• 133.
    “Kendini Daha Fazla Düşünme.” — İnsan şunu enine boyuna bir düşünsün bakalım: Önümüzde birisi suya düşerse, arkasından ona hiç yakınlık duymasak bile niye atlarız? Merhametten: Orada insan sadece başkasını düşünür… der düşüncesizlik. İnsan kan tüküren birisi için, hatta ona karşı kötü ve husumetli bir tavır içinde olsa bile, neden acı ve sıkıntı duyar? Merhametten: Bu sırada insan artık kendisini düşünmez… der aynı düşüncesizlik. Gerçek, merhamet duygusundadır… yanıltıcı bir şekilde genellikle merhamet diye adlandırmaya alıştığımız şeyi kastediyorum… gerçi ar tık bilinçli olarak kendimizi düşünmeyiz, ama çok kuvvetli bir bilinçsizlikle düşünürüz, tıpkı bir ayağımız kaydığında kendi kendimize amaca yönelik karşı hareketler yaptığımız ve bu sırada anlaşılan aklımızı kullandığımız gibi. Başkasının kazası rencide eder bizi; eğer ona yardım etmezsek, bu bize güçsüz olduğumuzu, belki de korkak olduğumuzu gösterir. Ya da bu, başkalarının karşısında onurumuzun azalmasına veya kendimize olan saygımızın azalmasına neden olur. Ya da başkasının kazasında ve acısında bizi uyaran bir tehlike işareti vardır; ve insanın tehlikeye maruz kalmasının ve zayıflığının belirtileri olarak zaten bize utandırıcı etki yapabilirler. Bu çeşit ıstırabı ve rencide olmayı geri çevirip, içinde ince bir özsavunmanın ya da intikamın da bulunabileceği merhamet eylemiyle misillemede bulunuruz. Aslında kuvvetli bir şekilde kendimizi düşünüyor olmamız, acı çekenlerin, yokluk içinde kıvrananların, feryat edenlerin bakışlarından kaçınmaya muktedir olduğumuz bütün durumlarda verdiğimiz karar bu durumu ortaya koymaktadır: Eğer biz daha güçlü, yardım eden kimseler olarak yeterli olup, alkış alacağımızdan emin olursak, mutluluğumuzun karşıtını duyumsamak istiyorsak ya da görünüş sayesinde sıkıntıdan kurtulabileceğimize inanıyorsak, bunu yapmamaya karar veririz. Böyle bir görünüşte bize verilen ve çok değişik türlerde olabilecek acıyı merhamet diye adlandırmak yanıltıcıdır, çünkü o acı, her koşulda karşımızda acı çekenin serbest olduğu bir acıdır: Nasıl onun acıları ona aitse, o acı da sadece bize aittir. Ama merhamet eylemini yaptığımızda kendimizden uzaklaştırdığımız işte sadece bizim bu acımızdır. Ancak, böyle bir şeyi hiçbir zaman bir güdü tarzında yapmayız; bu eylem sırasında kendimizi kesin olarak bir acıdan kurtarmak istersek, aynı eylemle mutlaka heves tepisine yol veririz.., heves, karşıt bir durumun görünmesiyle; sadece istersek yardım edebilme düşüncesiyle; yardım etmemiz durumunda övülme ve tanınma düşüncesiyle; yardım etkinliğinin bizzat kendisiyle, eylem gerçekleşir ve adım adım gerçekleşen bir şey olarak gerçekleştiren kimseyi sevindirmesiyle, özellikle de eylemimizde ortaya çıkan öfkede adaletsizliği sınırlama duygusu varsa (birisinin öfkesini boşaltması kendi başına zindelik verir) ortaya çıkar. Bütün bunlar ve daha ince olan diğer şeyler eklenince “merhamet” oluşur: —Dil nasıl da beceriksizce bir sözcük ile çok sesli bir varlığa saldırır!— Buna karşın merhamet, ıstırap ile bir cins, ıstırap karşısında ortaya çıkıyor olması, ya da ıstırap için özel, ince, etkileyici bir anlayışı olması; her ikisi de deneyime ters düşer ve kim merhameti tam da bu iki açıdan överse, işte o ahlakın bu alanında yeterli deneyimden yoksun demektir. Bu benim Schopenhauer’in merhametle ilgili anlattığı bütün inanılmaz şeyler konusundaki şüphemdir: Bizi bununla kendince büyük yeniliğine, merhamet etmeye inandırmak istemesi — işte onun çok eksik gözlemleyip, berbat bir şekilde tanımladığı merhamet etmeye— o geçmiş ve gelecekteki her türlü ahlaksal eylemlerin kaynağıymış… ve aslında ilk kez Schopenhauer’ın onun için uydurduğu yeteneklerden dolayı.— Sonuçta, merhametsiz bir insanı merhametli olandan ne ayırır? Her şeyden önce onlarda — burada sadece kaba hatlarıyla deyi verirsek… korkunun duyarlı fantezisi, tehlikeye karşı sezginin ince yetisi yoktur; engelleyebilecekleri bir şey olduğu zaman gururları da öyle çabuk incinmez (Gururdan gelen dikkatleri, boş yere başkalarının işine karışmalarını yasaklar, evet, onlar herkesin kendi kendine yardım etmesini ve kendi kartını oynamasını severler). Kaldı ki, onlar acılara dayanmaya çoğunlukla merhamet edenlerden daha alışkındırlar; kendileri acı çekmiş oldukları için, başkalarının acı çekmesi onlara haksızlık olarak da görünmez. Nihayet nasıl merhametliler için Stoacı soğukkanlılık durumu utandırıcıysa, onlar için de yumuşak kalplilik durumu utandırıcıdır; onu aşağılayıcı sözcüklerle doldururlar ve bu münasebetle erkekliklerinin ve soğuk cesaretlerinin tehlikede olduğunu düşünürler… gözyaşlarını başkalarından gizleyip, kendilerine kızarak silerler. Benciller, merhametli kimselerden başka türlüdür.. , ama onları tam anlamıyla kötü ve merhametlileri iyi olarak nitelendirmek, geçerli olan modadan başka bir şey değildir: Bunun tersi olan modanın da belli bir zamanı vardı ve uzun bir zamandı!
  • Eğer gerçekten istersek, insan kalbinin ve vicdanının kutsal olduğunu kavrayabiliriz. Kötülükten kaçınıp iyiliği kabul etmesi açısından insanoğlu tanrısallığın vücut bulmuş halidir. Sevgideki mutluluğu, nefretteki acısı, haksızlık anındaki öfkesi, fedakarlığının yüceliği, şüphesiz ki insanın Tanrı ile olan birliğini ispat etmektedir. Malumdur ki, insan maddi üstünlüğü ve geniş içgüdüsü ile değil, ancak yukarıda zikredilen meziyetleri sayesinde diğer canlılara hükümdarlık etmektedir.İnsan kendi yüreğinin ve vicdanının sesini reddedip, bunlara uymadığı sürece, yeryüzünde Tanrı’nın adını yüceltmek yerine, O’nun adını kirletir. İnsan kendi kalbi ve vicdanına uyduğu sürece, Tanrı’nın adını yüceltmiş olur ve O’nun kudretinden nasibini alır.
  • Kürk Mantolu Madonna

