• 264 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Cennet İle Cinnet Arasında Metafizik Müzayedeler
    Anıl Öztürk
    Siyon protokolünde “Biz ortaya koyduğumuz doktrinlerle, karşıt vatandaşların kafalarının mutlaka karışmasını sağlayacağız”
    Erkeğin bir derece üstünlüğü fiziksel üstünlüktür.
    Toprak vericidir. Ürün hasıl eder ama bunu tek başına yapamaz. Hiçbir dişil kendi kendine doğuramaz.
    Türk mitolojisinde Sibel ismini alan Kibele, su (sebil) ve bereket tanrıçası olarak da değerlendirilmiştir.
    Adem ile Havva uzun bir ayrılıktan sonra birbirlerini bulduklarında Adem heyecanlanmış fakat Havva sırtını dönerek başka bir şeyle ilgilenmeye yönelmiştir.
    Çağımızın en büyük problemi, para adını verdiğimiz maddiyatı, rızık denilen maneviyat ile eşit tutmamızdır.
    Dört unsur değil aslında beş unsur vardır. Beşincisi “esir”
    Futbol, 19.yy’da Yahudiler tarafından Hristiyan erkeklerin Pazar günleri kiliseye gitmemesi için çıkarıldı.
    Barcelona asbaşkanı Carrio, aynı zamanda şarabın tüm dünyada kontrolünü sağlayan Rothschildlerin Espana Yatırım Bankası yardımcısı. Bu demek oluyor ki bazen bir futbolcunun diğer bir kulübe transferi bile bir devletin diğerinden aldığı siyasal haraç gibi tanımlanabilmektedir.
    Yüzüklerin efendisinde Saruman, Süleyman Peygamber, Orklar ise Yecüc-Mecüc gibi.
    Adolf Hitlerin finans destekçisi Rothschild ailesi.
    Bu dönemin putları, para, hırs, ihtiras, şöhret, gösteriş, mülke bağlılık.
    “Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır; benim ümmetimin bozgun sebebi ise mal fitnesidir” Hz.Muhammed (sav).
    İnsanlığın gelişimi son dönemde özellikle teknolojinin gelişimine bağlı ve odaklı hale getirilmiştir. Halbuki insanlığın manevi yönü de geliştilmelidir.
    Yedi uyurların uyuduğu söylenenen şehir sayısı 33. Bunların dördü Türkiye’de.
    Z.Bauman “Sosyal medya insanlığın ilerleyişi önündeki en büyüz tuzak”
    Allah adına atfedilen ritüellerin rahatlamak, deşarj olmak, tavrıyla yapılması rahatsız edici bir durum.
    Hz. Ali “sabır zehirden beterdir”. demiştir. Çünkü sabır dağın arka tarafını göre bilenler için vardır.
    Barnabas incili Hz.İsa’nın öz dili olan Aramice’dir. Bu incil çarmıha gerilenin İsa olduğunu kabul etmez. O’na ihanet eden Yahuda’nın çarmıha gerildiğini söyler. İsa’nın Tanrının oğlu olduğunu da kabul etmez. İncilin bir çok bölümünde Hz.Muhammed’den bahseder. İncil’de ;
    71. bab “Ben günah affedemem, günahları ancak Tanrı affeder”.
    72. bab “içlerinden biri dedi ki; ‘muallim bize bazı işaretler söyle ki onu bilelim’ İsa cevap verdi: “sizin zamanınızda gelmeyecek, fakat sizden bir kaç yıl sonra, kitabımın hükümsüz kılınacağı, o kadar ki, ancak 30 kadar inananın kalacağı bir zamanda gelecektir.” gibi vasıflarla 72. Bab ilerlemektedir. O elçinin gelişi ile Hz.İsa’nın daha iyi tanınacağı bildirilmektedir.
    96. bab “ O resul güneyden gelecektir”
    97. bab “O resulün adı Ahmed’dir”.
    Barnabas incili, Vatikan tarafından varlığı kabul edilmiş ancak içeriği kabul edilmemiş bir kitaptır.
    “mana” masonların içeceğidir aklı güzelleştirir.
    Aliya İzzetbegoviç “Genelde düşünüldüğü gibi inanca olan ana tehlike, dinsizlerden gelmemektedir. Hakiki tehlike zayıf, layık olmayan inananlardan gelmektedir”.
    Maun suresinde “... işte o namaz kılanlara yazıklar olsun...” ve “onlar namazlarında yanılırlar” ayetleri dine asıl zarar verecek kişilerin tasvirini yapmışlardır.
    G. Orwell 1984 romanında “bazıları güneş ışınlarını uzayda binlerce km uzaklıkta asılı duran merceklerde odaklandırmak yada yerüzünün merkezindeki ısıyı çekip sızdırarak yapay depermler ve deprem dalgaları oluşturmak gibi daha da uzak olasılıkları mümkün kılmaya çalışmaktadır”
    Yalçın Küçük, Orwell’ın 1984 derken 1948’i yani İsrail’in kuruluşunu anlattığını söylüyor.
    Suriye’de bulunan Kasiyun Dağı, rivayetlere göre Kabil’in Habil’i öldürdüğü noktadır.
    Planlı yaşamak biraz da doğaya karşı işlenmiş bir suç gibidir.
    Kahramanca ölmeyi istemek çelişkidir. Kuytu köşede yitip gitmek daha samimidir.
    Böcekler yakın gelecekte tıbbi olarak hastalıklarla mücadelede panzehir olacaklar.
    İlk emri oku olan bir kitabın dininde şart olarak biçilmiş kaideler arasında “okumak” “kuran okumak” olmaması, tam bir fiyaskodur. İşte burada dinin kendisi ile öğretilen din arasında bulunan duvar, çoğu bireyi farkında olmadan yönlendirmektedir. Namaz kılma eylemi Ankebut/45 de “Allah’ın zikri/Kuran-ı namazdan daha büyüktür” ayeti ile derecelendirilmiştir.
    Burada şeytanın insanlara, okumayı devre dışında bıraktırdığı ve okuyanlar için de Nisa suresinde belirtildiği gibi “onlara (insanlara) anlamını bilmeden okuyuşlar öğreteceğim” diyerek okumanın dinde ne kadar önemli bir noktada olduğunu bu konuda da teyit etmektedir.
    Beyazid Bestami “Şeytan hem tekkede hem Mekke’de”
    Neyzen Tevfik “Kabe’den maksat varmaktır yara, kör gibi tapınma kara duvara”.
    Yunus Emre “Ak sakallı bir hoca, bilemez hali nice, emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise”
    Yunus Emre “Ey hoca, ister var sen bin hacca, hepsinden iyice bir gönüle girmektir”
    Cüneyd-i Bağdadi “Hacca gitmiyorsunuz, bu paraları fakir ve fukaralara dağıtacağız. Sevaplarınız, hepsi kabul olacak, o konuda şüphe etmeyin. Oraya (Beytullah) Allah’ın evi diyorlar, Allah oraya inşaa edildiğinden beri bir kere bile girmedi. Benim kalbimden ise ilk günden beri çıkmadı. Hepiniz benim etrafımda tavaf edin hadi”.
    Steve Jobs, telefonun ufak olmasından yanaydı. O öldükten sonra büyüdü onun telefonu.
    Eisenhower “Yapılan her silah, denize indirilen her savaş gemisi, ateşlenen her roket, aç olup doyurulmayan, üşüyüp giydirilmeyenlerden yapılan hırsızlığı ifade ediyor”
    Kuranda Hz.Yakup’un 11 oğlu için “vallahi biz oyuna daldık...”
    Devrimlerden sonra eşit statüko sağlanmış ancak kadının fiziksel unsurları kullanılarak teşhircilik yapılmış, kadının özgürlüğünün bir statüko özgürlüğü değil, şekilsel/fiziksel bir özgürlük olduğu ifade edilmiştir. Bir tarafta kadını özgürleştirme adı altında yapılan ahlaksızlaştırma propagandası, diğer tarafta ise kadına saygı adı altında yapılan aşağılama düsturu, bir türlü dengeyi sağlayamamış orantısız polariteyi ortaya çıkarmıştır.
  • 145 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Efendim incelemeye başlamadan önce Üstad Nurettin Topcunun ruhuna rahmet diliyorum kendisine teşekkür ediyorum.Bu güzel eseri ve yazarı bir yaz sıcağı tatilinde keşfetmiştim TRT belgesel de hayatını dinleyince maceram o esnada başladı ve hayatım kendisiyle değişti. Kitaplarını hemen aldım tabiki ilkin ağır gelmişti ama sonra okudukça anlama duzeyim arttı;ve artık yabancı değil adeta eserleri ve kendisiyle içli dişli olmaya başladım.Üstadı herkesin özellikle okuması gerektiğini düşünüyorum hani laf olsun diye söylemiyorum hakikatten kendisi türk fikir dünyasının önemli bir münevveridir, bir değerdir. kendisini ironik iğnelemelerle eleştirmeye kalkanlar oldukça komik bir duruma düşmektedirler nazarımda. öncelikle kimse, kendi şahsi görüşünü mutlak gerçeklik gibi sunmamalıdır önemli olan bu Kelimenin tam anlamıyla yalnız adam aslında Türkiye gibi ideolojik imanlara gark olmuş bir ülkede de yalnız kalmaya mahkumdu belki de.
    onu ne solcu çuvalına koyabilirsiniz ne de sağcı çuvalına. ekonomik bağlamda sıkı bir sosyalisttir hayatı ve çalışmalarıyla ilgili bilgi almak için surdan bakınız ben laf kalabalığı yapmak istemiyorum dostlarım verdiği eserlerden belli zaten kişiliği ve kaleminin sağlamlılığı.Bilhassa Bugünkü Turkiyeyi ve ideolojileri ekononomi ve eğitime kadar anlamak isteyenler okumalı;

    https://www.google.com/...r-nurettin-topcu/amp
    https://islamansiklopedisi.org.tr/topcu-nurettin

    KITABA GELECEKSEK;

    Var Olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir. ” diyerek ilk sözü söylüyor Üstad Nurettin Topçu. Ve devam ediyor  ” Var Olmak, istemek ve sevmektir.”
    Var olmanın, varlığımızın anlam kazanmasının düşünmek, istemek ve hareket etmek ile mana kazanacağını belirten Ustad kitabında bu üç eksen etrafında hayat yolunda yapılması gerekenleri anlatıyor.
    Düşünceler ve Duyuşlar olmak üzere iki bölümden oluşan kitap ilk bölümde insanın düşünce dünyasına değinirken; ikinci bölümde daha çok insanın ruhuna seslenen yazılardan oluşuyor.Bikac alıntıyla gostereyim;
    " bir ihtirasın tahriki insan ruhunun bütün diğer bölgelerinde felç yaratıyor. ”
    ” İnsan ruhu aleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir. ”( s.22)
    ” Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Iztırapsız ne hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ıztırap saklıdır. ”
    “Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.
    Söylem olarak yer yer uysal; tasavvuf bahçesinde geziyor yazar. Kimi yerde celalli bir anlatım var.
    Kitabın alt başlıkları var olmak ve bünyesinde barındırdığı diğer kavramların incelenmesinden oluşuyor. Kişinin edinmeye çalıştığı müsbet özellikler sunlar: İnanmak, Düşünmek, Bilmek, Sevmek, Namus, Kuvvet, Zafer. Ve bunlara çalışırken onu bekleyen zorluklar: Zulüm, Günah, Ölüm, Yalan, Izdırap, Çile.
    Üstad konuları ele alırken merkeze sağlam bir ferdî duruş için ancak düşünme ile varılabilecek Hürriyet ve onun varlığının ilk şartı olan Hareket'in gerekliliği fikrini koymuş ve incelemelerini bu iki kavram etrafında genişletmiş. Felsefesinin temel kavramı olan Hareket'i şöyle tanımlıyor kitapta:
    "Tam ve gerçek hareket, her defasında, en iptidaî bir karar ve feragatte bile bütün âleme yayılış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün âlemden aldığı ibretle, aynı zamanda zekâ ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak tekrar kendi ferdî âlemimize dönüş ve bu noktadan âlemle temastır." Üstada göre var olmamız isteklerimizi ifade edebilmemize, bu da hareketi kullanabilme maharetimize bağlıdır. Bir fikri eyleme dönüştürürken iki amaçtan birisiyle ele alırız:

    "Kendi dileğini âlemin dileği yapmaya çalışmak âlemin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, kainatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Âlemin dileğini kendi dileği yapmak istemek ise âlemin kalbini kendi varlığına sığdırmaya çalışmak: işte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor."

