Meğerse ademoğlu hileden ibaretmiş. Dost sıfatını hak eden iki insan bulmak hemen hemen imkansızmış, bu kelime manasızmış. Bu kadar düşman ruhlu insanların nasıl olup da birbirini yok etmeden yüzyıllardan beri bir arada yaşayabilmiş olduklarına şaştım...
Daima cahillikle, tutuculukla, en çirkin duygularla, düşmanlıkla birbirimizi yedik, boğuştuk... Vatanımız, bizi mutluluğun en yüksek zaferi derecesine çıkarmak için bütün doğal kaynaklarını daima gözlerimizin önünde bulundurduğu halde biz onun bu nimetlerine kendimizi layık görmüyormuş gibi adeta küfürle karşılık verdik. Aynı refahın, aynı insani maksadın, istisnasız kardeşliğin, yüzyıllardan beri bencilliğin insanlar arasına koyduğu cahilce, haince farkları kökünden sökecek adil eşitliğin hepimiz birden yardımcıları olma erdemini gösteremedik... Anlayamadık... İnsanlık, kardeşlik sevgisinin samimi lezzetini tadamadık.
Tabiattaki kendinden zayıfı yutmak kuralı en küçük mikroplardan en büyük ve hatta en yüksek yaratıklara kadar geçerli. Toplumlar, hükümetler, devletler de böyle… Bir devlet adaletin her şeyine ve eylemlerine kefil olmak için mahkemeler açıyor, kanunlar yapıyor. Komşusundan bir tavuk çalan bir fakiri, bir açı cezaya çarptırıyor. Fakat kendinden küçük veya kuvvetsiz bir komşu devleti yutmak ve kendi ülkesine katmak hırsından, bu adaletsiz endişeden bir türlü nefsini kurtaramıyor. İnsanların davranışlarındaki bu gariplik bazen öyle derecelere varıyor ki insan hak ile haksızlığın, hakça mal sahibi olmakla hırsızlığın kumarcılığın hudutlarının nerelerde başlayıp nerelerde bittiğini anlamaktan aciz kalıyor. Bu ana kadar gördüğümüz örneklere bakılırsa hakkı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. Kuvveti olan haklı oluyor. O derecedeki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli kimse o dağıtıyor. Kuvvetlinin fikri hak oluyor. Zayıf biri kuvvetlinin fikrini hak olarak kabul etmek zorunda bulundukça hürriyet ve adalet sağlanmış olamaz. O kuvveti imkan dercesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmalıdır.