• KİTAP OKUNURKEN NASIL NOT ALINIR?
    (Okumak Ve Tüketmek 2)

    ''Kitap okurken nasıl not alınır?'' Bu soru bana ilk geldiğinde açıkçası kızmıştım. Çünkü biraz saçma gelmişti. ''Bir kitaba nasıl not alınır, bu nasıl öğretilebilir ki?'' diye düşünmüştüm. Daha evvel de bir başka iletimde kitaplara not almayı Hakan S.'den öğrendiğimi söylemiştim. Ama nasılını sorarak değil. Sadece düşündüklerinizi yazsanız dahi yeter. Kitap okurken sizi bilmem ama benim aklımda binlerce şey dolanır. Bir kitabı biraz okur ve ara verince başlarım düşünmeye. Hem de nasıl biliyor musunuz? Olağanüstü bir şekilde değil; ütü yaparken, yemek yaparken, temizlik yaparken, otobüs beklerken, otobüsteyken, yürürken, dururken, yatarken, çekmeceleri düzeltirken. Arkadaşlar hepimiz insanız ve düşünmek için de bu günlük uğraşlar bir fırsattır. Not almanın bir tarifi reçetesi olmaz. Ama sanırım bir fikir vermek adına, bu iletinin faydalı olacağı okur arkadaşlarımız olacaktır. Kendine has yöntemleri olan ve bize de bir şeyler öğretecek bütün okur arkadaşlarıma da, yöntemlerini bizimle paylaşmalarını rica ediyorum. Çünkü her konuda olduğu gibi akıl akıldan üstündür.

    Şimdi gelelim ben nasıl not alıyoruma, çok basit şeyler olduğu için yazmak tuhaf gelse de yazmak zorunda hissediyorum. El kadar bir ajandam var. Onu basılı kitap okurken yanımdan ayırmıyorum. Rengarenk kurşun kalem gibi açılan kalemlerim var. Diğer fosforlu kalemler arka sayfaya geçiyor diye tercih etmiyorum. Ayrıca kurşun kalemim de var. Bunları bir kalem kutu ile yanımda gezdiyorum. Basılı kitapları evde okuyorum. Dışarda e-kitap okuyorum. Okuyucu olarak Calibro kullanıyorum ve altı çizili satırın üstüne uzun basınca not alma seçeneği çıkıyor. Oraya not alıyorum. Eğer şelale gibi not alacaksam telefonun not alma bölümünü ya da ses kaydını kullanıyorum. Evde de o ajandama notlarımı alıyorum.

    1) Eğer romansa kişilerin fiziksel özelliklerini, mesleklerini, karakter özelliklerini, akrabalık ilişkilerini yazıyorum. Bunlara sayfalar ilerledikçe eklemem gereken bir şey olur diye araya birkaç satır boşluk bırakıyorum.

    2) Bilmediğim kelimeleri sözlükten bakıp kitapta geçtiği sayfaya, o kelimenin altını çizip yana ok çıkararak yazıyorum.

    3) Bir olaya atıfta bulunuluyorsa okumaya ara verip o olayı araştıyor, kitap bitiminde hatırlayacağım şekilde bir-iki cümle yazıyorum.

    4) Roman kahramanlarının sevdiğim, sevmediğim özelliklerini, olayların bende uyandırdığı düşünceleri, başka bir kitapla ilişkilendirirsem onu yazıyorum.

    5) Bazen bir alıntı beni alıp dereye değil okyanusa götürüyor. Alıntı da uzun diyelim. Ajandamı açıp, alıntının sadece sayfasını yazıp, bu alıntı bana şunu şunu düşündürttü diyerek yazıyorum.

    6) Bazen o kitabı okurken bir deneme yazısı ortaya çıkıyor ki bunları zaten inceleme yazılarımda kullanıyorum.

    7) Şu konu ile ilgili yazı yaz diye deftere not alıyorum.

    8) Bazen yazar başka kitaplardan faydalanıyor. Onları not ediyorum. Araştıyorum, yorumlarını okuyorum.

    9) Bu kitabı neden okuyorum, bittiğinde ne olacak yahut bittiğinde de ne düşündüm, ne hissettim, vaktime değdi mi, bu soruları kendime sorup cevaplarımı yazıyorum.

    10) Son dönemde bir merakım başladı, bu da biyografi okuma. Misal elimde uzun zamandır Leyla vü Mecnun var. Fuzuli'yle ilgili biraz açıklama da içerse bir destek kitaba ihtiyaç duyuyordum. Bu yüzden Fuzuli'nin Şiiri Üzerine İncelemeler bu kitabı aldım.
    Daha evvel Arthur Schopenhauer'dan bir kitap okumuştum. Çok beğenmiştim. Ama not alacak kadar harekete geçememiştim. Sistemli okuma yapma isteğimden dolayı ve geriye bakıp, notlarımın bilgimi tazeleyecek türde olmasını istediğim için bir tane de onunla ilgili biyografik bir kitap aldım Schopenhauer . Bir ara Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum, bu yüzden de başlangıç için Romantik bunu aldım. Bu tür kitapların anlama ve hatırlamayı kolaylaştıracağına inanıyorum. Not alma sebebim de zaten budur. İlerde 2 cümleden daha fazlasını kurabilmek.

    ***********

    Şimdi bu yazıdan biraz daha bağımsız Okumak ve Tüketmek Üzerine iletimin #29474542 devamı niteliğinde bir şeyler yazmak istiyorum. Misal ki bir yazar sürekli karşınıza çıkıyor, övülüyor, her yerden beni oku dercesine gözünüze çarpıyor. Sakin olun. Övülen her kitabı almaya okumaya kalkmayın. İlk önce yazarı araştırın. Bu insan kimdir, kaç kitabı vardır, ne türlerde yazar, en sevilen kitapları nelerdir, hangi kitapları ilginizi çekti, bunları araştırın. Sonra alacağınız kitap ya da kitaplara karar verin.

    Liste oluşturun ve kitabı not alın. Misal dünya klasiği mi, Rus mu Alman mı İspanyol mu vs. edebiyatı bunu yazın. Hangi yayınevi, hangi çevirmeni tercih etmelisiniz, okuyanlara sorun. Kitapyurdu'nu bu yüzden çok seviyorum. Solda çevirmenleri gözden geçirebiliyorsunuz. Yayınevlerini görebiliyorsunuz. Yerli ise kimdir, hangi konuları ele almıştır, hayatı nasıldır kısaca internetten okuyun, bakıştırın. Not ettiklerinize kurgu mu değil mi, hangi kitabı hangi türde yazın. Defterinizi/ listenizi birkaç şekilde tutabilirsiniz. Benim hem yayınevlerine hem yazarlara göre listem var. Yazar ya da yayınevi indirime girdiği anda kitaplığıma katmaya çalışıyorum.

    Sistemli bir okuma yapmaya çalışıyorum. Bu sene Rus klasiklerinden ağırlıklı bir okuma yapmak istiyorum, umarım ruh halim de buna uygun olur. Seneye de kalanları okuyup Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum. AMAAA.. Bu demek değil ki sadece bunları okuyacağım. Her sene oluşturduğunuz listenin kabaca bir konusu bir amacı olsun. Rus klasikleri dedim ama arada okuyacağım psikoloji, tarih, şiir, polisiye gibi gibi birçok başka kitap da var. İngiliz edebiyatından da birkaç eser deneyeceğim. Yeter ki siz neyi neden okumak istediğinizi bilin. Bu sizin alacağınız faydayı azami seviyeye çıkaracaktır.