    Âlemin dileğini kendimize dilek yapabilmemizin ulvî olanla bağlarımızı sıkılaştırarak mümkün kılınacağını başlıklarıyla da belirtiyor Var Olmak: Izdırabın Allah'a Yolu, Hakikate Giden Yol, Kalbin Emirleri, Gözyaşları, Dua, İlâhî Neşve, Rahmet,Affediliş.Hatta sayfa 120 de şöyle söylüyor;
    Çile Tanrı lokmasıdır ;hazır değilsen hazmedemezsin (s.120)

    Var olabilmenin vasıflarını kitabın sonunda üçerli tasniflerle özetleyen Üstad , bilgiyi kendine mâl edebilen, ilmi amele dönüştürebilen yan, ilmi özümseyerek kendini tanıyabilen kişileri şöyle tanımlıyor:
    "Kendini bilenler şu üç kişidir: Rüzgârı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah emaneti olan insanlara katı gözle bakmayanlar."
    Kitabı bitirirken "kendini bilmek" mefhumunun hayatımıza nasıl aksedeceğini düşünüyorum: Olduğumuz gibi görünerek, yansımalarımızı aslımızla paralel tutarak ve var olmanın mihenk taşı olan Rabbimize bağlı kalarak... Yazarın cümlesiyle ifade edersek, "var olmak, gerçek manasıyla varolmak hareketleriyle düşüncesini sonsuzluğa istinad ettirmek ve böylelikle kendi varlığını sonsuzlukta aramak demektir."

    Üstad Kendi inanç ve düşünceleriyle harmanladığı tanımları sunuyor farklı farklı konularda. Okuma ahengimi tırmalayan yanı ise verdiği tanımları mutlak, hakikat olarak sunması. Dışlayıcı bir üslup var önceki tanımlara. İçini doldurayım derken dışını kaybetmiş kavramlara yani inanan birisi olarak bende katılıyorum ve inancım fikirlerimi etkiler çünkü.Hatta bunun için diyor ki;
    İnanmak; ruhun tabiatı istilasıdır(s.26)

    #Bu eseri Islam dünyasına kazandıran üstada teşekkür eder ve rahmet diliyorum Bir Fatiha talep ediyorum.Icinizden geliyorsa tabiki :)
    Teşekkür ederim iyi okumalar:)

    BU KITABI ALIN OKUYUN OKUTUN KUTUPHANENIZI BEYNINIZI KALBINIZI AYDINLATIR:)
  • 296 syf.
    ·8 günde·10/10
    2019'u bu kitapla bitiriyorum demek ki. Hoşçakal 2019. Güzel bir sene değildin. Ama çok kötü bir yıl olduğunu da söyleyemem. Senelerdir şu sitede ara ara yazdığım şeyleri artık ben de yaşıyorum: bir zamanların küçük evleriyle dolu mahallesi artık neredeyse otuz katlı binaların cirit attığı bir garip yere dönüştü ve işin kötüsü artık apartmanımızın da yıkılacağı kesinleşti. Ailemiz, sevdiklerimiz ve giden nice kedimiz gibi, bizleri de buradan gönderecekler besbelli. Hepimiz oraya gidiyoruz: unutulacağız ve sanki hiç yaşamamışız ve hiç var olmamışız gibi olacak. Bu beni korkutuyor. Ama hep böyle oldu bu. Dodi gideli üç sene oluyor. Oralarda sevdiğimiz onca insan, onca kedi varken...oralarda..Bahçelerde hâlâ kediler var ve hepsinin tek derdi doymak. Oysa aynı dev tekerlek hareket ediyor ve hepimizi teker teker altına alıp unufak ediyor. Onlara eğilip gideceğiz, demek istiyorum, hepimiz, hepimiz gideceğiz güzel pisiler, pisicikler...sırtımıza, yüzümüze vuran şu güzel güneş ışığı bir müddet daha burada...ve sonra, kitapta henry'nin söylediği gibi söylersek, bir anda, GÜM!

    Düşündüm ve bu sene en çok Faulkner'ın Ağustos Işığı'nı okuduğuma sevindiğimi, en çok bu kitabı sevdiğimi anladım. Çünkü hâlâ Joe Christmas'ı ve kitabın dilini düşünüyorum, hatırlıyorum. 2019 Faulkner senesiydi benim için, okuduğum onca kitabına rağmen hiç birisi Ağustos Işığı kadar beni etkilemedi.

