• Şahin Giray'ın yanında daimî sürette bir Rus Zabiti bulunup onun telkini ile hareket etmekte idi. Hatta o Rus zabitinin tavsiyesi üzerine Rusların himayesini istemek için Petersburg'a bir heyet göndermiş ve Katerina bu teklifi memnuniyetle kabul edip gelen heyeti taltif etmiştir.
    İsmail Hakkı Uzunçarşılı
    Sayfa 447 - Türk Tarih Kurumu Yayınları
  • "ben olanaksız olanı istemek yerine, mümkünün alanını tüketmeyi yeğledim hep. kafamda hep olabilir olanın kırılma ve yansımalarından oluşan prizmalar yaratmaya başladım. unutma ki, düşüncelerinin içinde bölündüğün kadar, parçalanırsın. ve eğer kafanda oluşan esin, su sinekleri gibi deviniyor ve sen bunları bir araya getirip, ana düşünceyi yaratmıyorsan, düşünsel serserilik yapmaktan öteye gidemezsin.

    hayatın sınırlılığı, evrenin sonsuzluğunu kavramaya yetmez. bu yüzden, tanrı’nın yorumu üzerine savaşmak, onu herkesten daha iyi anladığını iddia etmek anlamsızdır. yapıtlarım da doğayı idare eden yasaları çok iyi kavramış olduklarından dolayı, o denli heyecan verici bir iç kütleye kavuşturabilmişlerdir. var olmayanı yaratabilmek için tanrısallık gerekiyordu. halbuki ben bir ölümlüydüm ve tanrısal olan yegane yeteneğim usumda gizliydi. tek silahım oydu. onu sürekli yeni bilgi birikimleriyle beslemem gerekliydi. sana direnen durağan düşünce kalıplarını aştın mı, elde ettiğin ödül “çözüm” olur. planı kurduktan sonra her şey olanakları zorlama serüvenidir yalnızca.”
  • .
    «Nörotik ha!» Hakaret dolu bir kahkaha attım. «Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nörotiklikse ben tepeden tırnağa nörotikim. Yaşamınım geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim.»
    Buddy elini elimin üzerine koydu. «Bırak ben de seninle uçayım.»
     