    Planlarınızı birkaç aylık da yapabilirsiniz. Bu demek değildir ki %100 uymak zorundasınız. Bir planın 3/4'ünü gerçekleştirirseniz, siz o tasarıyı gerçekleştirmiş sayın. Çünkü dünyanın binbir türlü hali var. Moraliniz bozuk olur, işiniz çıkar, yorgun olursunuz, aniden bir yolculuk olur vs. Hayat bu. Siz planınızı azami derecede uyacak şekilde hazırlayın ki uyabildiğiniz kadarı kâr kalsın. Plan yapmak seçimi kolaylaştırır. Seçim de okumayı kolaylaştırır. Çok seçenek kararsızlık getirir. Bu yüzden bu zorluğu sadece planınızı yaparken yaşayın, her kitap bitirişinde ''Şimdi ne okusam'' sorusu ile yaşamayın. Hepinize gönlünüzce verimli okumalar dilerim.
  • @@ WILLIAM FAULKNER'I NASIL OKUMALI ? @@

    "Robert Hamblin

    Faulkner okurlarının çoğu, Faulkner hakkında çalışmak, ders vermek ve yazmak üzere kariyer yapmış olan bizler bile, ilk Faulkner metnini okuduktan sonra ilk kaygı, şaşkınlık ve düpedüz hayâl kırıklığı deneyimlerimizi hatırlayabiliriz. İnanın bana, Faulkner'ı zor buluyorum diyorsanız, ne demek istediğinizi çok iyi anlıyoruz.

    Öyleyse, uzun süredir Faulkner okuyucusu olanlar, Faulkner’dan hoşlanmayan veya yazardan korkmayanları, bazı harika okuma deneyimlerini kaçırdıkları konusunda ikna etmek için ne söyleyebilir ve Faulkner’ın giriş ve müzakerelerine katılmalarını önermek için hangi tavsiyelerde bulunabilir? Yazarın kurgu dünyasını biraz daha kolay hale getirmek için ne yapılabilir?

    İşte öğrencilerime 40 yılı aşkın bir süredir büyük zevk ve fayda ile yaptığım Faulkner okumaları sonunda önerdiğim birkaç tavsiye:

    1-Sabırlı Olun

    Bir Faulkner metnini bir gerilim veya gizem hikayesi olarak düşünün; ancak sizinle birlikte okuyucuyu (bir karakter yerine) dedektif olarak düşünün. Ya da Faulkner metnini, bir jüri üyesi olarak mahkemede oturup, tanık ifadelerinin çeşitli ve bazen çelişkili ifadelerini dinleyerek, elden geçirerek ve sonunda eylem hakkında kendi kararınızı vereceğiniz bir mahkeme olarak düşünün. Gerçekte ne olduğu ve kimin doğru olduğunu ve kim söylemediği hakkında kendi aklınızı kullanmak zorundasınız. Anında sonuca ulaşma arzunuzu gemleyin; olay örgüsü, karakter gelişimi ve temanın kademeli olarak açılıp gelişmesini takdir etmeyi öğrenin.

    Ya da daha iyisi, Faulkner'ın romanlarını yapı olarak bir senfoni gibi düşünün. Ve bir senfoni bölümden bölüme geçerken, farklı ruh halleri ve izlenimler sunarak, hızları ve ritimleri değiştirerek, zaman zaman leitmotifleri [bir fikir, kişi veya durumla ilişkili melodik ifadeler] ve daha sonra geliştirilecek temaları tanıtan diğer zamanlarda, önceki temaları yeniden özetlemek için geriye doğru kıvrılır, ancak her zaman son bir çözünürlüğe doğru hareket eder. Faulkner romanı da tonları ve izlenimleri, ipuçlarını ve imaların, tekrarlar ve yeniden başlamaları, zaman kaymalarını bilinçli bir şekilde ileri ve geri döngüde kullanıyor, hikâyeyi kitabın sayfalarında değil, okuyucunun zihninde ve hayalinde şekillendirir.

    Birçok açıdan Faulkner'ın hikayeleri, olaylardan ya da gerçeklerden daha çok izlenimlerle ilgili olduğu için (“Gerçekleri pek umursamıyorum” demiştir yazar), bir Faulkner romanı okumanın yolu (en azından ilk kez okurken yapılacak şey) kendinizi zengin ve güçlü dilin akışına, kendinizi seslerinde ve ritmlerinde kaybetmek, ayrıntılı anlatımlar ve imgelerin zevkini çıkarmak, karakterlerin seslerinin tadını çıkarıp ve beklemektir, daha önce olanları ya da sonra olacakları göz ardı ederek beklemektir. Ekrandaki odağı bulanık bir resim gibi, Faulkner metni genellikle bir süre bulanık görünür, ancak daha sonra Faulkner, odak düğmesini çevirerek yavaş yavaş başlayarak hikâyeyi ve karakterlerini daha keskin ve net hale getirmeye başlayacak odak noktasını belirginleştirecektir (her zaman olmasa bile).

    2-Yeniden Okumaya İstekli Olun

    Bir görüşmeci bir keresinde Faulkner'e, "Bazı insanlar iki ya da üç kez okuduktan sonra bile yazınızı anlayamadıklarını söylüyor. Onlar için hangi yaklaşımı önerirsiniz?" Faulkner cevap verdi, "Dört kez oku." Pek de şaka sayılmaz.

    Şimdi, James Joyce, T.S. gibi yazarlar tarafından önemli modernist metinleri okunması zordur diye kabul edilen bir genel görüş var. Eliot, Virginia Woolf ve Faulkner: bizler bu yazarları ancak yeniden okuyabiliriz. Ama neden bu bir sorun olsun ki? Tüm büyük edebiyat eserleri birden fazla okumayı hak ediyor ve her yeni okuma ile metinde daha önce görmediğimiz veya doğru şekilde takdir etmediğimiz şeyleri keşfediyoruz. Lionel Trilling bir keresinde herkesin Huckleberry Finn'i en az üç kez okuması gerektiğini gözlemledi - bir kez gençken, bir kez orta yaştayken ve bir kez yaşlandığımızda. Tecrübeli okuyucuların çoğu, bu düşünceye prensipte katılır, ancak birçoğumuz hâlâ bir edebi metnin ilk okuma eylemi sonunda kendini açıkça ve tamamen ortaya koyacağını sanıyoruz.

    İlginç ve ironik bir şekilde, edebiyat, bu şekilde hissettiğimiz tek sanat biçimi gibi görünüyor; tek yapmamız gereken, yazarın bu tür bir başarısızlığı temsil ettiğine inanmamıza rağmen, yeniden okumaya etmeye gönülsüz olmamız. Elbette, resim, mimari veya müzik veya dansa yönelik bu tutumu benimsiyoruz. Örneğin, bir resme veya bir heykel çalışmasına bir kez bakmayı seçmiyoruz: aksine, onu satın alıp uygun bir yerde sergiliyor ve tekrar tekrar dönüp tekrar değerlendiriyoruz. Benzer şekilde, iyi müzik eserleri duymayı ya da tekrar tekrar artık her anlamda biliyor olsak da yorulmadan olağanüstü bir dans performansı izlemeyi seviyoruz. Bu yüzden kitapla da aynı şeyi yapabilmeliyiz. Yine de, bu noktayı kabul etseniz bile, Faulkner'ın nev-i şahsına münhasır bir durum olduğunu kabul etmek gerek. Tüm büyük yazarlar ikinci bir okumayı hak etse de, Faulkner sadece hak etmez, bunu yapmayı gerektirir de. Bununla birlikte, dünyanın dört bir yanındaki hayranlarının ifade ettiği gibi, Faulkner’ı bir kez daha okumak buna değer. Faulkner’ı okumak gerçekten zor bir iştir, fakat onu tekrar okurken elde ettiklerimiz bu zorluğun mükâfatıdır.

