri gidecek, iki saat de burada. Bana toplamda 7 saatini ayıran bir insana ben şurada "Şu network bilmem nesine üye ol da para kazan" diyemem. Allah sorar bana. Der ki "Ben sana ilim nasip ettim, ben sana gırtlak nasip ettim, ben sana kürsü nasip ettim, sen bunu nereye kullandın?" diye Allah bana sorar. Bana diyorlar ki "Hocam nasıl geçiniyorsun?" Doğal taş yapıyorum şifalı, gece gündüz çalışıyorum. Arkadaşlarım da bana yardım ediyorlar. "E peki nerede satıyorsun?" Kenarda duruyor öyle. Geliyorlar bana "Hocam talebelere hediye alacağım" diyorlar. Veya "Hocam şu rahatsızlığım var" diyorlar. Onun şifasına uygun bir doğal taş veriyorum bende. Ufaktan ufaktan geçiniyorum. Allah katında Allah'a sığınırım böyle bir şeyi tavsiye etmeye. Kaç senedir beni tanıyorsunuz hiç böyle bir şey tavsiye ettim mi? Hayır.
    Burada yapmamız gereken şey insanların ahiretini düşünmek, ahiretini düşünmeye gayret etmek. Çünkü insanlar ahiretini düşünmediğimiz takdirde dünyasından sizden razı olmazlar ve olmayacaklar.
    O zaman sen yavruna ne söylüyorsun? "Çocuğum neden öyle yaptın? Niye buraya gittin?" diyorsun. Deme.
    Onun yaptığı işi söyle "Aa sen kardeşine vurdun muuu? Ama bak çok üzüldü, ağladı. Hadi gel kardeşini sevelim." Bu şekilde yaparsan hayat boyu mutlu bireyler yetiştirmeye başlarsın. "Niye vurdun?"un cevabı yok.
    Ayet-i Kerime'ye devam edelim.
    *Fe tefşelû ('eğer Allaha ve Rasulune itaat etmezde nizalaşma, tartışma peşine giderseniz' dağılırsınız)*
    *Ve tezhebe rîhuküm (ve takva rüzgârınız gider)*
    Buradaki "RÎH" *rüzgar yani Kuvve-i Maneviyyedir.* Eğer Kuvve-i Maneviyyenizi kaybederseniz dağılırsınız. Hiddetten deliye dönen bir anne, öfkeden deliye dönen bir baba, dede gibi kişilerin önünde yetişen evlatlar ileride kendileri anne-baba oldukları vakit ne olacaklar?
    Eğer hiddetten deliye dönen annenin üzerinde çarşaf varsa Vallahi çarşaftan nefret ediyor çocuk.
    Eğer hiddetten deliye dönen bir hocanın üzerinde üst başörtüsü varsa, elinde tesbihi varsa Vallahi o talebe medreseden uzaklaşmaya başlıyorlar. Yapmayın arkadaşlar.
    Allah Rasulünün hayatı bize en güzel örnek değil mi? Hayatının başından sonuna kadar Allah Rasulünden daha çok eziyet çeken var mı? Yok. Allah Rasulünden daha çok tebessüm eden var mı? Yok. O zaman sünnete gerçekten ittiba etmek istiyorsan akşamın ardından dizlerin ağrıya ağrıya 6 rekat evvabin kılan sen gözyaşları ile dua eden sen iki hata işledi diye karşındaki evlada, talebeye nasıl hiddetlenirsin?
    6 rekat evvabinde sünnet. Tebessümde sünnet. Tebessümle sabırla "Ah evladım! Bu böyle oldu ama bir daha olmasın ne olursun. Ben sana kıyamıyorum. Ben seninle karşılıklı köşklerde uçmak istiyorum. Ben seninle beraber sut ırmağından, bal ırmağından içmek istiyorum. Ne olur evlâdım,  ne olur talebem sakın ola böyle bir şeyi yapmaya kalkışma" dese o çocuğun o kişinin Allah katındaki kadr-u kıymetini daha yükseltmiş olur bir. Kalbi ona buğzetmemiş olur iki. O Allah'ın kuludur üç. Bakın 7 milyar insanın içinde bir tek odur senin dostun, arkadaşın, kardeşim, yavrun, taleben.
    Arkadaşlarımızdan birisi demişti ki "Hocam ben seni çok seviyorum ama siz benim için ne yaptınız ki? Bir şey yapmadınız!" Bende dedim ki ona "7 milyar içerisinde seni bulmuşum, seçmişim ve sevmişim yetmez mi?" Seni seviyorum, sende beni seviyorum bu bize yetmeli. Öyleyse evladımız için Allah'a şükredelim. Şükür yoksa şikayet var.
    Hayat boşluk kabul etmez. Biri der ki "Bu bardağın yarısı doludur." Diğeri der ki "Bu bardağın yarısı boştur." Gerçek hakkânî insanlar der ki "Bu bardağın yarısı su, yarısı hava doludur."
    O zaman tebessüm etmiyorsan somurtuyorsun demektir.
    O zaman gülümsemiyorsan ağlatıyorsun ve ağlıyorsun demektir.
    Dişi ağrıyan bütün insanlar dişi ağrımayan insanların ne kadar mutlu olduğunu düşünürler.
    Bacağı ağrıyan insanlar "Meğersem şimdiye kadar ağrımadığı için ne kadar mutluymuşum da haberim yokmuş" derler.
    Ayet-i Kerime'ye bakalım bir daha;
    Fe tefşelû (dağılırsınız. 'Eğer dağılırsak bir daha kim toparlar bizi?')
    Ve tezhebe rîhukûm (ve rüzgârınız gider.)
    Eğer psikologların kapısını aşındırmak istemiyorsan rîhını muhafaza et. Şimdilerde 'aura' diyorlar. Kabul etmiyoruz biz bunu tabii ki ama Kuvve-i Maneviyyemiz var. Elhamdülillah biz Müslümanız. Allah buyuruyor ki; "Rüzgarını muhafaza et." Ne demek o rüzgar? Takvanı muhafaza et.
    Hiddetten deliye dönen iki hayvan. Birisi çakal, diğeri tilki. Çakalların gözü kırmızıdır. Çakal çayırları kırmızı görür.  Çakal "Her yer kıpkırmızı" demiş, tilki "Hayır her yer yeşil" diye kavga etmişler. Kral aslana gitmişler, huzuruna çıkıp "Sen bizim kralımızsın, sen bizim kadımızsın. Hüküm verenimiz, hakimimizsin. Bize hüküm ver çimenler yeşil mi kırmızı mı?" Aslan ikisini de dinlemiş dönmüş çakala "Evet haklısın, her yer kıpkırmızı." Çakal donmuş tilkiye "Yaa gördün mü ben sana demedim mi? Sen boş boşuna uğraşıyorsun." demiş gitmiş. Tilki demiş ki "Efendim Çok özür dilerim ama sizde biliyorsunuz bende biliyorum ki bu çimenler yemyeşil. Acaba böyle bir hukuk verenizdeki sebep ne ola? Çakalı benim üstüme niye güldürdünüz?" Aslan demiş ki "Bana bak a tilki sen tilki olduğun halde bir çakalla nizaya giriyorsun ya sen bu hükmü hak ettin" demiş.
    Bakın Allah muhafaza 10.000 sahabe bir yerde toplanmış olsa oraya 1 tane münafik gelse o münafikla tartışmayı asla tercih etmezler ve 10.000 sahabe orayı boşaltırmış. Nizâlaşmayın, tartışmayın. Öyle nizalaşıyorsunuz ki hanginizin haklı olduğunu kimse kestiremiyor. Tartışma lütfen.
    Şimdi size cok onemli bir sır vereceğim.
    Benim anne tarafımdan da, baba tarafımdan da dedelerim okurdu, cinci idi yani. Bizim köyde öyle derler. Zincire bağlı delileri getirirlerdi, akıllanır giderdi. Sonra Allah rahmet eylesin Ebu bekir olcayto dedemden de. 16 yaşındaydım daha. Ali Haydar Efendi babamın dört kabir yanında yatar. Ebu Bekir Olcayto benim hocamdır. Mesnevî ilmini de ondan aldım Allah'a şükürler olsun. Hepsinin ilmi birbiriyle örtüşüyor. Verecek olduğum bu büyük sırrı size ögrenince ömrünüz boyunca cinlenmezsiniz ve kimseyi cinlendirmezsiniz.
    Şimdiye kadar bir sıkıntı varsa okunursunuz geçer Allah'ın izniyle. Ama bundan sonra olacakların önüne geçebiliriz.
    Şimdi herkes benim yaptığımı yapsın. Çok aşırı bir şeyden korktunuz "hiii" diye nefesinizi tutun dehşetle bakıyorsunuz, tutulma hali. Sonra "aa" yaptınız bıraktınız, bu çözülme halidir. O anda bu rîh ve takvanız gider. Veya aşırı endişe anında gider. Bizim etrafımız boş olur.
    O Özellikle gece vakti veya ikindi vakti ise cinler girmeye müsait beden bulmuş olur. Şuanda onlar bizi görmüyor. Çünkü biz tebessümlüyüz, kahkaha yok.
    *El kahkahatü mineşşeytân. Ettebessümü minerrahmân*
    *Kahkaha şeytandandır. Tebessüm Rahmandandır*
    *En çok lazım olduğu anda o koruma niye gidiyor? Çünkü Allah'u Teala Hazretleri kuluna darılıyor orada. "Benim gibi bir Rabbin varken sen niye korkuyorsun? Allah demeli değil miydin?" buyuruyor.*
    Şimdi yapın korkmuş gibi ama hemen *Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh* *Subhânallâh* deyin.
    Ben bunları size yaptırıyorum çünkü;
    Söyle unutayım, bana yaptır hiç unutmayayım.
    Der büyüklerimiz.
    Yani siz bunu dediğinizde size hiç bir şey olmaz. Hiç bir yer rîhınız gitmez, hiç bir cin size musallat olamaz.
    Ben gördüm ki anne çocuğunu bir dakika kaybetti. Ayakkabı mağazasındayız, anne ayakkabılara dalmış, çocukta arka tarafta ne var diye merak edip perdenin arkasına girmiş, 'personel harici girilmez' yazan yere. Bir dakika boyunca anne çıldırdı, tabii ki çok korktu Allah herkesi muhafaza etsin. Personelin biri çocuğu bulup getirdi. "Arka tarafa geçmiş" dedi. Anne çocuğun kolundan tutup "Niye ayrılıyorsun yanımdan" diye öyle bir tokat çarptı ki çocuk "hii" yaptı ve kaldı. Bakın o çocuk orada çok ağır bir travma yaşadı. Bu aileyi tanıyorum aradan 7-8 sene geçti. Kadıncağız bana diyor ki "Hocam benim çocuğum çok güzel konuşuyordu ama şimdi kekeliyor." Dedim "Ne zaman başladı?" "İşte şimdi 12 yaşında kekeliyor 6 yaşlarında falan başladı." Halbuki çocuk o gün orada kekeledi ve hiç bir şey söyleyemedi. Ne yaptığını da bilemedi. Orada başladı o. Yapmayın arkadaşlar! Beyinde travma oluşturmayın. Psikologlar aç kalsın mı? Kalsııın. Eyvah eyvah çıkışta yandım içimizde 6 tane psikolog var. 😊
    Hepimiz Allah'ın izniyle bu Ayet-i Kerime'ye göre amel ettiğimiz zaman hiç bir şekilde bir zarar görmeyiz. Biz kendi rüzgârmızı muhafaza etmiş oluruz.
    Ayet-i Kerime'ye devam edelim;
    *Vasbirû (sabredin)*
    "Ya Allahım sabredeceğim ama karşılığında ne olacak? Anam böyle yaptı sabrettim, kardeşim şöyle yaptı sabrettim, babam söyle yaptı sabrettim de bende sabir taşı değilim çatlayacağım. Ne yapayım? Bunun mükafatı Ne?" diye sorar insan değil mi? Bakalım değer miymiş, değmez miymiş? Siz karar verin.
    *İnnallahe (muhakkak ki Allah)*
    *Meassâbirîn (sabredenlerle beraberdir)*
    Senin sabrın sana  *mea* yı kazandırıyor. Yani Allah ile beraberliği kazandırıyor senin sabrın. O zaman Allah'ın beraberliğini sana kazandıran olaylar ve hadiseler, seni sabra teşvik eden olaylar ve hadiseler sen sabrettiğin zaman senin karşına Allah'ın beraberliğini verecek şekilde çıkıyor. Değmez mi arkadaşlar? Değer.
    Ama biz Allah'tan sabır istemiyoruz, oda var.
    Efendi Hazretleri başımızın tacı, yüreğimizin biriciği, şefkatli kıymetli şeyhimiz ne buyuruyor? "Allah zaten verecek olduğu acının, ızdırabın, sıkıntının sabrını beraber verir."
    Hangi hediye paketsiz verilir ki? Dışında bir kağıt olur ama sen o kağıdı açarsın, kullanmazsın.
    Bakın ama o sabrıyla gelir zaten sakın Allah'tan sabr istemeyin, çünkü sabır istemek bela istemekle eş değerdedir. Sabır belası ile gelir.
    Allah'ım bana çok sabır ver diyen insan" "Allah'ım bana çok bela ver de ona sabredeyim" demiş oluyor.
    Ne diyecek peki? "Allah'ım a(ayn harfi ile hemze değil)fiyet ver."
    A(hemze ile)fiyet demek 'âfat'dan gelir Oda acı, ızdırap, sıkıntı demek Allah korusun.
    Allah'u Teala Hazretleri hepimizi sevsin, korusun, muhafaza eylesin inşallah. Ve her zaman sizinle beraber olsun. Öyle ki sabrın haricinde de beraber olsun.
    Cebrail (a.s) a Allah'u Teala Hazretleri soruyor. "Ey cebrail! Bana sormak istediğim bir şey var mı?" Mevla mekandan münezzeh, herşeye vakıf, biliyor da soruyor yine. Cebrail (a.s) "Evet ya Rabbi! Bir şeyi çok merak ediyorum." "Nedir?" "Ya Rabbi! Senin en sevgili kulun olduğu halde habibin Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)i annesiz ve babasız bırakmanın hikmetini çok merak ediyorum daha çocukken bile?" Allah'u Teala Hazretleri buyurdu ki "Ey Cebrail! İstedim ki her ne isterse benden istesin ve bunu hissetsin."
    O yüzden en çok yardıma ihtiyaç hissettiğin zamanda bazen yalnız kalabilirsin. Bazen başka bir şeyler olabilir. Öyleyse sabret.
    Bizim önce sabır eşiğimizi düşürdüler.
    Filmlerde kadınlar kocalarına tokat atıyorlar. Neden tokat atıyorlar. Çünkü kocası bir suç işlemiş ondan.
    Arkadaşlar bizim can damarlarımızı kurutmaya çalışıyor bu kafirler, münafıklar. 1963'de bizim zeytin ağaçlarımızı kestiler, odun olarak ithal ettiler. Ondan sonra bize sana yağlarını tıkadılar. Afedersiniz ama öyle gerçekten de, damarlarımızı tıkadılar.
    Sonra insanların, dedelerimizin, nenelerimizin üzerindeki mis gibi kaşmir, keten, pamuk kumaşlarını üzerimizden alabilmek için bize Sümer bankı dayattılar. Bizi naylonların içine hapsettiler. Maddi-manevi, içimiz-dışımız tüm dengelerimizi bozdular. Ve onun arkasından 1960'larda yapmış oldukları bu erozyon bugün 2018 bizim yavrularımızı kanserden tutun, daha nerelere nerelere götürdü Rabbim muhafaza eylesin. Bizi kilitlemeye başladı ki zaten yıllardır da oluyor. Hiç adı duyulmadık hastalıklar ortaya çıkmaya başladı.
    Bütün bunları yaptılar, tereyağını bizden uzaklaştırdılar. Sana yağlarını bize yerleştirdiler. sümer banktan bize allı pullu naylonları giydirdiler. Bir şey daha yaptılar. Kocalarımıza olan itaatimizi bizden kestiler. Neden kestikleri belli fakat nasıl kestiler? Sadece bir şarkı ile kestiler.
    Zeytinyağlı yiyemem aman
    Basmada fistan giyemem aman
    Senin gibi cahile
    Ben efendi diyemem aman" dediler
    Ve bu şarkıyı hit yaparak yükselterekve her yerde çaldırarak insanların ar, haya, edep damarlarını kuruttular.
    Şimdiki şarkıları dilime bile alamıyorum. Felek'e küfür, kadere küfür, isyan, şirk diz boyu gidiyor. Bütün bunların içerisinde psikologlara özel kapılar açılıyor. Bütün psikologlardan özür dileyerek söylüyorum. İçimizde 6 tane psikolog var şuan, bende aldım o eğitimleri biliyorum. Gerçekten sizin derdini kendilerine içsellestirmesinler diye ve sizin arkanızdan gelecek olan kişiye gülebilsinler diye sizin derdinizi dinlerken (beni affetsinler bu sırrı açmak zorundayım. Çünkü ben bu sırrı açmazsam Allah benden sorar) gözleri ile size bakarken içlerinden çarpım tablosunu sayıyorlar. Hadi biri çıksın itiraz etsin. "Yoo ben saymiyorum" desin. Diyemez. Bizim bu sohbetimiz kaç bin kişiye gidecek yazılı olarak, hiç birinden korkum yok, hiç birinden de çekinmiyorum. Çarpım tablosunu sayıyor. Neden? Çünkü sol beyin aktif olsun diye. Seni gerçekten düşünerek "Ah yavrum, canım! Ne yapalım şimdi bu konuda? Dur sana yardımcı olayım" diye seni sarıp sarmalayacak sıcacık şefkatli bir el değil o. Verdiği psikiyatrik ilaçların hepsi zehir.