  • 220 syf.
    ·4 günde·9/10
    Ekim yağmurları
    Hepimiz bir tek kişiyiz, bir tek.
    Ne diye böyle şaşı olmuşuz?
    Haydi şu benlikten kurtul, herkesle birleş.
    Kendinle kaldıkça bir damlasın,
    Herkesle birleşirsen, okyanussun.
    Bizliğinden vazgeçmeyen herşey Bencinliğinden kurtulmuş demektir. Yeryüzünün sıfır noktasında olan okyanusdan kopan bir damla su ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın adı su damlası da olsa okyanusa aittir. İnsan gibi. Topraktan yaratılmış olan bedene Allah kendi ruhundan bir nefes üfledi. Ve Adem(insan) oldu. Kimi göklere çıktı Kimi yeryüzünde yaşadı ama hepside emanetti. Rabbine döndürülmek üzere Toprağın Sıfır noktasından 1 metre havaya kalkmış ve yürümek üzere olan Toprak bedenlerdi sadece. Bedenin değil ama içinde olan Ruhun bir özelliği vardı. Allah bedenlere kendi ruhundan bir nefes üflemişti. Yani ikilik yoktu Birlik vardı. Rabbinin birliğini bilmenin inancı vardı. Bunu içinde tutanlar Rabbiyle beraber oldular ama tutamayanlar Yaratıcıdan ayrı bir hayat yoluna koyuldular. Tıpkı Çok yükseklere çıkan okyanus damlasının kendini ben bir damlayım okyanusla ilgim yok demesi gibi. Dönüşü yine okyanusa olacağını bile bile benliğinden vazgeçmesi, su damlasını, Kibrin ve egonun zirvelerine çıkartmıştı.
    İnsan ne zaman bencilliğin kibrin ve egonun içine düştü işte ozaman kaybetti. Bu kaybediş öyle bulunabilir bir kaybediş değildi. Gözlerini yüreğini düşünme yetisini ve en çokta Sevgi yetisini kaybetti bir bir … Tıpki Azazil gibi. Azazil cennette çok ibadet edenin adıydı. Ama Allah’tan gelen emire Kibirlenip ben Ateşten yaratıldım o ise topraktan Ateş topraktan üstündür diyerek secde emrini yerine getirmeyince “Şeytan” ismini Aldı. Ve Cennetten kovuldu.
    Allah kullarını en güzel fıtrat üzerine yarattı. İnsanın içinde Allah’ın kendi Ruhundan üflediği bedeni insan suretinde yarattı. Ama çoğu insan, içinde Rabbinin ruhundan bir nefes olduğunu unutarak Şeytanın yolunu tercih etti. Ve bu sayede insanlar birlik makamını ikilik olarak ayırarak iyilik ve kötülüğü ortaya çıkarttı.
    Okyanusun ortasındaki bir şişe şuursuzca sallana sallana yol alıyorsa bunun sebebi, içinin okyanus suyuyla dolu olmadığı içindir. İçi Rabbiyle dolu olan Rabbini bilen ve onunla yol alan yolda kalmaz. Her rüzgarda her dalgada her kötülükte sürüklenmek istemiyorsan İçini Kazanacaklarınla doldurmalısın. Çünkü için değişirse dış dünyan da değişir. Beden sadece basit bir topraktan yaratılmıştır. “Ama içindeki Ruh Allah’ın ruhundan bir nefestir.” (secde suresi 9.ayet)
    Güller haklıydı, Aşkın Aşk olabilmesi için özlem gerekirdi. Aşkı büyüten özlemdir. Kavuşmanın güzelliğini veren ise ayrılık.
    Haklıydı güller, kaybetmenin en büyük acısını yaşayanlar Aşkı en çok anlayanlardır. Allah’ı bulmak adına yapraklarını dikenleriyle beraber tespihe davet eden güller, gün geldiğinde Yapraklarını döküp Rabbine seslenişlerinde çaresiz kalırlar. Acı ve özlem Rablerine olan samimiyeti bir kat daha arttırır. Sabırla Rablerine tekrar tespih etmek için beklerler. Bülbülün Gül dalında ötüşü güle değildir. Rabbini tespih eden Güle eşlik etmektir.
    Öyle dememiş miydi Şeyh Sadi:” Allah'a yalnız gül dalı üstündeki bülbül tesbih okumaz; gülün her dikeni Hakk'ın tesbihi için bir dildir.”
    Ve böyle bir Aşk,kavuşma ve bulma kavramı içinde izmire gelen Diana, annesinin mektuplarından yola çıkarak Mavi Elmaslı vazoyu aramaya koyulur. Koyulur koyulmasına ama vazonun nerede olduğunu ve nasıl bulacağına dair hiçbir ip ucu yoktur. Annesinin yönlendirmesiyle Bedrettin dede’den yardım ister ama Bulması gerektiği şeyi kendisi aramalıdır. Çünkü başkasının yardımıyla çıkılan ağaçtan inemez hiç kimse, düşer. 1 hafta boyunca bulmak zorunda olduğu vazoyu aramaya koyulur. Bahçede dikilmiş olan güllerden yardım diler. Pembe güllerle konusur sonra Eflatun güllerle ve daha sonra beyaz güllerle Hepsi birşeyler anlatırlar ama kimse Mavi elmaslı vazonun nerede olduğunu söylemezler. Çünkü onlar Rablerini bulmadan ona ulaşmadan aranılanın bulunmayacağını bilirler. Her gün bir güle sormak şartı ile sabırla bekler ama bütün güllerin derdi başından aşkındır hiç biri mavi elmaslı vazonun nerede olduğunu bilmemektedir. Çünkü aramak için ilk önce o yolda yürümek gerekir. İstemek azmetmek gerekir. Sadece yolu göstererek ve yol üstündeki taşları anlatarak yol yürünmezdi.
    Her gülün dakikalarca Rabbini bulmak adına anlattıkları vardı. Ama hiç biri Rabbini bulmak adına bir şey yapmıyordu. Yol belli gidiş belli ulaşmak belli ama çaba yok.
    Bir Sır vardı Mavi gülün dilinde insana aktardığı “Birbirinizi sevin, Eğilin birbirinize” kendini bulmak adına ikiliği birlik yapmak adına ve Rabbini bulmak adına Sevin birbirinizi, Dış görünüşten dolayı değil, içinizde Allah’ın insanlara kendi Ruhundan bir nefes koyduğu için sevin birbirinizi. Allah’ın Yarattığını Sırf Allah Rızası için Sevmek gerektiği için Sevin birbirinizi. Ve eğilin Kendi benliğinizden çıkıp Birliği bulmak adına eğilin. Şeytanın Secde Etmediği Kibrin ve bencilliğin sonunda Kovulduğu Cenneti hak etmek için eğilin. Allah’ı Bulmak adına eğilin. Kapandığınız Secdelerde fısıldayacağınız her dua hürmetine eğilin. Ben size Şah damarınızdan daha yakınım diyen Rabbe Seslenmek adına eğilin.
    Ve…
    Sıyrılın benliğinizden Bencilliğinizden. Güneşin bencilliği olsaydı Ne yıldızlar görünürdü ne Ay.
    Paylaşmak Benliği terk edip Biz olabilmenin adı insan olmaksa Vazgeçin Benlikten. Benlik kavramının Şeytandan geldiğini bilerek Yaşayın. Benlik kavramını terk etmeyenler Rabbine ulaşamaz.
    Nerde kalmıştık.
    Evet Mavi Elmaslı Vazo’yu arıyordu Diana. Ertesi gün ona verilmiş olan sürenin sonuna gelecekti. Ve o gece Ellerini açtı Rabbine yalvardı. Beni bilen sensin. İçimde olanları bilende sen. Eğer sen yoksan içimde kendimi bulamam Sen bende ol. Beni sende var et. Var et ki. Seninle var olmanın mutluluğuna ereyim. Annemin bulmamı istediği Mavi elmaslı vazoyu bulamadım. Eğer sen bulmamı istersen bulurum ve bana bulma fırsatı ver. diye Dua edip yatağına yattı. Ekim yağmurları başlamıştı Gök gürültüsü ve yağmurlar eşliğinde uykuya daldı. Sabah uyandığında Güllere veda edecek Bedrettin dede ile vedalaşıp yola çıkacaktı. Uyanıp elini yüzünü yıkadı Rüyasında mavi elmaslı vazodan hiçbir sır ona verilmediğini de anlayınca bir burukluk güllerin yanına gitti. Güllerle vedalaşmak için.
    Peki Vedalaşırken ne mi oldu
    O sırda kitap içinde sizleri beklemekte.
    "Kim olmak istersen osundur, Bir başkası olamayacak kadar sen olduğunda yaşayacakların kaderini belirler. Tıpkı Diana gibi."
    İyi okumalar…
  • 72 syf.
    ·309 günde·10/10
    Bayan Ming’in Hiç Olmayan On çocuğu spoiler’i İsminde olduğu için çok sansürlemeden yazacağım Çin’de Bir otelde erkek tuvalet bölümünde çalışan Bayan Ming ile Otelde iş seyahati için konaklayan Fransız iş adamı arasında geçen kısa sohbetler ve bu sohbetlerde Bayan Ming’in Çocuklarından bahsetmesi ile kurgulanan kitapta, okur olarak baştan itibaren Çin’de tek çocuk yasası olduğunu biliyor; Ancak Fransız iş adamı gibi Bayan Mingin bu kadar sevdiği çocuklarının gerçekten yaşıyor olmalarını istiyorsunuz. bir yanınız Bayan Ming’in anlattıklarından şüphe ediyor, bir yanınız onu bu hayallere itenin yalnızlık mı,başkaldırı mı,sanrılar mı olduğunu anlamaya çalışıyor. onun gerçekleri anlattığına inanmak istiyor, Ming e şefkat duyuyorsunuz.. onu muhtemel yalanları, 10 çocuğunun olduğuna inanmak isteyen sevgi dolu yüreği ile “anlıyor ve seviyorsunuz” çocuklarının her biri esrarengiz tipler, Kitap, çocukların tamamını anlatıp bitirene kadar merakınızı ayakta tutuyor. kuşku ile inanmak istemek arasında gidip geliyorsunuz. Yazar kitapta Konfiçyüs öğretisi ile Çin medeniyetini satır aralarında anlatıyor.. siyasi iktidarların, Manevi önderlerin bulundukları döneme etkilerini; daha doğrusu o dönemki insanların karakterlerini, hayat algılarını bile bunların paralelinde oluşturduklarını hissettiriyor..Bir yandan da Konfiçyüs’ün derin felsefesini düşünme fırsatı sunuyor.. Her bir çocuğun özelliği konfiçyüs’ten bir fikir üzerine yazılmış gibi.. durup bu fikirler üzerine uzunca düşünmek mümkün. Kısacık kitabın muhtevasının böyle yoğun olması ama hemen de bitmesi insanı şaşırtıyor. Kitabın sonu merakınızı sona erdiriyor. Ancak içinize baktığınızda keşfettiğiniz boşlukların sorularını ve cevaplarını bulmak size kalıyor.. Kitabı bir çırpıda okuyacağınızı düşünüyor ve tavsiye ediyorum
  • BAZI DANSLAR BAZI YAŞLARI BEKLER.