    3- Karakterlere Odaklanın

    Faulkner, vurguyu teknik , üslup , olay örgüsü ya da temaya değil, karakterlerine yaptı. Bir yazar olarak asıl amacının, “ayağa kalkacak ve toprağa gölgesi düşecek kanlı canlı insanlar yaratmak” olduğunu söyler Faulkner. Daha sonraki yıllarında yaptığı önceki çalışmalardan bahsetti: “İnsanları hatırlıyorum, ama hangi hikâyede olduklarını ya da her zaman ne yaptıklarını hatırlayamıyorum. Geri dönüp, kişinin ne olduğunu çözmek için ona bakmak zorundayım. "Ben karakteri hatırlıyorum." Diğer yazarların eserlerine verdiği cevap da benzer şekilde dayanıyordu: "Ben yazarları değil, karakterleri düşünüyorum" dedi. “Her zaman sadece kim ne yazmış hatırlamasam bile yazdıkları karakterleri hatırlıyorum.”

    Faulkner için kurgusunun merkezi yarattığı karakterler olduğundan, Shakespeare ile Charles Dickens'in olası istisnası dışında başka bir yazar Faulkner'ın kurgusuna yaklaşmanın iyi bir yolu bu kadar etkileyici ve akılda kalıcı karakterler yaratmadı diyebiliriz gönül rahatlığıyla. Peki kim bu karakterler? Ne yaparlar ve düşünürler? Trajik mi, komik mi, acıklı mı yoksa saçma mı, anlamlı mı yoksa önemsiz mi? Neden düşündükleri ve yaptıkları gibi davranıyorlar?

    Bu bağlamda, Faulkner nesli yazarlarının psikolojinin ciddi bir bilim olarak kurulduğu yıllarda ortaya çıktığını hatırlamakta fayda var. Faulkner'ın gençliği ve erken gençlik döneminde Freud büyük ilgi çekiyordu, çok sayıda yazar Freudyen insan kişiliği ve davranış kavramlarını hikâyelerine dahil ediyordu. Bilinçli ve bilinçsiz zihnin etkileşimleri, çocukluk deneyimlerinin yetişkin eylemleri üzerindeki etkisi, benliğin başkaları ile ilişkisi (ve diğer benlerimiz), sağlık ve nevrozun doğası ve nedenleri - tüm bu konular sadece Freud öğrencileri tarafından keşfedilmedi, aynı zamanda dönemin önde gelen kurgu yazarları tarafından da irdelendi. Ve bu yazarların hiçbiri bu meseleleri Faulkner'den daha iyi keşfetmedi. Döşeğimde Ölürken’deki Addie veya Darl veya Jewel Bundren'dan, Ses ve Öfke’de Caddy veya Quentin’den, Jason Compson’dan; Ağustos Işığı’ndaki Joe Christmas karakterlerinden- ve daha onlarca Faulkner karakterinde derlenmiş olabilecek psikiyatrik vaka çalışmalarını bir düşünün. Her bir okurun oynayabileceği büyüleyici bir oyun bu ve Faulkner hepimizi böyle yapmaya davet ediyor.

    4-Zamansız Masalları arayın

    Bazı çağdaş okuyucular Faulkner'ın metinlerini sakıncalı buluyor çünkü bugün ırk olarak veya cinsiyete yönelik olarak kabul edilen ifadeleri ve nitelikleri içeriyor yazarın eserleri. Faulkner'ın bugünün standartlarına göre ırk ve cinsiyete (hükümet ve ekonomi ve diğer birkaç konuya ilişkin) bakış açısının oldukça muhafazakâr olduğu inkâr edilemez; ancak, beyaz bir güneyli olarak Faulkner’ın bulunduğu yer ve zamanda, birçok ailesi üyesi ve yakın arkadaşlarına kıyasla çok daha ilerici olduğun, “liberal” olsa bile, çağdaşlarının çoğunun önünde oldukça önemli olduğunu inkar edemeyiz. Bugün antidemokratik bulduğumuzu düşünerek Shakespeare'i okumayı reddetmemiz utanç verici olurdu; Faulkner'ı bugün kabul edemeyeceğimiz bir dil ve fikirler bütünü içerdiği için reddedersek bizim için büyük bir kayıp olur bu.

    Faulkner, en tarihi romancılardan biridir. (Requiem for a Nun adlı eserinde Gavin Stevens tarafından ifade edildiği gibi) “Geçmiş asla ölmedi, hatta geçmişte bile değil” fikrine sadık kaldı Faulkner. Yazar, bu gerçeğin farkındaydı, çünkü Amerikan Güneyinde doğup büyüdü; ulusumuzun geçmişte, özellikle köleliğin ve İç Savaşın trajik olayları ve sonuçlarına, ve daha genel olarak sınıf, cinsiyet ve ekolojiyle iç içe daha geniş çaplı ırk sorunlarına maruz kaldığı bir zamanda yaşadı. Bazı Faulkner karakterleri (bazı Güneyliler gibi) bölgelerinin trajik düzenlerinden kopmayı başarır, bazıları ise bunu başaramaz. Ve kitapları, iki tür arasında bir diyalog ya da bir tartışma gibi de düşünülebilir.

    Faulkner birçok bakımdan gerçek bir Güneyli yazar olmasına rağmen yalnızca bir Güneyli yazar değildir. Bundan çok daha büyük ve daha iyidir. Bir zamanlar yayıncısı Malcolm Cowley'e yazdığı gibi, "Ana materyalim Güney'in benim için çok önemli olmadığını düşünmeye meyilliyim." Faulkner, asıl ilgisinin evrensel olan değerlerle, “insan kalbinin kendisiyle çelişen eski, en eski öyküsünde”, “miras aldığımız ve sanki hiç yaşanmamış gibi her defasında yeni baştan yaşadığımız sonsuz mücadelelerde” olduğunu açıklamaya devam etti. " Tabii ki, Faulkner'ın görüşüne göre, bunlar daha önceden de olmuştu ve tekrar olacaktı.

    Öykülerini Amerikan Güney'in bölgesel ortamının üstündeki evrensel insan deneyimi alanına yükseltmek için Faulkner, neslinin diğer yazarları gibi, TS Eliot'un "mitos çözümlemesi yöntemi" olarak tanımladığı ve Eliot'un açıkladığı gibi bir anlatı stratejisi kullandı: yazar, çağdaş bir hikâye ile eski, tanıdık bir efsane veya anlatı arasında bir paralellik kurar. Eliot'un pratik konusundaki kesin makalesinde bahsettiği tekniğin en ünlü örneği, 1904'te Dublin'de kurulan Leopold Bloom'un eylemlerini ironik bir şekilde Ulysses'in kahramanca yapıları çerçevesinde yerleştiren James Joyce'un “Ulysses”'i ve Homer’in Odysseia’sıdır. Mitos yönteminin diğer iyi bilinen kullanımları arasında John Steinbeck'in 1935'lerde köylülerin batıya göçünü İbranilerin Mısır’dan göçüne bağlayan “Gazap Üzümleri” bulunabilir. Hikâye anlatmanın bu tarzda Faulkner'ın neslinin ötesinde devam ettiği görülür; örneğin Francis Ford Coppola, Joseph Conrad'ın Karanlık Yüreği adlı eserinin modernizasyonunu “Kıyamet” adlı filmle başarmıştır.

    Faulkner'ın eski mitleri ve anlatıları öykülerine dahil etme konusundaki düşkünlüğü, başlangıç ve yolculuk motiflerinin, İncil materyalleri, özellikle Eden ve Mesih hikayeleri ve Shakespeare tarzı imalarının kullanılmasında belirgin olarak görülür. Mitos çözülemesi yönteminin diğer uygulayıcıları gibi Faulkner da tarihin döngüsel bir bakış açısını ve insan doğası ve deneyiminin ortaklığını ima etmek için bu tür yeniden anlatımları ve paralelleri kullanır. Kurgusal Yoknapatawpha ilçesinin çizdiği coğrafi harita gibi, Faulkner'ın insani durum haritası Jefferson’da (Güney) başlıyor, ancak daha geniş bir dünyaya yöneliyor.