    Ne kendi sözlerim, ne de onun fikirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum. Her ikimiz de, birbirimize karşı ne kadar açık olmak istersek isteyelim, bize tabi olmayan birtakım gizli müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. Birleştiğimiz noktalar ne kadar çok olursa olsun, ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf diğer tarafa kolayca uyuyorsa, bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğruna yapıyordu. Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerine münakaşa etmekten çekinmiyorduk; buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı, çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk; fakat bir his bana asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu.

    Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bi sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

    Bu karanlık ve sıkıntılı manzara ne kadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava ne kadar tazeydi! Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak… ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak…

    Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?

    Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.

    Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum.

    Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

    Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

    Dünyanın en basit ,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..Niçin bunu anlamakta bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

    Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

    Korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum..

    Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… biz ancak o zaman sahiden yaşama, – ruhumuzla yaşamaya – başlıyorduk.

    İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?

    İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı… Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

    Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret olduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi.

    Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

    Müthiş bir can sıkıntısına ve melankoliye düşmemek için ne kadar gayret gösterdiğimi görmüyor musun? Farz et ki biz, biz değiliz. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum.

    Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum.

    Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor.

    Bunun sebebi herhalde, ‘Bu böyle olmayabilirdi!’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.

    Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız. Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar…

    Benim beklediğim aşk başka dedi. O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka. Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!
  • Kitap okumayı seven, bununla birlikte her şeyin menbaını ( Allah dahi kitap göndermiş...) kitap olarak kabul eden, insanları da kitap gibi okumak gerektiğine inanan biri olarak kitaptan daha kıymetli bir şey zannetmiyorum ki olsun. En klasik, en güzel, en anlamlı hediye de bu sebeple kitaptır benim için. Klişe hediye denecek kitap hediyesi bana göre çok incelikli bir hareket.

    Çocuklara ilk günlerde “kitap okumanın önemi” üzerine klişeleşmiş bir şeyler anlatmaya gayret ettim. Derslerine, iletişimlerine olan katkısını enine boyuna birlikte düşündük, birbirimize anlattık. Sonra bir gün ders kitaplarını okuturken gönüllülerden birini kaldırdım. İşte okulun ilk günleri, okuma düzeylerini değerlendirmek için iştahla dinliyorum. İnanın bana, üzüntüyle 5 satır yazının bitmesini bekledim. Maalesef, sürmesini değil. Bitsin istedim. Dürüst olmam gerekiyor, başta kendime. Çok büyük beklentilerle gelmiştim. 14 öğrencim olacağını öğreniyorum. Üstelik İstanbul’da. Bunca imkan içinde bu kadar az kişiyle... Okumayı dinledikçe bütün beklentilerim birer birer yok oldu. Dedim ki kendi kendime “Dilek, çok üzgünsün. Ancak canını dişine takarsan; işbirliği yaparsan olmayacak şey yok. Nitelikli okuyacak, sorgulayıcı düşünecekler.”

    Başlarda okudukları kitapları anlattırdım. Bir sınıf öğretmeninin 6 saat boyunca girdiği sınıfta kitap konusuna kimi gün 2 kimi gün 3 saat zaman ayırması çok çok geniş bir zaman dilimi. İnanılmaz şeyler değişti. Sonra şunu fark ettim. Geçen yıl okudukları kitapları tekrar okuduklarını – o zamanlar ben yoktum.- … Aynı kitabı tekrar okumalarının bir sebebi olmalıydı. Ben sordum, onlar söyledi: Unuttuğumuz için tekrar okuyoruz. Okuyoruz, bari aklımızda kalsın öğretmenim, dediler. Sonra işte şu bellek sorununu çözmek lazımdı. Gardner’ın çoklu zeka kuramından faydalanmaya çalıştım. Lisans sürecim içerisinde okuduğum hatrı sayılır makaleden öğrendiğim şuydu ki: Türk milletinin görsel zekası gelişkindi. Gördüğünü unutmuyor bu millet. Belki bu yüzden resimli kitapları daha çok seviyor. Belki bu sebeple, zekasına hitap etmediği için okumayı sevmiyor. Gerçi her zekadan kısıtlı yahut geniş ölçüde barındırıyoruz ancak baskın olan zeka-bellek çeşitlerimiz de bulunuyor.

    Çocukların resim yeteneği maalesef yoktu. – Ortaya çıkarırım sandım ama bu kadarmışız - Ancak biz biliyoruz ki; daimi yaptığımız şeylerde bir tekamül meydana geliyor. Okudukların artık anlatmak yerine çizmelerini önerdim. Önerimi ciddiye aldılar ve bunları asmak, neleri başarabildiklerini göstermek istedim. Kendi panolarını kendileri astı. Kendileri düzenledi, elbette benden yardım istediklerinde onların yapamayacağı şeyleri ben yaptım. Hazırladığımız ilk pano sınıfa asıldı. Sonra baktık, resim sayısı artıyor. E napalım, asmayalım mı? Asla… Koridorda bir pano bulduk. Durur muyuz, yapıştırdık.

