• İtiraf ediyorum ki, isyanı, devrimi karşıladığımdan daha büyük bir sempatiyle karşılıyorum. İsyan, adil olmayan bir güce karşı kendiliğinden gelişen ve neredeyse değişmez bir biçimde haklı olan bir ayaklanmadır. Devrim kültü modern aşırılığın anlatımlarından biridir; aslında bir içsel zayıflığı ve eksikliği telafi etme eylemi olan bir aşırılık.
  • #biyografipostu5

    Robespierre

    Çocukluğu ve Olgunlaşma Süreci
    Maximilien Robespierre. Arraslı ve burjuva kökenli bir ailenin çocuğu olarak 6 Mayıs 1758 tarihinde dünyaya geldi. Onun doğduğu yıl, Damiens adlı biri XV.Louis’yi bir bıçakla yaralamıştı ve sofu takımı bunu fırsat bilip Diderot’un “Ansiklopedisi”ni yasaklatmıştı; Rousseau, “d’Alembert’e Mektup”unu yayımlıyordu, Voltaire de “Örfler Üstüne Deneme”yi çıkarmıştı. Maximilien, kendisini siyasi karmaşanın ve daha sonra takipçisi olacağı Fransız Aydınlaması’nın içinde bulmuştu. 1764 yılında annesi, 1777’de ise arkasında koca bir borç bırakan babası hayatını kaybetmişti. Maximilien, artık evin babası konumundaydı. Çocukluk sevincinden mahrum büyüyen Robespierre’in tek sıkıntısı bu değildi. Öte yandan, onurunu da incitiyordu yoksulluğu. Geliri, Arras’taki manastırın lütfettiği yıllık 450 lira ile sınırlıydı. Bu durumda, tek bir elbise ve yırtık pabuçlarla dolaşmasına, dışarıya çıkıp gezmesini engelleyen yığınla şeyin eksik oluşuna şaşırılabilir mi? En büyük öğretmeni, hiç kuşkusuz yaşamın kendisiydi. Ezilenlerin yanında olan çetin bir avukattı Robespierre. Zeki, cesur ve daima halkın yanında olması kendisine şöhret kazandırmış ve Paris’te yaşam sürmesini sağlamıştı. Jean Jacques Rousseau’nun fikirlerini benimsemiş olması duruşunu tamamen etkilemiştir. Fikir dünyasının merkezine erdemi koymuş ve yaşamını bu şekilde sürdürmüştür. Katıldığı davalardan neredeyse hiç para kazanamaz çünkü bunların çoğu haksızlığa uğrayan yoksulları savunmak içindir. Para kazanamamasına karşılık çok büyük başka bir kazancı olur, halkının sevgisi. Bu, öyle bir sevgidir ki uğruna eğlenceler düzenlenir, şiirler, marşlar okunur ve kendisine “Satın Alınamaz” adı verilir. O, kendisine gösterilen bu sevgi gösterilerini asla unutmayacak ve halkı için daha da sıkı çalışacaktır.

    Fransa’da büyük bir kriz vardı. Halk açtı, ordu yeniliyordu, Kral ise ailesiyle birlikte sefa sürmeye devam ediyordu. Böyle bir ülkede, bir şeyler yapmalı diyen Jakobenler Kulübü’ne üye olmuştu ve devrimin habercisi olan olayların merkezinde yer alıp kendisini Fransız Devrimi ile eş değer konuma getirecekti. Çünkü, devrimle özdeşleşmiş bir kişidir o. Fransız Devrimi demek, bir yerde Robespierre demektir. Devrim’in doruğuna çıkışı, Jakobenlerin bu ünlü lideriyle beraber oldu; onun düşüşüyle de çoğu şey noktalandı bir yerde. Ancak, öyle de olsa, Devrim’in geleceğe yolladığı mesajda onun payı büyük. Robespierre’i çıkarınız, çağdaş düşüncenin kimi önemli noktaları karanlıkta kalır.