    Yıllar evvel bir talebemizi psikologa götürdük, intihar etmek istiyor diye. Bir tane hap verdi. İçeriğine bakıyoruz, prospektüsü okuyoruz. "İntihara meylettirebilir" yazıyor. Çocuğun problemi zaten intihar etmek. Dedim ki "Sen bu ilacı kullanma. At bunu çöpe. Gel anlat bakayım senin derdin ne?" Desi ki "Hocam beni hiç kimse sevmiyor." "Biz seni cok seviyoruz" dedim. "İnanmıyorum" dedi. "Neden?" dedim. "Çünkü hissedemiyorum, kalbim buz" dedi. "Ne zaman başladı?" dedim. "4 sene oldu hocam" dedi. "Sen zaten 14 yaşındasın 10 yaşında ne oldu?" Bu sefer böyle yaptı "Iıhh hocam şey halamla annem bir ara konuşuyorlardı. Halam hamileymiş de. Annem ona dedi ki şey 'Bizde Zeyneb'i istemedik, istemeden hamile kalmışım, çok uğraştım düşüremedim." "Eee" dedim. "İşte ben istenmeyen bir çocuğun annem babamda istememiş ki zaten." "Sonra?" dedim. "Şey hocam ben doğduktan sonra babam 10 gün eve gelmemiş." "Niye?" "Kız olmuşum diye."
    Şimdi arkadaşlar bakın! Bunu bilen bir çocuğa psikiyatrik ilaçların deposunu yedirseniz bir işe yarar mı? Yaramaz. "Ben kendimden ailemi kurtarmak istiyorum" diyor. Bakın dibine indiğinizde orada bir problem var. Psikolog saatine bakıyor, parasına bakıyor. Ama Allah onlarsız da bırakmasın şimdi, oda var. İhlasli, ilimli, amelli eylesin. Hee beni sevmeyeceklermiş çok da umrumda değil.
    Neden bu duruma geldik? Onu da söyleyeyim bitireyim. Önce Ayet-i Kerime'nin toplu manasını verelim;
    *Allah'a ve Rasulüne itaat edin. Ve çekişmeyin. Eğer böyle yaparsanız dağılırsınız ve takva rüzgarınız gider.*
    Osmanlı döneminde konak vardı, konakta anneanne vardı, anneannenin annesi vardı, babanne vardı, babaanneninde annesi vardı. Yani gelinler kayın validelerine bakarlardı. Kendilerininde gelini vardı. 30 kişi 35 kişi bir konakta yaşarlardı. Bir kere aileyi böldüler. Bana o kadar sıkı tembih ettiler ki "Kızını kayın valideli yere verme" verdim. "Kayın peder olan yere verme kızını" verdim. Allah hayırlı uzun ömür nasip etsin. Allah onların birlikte muhabbetli yaşamasını nasip etsin.
    Kayın valide yol gösterir, ortalığı toparlar.
    "Aa hocam şimdiki kayın valideler öyle değil." Sen öyle ol.
    Bizi çekirdek aileye indirdiler. Bizi yalnızlaştırdılar. Düşünün ki halaların, teyzelerin, anneannelerin, babaannelerin olduğu konakta yetişen bir genç kız veya genç bir delikanlı canı sıkıldığında birine gider. Bir sıkıntısı olduğunda ötekinin dizine yatar. Daima onların arasındaki sevgi, şefkat, muhabbet onları yetiştiren bir durum olur.
    Ama ne zaman ki içimize avrupanın amerikanın çocuk yetiştirme kitapları girdi. (Niye girdi? Çünkü ihtiyaç hasıl oldu. Çünkü aile bölündü.) Onların sistemi bizi daha çok yıprattı.
    Öyleyse daha sık beraber olalım, sıla-i rahmi kesmeden, sıla ederek gidelim.
    Sıla-i rahim kıyamet günü bir insan gibi Allah'ın huzuruna gelir bütün 18.000 alem toplanmışken "Ya Rabbi! Rahmi sıla edeni Cennet ile sıla et." Ya Rabbi! Sen sana kavuştur.
    'E onlar iyi insanlar değil.' Değillerse sen iyi ol. Yani uzaklaşma, uzaklaştıktan sonrası avuç avuç para dökeceksin öbür tarafa.
    5.000-10.000 verene kadar psikologa, verecek olduğun o miktarı çocuğun ile beraber toparla, buluş fakir fukaraya yardım et. Yardım etmenin tadını alsın çocuk.
    Gerçi yardımı doğru öğreterek yardım edin.
    Annenin biri bakmış çocuğun gözü mor. 7 yaşında bir çocuk. "Ne oldu?" demiş. "Çocuklar sınıfta dövdü" demiş. Annesi de "Evlâdım ben sana bir tepsi kurabiye yapayım. Sen yarın sınıfa götür arkadaşlarına ikram et seni dövmesinler artık." demiş. Ertesi gün çocuk götürmüş. Eve gelmiş elinde boş tepsi, diğer gözü de mor. Anne demiş ki "Ne oldu yavrum?" "Anne bir tepsi daha istiyorlarmış." 😊
    Sevgili arkadaşlar öyle de değil. Bir kere onun hesabını sor, hesabını al.
    Halimiyyet çok fazla olursa eğer ağızda çiğnenen sakıza dönersin. Sakız çok yumuşak olduğu için ağızda çok çiğnenir. Ondan sonrada ağızda çiğnerler, çiğnerler, çiğnerler birde ayak alına alırlar ezerler. Neden? Çünkü sen sakız olmayı seçtin de ondan. Sakız ne yapar? Ondanı doyurmaz, ağzı hareketlendirir dahada acıktırır. Sen öyle olma. Sen meyveli bir ağaç gibi ol inşallah.
    Anti depresan kullanmayacağız. Peki ne yapacağız? Birde buna bakalım şimdi.
    İlaçlara karşıyız ama benim kafam rahat durmuyor, benim kalbim rahat durmuyor, benim halim iyi değil ne yapmam lazım? İsterseniz gidelim Fahruddîni Râzî Hazretlerine soralım. Çok kıymetli bir alim. O bize cevap vermeye hazırlanırken biz bütün Alllah dostlarının ortak birleştiği bir sözü ezberleyelim.
    Terki râhât eyle sen
    Râhât andadır bil sen
    Sen rahatı terk eyle ki rahat ondadır.
    Bütün Allah dostları bu noktada birleşmiş. Hepsi mi yanılmış arkadaşlar?
    O zaman rahatı terk eylediğimiz zaman ne yaparız? Mesela gelin kayın validesinin misafirine kendi misafiri gibi özene bezene hazırlık yapabilir, rahatı terk etti ama rahat onda. Arkadaşının kendini aramadığından şikayet eden kişi kendisi gidip arkadaşını arayabilir. Bak rahatı terk etti ama rahat onda.
    Fahruddîni Razî Hazretleri buyurdu ki "İnsan için meşguliyetten daha faydalı bir tedavi yoktur."
    Benim ahiret annem dedi ki bir gün "Edepsizliğin adını ergenlik koydular kızım. Biz hiç vakit bulamadık ergenliğe girmeye" dedi.
    Ama sen bugün ne yapıyorsun? "Aman kuzum sen dersini yap ben yıkarım bulaşıkları, ben toplarım odanı." Ya bu hantallaştı artık. Yapma, terki rahat eyle, rahat ondadır.
    Bugün en kıymetli zenginlerden biri, kıymetli diyorum çünkü çok büyük bir hayır sever birisi, ismini vermeyeyim tanırsınız. "Ben Urfa'lıyım. Urfa'da 4 yaşındayken tepemden aşağı ter akarken, benim anam benim elime buz kovasını verirdi,  buz satardım. (Zaten şimdi 70 yaşlarında var) O dönem, o kadar sıcak zamanda buz satardım. İnsanlar başlarının üzerine koyardı mendillerle. 6 yaşıma geldim,  elimdeki kovaya buz parçaları koyup su şişeleri  ayran kutuları koyardı, satardım. Ama kovam benden büyüktü. Ben kovanın sapını omuzuma takardım. Ben bugüne kadar bir kere bir psikoloğun kapısına gitmedim" dedi.
    Boşluktan kaynaklanıyor hep bunlar. Yapmayın, meşrutiyetiniz olsun, gayretiniz olsun.
    Bir cenazeye gittim, millet ağlıyor. Dedim "Neyiniz Olur?" "Bilmiyoruz yüzünü görsek tanımazdık. Telefon numarama mesaj geldi, öldü diye. Her ay bana 100 lira verirdi. Ben onunla çocuklarıma ekmek alırdım." Ölen kişinin yüzünü tanımıyor ama her ay 100 lirayı alıyor. Düşünebiliyor musunuz?
    Arkanızdan ağlayanınız çok olsun...
    *Yadında mıdır doğduğun gün*
    *Sen ağlardın gülerdi alem*
    *Öyle bir hayat sür ki*
    *Olsun mevtin sana hande, aleme matem*
    Hande= Gülücük demek. Sen gül, gülümseyerek git, aleme matem olsun. "Eyvah çok iyi bir insandı" dedirt arkandan.
    Sen bugün benim keyfim, benim evim, benim kapım, benim ailem, benim arabam, ben, ben, ben" diyorsun ya git bak kabristanalar kendini vazgeçilmez zannedenlerle dolu.
    Kabristanın birinde yazıyordu. Hocalarımız okumayın der kabir taşlarını ama ben çok meraklıyım.
    Efendi Hazretleri birine demiş ki "Nerelisin?" "Trabzon Efendi Hazretleri" demiş. "Neresinden?" "Araklı." Efendi Hazretleri sormuş "Var mı Araklı'dan meraklı?"
    Mezar taşında "Ben kendimi vazgeçilmez zannederdim. Ne kolay vazgeçildim." yazıyordu.
    Ricâlul gayba karışmak için bu dünyada çok hizmet ehli olacaksınız.
    Bugün yorgan bedeninizi örter, ruhunuzu örtemez.
    Yarın toprak bedeninizi örter, ruhunuza dokunamaz...
    Inşallah kabirde ruhu hapis kalanlardan olmazsınız.
    Bak "Terki râhât eyle, râhât andadır" O kadar yol geldiniz, sandalye tepesinde tünüyorsunuz. Benim elimde olsa nurdan minberlerde oturturum ama burası dünya ne yapalım? İnşallah Cennette oda olacak. Şimdi terk-i râhât ettiniz ama iyi ki geldim Elhamdülillah ki buradayız diyor musunuz? Evet.
    Bir insan için çok güzel olan şey iyilikle meşgul olmasıdır, meşguliyet içerisinde olmasıdır.
    Bir Padişah bütün âlimleri toplayarak "Bana dünya içerisinde öyle bir ilaç söyleyin ki o ilacın fevkinde başka bir ilaç olmasın bütün hastalıklarımıza şifa olsun. Çünkü benim oğlum çok hasta. Ve ben oğlumun hastalığına şifa bulamıyorum" diyor. Âlimler 3 ay mühlet istiyorlar, araştırıyorlar fakat bulamıyorlar. En son "Hepimizin piri olan bir alim var onu çağırın efendim" diyorlar. Geliyor huzuruna, "Talebelerin bana çare bulamadı. Sen bana çare bulacaksın. Bu çocuğumun hastalığının şifası için bana bir şey söyle, şifa bulsun. Ve aynı zamanda O öyle bir çare olsun ki bütün ilaçların fevkinde olsun. O ilaç varsa hiç bir şeye gerek kalmasın. Eğer bilebilirsen bildin, bilemediysen boynunu ipe vereceğim" diyor. "Senin gibi büyük bir alim bunu bana bulacaksın" diyor. 40 gün süre veriyor. O âlim zat araştırıyor, araştırıyor bulamıyor. 