    Eskiden ağzının üzerine siyah bir martı konmuş gibi duran bıyıkları olan, sonra herkesi endişelendiren maceralarını yaşamak için, martıları kesip çok uzaklara giden bir adam bir gece böyle demişti. Ardından da eklemişti:

    "Ayaklarıma bakma; tuzağa düşersin. Göğsümü izle!

    Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır! Bu, tuzakların dansıdır." 

    Sonra bir gece bütün kadınlarla dans edip, her birini tuzaklara düşürüp... Bununla yetinmeyip Tom Waits çalarken bir adamla gitgide daha çok erkekleşerek, sanki sonu ölümle bitecekmiş gibi tango yapıp... Martıları alıp sonra, yine çok uzaklara gitmişti.

    Tekinsiz danslar

    Zaman geçti. Birbirlerini ayaklarına bakarak, etamin işler gibi tango yapanları gördüm.

    Tuzak kurmayı beceremeyen adamlar, kurulamayan tuzaklarla cebelleşen kadınlar gördüm. Evli çiftlerin ehlileştirilmiş tango dersleri için birbirlerini hırpaladığını, çoktan ele geçirilmiş, teslim olmuş kadınların, kurulmaktan çoktan vazgeçilmiş tuzaklara düşmemeye çalışıyormuş gibi yaptığını gördüm.

    Bu "pis" dansı, "temizlemeye" çalıştıklarını seyrettim. Bütün bu ehlileştirme çabalarına rağmen her tango dersinin tekinsiz hikayelerle son bulduğunu duydum hep.

    Tangonun "bir -ki üç" diye öğrenilse, "temizlense" bile tekinsiz bir şey olduğunu...

    Tuzakların insanları

    Oysa bazı danslar, bazı yaşları bekler. Birine, hiç yüzüne bakmadan bir şey diyebilmek için biraz ihtiyarlamalıdır insan.

    Tuzaklar oyununu sürdürme sabrı için biraz yaş almalıdır. Ayaklar, birbirine dolanmadan bir sabır oyununu devam ettirmek için kimi yollardan geçmiş olmalıdır. Bu kadar efendice kederlenmek, bir keder dansı yapmak için çalçene acılardan geçilmiş olmalıdır.

    Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun "olması" için. Tango istemek ve istediğini belli etmemek dansıdır biraz.

    İstemek ve istediğine yaklaşmamakla ilgili.

    Denizcilerin Arjantin meyhanelerinde "kötü" kadınlarla beraber yarattıkları bu dansın asıl hikayesi, gidecek olanı istemektir.