    5- Hikâyeyi Size Ait Hâle Getirin

    Kolayca elde edilen cevaplar ve hikâyenin sona bağlanması gibi durumlar Faulkner'ın romanlarında karşımıza çıkmaz. Nitekim, 20. yüzyılın başlarındaki diğer modernistler gibi, Faulkner da basit bir kronoloji ile (başlangıç-gelişme- son) hazırlanan “iyi yazılmış roman” tarzındaki geleneksel roman fikrine ön cepheden bir saldırı başlattı; birleşik eylem, basit ve genellikle sığ karakterler yaratmakla kabul gören bir roman tarzını, sadece hikayeyi anlatmakla kalmayıp aynı zamanda aktif bir şekilde her şeyi bilen bir yazarın pasif bir katılımcı olarak sorgulamayı isteyen ya da ümit eden değil de kenarda beklemek isteyen okura sunması olarak kabul edilen tarzı bir kenara itti.

    Bu son nokta, Faulkner'ın anlatı tekniğini ve amacını anlamak için önemli bir anahtardır. Faulkner, okuyucunun yaratıcı çabada yazarla ortak olmasını ister (bu nedenle sadece hikâyeyi kendi adına yorumlamakla kalmaz, aynı zamanda ayrı telleri ve parçaları bir araya getirip birleştirerek sıraya sokmak ister). Wallace Stevens’ın şiiri “Karatavuğa Bakmanın On Üç Yolu”na atıfta bulunarak yazarın kullandığı tekniğin bir kara kuşa bakmanın 13 farklı yolu ile karşılaştırılabileceğini söyleyebiliriz. Faulkner’ın okuyucunun 14. Yolu bulabilmesini beklediğini söyleyebiliriz.

    Yüzeyde bu Faulkner tarzı belirsizlikleri ve muğlaklıkları, yazarın zor olmasının sadece bir başka yönü gibi görünse de, gerçekte, işinin en güçlü ve en olumlu özelliklerinden birini temsil ediyorl. Daha önce Faulkner'ın pasif değil katılımcı okurları takdir ettiği belirtilmişti. Ve Faulkner'ın romanları enerjik, zeki, hevesli okuyuculara ne de güzel bir ödül sunar! “Bana yaratıcılıkta bir ortak olarak katıl” der Faulkner, “Hikayeyi keşfetmeme, sıralamama ve anlamama yardımcı olun. Bu karakterleri ve eylemleri ne yapacağınızı düşünün. Hikâyeyi kendiniz için yorumlayın. Kendi sonunuzu yazın.”

    Okuyucular da sanatçıdır ne de olsa."
  • BESSEMYONOV:
    Hiçbir şey yokken böyle oflanıp poflanmaz. Babanı dinlemek zor geliyor galiba, ha? Kendi keyfimiz için değil, siz gençler için konuşuyoruz. Bizden geçti artık, yaşama sırası sizde. Ama insan size bakınca nasıl yaşamak istediğinizi bir türlü anlayamıyor. Niyetiniz ne? Bizim düzenimizden hoşlanmıyorsunuz, bunu görüp anlayabiliyoruz… Peki ya siz nasıl bir düzen düşündünüz? Sorun bu değil mi? Hah…
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    Her Gün, çok uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Sonunda kitaba başladım ve neredeyse bir solukta bitirdim. Çok akıcıydı ve hiçbir sayfasında sıkılmadım.

    Konusundan biraz bahsedecek olursam: her gün farklı bir insanın bedeninde uyanan bir başkarakterimiz var. Bir gün yine Justin isimli bir gencin bedeninde uyanıyor ve onun bedeninde, onun hayatındayken bir kıza âşık oluyor. Her gün farklı bir kişiliğe bürünse de engelleri hiçe sayıp kızı görmeye çalışıyor. Ve elbette karşısına bir sürü sorun vs. çıkıyor.

    Kitaba dair en sevdiğim şey olay akışından ve karakterlerden ziyade, kitabın vermek istediği güzel mesajlardı. Çünkü birçok kitabın aksine sevmek için gerekenlere değil, gerekmeyenlere değinilmişti. Ben çok severek ve keyif alarak okudum, tavsiye ederim. Keyifli okumalar:)

    "Hiçbir şey istemediğimde her şey çok daha kolaydı.
    İstediğinizi elde edemediğinizde zalimleşebiliyordunuz."
  • https://anonimsin.com/Egolu_09

    1)dert dinlenir
    2)istediğinizi sorun merak ettiğiniz ne varsa
  • Sovyet yönetmen Andrei Tarkovski, 10 Temmuz 1984 günü Milano’da yaptığı basın toplantısında, artık ülkesine dönmeyeceğini, ancak hangi ülkede kalmak istediğine henüz karar vermediğini açıkladı. 52 yaşındaki yönetmen, 20 yıllık sinema uğraşında altı büyük film gerçekleştirebildiğini, ülkesini, dilediği yoğunlukta çalışma olanaklarına erişemediği için terk edeceğini açıkladı. Tarkovski, 18 aydır İtalya ve İsveç’te çalışmakta, ayrıca 1983 sonbaharında Londra Covent Garden Kraliyet Operası’nda Mussorgski’nin Boris Godunow’unu sahneleyerek, sanat yaşamında ilk kez opera yönetti.

    Sinemaya görüntü, müzik, kurgu, resim, happening sanatları yanı sıra, derin bir edebiyat ve felsefe birikimi getiren, Batılı yazar-yönetmenler Fellini, Bergman, Herzog, Fassbinder, Bunuel, Saura, Bill DouglasTa karşılaştırıldığında Tarkovski’nin yalnız kendi birikimini değil, tüm Rus yazınının birikimini sinemaladığını saptıyoruz.

    Tarkovski, hem sosyalist, hem de kapitalist düzeni yadsıdığını, her iki düzene de filmsel şiirle karşı çıktığını söylüyor. “Neşeli insanlar beni yanıltır, onlara hiç tahammülüm yok. Ancak hiçbir pürüzü olmayan ruhlar neşeli olabilir, çocuklar ya da çok yaşlılar. Ama neşeli insanlar hiç de bu nitelikte değil. Kanımca neşe, insanın ancak çevresini, içinde yaşadığımız koşulları kavrayamamasından kaynaklanıyor”. “Nostalghia”, diyor Tarkovski “yalnızca memleket hasreti değil. Rusça’da nostalghi bir hastalık, öldürücü bir hastalık anlamına gelir. Andrei, ülkesinden uzak bir hastalığa tutulmuştur. Giderilmesi olanaksız bir özlemin hastasıdır. Neyi özler? Gerçeği, gerçek yaşamı özler.” (Tarkovski’nin Le Monde’da yayımlanan konuşmasından.)



    Kasım 1983’te, gazeteci ve psikiyatrist İrena Brezna, (Basel) Tarkovski ile Londra’da (belki Rusça bildiği için) bir söyleşi yapmayı başarmış. Gazetecinin yönelttiği güncel feminizmi vurgulayan sorulara hiç katılmıyorum, ancak Tarkovski’nin yanıtlarını Türk okuru için de ilginç bulduğumdan bu söyleşiyi çevirmek istedim.

    Brezna: Sovyetler Birliği’nde ünlü olmanızın mutlak bazı ayrıcalıkları var, sakıncaları da var mı?

    Tarkovski: Ünlü olmak ve tanınmak gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor. Kendi ünüm konusunda hiç kafa yormadım. Ün, benim için anlamsız.

    Brezna: Sanki ün sizi rahatsız ediyor. İlişkilerden kaçmıyorsunuz. Hemen hemen hiç görüşme yapmıyorsunuz.

    Tarkovski: Gazetecilerle görüşerek, şöhretlerinden yararlanmak isteyenler var. Ben onlardan değilim. Aksine hiç sevmem söyleşileri. Yaptığım söyleşilerden sonra yayımlanan konuşmaların hiçbirini beğenmedim. Beni övdükleri için değil, konuştuğumuz dışında, bambaşka şeyler yazdıkları için. Ünümden dolayı ilgi çeken bir kişi olma duygusu, beni her zaman tedirgin ediyor. Adeta öfkeleniyorum.

    Brezna: Konuşmamızın çıkış noktasının hiç de iç açıcı olmadığını mı anlatmak istiyorsunuz?

    Tarkovski: Hep böyle. Yapılacak bir şey yok. Zaten çıkış noktası ne demek? Siz ve benim için böyle bir şey söz konusu değil. Ortada yalnız sizin benimle görüşme isteğiniz var. Ben de bütün gücümle size karşı direneceğim.

    Brezna: Bizi bağlayan hiçbir olgu yok demekle yanılıyorsunuz. Filmleriniz var. Bu söyleşi sizinle konuşabilmek için bir vesile. Sizi tanımak istiyorum. Ama size ulaşmak oldukça güç.

    Tarkovski: Ama ne yazık ki, bütün güçlükleri atlatabildiniz. Diğer gazeteciler gibi bu güçlüklere takılıp gelmeyebilirdiniz. Ama geldiniz.

    Brezna: Evet, sizi bir kale gibi kuşattım. İşte şimdi buradayım ve nasıl konuşacağımı bilemiyorum.

    Tarkovski: Yalnızca doğallıkla konuşun, yeter.

    Brezna: Filmlerinizi duygularımın derinliğinde algılıyorum. Olaylara bakışınız da bana yabancı değil. Ancak, kadın olarak filmlerinizde kendimi göremiyorum. Yapıtlarınızda kadın ancak geleneksel bir rol oynuyor. Siz yalnız erkeğin dünyasını yansıtıyorsunuz. Ve erkeğin bakış açısından, kadın ancak bilmece. Seven, erkeği anlayan ve tüm varoluşu ancak erkekle ilişkisinde beliren bir kadın var filmlerinizde.

    Tarkovski: Bu konuyu hiç düşünmedim, kadının iç dünyasını demek istiyorum. Kadına, kendine özgü bir iç dünya sunmak çok güç, bunu yapmak da istemiyorum. Kadının bir iç dünyası var, ama kanımca kadının iç dünyası, birlikte yaşadığı erkeğe sıkı sıkıya bağlı. Bence kadının yalnız olması hiç de doğal bir durum değil.

    Brezna: Ya yalnız bir erkek, bu doğal mı?

    Tarkovski: Yalnız bir erkek, yalnız olmayan erkekten daha doğal. Bu nedenle benim filmlerimde kadın ya yok ya da yalnız erkek dolayısıyla var. Yalnız iki filmimde kadın var: Aynada ve Solaris’te. Burada da kadın tabii erkeğe bağımlılığı dolayısıyla var. Siz kadının bu rolünü yadsıyor musunuz?

    Brezna: En azından kendimi o kadında göremiyorum.

    Tarkovski: Birlikte yaşadığınız erkekten, yaşamını sizinkine bağımlı kılmasını mı bekliyorsunuz?

    Brezna: Hiç değil. Ben kendi dünyamı yaşayayım, erkek kendi dünyasını yaşasın.

    Tarkovski: Bu mümkün değil. Kadın ve erkek kendi duygularını yaşıyorlarsa, onları bağlayan hiçbir şey kalmaz. Kadın ve erkeğin iç dünyalarının müşterek bir dünya oluşturmaları gerekir. Bu gerçekleşmezse, kadın ve erkeğin beraberliği mutsuz, uyumsuz ve giderek ölmeye mahkûmdur. Bir kadının erkeğini değiştirmesi bana çok garip geliyor. Önemli olan onun kaç erkeğin karısı olması değil, önemli olan bir ilke. Kadın, bu ilişkileri, bu evlilikleri bir hastalık gibi çeker. Yani kadın bir hastalığa tutuluyor, sonra diğerine, sonra gene bir diğerine. Sevgi, öylesine bütün bir duygudur ki, bir kez daha yinelenmesi olanaksızdır. Ne durumda olursa olsun, olanaksızdır. Kadın, bu duyguyu yineleyebiliyorsa, o zaman sevgi onun için anlamsız demektir.

    Brezna: Kadının doğasını bildiğiniz kanısında mısınız?

    Tarkovski: Bu konuda bir düşüncem var, tıpkı sizin gibi.

    Brezna: Ama ben kadın olarak kendimi derinliğimden tanıyabiliyorum.

    Tarkovski: İnsanın yargıya varabileceği en zor olgu kendisidir. Kendi dünyasını koruyabilme çabası gösteren kadınlara şaşıyorum. Bence kadın olmanın anlamı, kadınsal sevginin yeteneği, onun özverisinde yatar. Kadının büyüklüğü de bu. Böyle kadınlara saygı duyuyorum. Böyle kadınlar da tanıyorum.

    Brezna: Söyleyecek söz bulamıyorum. Size göre kadının varoluşu ancak erkeğe olan sevgisinde anlam kazanıyor.

    Tarkovski: Böyle bir şey söyledim mi? Yalnızca kadın-erkek ilişkisinden söz ettik. Henüz bu durumu açıklığa kavuşturamadım, siz beni saldırganlıkla suçluyorsunuz.

    Brezna: Yeterince söylediniz, bunu siz de biliyorsunuz.

    Tarkovski: Ben yalnız, seven bir insanın artık kendi iç dünyasını içinde saklı tutamayacağını söyledim. Sevdiği insanla kaynaşacaktır çünkü dünyası, başka bütünlük oluşturacaktır.

    Kadını bu ilişkisinden soyutlarsak, ilişkiyi de yıkmış oluruz. Kadın da hemen doğrulup beş dakika sonra yeni bir yaşama başlayamaz. Çünkü kadının iç dünyası, erkeğe olan duygularına bağlıdır. Bence de kadının iç dünyası, tümüyle erkeğe olan duygularına bağlı olmalıdır. Kadın, sevginin simgesidir. Ve sevgi de, insanın sahip olduğu en büyük değerdir. Burada değer sözcüğünü hem nesnel, hem de soyut anlamda, tüm duyguları kapsayan anlamında kullanıyorum. Yaşama, anlamını veren kadındır. Kurtarıcıyı doğuran Meryem’in, sevginin simgesi oluşu bir rastlantı değil. Kadınlarla bu konuyu konuştuğumda, sanki saygınlıkları ellerinden alınacak duygusuna kapıldıklarını görüyorum. Bence bu kadınlar, gerçek saygınlığı ancak kendilerini erkeklerine tümüyle adadıkları zaman elde edeceklerini unutuyorlar. Gerçekten seven bir kadın, sizin yönelttiğiniz soruları yöneltmez.

    Brezna: Ben, insanın hem sevebileceği hem de aynı zamanda kendi iç dünyasını koruyabileceği kanısındayım. Ve korumak zorundayım da. Kadın, kendi yolunu erkeğin yolu olarak seçerse, kaybeder. Elleri boş kalır. Bu eski, çok eski bir tuzak. Ben de zaman zaman, sevgi içinde bütünleşmeye eğilim gösteren bir kadınım.

    Tarkovski: İyi ki öylesiniz. Bu duygunuzla övünebilirsiniz. Ama benim kadından zorla bunu istediğimi sanmayın. Güç kullanarak sevgi kazanılmaz. Bu nedenle görüşüm hiç kimse için tehlikeli değil.

    Brezna: O halde sevgi ya var ya da yoktur.