    2019 yılının en iyi ikinci kitabı ise Kıyamete Koşanlar Kulübü benim için. Adrian J. Walker'ın kitabı Ben H. Winters'ın Kıyamet Polisi gibi kötü bir şekilde çevrilmiş bu kitabının ruh ikizi aynı zamanda.

    Üçüncü sıraya da Peyami Safa'nın Dokuzuncu HAriciye Koğuşu adlı kitabını koyuyorum.

    Kıyamet Polisi'ne gelirsek.

    Çok ama çok beğendim kitabı. Öylesine ki bir önce okuduğum kitap olan Bu Sayfaların Okuruna Sonsuz Lanet'in yazarı hayatta olsaydı kıskanırdı diye de düşündüm. Çünkü karmaşık ruh hallerini ancak edebiyatla ve edebiyat kokan şekillerde yazarak anlatmaya çalışmak yerine gerçek olabilecek şeyler üzerinden gerçek dünyaya işaret edip burada, bizim durduğumuz yerden bizim gibi insanları anlatabilmek ve bunu entelektüellik hissi vermeden ve ağdalı, zorlayıcı bir dille değil, sade bir dille yapabilmek bence bir maharet ve güzel bir maharet.

    Ben H. Winters da öyle yapıyor: Altı ay sonra bilmem kaç kilometre çapında bir göktaşının dünyaya çarpacağı açıklanınca insanlar gezegen çapında bir delilik yaşıyor: kimisi işi gücü bırakıyor, kimi hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalışıyor, ve insanların bir çoğu intihar ediyor. Baş karakterimiz Henry Palace ise hayatı boyunca istediği şeyi yani dedektifliğinin henüz ilk yılında sürekli intihar vakalarıyla uğraşıyor ama bir tanesi dikkatini çekiyor: bu bir cinayet olabilir mi acaba? Devletler, kurumlar, ve medeniyet denen şey ağır ağır işlevsizleşirken, herkes kaçınılmaz sonuna doğru giderken geriye iç burkucu ve kitabın arka kapağında yazdığı gibi "hüzünlü bir güzellik" hissi veren resimler, manzaralar kalıyor. Hepimizin topluca öleceği ve hiç bir kurtulma şansının kalmadığı bir zaman diliminde bir adamın cinayeti aydınlatmak ve adaleti sağlamak gayreti de alt üst olmuş her şeyin altında yok oluyor.

    Bu güzel, üzücü eser aynen Kıyamete Koşanlar Kulübü'nde olduğu gibi, kıyamet hissini göz boyayıcı ve dikkat çekici felaket sahneleriyle değil insan ruhlarına yaptığı hasarlarla veriyor. Ölmek istememek, yaşamak istemek ve kaçmak istemek arzusuyla kıyamete beş kala hâlâ para peşinde koşan insanlardan intihar eden bir sürü insana kadar, yazar kıyamet kopsa da kopmasa da değişmeyen çok önemli şeylerin altını çiziyor. İnsan türüne dair karamsar bir bakış bu. Bir çeşit gözyaşı. Ya da belki acıyla çıkan bir inleme sesi gibi. Çaresizlik ve her şeyin sonunun geldiği hissini çok güzel, etkileyici biçimlerde veriyor yazar. Bu yüzden sabahın köründe bitirmeyi başardığım Kıyamet Polisi'ni de bu yılın en sevdiğim dördüncü kitabı seçiyorum.

    Kitabın iki devam kitabı daha var, henüz dilimize çevrilmedi, ama okuduğum kadarıyla ödül de kazanan ilk kitaptan daha fazla beğenilmişler. Anladığım kadarıyla odak noktasını insandan ve onun hasar almış ruhundan uzağa çekmeyecek bir yazarın eserleri olarak onları da okumayı düşünüyorum.

    Kıyamet Polisi bize bizim ölüm günümüzden, ölecek olmamızdan ve bir gün burada olmayacak olmamızdan bahsediyor. Her şey yıkılıyor, yıkılacak. Her şey bozuluyor ve bozulacak. Hepimiz şu an buradayız ama bir gün burada olmayacağız diyor bize. Bunlar on binlerce kez dile getirilmiş kaygılar olsa gerek edebiyatta. Bir yaprağın ölmesi gibi, ağır ağır sararmak ve sonra kaybolup gitmek... diğer yaprakların arasına karışarak. İşte bende bu hissi uyandırdı Kıyamet Polisi.