    Tango kalıcı olanların değil, hep gidecek olanların dansıdır. Ele geçirilemeyenler arasında sessiz bir kavga...

    Beraber bir tuzağın koynuna düşmeyi çok isteyen ve bunu ilk kimin söyleyeceğini yoklayan bir kadınla bir adamın dansı...

    Çok korkan belli etmeyen iki kişinin birbirine meydan okuyucu...

    "Sevdim de vermediler" ağlaşması değil, "Ben seni hiç sevmedim" yalanı. Kim önce dökülecek, kim önce teslim olacak sınanması...

    Astor Piazzola çalıyor...

    Aklıma, giden denizcilerin tuzaklarına fena düşmüş, ama hiç düşmemiş gibi yapmış, iki memesinin arasından kan sızarken dönüp giden adama bir kere bile bakmamış kadınlar geliyor. 

    Zor. 

    Tango yapmak için biraz daha büyümek gerekiyor.

    Ece TEMELKURAN
  • Nietzche Ağladığında-Altı Çizili Satırlar
    *Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.
    *Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?
    *Sizden iyileştirmenizi istediğim Nietzche’nin bedeni değil, ümitsizliğidir. (s.18)
    *Zaman hapishanesinden kaçmanın bir yolu yok muydu? (s.64)
    *Yorumcular insanı her zaman aldatırlar; bilerek değil tabii ama ne kendi tarihsel çerçevelerinin dışına adım atabilirler, ne de otobiyografik çerçevenin dışına çıkabilirler. (s.69)
    *Yaşamımın bir niçini var, nasılına tahammül gösterecek güce sahibim. On yıllık bir yaşam amaçlıyorum, bir misyonum var. Burada derken başını gösteriyordu, kitaplara, neredeyse bitmiş, yalnızca yazılması kalmış kitaplara gebeyim. Bazen baş ağrılarımın, beynimdeki doğrum sancıları olduğunu düşünüyorum. (s.75)
    *Nietzche yiyecekler ve mide rahatsızlıkları ile baş ağrıları arasındaki ilişkiyi anlatmıştı. (s.77)
    *Beş altı kilometre yürüdükten sonra en zor problemleri bile çözebildiğimi görürüm. (s.80)
    *Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi hakikati keşfetmektir. (s.87)
    *Bir doktorun görevi stresi azaltmak ve bedenin iyileşme gücünü artırmaktır. (s.88)
    * Acı hakikatleri söyleyen bir öğretmen, rağbet görmeyen bir kahin. Sanırım işte ben buyum. (s.88)
    *Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır. (s.90)
    *Ölümün son iyiliği: Bir daha ölmemek! (s.91)
    * Ölümün son iyiliği: Bir daha ölmemek! (s.91)
    *Düşünceler, duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade. (s.100)
    *Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkamıyorsa o kitabın neresi iyidir? (s.101)
    *Kurtuluş garantileyen şey nedir? İnsanın kendinden artık utanmıyor olması! (s.101)
    *Hazımsızlık, göz yorgunluğu ve stres migren ağrılarına yol açar. Uzun bir yatak istirahatı tavsiye edilebilir. Migren yakınması olan genç hastaların okul stresinden uzak tutulmaları ve evde huzurlu bir ortamda özel ders almaları gerekebilir. Bazı doktorlar meslekler değiştirip daha rahat bir işte çalışılmasını da önerirler. (s.109)
    *Hakikati arayan kişi kendisiyle ilgili psikolojik bir analize girmek zorundadır. (s.111)
    *Paylaşılmasını istemediğim düşünceleri mümkün olduğu kadar sakladığım da bir gerçek! Hiçbir şeyin gizlenmeden konuşulacağı bir ortamı merak ediyorsunuz sanırım, bu tam bir cehennem olur. Birinin kendisini başka birine açması ihanetin kapılarını açar ve ihanet insanı çok rahatsız eder. (s.119)
    *Ben, migren konusunda çalışan pek çok uzman gibi migrenin temel sebebinin, kişinin stres düzeyinde yattığına inanıyorum. (s.121)