    Tarkovski: Evet ya var ya da yoktur. Ve sevgi olmazsa, hiçbir şey olmuyor demektir… İnsan yavaş yavaş ölüme gidiyor demektir. Ben yalnız kendi düşüncemi aktarıyorum. Tabii herkesin kendi dünyasını yaşadığı, ilişkilerin soğuklaştığı, bencilleştiği durumlar var. Belki böylesi durumlar daha da kolay. Böylesi ilişkiler daha az sakıncalı. Ve feminizm akımı bu doğrultuda. Gerçekten de bu ve benzeri konularda tartıştığım kadınların tümü, kadın olmanın olağanüstülüğünü kavramamışlar. Her zaman şaşırttı bu durum beni, çünkü kadının iç dünyası, erkeğin iç dünyasından çok başka. Kanımca kadın, bu özelliğinden dolayı erkeğe bağımlı olmadan yaşayamaz. Erkeksiz yaşamaya başladığında, örgensel yaşamını yitirir. Toplumda dilediği yere gelebilir, bir erkeğin işini de üstlenebilir, ama bunlar onu kadınsal kılmaya yeter mi? Hiçbir zaman yetmez.

    Feministlerin neyi amaçladıklarını anlıyorum: Artık sorumluluklarını istemiyorlar. Her zaman ezildiklerini ve eşit haklar kazanarak bu durumdan kurtulacaklarını sanıyorlar. Kavrayamadıkları durum şu: İnsan, kadın ya da erkek, gerçekten yürekten bağımsız olmak istiyorsa, zaten bağımsızdır, özgürdür; özgürlüğü kendisi seçtiği için özgürdür, özgürlükçü bir ülkede yaşadığı için değil.

    Bireyin özgürlüğü, ülkesinin özgürlükçülüğüne bağlı değil, kendi seçimine bağlıdır. İnsanların gerçekleştiremedikleri yaşam özlemlerini başkalarının suçu gibi görmeleri beni her zaman öfkelendirir. Bağımsız olmadığını söyleyen kişilere öylesine öfkeleniyorum ki. Bağımsızlığı istiyorsan, bağımsız ol. Seni engelleyen kim? Mutlu olmak istiyorsan. Ama mutsuzsan, mutlu ol.

    Kadının uzun bir dönem süresince, dünya politikasının önemli olaylarından dışlandığı şüphesiz. Bu tabii haksız bir durum. Ama günün birinde kadın tüm toplumsal yaşama katıldığında ne olacak bilemiyorum. Buna karşı olmadığımı vurgulamak isterim. Kadının toplumsal yaşama tümüyle katılmasından yanayım. Ama bana öyle geliyor ki, kadın o durumda kendi dilediği konumu bulamayacaktır.

    Brezna: Düşüncenize katılıyorum. Erkek yargıları dünyaya egemen olduğu sürece, kadın konumunu bulamayacak… Erkeğin başarısı ölçüt olduğu sürece…

    Tarkovski: Yanılıyorsunuz. Beni önemli bir kariyer sahibi kadın kadar rahatsız eden hiçbir şey yok. Erkek olarak haklarımın sınırlandırıldığını sandığımdan değil. Kadının bu durumu bana hiç doğal gelmediği için. Bence böyle bir kadın, görmezliğe gelmesi gereken bir yola sapmış. Ancak erkekle yanlış bir rekabet onu bu yola sürüklemiş olabilir… Affedersiniz, adınız ne?

    Brezna: Irena.

    Tarkovski: İrena, dinleyin. Siz kadınsal doğanızdan hoşnut olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Brezna: Yanlış anlıyorsunuz.

    Tarkovski: Şimdiye dek süregelen kadın-erkek ilişkileri dışında yeni ilişkiler olamaz ki. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli; istesek de istemesek de. Belki herhangi bir gezegende tek cinsiyetli ya da beş cinsiyetli bir dünya varolabilir ve böylesi bir oluşum o gezegenin varlığının sürebilmesi için zorunludur. Belki böylesi bir gezegende hem bedensel hem de duygusal sevgi için beş varlığa gereksinme vardır. Ama yeryüzünde iki varlığa gerek var. Her zaman bu durum unutuluyor. Neden bu gerçek unutuluyor, bilmiyorum. Haktan, durumdan, bağımsızlıktan söz ediyoruz, ama kadının kadın, erkeğin erkek olduğundan hiç söz etmiyoruz.

    Brezna: Öncelikle kadını erkeğe bağımlı kılmanızı anlamıyorum. Ayrıca kadını sevgi, fedakârlık gibi kavramlarla erkeğe bağlamak istiyorsunuz. Oysa bana öyle geliyor ki, siz kendiniz sevgi ve fedakârlığa susamışsınız, ama sanki bu duyguları yaşamaya yeteneğiniz yok.

    Tarkovski: Bilmiyorum. Olabilir. Bu konuda kesin bir yargıya varmam güç. Ayrıca sizin kurduğunuz tümceleri kurmak bana çok güç geliyor. Belki de kişisel yapınız benimkinden çok başka. Kendinizden beklentileriniz başka. Görülüyor ki siz benim Ayna filmimdeki anne değilsiniz. Ayna filmi benim annemi anlatır. Gerçeğe dayanan bir öykü, kayıtsız. Belki de haklısınız, bu filmde kendinizi göremediniz.

    Brezna: Stalker ve Solaris filmlerinde insanlığın sorununa genelde bakışınız beni çok etkiledi, bu sorunu filmsel irdeleyişiniz. Bu söyleşiyi yapmamın nedeni bu. Solaris filminde aşkı da çok olağanüstü ve ince anlatıyorsunuz. Ama Chari’nin tek gücü sevgi. Yaralandığı tek nokta da gene sevgi.

    Tarkovski: Siz yara almak istemiyorsunuz. Hiçbir yarası açılmayan bir insan olarak kalmayı yeğliyorsunuz.

    Brezna: Bir an için düşünün. Kendinizi bir kadının yerine koyun. Yüzyıllardır hep başkaları için varolmaya koşullandırılmışsınız. Hiçbir zaman kendiniz olamamışsınız. Büyük bir yük değil mi?

    Tarkovski: Erkek olarak ayakta kalabilmek de, kadın olarak ayakta kalabilmek kadar güç. Bütün mutsuzluk, tüm sorun başka yerden kaynaklanıyor. O da şu: Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, kitlelerin genel düşünsel düzeyi çok yetersiz. Bugün gözümüzü yumup yarın uyanmayacağımızı da biliyoruz. Herhangi bir akıl hastası bir düğmeye basarsa, üç adet bombanın gezegenimizdeki yaşama son verebileceğini de biliyoruz. Bütün bu gerçeklerin bilincindeyiz, ama onları gene de unutuyoruz. Akılsal ve tinsel ilgilerimiz o denli maddesel varlığımızın esiri ki… hiçbir zaman aklımıza gelmemesi gereken sorunlarla ilgileniyoruz. Bu denli toplumsal sorunun varlığı, ne denli akılsızca davranmış olduğumuzun kanıtıdır. Akılsal ve tinsel açıdan doyum kazanmış bir kadın, hiçbir zaman erkeğin gölgesinde kaldığını, ya da onun esiri olduğunu düşünemez. Tıpkı kadın gibi, aynı doyumu sağlamış erkek de, kadını zorlamayı hiçbir zaman aklından geçirmez. Oysa siz getirdiğiniz örneklerle beni böylesi yanıtlara zorladınız. Bu tür sorunların açıklanması bizi hiç de ilgilendirmemeli. Çünkü bu sorunlar, bizim akıldan yoksunluğumuzun belirtileri. Akılsal zenginlikleri şaşılacak boyutlarda kadınlar da tanıdım. Bu tür kadınlar böylesi sorunları hiç büyütmez, aksine öylesi bir ruh zenginliğine sahiptirler ki, öylesi bir moral [ahlaki] güçleri vardır ki, her erkek önlerinde diz çökmeye hazırdır. Ayrıca böyle kadınların önünde diz çökmek ayıp değil, bir şereftir. İşte sorun burada. İlişkileri açıklamaya çalışmak, kötü bir çıkış noktasıdır. Bu konuda çaba harcamak, hoşnutsuzluğumuzun belirtisidir, yoksa eşitlik aramanın değil. Bu ikisi çok ayrı konular. Bence, bugün kadın korkunç bir duruma sürüklenmiş. Gerçekten seven bir kadın bu tür sorular yöneltmez. Bunlar onu ilgilendirmez bile.