40.günün sabahı hiç kimseye görünmeden saraydan gizlice kaçıyor, bir dağa geliyor. Bakıyor ki bir çoban. Çobana diyor ki "Ben üstümdeki kıyafetleri sana versem, sen üstündeki kıyafetleri bana verir misin?" Çobanda "Veririm efendim" diyor. O arada bir tasta süt ikram ediyor ona. Alimin sinir sistemleri iyice çökmüş, zayıflamış. Ne kadar âlim olursa olsun can korkusu var burada. Çoban diyor ki "Efendim sizden bir ricam olsa bugün cuma sabahı. Ben çobanım ya hiç ailem ile bir araya gelemiyorum. Bir aydır da görmemişim ailemi, hazır sen çoban giysilerini giymişsin. Bende bu giysilerle köyüme ineyim. Ailemi göreyim, cumayı da köyde kılayım, sonra geleyim. Bana bu kadarcık iyiliği yapar mısın? Ama bir şey rica edeceğim. Sürüden bir tane keçi, oğlak kaybolmasın. Zaten üç kuruş para geçiyor elime. Yoksa onu da benden keserler" diyor. Âlim zat da Bana bu kadar iyilik yaptı  bende bu genci yollayayım diye düşünerek "Peki" diyor. Ama şimdi bu alim zat hiç çobanlık yapmamış ki nereden bilsin nasıl çobanlık yapılır? Bir tane oğlak sürüden uzaklaşıyor, uzaklaşınca çomar yani köpek havlıyor ki, birisinin uzaklaştığını haber veriyor alime çoban kıyafetleri içinde olduğu için sahibi odur zannediyor. O zat uzaktan bakıyor ki oğlak gitmiş. Hemen sürüyü bırakıp peşine koşuyor, oğlak da ondan kaçarken iki vadi arasında iki insan boyunda bir yere düşüyor. "Eyvah genç de bana böyle demişti, ne yapacağım şimdi" derken kendisini sarkıtıyor aşağı. Oğlağı alıyor "Nasıl çıkartacağım şimdi? Üstümde de hiç para yok ki parasını bıraksam. Çoban beni şikayet ederse zaten işim bitti" diyor. Uğraşırken, uğraşırken sırtına bağlıyor çoban kuşağıyla çıkmaya çalışıyor. Derken 1-2 saat uğraşın sonucunda oradan yukarı çıkıyor kan ter içerisinde. Sürüye geliyor, oğlağı katıyor sürüye, "Ohh" diyor. (Sizde yoruldunuz 😊 ben sizi cok seviyorum. Allah hepinizden razi olsun. Hak yolunda bu kadar gayretli olan sevgili kardeslerim, ayaklarinizin altindan öperim. Zannetmeyin ki sandalyede oturuyorsunuz, meleklerin kanatları üzerinde oturuyorsunuz. Ve evinizden buraya ilim için, maddi bir çıkarınız olmadan gelene kadar, ayağınızı bastığınız veya arabanızın tekerinin döndüğü tüm yerdeki taşlar çuvallara doldurulur, terazinin mizahına konulur. Hadis-i Şerif ile sabit. Şimdi arkadaşlar) adamcağız bir "ohh" dedi dinlendi. O sırada fark etti ki "Ben iki üç saattir ne padişahı, ne hayati, ne başka bir şeyi hiç bir şeyi düşünmedim." Fark etti ki "Oğlağı sırtıma alıp dışarı çıkarmanın dışında can korkusu dahil hiç bir şeyi düşünmedim." O sırada çoban geldi. Dedi ki çobana "Ben gidecektim ama vazgeçtim. Elbiselerde sende kalsın. Ben geri dönüyorum." Padişahın huzuruna geldi Padişah "Seni yerinde bulamadık, neredeydin?" "Şu dağda bir çoban var ondan akıl almaya gitmiştim" "Aldın mı?" dedi. "Aldım" dedi ve anlatmaya başladı. Efendim siz bir Padişahsınız, sizin oğlunuzun eli sıcak sudan soğuk suya değmiyor, etrafında hizmetçiler dolanıyor. Efendim insan bedeni buna göre ayarlanmamış, insan bedeni harekete, hareketle berekete ayarlanmış."
    Hareket olmadığı zaman, duruşunu düzgün yapmadığı zaman kişi o zaman çöküş başlıyor. Ve psikolojik problemler tavan yapıyor. Öyle bir meşguliyet verin ki çocuğunuza, çocuğunuz o meşguliyetten kendini düşünmeye vakit bulamasın.
    Bakın bütün kardeşlerimiz derdini, ızdırabını yaşayabilecek zaman bulabiliyor. Zaman bulamamalı hâlbuki. Çünkü her şeyi zamana bırak, her şeyi zamana bırak. Zaman ne kadar bilmiyoruz ki!
    Hadi hep beraber söyleyelim benim 11 senedir söylediğim söz;
    "Ömrü dünya bir dakika ömrü insan bir nefes"
    Dünyanın ömrü bir dakika kadardır, insanın ömrü bir nefes kadardır. Aldın veremedin, verdin alamadın bitti. Ne zaman bu ömür geçti anlamazsın.
    Ben sizin yerinizde olsam sorardım "Hocam iyi güzel anlatıyorsun, millet de seni kuzu kuzu dinliyor da ben içim daraldığı zaman, öfkeden kudurduğum zaman  (anneme diyorlar ki 'Emine hoca çok yumuşak, çok iyi bir hanım' diyorlar. Annem böyle yapıyor 'Hee kizdur da gör' 😊 geçen ahiret annem diyor ki 'Yok ya Havva teyze Emine hoca kızmaz ki! Hem nasıl kızar ben bilmiyorum.' Annem böyle yapıyor 'Sen kiz aynaya bak, aynı öyle kizayi' 😊) ben borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim zaman, dişlerim ile ellerimi ısırdığım zaman, benim emeklerimi bir başkasının çalmasına göz yumduğum zaman (Geçen bir hanım öyle diyor "Hocam biz iki eltiyiz. Kayın validemler kayın pederim, kocalarımız umreye gittiler. Bizde çocuklarla kayın validemin evinde kaldık. Yemekleri ben yaptım, temizlikleri ben yaptım, her şeyle ben ilgilendim. Eltim odasından hiç çıkmadı, gezmelere gitti geldi bir tek. Kayın validemler umreden geldiler. Bu hanım efendi odaya girmiyor, her bir işe koşturuyor. Bir yandan da 'Nasıl olmuş? Güzel oluş mu?' diye soruyor. Hocam çıldırıyorum, emek hırsızı, gıcık, sinir, böyle bir durumda iki tane anti depresan kullanıyorum 20 senedir de kullanıyorum, bağımlılık da yapmıyor. 