    *Bir yandan kabul ediyormuş gibi başını sallıyordu, ama bir yandan da ayağını oynatıp duruyordu; bu her zaman gerilim işareti sayılırdı. (s.121)
    *Beni öldürmeyen şey, ben güçlendirir. (s.124)
    * Belki ben ve bedenim, zihnimin arkasından bir dolap çeviriyordur. Bildiğiniz gibi zihin, tuzaklarla dolu arka sokaklarda gezinmeye bayılır. (s.125)
    *Bozulan bir dostluğun verdiği acıdan kimse kaçamaz. (s.129)
    *Böyle mutlak inzivaya çekilmek stresi ortadan kaldırmaz, aksine bunun kendisi başlı başına bir strestir. Yalnızlık, hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır. (s.129)
    * Stres insanı hasta edebilir ve bilimsel gözlemlerin çoğu bu iddiayı desteklemektedir. (s.135)
    *Siz bu sevginin içinizde duyguları seviyorsunuz! Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil. (s.138)
    *Sizinle beraberken yaşadığım entelektüel alışverişten zevk alıyorum. (s.139)
    *Zira aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yarım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır. (s.199)
    *Problemlerinin, aslında, görmek istemediği şeyleri saklamak için kopardığı yaygaradan ibaret olduğunu ona nasıl anlatabilirim? (s.209)
    *Rüyalar, anlaşılmayı bekleyen büyük gizemlerdir. (s.214)
    *Cinsel arzu, aslında, karşıdaki insanın zihni ve bedeni üzerinde mutlak hakimiyet kurmak için duyulan arzudan ibarettir. (s.218)
    *Şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur! Ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir. (s.219)
    *Şehvet, tahrik olma, tensel zevkler, bunların hepsi köle edicidir. Yığınlar, şehvet yalağından beslenen domuzlar gibi bir yaşam sürerler. (s.219)
    *Uçmak istiyorsunuz, ama uçmaya uçmakla başlayamazsınız. Size önce yürümeyi öğretmek zorundayım ve yürütmeyi öğrenmenin ilk adımı, kendi kuralları olmayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. Başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok, hem de çok daha kolaydır. (s.220)
    *İnsan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir. (s.222)
    *Gururlu bir yüceliğe erişmek isteyen fırtınalı hava ister. Yaratıcılık ve keşif de acıda saklıdır. (s.223)
    *Dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır. (s.223)
    *Şehvet korkuyu azaltır. (s.224)
    *Şehvet düşünemez; yalnızca arzular ve hatırlar. (s.224)
    *Ona, hakikat aşıklarının fırtınalı ya da çamurlu sulardan korkmayacağını öğretmeye çalışıyorum. Asıl korkulması gereken sığ sulardır. (s.227)
    *Ben, hem sevilen hem nefret edilen biri nasıl sıkıntı verir, bilirim. (s.227)
    *Hayatımın nasıl aktığını düşündükçe kendimi ihanete uğramış ya da oyuna gelmiş gibi hissediyorum; sanki göklerdeki birileri bana bir oyun oynuyor, sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum. (s.231)
    *Hayat doğru cevapları olmayan bir sınav. (s.232)
    *Eğer kimse sizi dinlemiyorsa, bağırmak en doğal şeydir. (s.242)
    *İnsan dostunu, düşmanından daha zor affediyor. (s.250)
    *Bir şeyi entelektüel açıdan bilmek ile duygusal açıdan bilmek arasında dağlar kadar fark var. (s.258)
    *Josef, küçük bir intikam iyi bir şeydir. Bastırılmış hınç insanı hasta eder. (s.261)
    *Anlamak affetmek demektir. (s.261)
    *Ben eylemi severim, bahaneleri değil. (s.262)
    * Sırf pençeleri yok diye kendilerine iyi diyenlerden biri olmaktan vazgeçirmeliyim onu. (s.266)
    *Ayrık otlarını kökünden sökeceğimize yapraklarını koparıyoruz. (s. 270)