    Siyasi Yaşamı
    Takvimler 14 Temmuz 1789′u gösterdiğinde burjuva sınıfı, hâkim aristokrat sınıfın baskısı altındaki halkı da yanına alarak Bastille Hapishanesi’ni bastı. Ellerinde tüfek, tırpan ve küreklerle binlerce Fransız, Bastille’e yürüdü. Baskın sırasında hapishanede 7 düşünce suçlusu bulunmasına rağmen, Bastille Kalesi/Hapishanesi monarşiyi, Orta Çağ’ı ve krallığın mutlak otoritesini sembolize ettiği için kritik bir noktadaydı. Bu olay Fransız Devrimi’nin de başlangıcı olacaktı.

    Aynı yıl Robespierre, Kurucu Mecliste boy göstermeye başlamış ve kısa sürede gazetelerde adında bahsettirmişti. Son derece radikal olan (ki günümüz siyasetinde “Jakoben” terimi aynı zamanda sert, radikal, kararlı vb. anlamlarda kullanılır) Robespierre “Burjuva Siyaseti” olarak bilinen (günümüz meclisi en büyük örneğidir) kimin eli kimin cebinde belli olmayan, halk adına yapıldığı söylenen fakat halk dışında herkesin işine yarayan kanunların, tekliflerin olduğu bir siyaset biçimine tamamen karşıdır. Devrimin sonuna geldikçe Robespierre’in kendisine hedef koyduğu “halkın refahı ve özgürlüğü” uğruna verdiği radikal mücadelesi, bir zamanlar yanında olup artık halk için mücadele etmekten sıkılan ve monarşiye karşı ılımlılaşan arkadaşlarını dahi rahatsız etmiştir. Dönemin siyasi birikimi sonucu kendisi sadece ütopik düşüncelere sahipti. Robespierre, sınıflar arası eşitsizliği görmüştü. Hatta Burjuvazi hâkim sınıf olmadan ona karşı olunması gerektiğini çekinmeden söylüyordu: “İç tehlikeler burjuvalardan geliyor, burjuvaları yenmek için halkla birleşmek gerek.” En büyük şanssızlığı ise daha sonra somutlaşacak olan ve kendisinin dahi ismini bilmediği “sosyalizm” olacaktı. Hiç kuşkusuz sağlam bir sosyalistti Robespierre fakat onun döneminde sosyalizm yoktu. Kendisi, daha sonra Marx-Lenin ikilisi tarafından yerine oturtulacak yapı taşlarından biri olacaktı sosyalizmin.

    Robespierre, özellikle “Terör Dönemi” olarak adlandırılan dönem üzerinden ve yine özellikle sağ görüş tarafından eleştirilmektedir. Fransız Devrimi’nde, özellikle Terör Dönemi sürecinde on binlerce insanın giyotinden geçirildiği doğrudur. Bu insanların tek suçu vardı, Monarşi destekçisi yani karşı devrimci olması. Öte yandan Fransız Devrimi araştırıldığında, dönemin Kralı XVI. Louis ve Kraliçesi Marie Antoinette’in “yazık oldu, garibanlar, mazlumlar” vb. söylemleriyle karşılaşmak çok kolaydır. Sanki Fransız halkı açlıktan ölürken sırf devrime karşı isyan etsinler diye unları gizli depolarda tutan ve buna benzer birçok insanlık dışı davranış sergileyen onlar değilmiş gibi. Bunu fark eden ve artık çağrıları karşılık bulmayan Fransız Devrimcileri, Kral ve eşini de giyotine göndermiştir. Bu sürecin neden haklı olduğunu Robespierre’den dinleyelim. “İlkem şu olmuştur hep: Özgürlük yoluna atılmış bir halk, tertipçiler karşısında amansız olmalıdır. Böyle bir durumda zayıflık zalimdir, bağışlamak barbarlık. Özgürlüğün düşmanlarını terörle dizginleyiniz. İşte, Cumhuriyet’in kurucuları olmaya o zaman hak kazanırsınız.”

    Ne var ki insanlık tarihi açısından son derece önemli bu süreç, aristokrasiyi alt eden fakat halkın iktidarına karşı gelen burjuvaların komploları sonucu Robespierre’de giyotine giderek hayatı son bulacaktı. Son bulan sadece Robespierre değil aynı zamanda Fransız Devrimi’ydi.

    #Robespierre’den:
    Adalet, insanlık ve özgürlük aşkı, başka tutkular gibi tutkudur. O ağır bastığında, her şey feda edilir uğrunda!

    Uyanmazsak, özgürlük gidecek elimizden.

    Halkı hiçe sayan bütün anayasalar, insanlığa karşı girişilen komplolardan başka bir şey değildir.

    Toplumda ki kötülükler, hiçbir zaman halktan gelmez, hükümetten gelir. Başka türlü nasıl olabilir? Halkın yararı, kamunun yararıdır.

    Zulme karşı halkın savaşını yapalım, halka karşı sarayın, zadeganın, entrikacıların ve borsa oyuncularının savaşını değil!

    KAYNAKÇA:

    1) Tanilli, Server (1995) ‘’Fransız Devrimi’nden Portreler’’ , İstanbul, Cem Yayınevi, Üçüncü Basım

    2) Robespierre, (1975) ‘’Devrimin Bağrından’’ , İstanbul, Çan Yayınları, (Çev: Vedat Günyol)

    3) Hobsbawm, Eric (2012) ‘’Devrim Çağı’’ , İstanbul, Dost Kitabevi, (Çev: Mustafa Sina Şener)
  • Bir seri nasıl batırılır buna şahit olduk.. Büyük bir hevesle okuduğum Sürgünden sonra İsyan ve Darbe tam bi hayal kırıklığı oldu. Sırf yarım bırakamadığımdan –şu huyumdan nefret ediyorum- devam ettim. Çocuk kitabına ve Türk filmi klasiklerine döndü eser, ölen geri dönüyor –adeta kaç sezondur hiç ölmeyen Arka Sokaklar polisleri gibi🤷‍️- onca olay yaşıyorlar ama asla ölmüyorlar sadece yaralanıyorlar, yaraları da ne hikmetse hemen iyileşiveriyor.

    Yazara çok sinirlendim bu kadar aksiyona gerek yok çünkü bi yerden sonra artık insanın kusası geliyor, bir olay bitmeden başka bir şeye yakalanıyor karakterler. Ve 3.kitaba da gerek yoktu İsyan ve Darbe kitapları birleştirilmeliydi aksiyonları azaltılmalıydı. Sonuçta sen bir distopyasın kardeşim sonucun belli, devrim olacak ve toplum düzeltilecek ötesi yok. Kitap boyunca yazar öyle bir yazmış ki olayların doruk noktası neresi anlaşılmıyor. İlk sayfadan son sayfaya kadar bir an olsun aksiyon dinmiyor, ne uzatıyorsun bu kadar yazar hanım.

    Bir de şu saçma Allenna- Liam aşkı beni bitirdi tam ergenler öyle iğrendim kii koskoca hükümeti devirecekler ama hala “seni kıskandım onunla konuşma gitme gelme...” bik bik bik. 🤦‍️

    Öyle yani okumayın. İlk kitabı tavsiye ederim onu okuyun çok güzeldi hatta harikaydı ama devamını getirmeyin sonuç güzel bitiyor işte bilseniz yeter.

    Edit.Ay nasıl sinirlenmişsem inceleme de çöp gibi olmuş
  • Doğuştan kör olmak farklı bir şeydir. Gören gözlerle hayata başlayıp sonradan görme yetinizi
    kaybetmek farklı bir şey. İkisinin verdiği hissi hiçbir zaman bilemeyiz. Eğer gören gözlere sahipsek.
    Öyle 3-5 saatliğine gözleri siyah bezlerle bağlayıp da empati kurmaya benzemez bu işler. Siz 3-5
    saat yaşarsınız öyle ama o insanlar ölene kadar yaşamak zorundalar. Bazı zamanlar Tanrı'ya karşı
    "neden o insanları öyle yarattın" diye isyan ettiğim olmuştu. Bir bildiği vardır elbette ama onun
    bildiğini ben bilmediğim için haddim olmayan bir cüretkarlık göstermiştim. Biz normal
    olduğumuzu sanan insanlardan farklı olan diğer insanlar için de aynı şeyleri hissetmiştim tabi ki.
    Nasıl bir açıklama getirilebilir bilemiyorum. Allah onları da öyle imtihan etmeyi uygun görmüş
    demeyle de çözülmüyor sorunlar. Yine de sadece şunu biliyorum; geçmişte ne yaptıysak karşılığı
    olarak bugün onları yaşıyoruz. Bugün yaptıklarımız da yarın yine karşımıza farklı şekillerde
    çıkacaktır. Eğer dünyada yaptığımız kötülüklerin karşılığını er ya da geç bu dünyada
    görebiliyorsak demek ki yukarda veya yerin altında, bu dünyada veya başka bir dünyada, ama
    mutlaka bir yerde de yaptıklarımızın sorumluluğunu kabullenmek zorunda kalabileceğimiz bir yer
    var. Görme yetilerini sonradan kaybeden insanların hikayesini okuyoruz burada. Hani öyle "yazar
    burada gözleri gören biri olarak, şöyle iyi yansıtmış körlüğü, böyle iyi yansıtmış" demicem. Çünkü
    bazı duyguları yaşamış biri olarak biliyorum ki, hiçbir zaman yaşamadan bilemeyiz. Kitapda
    yansıtılan en iyi gerçekliklerden birisi bence insanların, insanlığını ne kadar çabuk
    kaybedebildikleri. Hareketlerimizi kontrol mekanizması olmayınca ne kadar da çabuk
    hayvanlaşabiliyoruz. Kendi hayatımıza baktığımızda da bu öyle değil mi aslında. Kimsenin
    görmediği zamanlarda nasılız, gözlerin üzerimizde olduğu zamanlarda nasıl. Olabilir, 24 saatin
    24'ünde de kibar olmak mümkün değil. Ama bu hikayede farklı bir şeyler var. Sadece kendi
    grubunu sahiplenerek diğer insanlara karşı büyük bir acımasızlık içerisinde olmak ve katı bir
    vahşilik göstermek. Aynı durum gerçekte başımıza gelse insanların ve hükümetlerin farklı bir
    durum içerisinde olacaklarını zannetmeyin. Aynılarını belki de daha fazlasını yaşamak zorunda
    kalabiliriz. İyi biliyorum çünkü. Hep söyerdim insanlığımızı kaybetmemeliyiz diye. Artık öyle
    söylemiyorum. Sadece kendinizi ve ailenizi korumanın yollarını bulun ve mümkün olduğunca
    insanlardan uzak durun. -eğer böyle bir durum başımıza gelirse diye- Bazen de maddi körlük
    manevi körlükten daha az zararsızdır. Öyle ki manevi körlüğün ne denli zararlı olduğunun en
    güzel örneklerini ülkemizde görüyoruz. Sanırım uzunca bir süre daha görmeye devam edeceğiz.
    Eğer tarihi meraklıysanız lütfen İran Devrim Tarihini okuyun. Her şeyin nasıl başladığını görünce
    şok olacaksınız. Afganistan'ın geçmişini görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Size
    bahşedilen özgürlüğün ama her türlü özgürüğün kıymetini bilin. Ve onu savunmak için
    mücadeleden korkmayın. Tarihde bizi her zaman esir almaya çalışmış milletler olmuştur.
    Kendilerine içeride yardımcılar da bulmuşlardır. Ve bulmaya da devam edeceklerdir. Gözleri
    görmeyenden değil, kalpleri görmeyenden korkmalı. Malcolm X bir defasında şöyle demişti;
    "Birini ayıplamakta acele etme. Senin geçtiğin yoldan geçmemiş ve senin kadar hızlı düşünemiyor
    olabilir. Unutma sen de bir zamanlar şimdi bildiklerinden habersizdin."
  • Kitaba başlayanlar öncelikle Fransız Devrimi ile ilgili bilgilerini ve bilgiçliğini bir kenara koymalarını tavsiye ederim. Çünkü kitap sizi hiç bakmadığınız bakış açılarıyla tarihle yüz yüze bırakıyor. Alışkanlıklarınızdan dolayı çok önemsiz gelen ‘’o’’ ufak duygularınızın(nefret,kibir,kıskançlık…), tarihin belki de en kanlı devrimlerinden hatta günümüz modern ulus devletlerin atomu sayılan Fransız Devrimi’ne etkilerini gördüğünüzde eminim beni daha iyi anlayacaksınız.
    Le Bon’un Sürü Psikolojisi kitabından sonra Devrim Psikolojisi bir nevi 2. sezon niteliğindedir.Elbette Sürü Psikolojisi’ni okuyan arkadaşlar kitaptan daha çok yararlanacaktır fakat Devrim Psikolojisi’ni okumak için bir gereklilik oluşturmuyor.
    Le Bon olayların oluş sırasını da güzel bir şekilde sıralamıştır. Bu kategori Fransız İhtilali’nin nedenlerini ve sonuçlarını iyi anlamanıza, günümüz modern ulus devletlerin yapısının nasıl oluştuğuna, Bonabart’ın nasıl bir anda bu kadar güçlü olup Avrupa haritasını değiştirdiğine ve Fransız Devrimi’nden sonra demokrasi evriminin günümüzdeki şeklini daha iyi fark edeceksiniz.
    Tavsiyelerimden bir diğeri hatta belki en önemlisi kitabı okurken kesinlikle olayları günümüz ya da geçmişte olan benzer olaylarla karşılaştırın. Hem daha önce okuduğunuz olayın psikolojik etkilerini çözümlemiş olursunuz hem de bu kitabın etkisi daha kalıcı şekilde hafızanıza işler. Örneğin Fransız Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti Devrimi - Ekim Devrimi… Ki zaten Le Bon’da kısa kısa bu örnekleri önünüze sermiştir fakat Le Bon’un sürü psikolojisine olan hakimiyeti, günümüze de ışık tutuyor. Bu konuda bana ışığını açan nokta, günümüzde orta doğu da olan isyan ya da devrimlerin Türkiye’de olma olasılığının neden düşük olduğu cevabını çözümlemem oldu. Bu çözümlemeyi uzun uzadıya anlatmayacağım ama konuya hakim olan arkadaşlarım ne demek istediğimi anlayacaklardır.Tabii, karşılaştırmalı değerlendirmeler yaparken sadece devrimlerle sınırlanmamalı aklınıza gelenler. Özellikle Le Bon, insan doğasındaki kötülük ve çatışmadan bahsederken aklıma sürekli daha önce izleyip beğenmediğim’’Arınma Gecesi’’filmi geliyordu(Kitaba başlamadan önce filmin kurgusunu kısaca okuyabilirsiniz).
    Kitabı okurken toplum olarak eksik bırakıldığımız ,geleneklerden olsa gerek, eleştirel düşünme yeteneğimizi kullanmanın önemine de değinmek istiyorum. Dogmatik hareket edersek Le Bon’un bir Fransız olduğunu unutup kitabı bir Fransız milliliğiyle okuyabilirsiniz. Le Bon’u elbette eleştireceğiniz çok yönü de olacaktır. Körü körüne her dediğine inanmak kendisinin de katı bir şekilde eleştirdiği dogmatizme götürür. Zaten Le Bon, Devrim’deki katliamların çoğunun inanç etkisiyle oluşan dogmatizmden kaynaklandığını belki kitabın son cümlelerine kadar haykırarak gösteriyor.(Aynı inacın İnsan Hakları Bildirgesine ve Fransız Devrimine olan etkisini de unutmamak gerekir.) Bu dogmaların bulunduğumuz toplumdaki etkilerini hissettiğinizde ‘’hoff’’lamalarımız aynı duyguları barındırıyor olacak. Kitabı okurken devrimdeki korkunç katliamlardan ve bu katliamların toplum, disiplinsiz bırakıldığında nasıl önünün tutulamayacağından bahseder sık sık.