😊 Ben rahatlıyorum" diyor. Rahatlamıyorsun kafa mantar oluyor, haberin yok. Ben sizin yerinizde olsaydım bu soruyu sorardım.) O zaman ben ne yapayım? Cevabı verecektim ama süre bitiyor.😊 "Hocaaammmm lütfeeennn" "Ama sormadınız zaten" "Soracaktık hocaammm" "Haftaya söylesek?" 😊 "Yaaaa" "Zaten bunların hepsi bir taktik. Sizin merakınızı arttırıp zihninizi daha çok açılmasını sağlamak için. Tamam tamam söylüyorum hep beraber söyleyelim"
    İnsanın zihnini insanın dili ve bedeni yönetir. İnsan bedeni, bedenin duruşuna göre hormon salgılaması için insan zihni beynine emir verir. Kişilerin beden duruşları nasılsa o şekilde beyinleri hormon salgılar."
    Mesela omuzlarınız düşük, bedenleriniz çökük, burada da *ve tezhebe rîhuküm* yani kuvve-i maneviyyeniz düşüyor. "Ah ah bunu bana nasıl yapar? Bizim köyde huu hep yirtayum yuzumi. Gördün mi bana ne etti hep yirtayum yakalarumi."
    Bu durumada göre beynimiz hormon üretiyor. O zaman bizim yapmamız gereken emeğimiz çalınmış, belki paramız çalınmış, belki üzdüler, belki ezdiler, zaten koskocaman bir bebek var evde o hiç büyümüyor. Hanımlar en çok koca bebeklerle tartışıyor. 😊 Belki çok büyük ızdırap verdiler. O zaman biz bedenimizin duruşu ile beynimize ültimatom veriyoruz.
    Iki saat boyunca bir şey öğrenmemiş olsaydınız, sadece şu size yeterdi.
    Şimdi biz böyle mahzun, pasif, huzursuz durduğumuz zaman bizim bedenimizi yöneten beynimiz bizim daha çok sıkıntılı olabilmemiz için eski yaşadıklarımızı da hatırlatıyor. "Zaten sen" diye başlayan cümleler. Ve onu susturmak için anti depresan kullanıyoruz.
    Böyle bir durum olduğunda dik duruyoruz. Şimdi insan beyninden salgılanan hormon beyin sapından omur ilikden diğer kısımlara dağılıyor. Bu kısımlara dağıldığı zaman boyundan gelip göğüsteki timüs bezine geldiği zaman guatrdan su kısımda hareketlenme oluyor. Bu sefer kişi kendisini o kadar mutlu oluyor ki oynayan insanlara baktığınız zaman kollar geriye doğru atılır. Hiç söyle üzgün gibi omuzlarını çöküp oynayanı gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü o hormonlar salgılanmıyor o duruşta.
    (Bu sırada hocamız yanındaki bir hanımı ayağa kaldırdı.)
    Şöyle dik dur bakayım adın ne? "Seher." Seher vakti çok önemlidir, Sabâ rüzgarı o vakit gelir. Bak Allah hatırlattı. Efendi Hazretleri buyurur ki "Hava kış da olsa, soğuk da olsa sakın, pencereleri açmazlık etmeyin. Cenneten gelir o rüzgar."
    Evet ızdırabı var, evet sıkıntısı var. Ama omuzlar dik durulduğu zaman ve "Ey derdim ah sana neler derdim. Ey derdim senden büyük Rabbim var. *Tevekkeltü alallah.* *La havle velâ kuvvete illâ billâh*"
    Burada su durusunuz bedene bir salgılama verdi. Ve o bıkkınlık, o sıkıntı gitti.sonra aklıma "Aa şöyle yapabilirim" kapısı açılmaya, çareler yavaş yavaş bedene gelmeye başladı. Ama bu demek değildir ki böyle kasıntı dolaşalım kabadayı gibi. 😊
    Bir medresede böyle bir sohbet yapmıştım da hoca hanım dedi ki "Hocam talebelerimizden biri böyle dolaşıyor." "Neden?" dedim. "Emine hocamız dedi diyor" dedi. Ben öyle bir şey demedim.
    Ama bakın mesela kabadayılar aynı böyle dolaşır "Hallederiz, adamlarımız var" 😊 gibi.
    Bizim böyle bir tavrımız yok Elhamdülillah. Allah güçlü Müslümanı sever.
    Hazreti Ömer (radıyallahü anh) mescidde ellerini bağlamış başını boynuna eğmiş namaz kılan birini gördü. Geldi, kafasını kaldırdı. Ve dedi ki "Allah karşısında senin gibi zelil duran Mümin'i istemez. Başını dik tut". Ama sopa yutmuş gibi de değil tabii ki. Dik dur, edebini muhafaza et. Namazda bile öyle ise sen namaz dışında ne yapacaksın? En güzel şekilde hareket edeceksin. Tevazulu, yumuşak huylu, gayretli, hikmetli ve son derece himmetli. Ama asla kimsenin boyunduruğu (küfür boyunduruğu) altına girmeyecek kadar onurlu ve şerefli. Buda çok önemli.
    Çünkü sen herşeyden önce *Etîullâhe ve etîurrasûl* noktasındasın. "Ay sen olmasan ben ne yaparım?" Allah seni onsuzlukla imtihan eder.
    Talebelerimizden birinin kocası çalışmazdı annesi ona bakardı. Bir gün dedi ki "Hocam annem olmasa ben ne yaparım? Ölmüşüm, gitmişim ben. Anam bana bakıyor." Annesi öldü, kocası çalışmaya başladı.
    Sen Allah de.
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