    Kitabı herkese öneriyorum.
  • Asla sahip olmadığın şeyler için üzülme,
    Peşinde koşma
    Kısmetin varsa, onlar senin bulur
    Her şeyin zamanın bekle
    Bak az önce bir nefes aldın gitti bile
    Önemli olan allah'ın sana verdiği hayatın hayırlısın istemek
    Geçen geçmiştir, ALLAHTAN gelenden hayırlısın iste..
    O DAHA HAYIRLIDIR SENİN İÇİN..😊
  • 158 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Sokağa çıkıyoruz; bir yerlere yetişmek için ya da keyfimizden yürüyoruz, koşuyoruz, etrafımıza bakıyor muyuz? Sağımızda, solumuzda neler olup bitiyor, biliyor muyuz? Umurumuzda mı?

    Kadıköy’de bizim için sıradan bir gün, yürüyoruz, bir yerlere oturacağız, ama hala yürüyoruz, hava güzel, güneş ışıl ışıl, yürümeye devam ediyoruz, “Açım abi” sesi geldi, önümüzde bir çift, baktılar ve devam ettiler, “çocuklarım da aç abi” diye devam etti ses, kafamı çevirdim, 35-40 yaşlarında, kıyafetler paramparça, bir elinde ufak bir kız, yanında bir çocuk daha, haykırıyor ama son raddeye gelmiş, gözlerden yaş akıyor, “açım” diyor, aç! Durdum, elimi cebime attım, bakmadım, avucuna bıraktım, soluğum kesildi, ettiği teşekkür boğazımda düğümlendi, tek diyebileceğim afiyet olsun, tekrar bir teşekkür, hiç önemli değil, afiyet olsun. Sorgulamadık, tekrar konuşmadık, acaba demedik, içimizi deldi geçti “açım” demesi, insan sorgular mı bunu? Önümüzdeki çift sorguladı, biz sorgulamadık. Tekrar konuşmadık, konusunu açmadık, sadece karnı aç olan birisine basit bir iyilik yaptık, çünkü ben istediğim zaman yemek yiyebiliyorum, istediğim zaman istediğim şeyi yapabiliyorum, evet bunu sağlamış olan benim, ama o insanın başına neler gelmiş bunu bilemezsin, herkes o insana sırt çevirirse ne yapacak onu da bilemezsin.

    Yapılan iyilik anlatılır mı? Hayır, ilk defa size anlattım. Çünkü Knut Hamsun’un Açlık’ı beni kahretti, çevirisini beğenmesem bile her anını yaşattı, her anını hissettirdi. Okurken hikayeler yazdım kafamda, kendimi koydum onun yerine, her şeyi deneyip en son el açmak var ya, insanı bitirir, kolay değildir öyle “AÇIM” demek, kolay değildir insanlardan bir şey istemek. Yolda yürüyen insanı durdurup anket bile yapamazsın, zordur onu durdurup soru sormak. Bir de aç kaldığında AÇIM demek ne kadar zordur bilir misin, ben bilmem, çünkü aç kalmadım. Kaldığım tek açlık bir yemeği sevmemişimdir, inat etmişimdir, annem de kıyamayıp en fazla ekmek arası bir şey yapmıştır. Aç kalmışımdır ama keyfidir, gerçek açlık değildir.

    Evsiz yurtsuz kalmadım ki, sokakta kalmanın ne olduğunu bileyim. Benimkisi keyiftendir, sabahlamışızdır sokaklarda, ama keyiftendir, bilemem bankta yatanın neler çektiğini, bilemem ki apartman boşluğunda kıvrılmış yatanın çektiği acıyı, ben bilemem bunları çünkü sabahladığım günün devamında evime giderim, bir şeyler yemeye giderim, yine keyfi yani, ben ne bilirim ki? Bilmem…

    Ama insana insan gibi yaklaşmayı bilirim, bayramları çocukken kutlardım, büyüyünce anlamı kayboldu gitti. Ben bayramları kutlamam ama, gündüzün kurulmuş pazarın akşamdan kalan pisliğini temizlemek için yolları yıkayan belediye işçisini görüp, arabamı trafiğe rağmen durdurup, camı açıp, iyi bayramlar, iyi çalışmalar kolay gelsin amca deyip, yaşlı amcanın yüzünde şaşkınlık bırakıp, tebessüm ettirebilirim, evet bunu yapabilirim, sana da iyi bayramlar oğlum, teşekkür ederim…