    Brezna: Gerçekten seven kadın, sevgisini bir erkekte toplamaz, tüm dünyaya dağıtır. Nükleer savaşın dünyayı tehdit ettiğini söylediniz. Nükleer silahlar erkeklerin önderliğindeki bir dünyada üretilmiştir.

    Tarkovski: Madame Curie’nin katkısını da unutmayalım.

    Brezna: Sorumlular dünyamıza egemen olan erkeklerin gücü. Kadının, kadınsal içgüdülerine egemen olacağı bir dünya, belki de bu apokaliptik sonuca varmazdı. Böyle bir dünyada kadının sorumluluğunu taşımayıp, kendisini sevgiye ve bir erkeğe atamasını nasıl düşünebiliyorsunuz?… Erkeğin, kadının sıcak sevgisiyle gezegenimizi perişan etmesine seyirci mi kalsın?…

    Tarkovski: Bu korkunç, korkunç bir varsayım. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama, söylediklerinize şaşıyorum. Erkeğin dünyamız hakkında aynı duyguları taşımadığını mı sanıyorsunuz. Erkeğin bu dünyanın efendisi olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Brezna: Ya kim?

    Tarkovski: O

    Brezna: Nerede o?…

    Tarkovski: (Eliyle yukarıyı gösteriyor). Görüyor musunuz söyleşi nereye varıyor. Sonuçları tartışıyoruz, nedenleri tartışacağımıza. Önemli nokta şu: İnsan, varoluşunun temel nedenini kavramamışsa, bu dünyaya neden geldiğini ve ömrünü neden burada yaşadığını bilmezse, o zaman işte dünya zorunlu olarak bugün içinde bulunduğumuz koşullara sürüklenmiş demektir. İnsanlık, daha “aydınlanma çağında” hiç ilgilenmemesi gereken konularla ilgilenmeye başladı. Maddesel dünyaya eğilmeye başladı. Bilmek, öğrenmek isteği, insana, özellikle erkeğe egemen oldu. Ayrıca kadın, erkek kadar bilime susamış değildir. Peki, ne oldu?… İnsanlar, kör gibi çevrelerini ellemeye başladı. Ellerinden başka çevrelerini algılayabilecek uzuvları yokmuş gibi davrandı. Bu dünya ile ilgili o denli şey öğrendik ki, toplumsal bir uyum kazanmamız, mutluluğumuz gerekirdi. Hayır. Tam aksi. Yeryüzü hakkında ne kadar çok bilgi edinsek, bununla uğraşan uzmanlarımız giderek atalarımızın bildiklerinden daha azını kavradığımızı saptıyor. Bizler, yanılgıların gücü altındayız. Yeryüzü üzerine çok şey bildiğimize karar verdik. Ama, hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kesiti üzerine bildiklerimiz, bütünü için yetmiyor, çünkü yeryüzü sonsuz. Kanımca insanın varoluş amacı, bilip tanımakta yatmıyor. Bu insanın entelektüel görevi. Ama temel sorunu değil. Varolmanın temel sorunu, yaşamın anlamını kavrayarak yaşamakta. Örneğin atomun bölünmesiyle yeni bir enerji kaynağı buluyoruz ve bu enerjiden nasıl yararlanıyoruz?.. Atom bombası yapıyoruz, intihar silahı. Söylemek istediğim, buluşları olumlu yönde kullanma yeteneğinden yoksunuz. Bunun da nedeni, insanın niçin yaşadığını bilmemesi. Bilim adamı, yaşamının anlamını, buluşları gerçekleştirmekte görüyor. Bu, gerçeğe pragmatik bir yaklaşımdır. Sanatçı, sanat yapıtları gerçekleştirmek için yaşıyor. Herkes üzerine düşen görevle yaşıyor, bir görevin parçalarıyla ve eşitsizliği algılıyor, birbirine gıpta ediyor. Oysa, her insan, yaşamının anlamını kavrayıp, buna göre yaşamalı. Bu doğrultuda herkesin hakkı var ve herkes eşit haklara sahip: Sanatçı, işçi, papaz, köylü, çocuk, köpek, erkek ve kadın.

    Yaşamın anlamını keşfedemezsek, onu-bunu kurcalamaya başlayıp sorunlar yaratırız. Bu sorunlar, yaşamın anlamını kavrarsak, hiçbir zaman ortaya çıkmayacak. Benim görüşüm bu. Başlangıçta, her şey yerli yerinde. Uygarlığımızın içine düştüğü çıkmaz, bir oransızlıktan kaynaklanıyor. İki kavram uyumsuzluk içinde: Maddesel ve ussal gelişim. Bu, insanın kendisini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya karar vermesiyle başlamış. Toplu mumuz, bu yanlış temel üzerine kurulu. İnsanlar birbirleriyle bir sevgi, dostluk, düşünce alışverişi dürtüsüyle ilişki kurmuyor, tabii yaşamını sürdürebilmek için. Ama, ben insanın başka türlü de yaşamını sürdürebileceğine inanıyorum: İnsan olduğu için, hayvan olmadığı için. Eski toplumlarda, insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı ve akıl almaz sonuçlar elde ettiği toplumların yaşadığını biliyoruz. Örneğin Sanskrit yazılarında uygarlıkları saptanan Doğu kültürleri ussal ve nesnel yaşam arasında bir uyum sağlamayı başarmıştır. Bu kültürlerden kalan belgeler, uygarlığın eski çağlarda doğru yönde gelişebildiğini de göstermektedir. Bu uygarlıkların neden ortadan kalktığı sorusu yöneltilebilir. Başka kültürlerin oluşması, onlara düşmanlık beslemesi ve gelişmelerini engellemesi onları yok etmiş olabilir. Bilmiyoruz. Ne olursa olsun, insan yeryüzüne, düşünsel açıdan kendi kendini inşa etmek için geldiğini, içindeki ‘kötülüğü’ yenmesi gerektiğini, bencillikten kaynaklanan ‘kötülük’ dediğimiz duyguyu yenmesi gerektiğini kavramak zorundadır. Bencillik, insanın kendi kendini sevmediğinin belirtisidir, kendi kendini kavramadığının ve sevgi kavramını yanlış anladığının kanıtıdır. Tüm kavram ve olguların deformasyonu burada yatar.

    Bilim dünyamızın budalalığı, yanılgısı ve giderek artan olumsuz sonuçları, kadının gerektiği anda dümene geçmemiş olmasında değildir. Bu olumsuz sonucun nedeni, insanlığın düşünce düzeyinin gereken yüksekliğe ulaşamamış olmasındandır.

    İnsanlık yeni enerji kaynakları arayacağına, düşünce değerlerini yüceltme doğrultusunda çalışsaydı, düşünce enerjisi arasaydı, bugün konuştuğumuz sorunlar var olmayacaktı. O zaman insan daha uyumla, akılsal, düşünsel bir gelişimin denetiminde gelişecekti. Akılsal gelişim sürecinin, entelektüel süreç gibi insanı tek yönlülüğe sürüklemeyeceği kanısındayım. Çünkü akılsalcılık, aynı zamanda uyumluluk kavramını da içerir. Bunun dışında her şey, siz ne kadar haklı da olsanız, ikinci planda kalır. Filmlerimde kendinizi bulamadıysanız, bu benim haksız olduğumu göstermez. Anlatmak istediğim kadının gerçeğini yansıttım ben.