    İlk olarak hazırladığımız pano:

    https://i.hizliresim.com/r58X53.jpg
    Boylarının yettiği yerlere kendileri astı  Zaten onlar ben üst tarafı donatırken sürekli direktif veriyorlardı 

    Sonra ara değerlendirme amacıyla dönüt alabilmek için çizdikleri resimleri anlattırdım, çizdikten epey sonra. Sanki daha dün okumuşlar gibi anlattılar. Diyaloglara varana dek. Dedim ki çocuklara “ Biz bu işi başardık. Devam edelim?” Sağ olsunlar, onayladılar. Ben de istiyorum ki “Küçük Prens” okuması yapalım, kritik edelim, konuşalım. Bir “Küçük Prens Köşesi” olsun yani. Ben meramımı anlattım, çocuklar da şenlendiler. Kitapların tedarik edilmesi gerek. Burada sık sık okuma yapanlar bilirler, basım farklı olduğunda farklı algılamalar ortaya çıkabiliyor. Aynı yayın, aynı basım olmalıydı. İşte tam bu noktada burada bir ileti paylaştım:
    #36826868

    Sonra sağ olsunlar insanlar katılım sağladı. Benim aklımda üç kitap kritiği vardı: 1. Küçük Prens, 2. Küçük Kara Balık, 3. Anıtı Dikilen Sinek. Bu üç kitabın paydaş noktası; farkındalık, yeni perspektifler sunmasıydı. Bu çocukların da en çok ihtiyaç duyduğu şey buydu, bilinçli bir kitap tercihiydi tüm bunlar. Küçük Prens kitabı gönüllü hayırseverler tarafından tedarik edilmeden daha bir gizli hayırsever bize Küçük Kara Balık’ı gönderdi. Kitapları kartonundan çocuklarla birlikte çıkardım. O kadar sevindiler ki bunu anlatamıyorum... Sonra hemen işe koyulduk. Köşemizi hazırlamalıydık.

    Burada hemen şunu açıklamak istiyorum. Ödev yapmak istemeyen çocuğa “Nasıl yapmazsın?” demiyorum. “Peki, bu senin kararın.” diyorum. Sonuçlarını zaman içerisinde görüyor, hak veriyor ve kendi isteğiyle yapmaya başlıyor. Yasak cezbedici oluyor bu yaştaki çocuklar için. Zorunluluklar iğrenç geliyor. Bu her yaşta böyle. Kaç yaşına gelirsek gelelim ne zorunluysa o iticidir. Ben çocukları bir birey olarak görüyorum. Kendi kararlarını alabilir, kendi kararlarının sonuçlarına katlanabilmeliler. Örneğin bir çocuk ödevini yapmadığında derste o ödevleri kontrol ettiğimizde “olaya Fransız kalmayı” göze almalıdır. Sınıfta kendi seçtiği başkanından şikayet olduğunda “Ama bu senin seçimindi, sonuçlarına sen katlanmalısın.” dediğimde bunu peşinen kabul etmelidir. Çok ciddi bir problem olursa, demokratik seçim tekrarlanır hatta referanduma gidilir. 

    Önce kitaplar geldi; -Çok çok teşekkür ederiz, hele çocuklar nasıl teşekkür edeceklerini bilemediler. -
    https://i.hizliresim.com/8a2WOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY6Waz.jpg
    ( Getirmeyi unutanlar da oldu, o gün gelmeyen de. )

    İlk gün şöyleydi;
    https://i.hizliresim.com/XMq8p0.jpg
    Sonra;
    https://i.hizliresim.com/DY6Wby.jpg

    Biliyorum güzel çizmeleri önemli değil ama şu resmin güzelliğine bakar mısınız? Baktıkça içim açılıyor;
    https://i.hizliresim.com/YQW8Ga.jpg (Pelikan, Küçük Kara Balık ve arkadaşlarını kesesine alıyor!)

    Ardından başka resimler de çizdiler ama ben anın tadına daldığım için çekmedim.