    İnsanlık yozlaştı bunu biliyoruz, belki de yaptığımız iyilikleri kendimize saklamayıp anlatmalı mıyız, insanlar bu iyilikleri duymadığı için mi daha kötü oldular bu yüzden mi sokakta gördüğü her evsizi onu kandırmaya çalışan birisi olarak görmeye başladı, o yüzden mi el açanı sahtekar ilan etti bilmiyorum. Ama şu bir gerçek ki, ihtiyacı olana sırt dönüyoruz ya da öyle olduğuna inancımız yok o yüzden mi en temizi hepsi sahtekar deyip geçiyoruz?

    Karnım aç diyen birisi çıkarsa karşınıza, şüpheleniyorsanız, gidin oturtun bir yere, ne istiyorsa verin siparişi, ödeyin hesabı, diyeceğiniz tek şey “afiyet olsun” olsun. Çok mu zor, yoksa cebinde ki para sana kadar mı var. Paranın olmaması başka bir şey, olup ta şunu yapamamak ayrı şey. Çok yaptım, Kadıköy’de çocuk çok, alıp büfeye oturtuyorsun, sosisli mi istiyor, bir sosisli diyorsun, yanına döner mi istiyor, döner söylüyorsun, kola mı ayran mı diyorsun, çocuk, kola diyor tabi ki, başka bir şey ister misin diyorsun, yok istemem diyor. Bak ben gideceğim, ne istiyorsan söyle diyorsun, yok abi istemem diyor. Peki o zaman afiyet olsun diyorsun ve kalkıyorsun. Çocuk o, karnını doyurdun. Belki çok ihtiyacı yoktu, belki de vardı, sen içinden geleni yap, ciddiyim ölmezsin…

    İyilik yapmak, yaptığın iyiliğin mislinde seni mutlu eder, senin yüzün güler, üzüldüğün kadar sevinirsin de. İnsanlık hem kötülüğün içinde, hem de iyiliğin içinde boğulmuştur. İyi olmak ile kötü olmak arasında ince bir çizgi vardır, seçim insana ve şartlarına bağlıdır. Hamsun bize o sınırda dahi bozulmayan bir AÇLIK bırakmış, bozulmayan bir insan, beş dakika sonra öleceğini bilse ezilip büzülen, AÇ olsa dahi açım diyemeyen, son raddeye kadar zorlayan, o anlarda bile reddedilen, bir kuru ekmek yese yaşayacağı birkaç güne mutlu olan.

    Yaşamak zor elbet, günümüzde belki daha kolay ama yine de zor. O dönemleri düşündüğümüzde açlık dünyanın genel sorunu. Sokaklar evsizlerle dolu, el açanlarla dolu, bir odada onlarca kişi kalıyor ama açlar. İş bulmak kolay değil, sanayi gelişmemiş, fabrikalar çok değil, basit işler var, onlarda sana kalırsa işte. O yılların en gözde işleri memurluk ve askerliktir. Özellikle Tolstoy ve Dostoyevski okuyanlar bilir, memurlar ve askerler eksik olmaz öykülerinden.

    Birkaç iyilik serpiştirdim incelemeye, ben bunları yaptım demek için değil, aldı götürdü kitap beni, okuduğunuzda sizi de düşüncelere daldırıp, kim bilir nerelere götürecek, neler düşündürecek, görmediğiniz neleri görmeye başlayacaksınız bilemem. İşte kitaplar en çokta da bunlar için var, oturduğumuz yerden; hiç misafir olamayacağımız yaşanmışlıklara, öykülere, ülkelere, şehirlere ve birçok şeye konuk oluruz. Sanki oradaymışız gibi yaşarız, kitapta ki karakterlere bürünürüz, yaşarız o anları, en ince ayrıntısına kadar.

    Aziz Nesin açlığını komik hale getirip anlatır, biz güleriz ama o satırlarda gerçek açlık vardır, aç kalmıştır, parasız kalmıştır, işsiz kalmıştır, eş dosttan tekme yemiştir, sokakta kalmıştır… Zordur aç kalmak dediğim gibi, bilmesek bile zordur, ne olduğumuzu bilelim malum sonradan ne olacağımızı bilemeyiz…

    İyi kitaplarla kalın; iyilik sizlerle ve etrafınızdakilerle olsun.

    Sağlıcakla…