    Kitapta, Le Bon’un harika öngörülerinin beni kendisine hayran bıraktığını söyleyebilirim. Özellikle Sovyet Sosyalist Devrimi ile ilgili öngörüsü! Büyük yazar demekte sanırım bunu gerektirirdi.
    Le Bon’un dile olan hakimiyetinden çıkan retoriğinin, kitabı okuyup alıntılayan herkes farkındadır.Benim aklımda kalan ise Napolyon’un bildiğim ama anlamını şimdi net olarak kavradığım sözü kaldı: ‘’Kibir devrim yarattı,özgürlük sadece bahanedir.’’ (Tabii burada Le Bon kadar kitabı çeviren yazarı da unutmamak gerekir.)
    Eleştirim iki konu üzerinde olacak: ‘’Denetim ve alt sınıf psikolojisi ’’. Denetimle ilgili yine Fransız olan, ünlü yazar M.Faucoult bu konuyu modern ulus devletler bağlamında ‘’Hapishane’nin Doğuşu’’ adlı kitabında çok güzel işlemiştir. Le Bon’un disiplin anlayışı ve Faucoult’nun ‘’biyoiktidar’’ kuramını aynı masada tartışırken görmeyi çok isterdim.Bana göre disiplinin birey üzerindeki etkilerinin ne kadar korkunç olduğunu ve ‘’öz’’e ne kadar aykırı olduğunu en iyi Faucoult çözümlemiştir. Alt sınıf psikolojisi ile ilgili ise Le Bon’un kitabını yazarken kesinlikle alt sınıf psikolojisinin kökenine inmediğine ,olaya yüzeysel yaklaştığına inanıyorum. Bu yüzeysellikte alt sınıfı; cahil,hırsız,vahşi ve tüm katliamların omurgası yapmıştır. O dönemde bu sınıfın psikolojisine ayrı bir konu başlığı eklenmeliydi. Yine Faucoult o dönemde bu sınıfın yaşamış olduğu psikolojik sorunları ‘’Bir Aile Cinayeti’’kitabında derlemiştir.
    Ve son olarak şu sitemimi dile getirmek istiyorum:’’Bu kitabı okuduktan sonra içinde bulunduğumuz toplum için gerekli olan en temel dersin ‘’psikoloji ve eleştrel düşünme yeteneği’’ olduğu kanaatine vardım. Eğitim hayatımız boyunca zaferler silsileleriyle dolu tarihimizin bizi en tehlikeli uyuşturucu maddelerden daha korkunç şekilde uyuşturduğunun, eleştirel düşünme yeteneklerimizden ne kadar uzaklaştığımızın, psikoloji,felsefe,bilim… derslerinin önemi gibi sorunlara bugün bile varamayan yöneticilere sitemim tekrar canlandı.’’
  • İkbal'in tabiriyle "göç katarları toplandı."
    İbn Haldun'un tabiriyle "ümran rüzgarı döndü."
    Zamanın ruhu değişti.
    Çünkü mazlumlar zalimleşmeye, ezilenler ezmeye başladı.
    Çünkü muhalefetin/devrimin mantığı, devletin/iktidarın man-tığına teslim oldu.
    Çünkü İslamcılar iktidar işini beceremedi. İktidar felsefesi ve dili üretemedi. İktidara gelince "700 yıllık eserlerle averelik etmek" dışında yapabilecekleri bir şey yoktu. Veya o gömleği tümden çıkarıp liberalizme sığınmak ve kapitalistleşmek dışında şansları yoktu...
    İran'da Beheşti'nin düşündüğü toprak reformları gerçekleşeme-di. En büyük tepki toprak ağlarının desteklediği mollalardan gel-di.
    Muhalefette Ali, Ebuzer, Hüseyin söylemi, iktidarda Muaviye, Yezid fıkhı...
    Artık isyan, fetih, ele geçirme, devrim yapma dönemi bitti.
    Ele geçen ele geçti, kaleler fethedildi, devrilen devrildi.
    Şimdi abdestli tağutlar, tesbihli monşerler var.
    Zamanın ruhu değişti.
    Çünkü Begoviç'in dediği gibi acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce biter. Sahte din statüko için yalan söylemeye, devlet de zalimleşmeye başlayınca yolun sonuna varılmıştır. Geriye kalan onları gerçekleştirme ça-basından başka bir şey değildir. Onların gerçekleşmesi ise aynı zamanda ölümleri demektir...