    Sıra Küçük Prens Köşesine geldi.

    https://i.hizliresim.com/bVMZdY.jpg
    https://i.hizliresim.com/Em6W49.jpg
    https://i.hizliresim.com/dvZlVZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/k9L75m.jpg
    https://i.hizliresim.com/dvZlmV.jpg
    https://i.hizliresim.com/alM8O5.jpg
    https://i.hizliresim.com/lqrPnX.jpg
    https://i.hizliresim.com/grVvm3.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY6WQO.jpg
    https://i.hizliresim.com/16Da8A.jpg

    Küçük Prens içim çizim yapmak bizi kesmedi. Daha fazlasını hak ediyordu Küçük Prens. Küçük Prens’in gerçekten olduğuna inananlar oldu. Bunun sadece bir masal olduğunu düşünenler oldu. Ben “belki de Küçük Prens vardır.” dedim. Bunun üzerine mektup yazmaya karar verdiler. “Yazarsak Küçük Prens’e yollar mısınız?” dediler. “Ya siz yazarsınız da yollamaz mıyım?” dedim. Bunu buradaki Küçük Prenslere gönderiyorum şimdi… Sözümü kısmen tutuyor olabilirim. “Bize cevap yazar mı?” dediler. “Bilmem ki, Küçük Prens’le hiç bu konuyu konuşmadık, kitapta hiç bu anlatılmıyor.” dedim. Yollamaya değer buldular, yazmaya değer buldular mektupları. Ben buraya yollamayı uygun gördüm.

    https://i.hizliresim.com/P16285.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM7gO0.jpg
    https://i.hizliresim.com/9aqW65.jpg
    https://i.hizliresim.com/qd8p1d.jpg

    Ve daha birçok mektup…

    Sonra biz bir fikir bulduk. Okuma köşesi yapmaya karar verdik. Paletlerden okuma köşesi yapacaktık!
    Ve diğer öğretmen arkadaşlarımın da büyüüük yardımlarıyla şu köşeyi yaptık.
    https://i.hizliresim.com/QLYNXy.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jqQmA.jpg

    Bütün bu okumaları yaparken öncelikle kitapları kapağından itibaren incelemeye başladık.

    Kitap kapak tasarımını kim yaptı?
    Kaçıncı basım?
    Basım ne demek?
    Hangi yayınevi?
    Editör nedir?
    Bu kitabın editörü kim?
    Yabancı dilden bir kitap nasıl Türkçe hale getirilir?
    Çevirmen nedir?
    Varsa bu kitabın çevirmeni kim?
    Yazarı kim?
    Kitabın içerisinde resim varsa bunları kim çizdi?
    En son en zaman basıldı?
    Kitabın türü nedir?
    Türünün özellikleri nelerdir?
    Kitabın arkasında kısa yazı nedir?
    Arka kapakta yer alan barkod nedir?
    Gri barkod ne anlam içerir?
    Sahte kitap alırsak ne olur?
    Orijinal kitap alırsak ne olur?
    Yazara katkısı ne?
    Vicdanımıza katkısı ne?
    Bu kitapta hoşumuza giden gitmeyen şeyleri basan yerle paylaşmak istersek nasıl paylaşırız?
    Basımevi iletişim adresi neden kitapta belirtilir?
    Ve inanın daha birçok soruyu daha kitaba geçmeden yanıtladık…
    Sonra kitaba geçince şu sözleri duydum “Ne çok kişi uğraşmış öğretmenim!” Evet, işte beklediğim buydu. Bir kitap kolay yazılmıyor. Yazar kolay olunmuyor. Kitaplar ne değerli… “Kitaplar, emekle ortaya çıkar. Sadece yazarın değil birçok kişinin de katkısıyla ortaya çıkıyor.” dedim.
    Kitaba başladığımızda bir süre ben okudum, ardından hikayenin en heyecanlı yerinde durdurup “ Sizce nasıl devam etmiştir? Siz olsaydınız nasıl tamamlardınız? Ne hissettiniz? Böyle diyen birine siz nasıl yanıt verirdiniz?” gibi birçok şey…

    Bu iletiyi paylaşma amacım ise kendime referans olarak kullanmak istememdir. Bir gün bir hayırsever şüphe duyacak olursa diye elimdeki halihazırdaki çalışmamı bilsin isterim. Hepinize teşekkür ederim. Bir kitap ne çok şeyi değiştiriyor!
  • 520 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Türk edebiyatının yazılı ilk eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig 11. Yüzyılda Yusuf – Has Hacib – adında bir kişi tarafından on sekiz ayda 6645 beyit olarak yazılmıştır. Kutadgu Bilig ismi “Mutluluk veren bilgi” olarak günümüze çevirmek mümkündür. Eser yazıldıktan sonra Hakan Buğra Han’a sunuldu, hakanın eseri beğenmesinden sonra Yusuf mabeyinci yapılarak “Has Hacib” unvanını aldı. Sivri dilli ve gözünü budaktan esirgemeyen Has Hacib’in ölüm yeri ve tarihi ise bilinmemektedir.