    Çok önemsiz sorunlarla uğraşıyoruz ve bugünün krizli dünyasını kurtardığımızı sanıyoruz. Oysa yanılgıya düşüyoruz. Kanımca bu tür sorunlarla uğraşmak tehlikeli. Bizi temel sorundan uzaklaştırır: Akılsal düzeyde sürdüreceğimiz mücadeleden. Akılsal/tinsel mücadele her alanda veriliyor. Bu nedenle herkes bu mücadeleyi anlıyor. Hiç eğitim görmemiş ama yüce ruhlu bir insan, temel sorunun nerede yattığını kavrar.

    Gerçek sorumluluğunu kavramış bir insanın, temel sorunları yoktur. Yaşamın anlamını bilerek, yeryüzünde yaşama karşı görevimizi yerine getirerek, yaşamak istiyoruz. Ama çoğunlukla başaramıyoruz. Henüz yeterince güçlü değiliz. Bu yolu seçmek ve bu yolda yürümek önemli. Bu temel sorunumuz çözümlenmedikçe, peşimizi bırakmayacaktır. Acı olan, günümüz uygarlığının çıkmazıdır. Toplumu akılsal düzeyde geliştirebilmek için zaman gerek. Oysa zamanımız yok. İnsanın geliştirdiği teknik, artık kendi düğmeleriyle çalışıyor. İnsanlar ve politikacılar, kendi yarattıkları sistemin tutsağı oldular. Onları bilgisayarlar yönetiyor. Bilgisayarı devreden çıkarabilmek için kafaca çaba harcamak gerek. Bunun için de yeterli zaman yok. Tek umut, insanın bilgisayarı devreden çıkaracağı an, kafaca aydınlanmasında.

    — Tarkovski: “İnsanlar ve Politikacılar Kendi Yarattıkları Sistemin Tutsağı Oldular”
    Tezer Özlü
    Milliyet Sanat, 1 Ağustos 1984
  • Bu gece bir kez daha gördüm ki kaliteli okur lazım bize kitaptan konuşabilen ...
    Evet sitem doluyum çünkü yolunuzu kaybettiniz bir çoğunuz. Tutarsızlaştınız.

    Sabah birisi takipe takip istedi diye eleştirdiniz akşam kendiniz beğeni kasmak istediğinizi belli eden post yazıp yorum yaptınız.
    Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...

    Bu uygulama kitap uygulaması. "En az 200 beğeni istiyorum hadi beni mutlu edin " yazıları yazma yeri değil. Kızabilirsiniz, takipten de çıkabilir hatta engelleyebilirsiniz de sözüm yok ama kitap okuyup da bilgine yakışır şekilde davranmadığınız müddetçe o eleştirdiğiniz kitaptan uzak dediğiniz kişilerden farkınız yok.

    Amacınız beğeni kasmak ise ben her saniye beğenirim sorun da değil ama önce birilerini eleştirip ardından bunu siz yaparsanız toplum nezdinde değeriniz sarsılır. Ağır konuşmuş olabilirim kırdıysam özür dilerim ama maalesef bazı şeyleri farkedip öyle davranın. İyi geceler
  • 1. Düzenli kitap okuyan birinin sıkılması söz konusu olamaz. Evde, otobüste, metroda canınızın sıkıldığını hissettiğiniz bir anda, bir kitabın kapağını açmak sıkıntınızı gidermeye yetecektir.
    2. Vizyona girmemiş filmler hakkında, ahkâm kesebilirsiniz. Çünkü siz kitabını okumuştunuz. 3. Düzenli olarak kitap okuyan birinin kelime dağarcığı gelişecektir.
    4. Ayrıca hafızanızda her duruma uygun düşen alıntılara sahip olursunuz.
    5. Her kitap size başka hayatlar, başka insanlar, başka karakterler hakkında yeni bakış açıları kazandıracak. Böylece empati yetiniz gelişecek ve çok daha açık fikirli bir insan olacaksınız.
    6. Yapılan bilimsel araştırmalar düzenli kitap okumanın beyinde yeni nöron bağlantıları oluşturduğunu gösteriyor. Bu da sizin daha zeki bir insan olmanız demek.
    7. İyi bir okur olmak yalnızlık ile ilgili kötü düşüncelerinizi ortadan kaldıracaktır. Bilakis yalnızlığınızı sevmeye başlayacaksınız. Çünkü kitaplar varken aslında yalnız değilsinizdir...
    8. Bilgi birikiminizin derinleşecek ve genişleyecek olması en önemli faydalardan... 9. İnternet mi yok ya da daha kötüsü elektrik mi? Böyle durumlar sizin için sorun olmaktan çıkmıştır. Mum ışığında dahi kitabınızı okuyabilirsiniz.
    10. Hediye alması kolay bir insana dönüşeceksiniz. İnsanlar size kitap alacak ve siz de son derece mutlu olacaksınız.
    11. Hayatın gerçekleri ve rutini sıkıcı olabilir ancak, kitapların sizlere kurduracağı düşler çok canlı olacaktır...
    12. Kitaplar dekorasyon malzemeleri değildir fakat ben kitaplardan daha dekoratif bir nesne de düşünemiyorum. Dolayısıyla evinizi dekore etmek için başka ürünlere ihtiyaç duymayacaksınız.
    13. Kitap okumak hiç şüphe yok ki, yaratıcılığınızı arttıracaktır.
    14. İlk kez biriyle buluştunuz ve birbirinizi tanımaya çalışıyorsunuz. Karşınızdaki "kitap okumam/okumayı sevmem" derse, daha fazla zaman kaybetmeye gerek yoktur. Testi geçememiştir...
    15. Çok okumanın getirisi olarak sohbet açabileceğiniz bir dünya konu başlığı olacak. 16. Hayatınızda ne istediğinizi -veya en azından ne istemediğinizi- daha iyi biliyor olacaksınız.
    17. Kitap okurken belki evinizdeki küçük bir odadasınız. Fakat zihninizdeki hayal diyarlarında belki kıtalar aşıyor olacaksınız. Belki de zamanı...Geçmişte veya gelecekte bilinmez uygarlıkları keşfedeceksiniz.
    18. Kitap okumak sizi daha duyarlı bir birey hâline getirecektir.
    19. Düzenli kitap okumak belki de normal şartlarda tanıma imkânı bulunamayacak farklı kültürleri öğrenme fırsatı verecektir.
    20. Kitap okumak odaklanmanızı güçlendirecektir.
    21. Eğitimini aldığınız ya da çalıştığınız belirli bir alanda düzenli okumak ise size uzmanlık kazandıracaktır.
    22. Bu durum sizin daha çok para kazanmanızın da anahtarı olacaktır.
    23. Kitap okumak size hayatınızı değiştirmek konusunda yardımcı olabilir.
    24. Yine yapılan araştırmalar gösteriyor ki, düzenli olarak kitap okumak hafızayı güçlendiriyor.
    25. Düzenli okuma alışkanlığı sizi öz-disiplini daha güçlü biri yapacaktır.
    26. Yoğun ve yorucu bir günün ardından sevdiğiniz bir kitaptan bir pasaj ya da birkaç şiir okumak bile stresinizi azaltacaktır.
    27. Tüm bu saydıklarımız gerçekleşmese bile, kitap okumak başlı başına şahane bir şeydir. Çünkü bizatihi kitaplar şahanedir!
    Alıntıdır
  • İlk olarak kendinize ne olmak istediğinizi sorun, sonra ne yapmanız gerekiyorsa onu yapın.