    *Kayalığa yapışan bir midyenin direnme gücü var onda. (s.272)
    *İhtirastan vazgeçmek zorunda değilsiniz. Ama ihtiras duyacağınız koşulları değiştirmelisiniz. (s.273)
    *Düşlerdeki imgeler asla ölemeyeceğine göre orası benim sonsuza dek yaşayabileceğim bir yer olmuştu. (s.278)
    *En çok arzu edilen kadın en çok korkulan kadındır. Tabii bunun nedeni onun ne olduğu değil, bizim onu nasıl gördüğümüzdür. Çok acı!” (s.279)
    *Bizler arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır. (s.280)
    *Yalnızlığımı elimden aldıkları halde gerçekten benimle olmayanlardan nefret ederim. (s.280)
    *Semptomlar yalnızca ta derinlerdeki korkunun patlamakta olduğunu haber veren ulaklardan ibaret!(s.285)
    *Dostoyevski, dostlardan başkasına anlatılamayacak şeyler vardır, diye yazıyor; hatta bazıları dostlara bile anlatılmamalı; bunların arasında bir de insanın kendisine bile anlatmaması gereken şeyler var! (s.286)
    *Yaşam, iki boşluk arasındaki kıvılcım. (s.291)
    *Nedense mezarlıklar beni de sakinleştirir, yaşamımdaki önemsiz şeylerin gerçekten önemsiz olduklarını gösterirdi. (s.295)
    *Kötü ünle baş etmenin vicdan azabıyla baş etmekten daha kolay olduğunu öğrendim. (s.301)
    *Belki kuytu köşelerimde hâlâ temizlemem gereken biraz kibir kalmış olabilir. (s.301)
    *Yaşarken yaşayın! İnsan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm taşıdığı dehşeti yitirir! (s.303)
    *Siz kendi kendinize erişemediyseniz görev dediğiniz şey, sırf kendinizi büyütmek için kullandığınız kılıftan başka bir şey değildir. (s.308)
    *Çocuklarınızı yetiştirmek için önce kendinizi yetiştirmeniz gerek. (s.309)
    *Bugün en iyi öğretmenin öğrencisinden bir şeyler öğrenen öğretmen olduğunu anladım. (s.311)
    *Yaptığım seçimler başkalarını tutsak ediyorsa ben o özgürlüğü seçemem. Senin özgürlüğünün benim için anlamını hiç düşündün mü? (s.316)
    *İhtiyaç için çocuk dünyaya getirmek yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilincini taşırmış gibi! (s.321)
    *Güçlenmek istiyorsan önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yalnız yalnızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin. (s.329)
    *Tek ödevin kendin olmaktır. Güçlü ol: Yoksa büyümek için hep başkalarını kullanmak zorunda kalırsın. (s.329)
    *Galiba bazı yetişkinlerin imgeleri çocukların kafasına girince çıkmak bilmiyor. Belki de insanın kendi düşüncelerine egemen olabilmesi için önce kurtulması gerek! (s.334)
    Toprak ne kadar zengin olursa, orada bir şey yetiştirememen de o kadar affedilmez olur. (s.335)
    *Onun değerini şimdi anlıyorsun, çünkü onu kaybetmenin ne demek olduğunu anlamana yetecek kadar bir şeyler yaşadın. (s.338)
    *Düşmanını doğru seç. (s.339)
    *Asıl düşman yaşlanma, ölüm ve özgürlük karşısında duyduğum dehşetti. (s.339)
    *İdeal evlilik ilişkisi, her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır. (s.342)
    *Biriyle tam bir ilişki kurabilmen için önce kendinle ilişki kurabilmelisin. Eğer kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. Yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan, kimsenin kendisini seyretmesine ihtiyaç duymadan başka birine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir. Bu yüzden, insan evliliğine bitiremiyorsa, o evlilik zaten bitmiştir. (s.342)
    *Önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek gerekiyor. (s.345)
    *Kaybetmek için önce sahip olmak gerekir. (s.360)