    Eser Karahan Türkçesi ve aruz ile yazılmıştır. Eser içerisinde dört tane karakter, her karakterinde simgelediği ilkeler vardır. Bunlar;
    Kün-Togdı: Hakan (Adalet),
    Ay-Toldı: Vezir( Saadet, Mutluluk),
    Ögdülmiş: Vezirin oğlu (Akıl),
    Odgurmış: zahit (Akıbet, Ahiret).
    İşleyiş bu dört karakter ve ilkelerin birbirleriyle diyaloglarıyla, ikili ya da dörtlü beyitlerle sürüyor. Kitap beş ana bölüm ve seksen sekiz ara bölümden olmaktadır. Çevirisi çok iyi, birkaç beyit hariç neredeyse eksiksizdir.

    "Gönül sırrını açma değme insana
    Acı çekersin eğer açtınsa"

    Tür olarak kalıba sokmak istersek;
    Nizamülmülk ‘ten Siyasetname ‘yi andıran bir politika ve siyaset, Farabi ‘den Mutluluğun Kazanılması gibi felsefe-din ve hatta kişisel gelişim dahi diyebilmek mümkündür. Asıl hedefin her iki dünyada mutluluğu elde etmek, bu dünyada bilgiyi ele alıp mutluluğa erişmek, hak ve hukuka aykırı olmadan bir siyaset izlemek için yazılmış bir yol haritasıdır. Felsefeden dine, ahlaktan aileye ve aklınıza gelebilecek her şeye bir karşılığı olan naçizane bir eserdir. Her bir beyiti bir atasözü gibi değerli ve okuruna birçok ders verir niteliktedir.

    "Gönülsüz nereye doğru atılsa ayak
    O yer nice yakın olsa da olur uzak"

    Kitabı bir oturuşta okumak çok zor, okurun sıkılması çok muhtemel, kitabı bölüm bölüm okumak hem okur açısından, hem de okuduklarını tahayyül etmesi için tavsiyem olur, aksi halde kitabı yarım bırakmanız mümkündür. Eğlenceli, güldüren ve düşündüren bir eserdir.

    Kitabın bir parçasının bir dönem bizim elimizde olup ve daha sonra onu para için yurtdışında bir müzeye satmamız gibi bir ayıbımızın da olduğunu söylemek istiyorum.

    "Savaşta gerekmez yüreksiz kişi
    Yüreksiz olmak dişilerin işi"

    Ayrıca kitap içerisinde dikkatimi çeker bir husus ise dişi yani kadınlardı. Has Hacib’in kadınlara bu şekilde sert yakıştırmalar yapması ve hatta yok sayması dönemden mi yoksa ciddi bir kadın sorunundan mı olduğunu anlayamadım. Lakin tasvip edemeyeceğim bir kadın düşmanlığı gördüm beyitler arasında.

    Sözün özü; zor ama eğlenceli bir kitaptı. Özellikle ilk Türk yazım örneklerinden olması ise hem okunulabilir hem de tavsiye edilebilir yapıyor kitabı. İçerisinde kişiye katacağı çok önemli şeylerinde olduğuna inanıyorum. Her yaşa hitap edebilecek tarzda bir eserdir.

    Sevgi ile kalın.
  • “İnsanlar arasında yapabileceğimiz en kesin ayrım onları zekiler ve aptallar diye ayırmak değil, zekiler ve aşırı zekiler diye ayırmaktır, aptallarla ne istersek yaparız, zekiler karşısında en iyi çözüm onları hizmetimize almak olur, aşırı zekilere gelince, onlar bizim tarafımızda olsalar bile özünde tehlikelidirler, bu tehlikeden kaçınamazlar, işin en tuhaf yanı, ne yaparlarsa yapsınlar sürekli olarak onlara karşı dikkatli olmamız konusunda bizi uyarırlar, ama genellikle uyarılara dikkat etmeyiz ve sonra sonuçlara katlanmak zorunda kalırız.”