    Don Kişot ile ilgili söylenememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ivme kazandırmıştır.

    Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır? Gelin bunu ele alalım ve birlikte okuyalım. :)

    Yukarıda ilham alan yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

    “Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

    Don Kişot, sıradan ve gündelik referansları hak eden birkaç kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest" ile doğuran bağlantılı birkaç kitaptan da biridir. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya başlıyoruz? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser olduğu gerçeğine dikkat ederek!

    Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar güzel görünen şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri eğlendiriyor ve zihnimizde kitaba dair hoş şeyler bırakıyor.

    “Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

    Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap olarak yayınlandı. Bunlardan ilk cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde çok popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktadır. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi çeken bir büyü olmaya, bu durumların kendiliğinden gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, biz okurlar için daha da çekici olmaya başlıyor.

    Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca mevcut olan daha büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizim için ışık tutuyor; burada yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğün yükselişine onun sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

    “Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

    Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sencho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

    “Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

    Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun çarpıtıcı etkisine işaret eder, çünkü karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinleri yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statükoyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

    “Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

    Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

    Genel olarak, bu nedenledir ki Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

    "Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

    "Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız. Hayat niye bu kadar çirkin? Çünkü amaçlardan, tasarılardan ve niyetlerden örülmüş. Bütün yollar bir noktadan diğerine gitmek için çizilmiş. Kimsenin gelmediği bir yerden kimsenin gitmediği bir yere uzanan bir yol için neler vermezdim. Bir tarlanın ortasında başlayıp bir başkasının ortasında kayboluverecek bir yol yapmaya seve seve ömrümü adardım; uzatılsa bir işlev kazanacak, ama sonsuza dek yarım bir yol olarak kalıp yüceliğini koruyacak bir yola. Harabeler neden mi güzel? Artık hiçbir işe yaramazlar da, ondan. Geçmişin dinginliği mi? Olmadığı, olamayacağı şeyi bize hatırlatarak şimdiki zamana yansıtmasından kaynaklanır: Saçmalığı aşkım, saçmalığı. Ya ben, bunları söylerken – bu kitabı niye yazıyorum? Çünkü kusurlu olduğunu biliyorum. Sırf hayalde kalsa mükemmel olurdu; yazıya dökülünce kusursuzluğundan kaybediyor: İşte bunun için yazıyorum onu.
  • "RABITA NEDİR?''
    (MUTLAKA SABIRLA OKUYALIM)

    Konu içindeki ara başlıklar :
    *Rabıta Bir İbadet Midir?
    *Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
    *Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
    *Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
    *Gönlü Muhabbetle Arındırmak
    *Salihlerin Rabıtası

    Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.

    -Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.

    Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.

    Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır

    Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.

    Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.

    Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.

    Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.

    Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür

    Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?

    Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.

    Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.

    Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.

    Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)

    Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.

    Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası

    Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)

    Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.

    Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:

    “Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)

    Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)

    Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:

    “Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:

    “Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:

    “Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)

    Gönlü Muhabbetle Arındırmak

    Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.

    Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.

    Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)

    Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)

    Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.

    Salihlerin Rabıtası

    Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:

    “Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.

    Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”

    Dr. Dilaver Selvi
  • -Benim yolum yol değil böyle çok engebeli, çakıllı, virajlı...
    -Tamam işte kır direksiyonu dön ordan
    -İyi de manzaram çok güzel....
  • ...yol ortasında toza bulanmış kız çocukları oyun oynuyorlardı.
    Mümtaz, onların türküsünü dinledi:
    -Aç kapıyı bezirganbaşı, bezirganbaşı
    -Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?
    Nuran, çocukluğunda bu oyunu muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı türküyü söylemişler ve aynı oyunu oynamışlardı.
    -
    Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi; ne Hekimoğlu Ali Paşa'nın kendisi, ne konağı, hatta ne de mahallesi. Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.