• Eğer can sıkıntısından kurtulmak istiyorsanız, merak edin. Merak ettiğiniz sürece, hiçbir şey size yük gibi gelmez.

    //alıntı
  • İyi akşamlar 1k

    Burayı keşfettiğim de cenneti bulmuş gibi mutlu olmuştum. Kaliteli ve bilgili insanlarla birarada olmak muazzam heyecan vermişti,fakat son zamanlarda beni rahatsız eden bir durum yaşıyorum takibe alanlar direk dm de slm verme gereği duyuyor buna gerek varmı bence yok bilgi alışverişi veya eleştiri yayınıma herkes içinde yapılabilir fakat iyi akşamlar Günaydın nasılsın vs gibi dibi boş muhabbetlere eminimki burda çogu kişinin ihtiyacı yok buna ihtiyaç duyanlara göre bir platform olmadığını kendi adıma belirtmek istiyorum.
    Şuan en kaliteli platform burayken burayı da bozmasın bazı zihniyetler umarım anlatabilmişimdir...
  • “Takvim Devrimi”, “Ay Devrimi”, “Gün Devrimi”, “Saat Devrimi”, “Ezan Devrimi”, “Dil Devrimi, “Kıyafet Devrimi” ve “Selam Devrimi”…

    “Selamün aleyküm” gitti, “günaydın-tünaydın” geldi…

    “Allahaısmarladık” yerine “esen kal”!..

    “Allah’a emanet ol” yerine “güle güle”…

    “Allah rahmet eylesin” yerine “başın sağ olsun”…

    “Nur içinde yatsın” yerine de “ışıklar içinde yatsın”!

    “Elektrikler kesilirse ne olacak?” diye merak ediyor, insan!

    Vakti zamanında hayreti (hayretimizi “Allah Allah” diye ifade ederdik), hatta öfkesi (öfkelendiğimizde “Hasbunallah” çekerdik) bile zikir kokan millet, git gide içinde Allah geçen kelimelerden uzaklaştırıldı.

    Müslüman olduğumuz tarihten itibaren (Dokuzuncu Yüzyıl) dilimize yerleşen “Müslüman Selâmı” (Arapça kökenlidir, ama tıpkı ezan gibi, tüm dünya Müslümanlarının evrensel iletişimidir), 1930’lu yıllarda değiştirildi. Önce askerlere ve memurlara “yeni selam” mecburiyeti getirildi, ardından herkese dayatıldı (şapka konusunda da durum aynıdır).

    Buna göre “Selamün aleyküm” ya da “Esselâmu aleyküm” şeklindeki selam terk edilecek, onun yerine sabahları “günaydın”, öğleden sonra “tünaydın”, akşam vakti “iyi akşamlar”, gece bastırınca da “iyi geceler” denilecekti.

    Belli ki, o dönemde her şey “dayatma” şeklinde baskıyla yapıldığı için, yeni selâmın karşısına başka bir “kelam” uydurma zahmetine dahi katlanmadılar.

    Fransızca’dan çevirip önümüze koydular: “Bonjour”!..

    Yani “Günaydın”…

    Cevap da aynı: “Günaydın”…

    “Tünaydın”…

    Cevap: “Tünaydın.”

    “İyi akşamlar”…

    Cevap aynı: “İyi akşamlar.”

    Peki, ama ne kadar iyi? Az mı iyi, çok mu iyi, mükemmel mi, muhteşem mi?

    Ayrıca “günaydın” ne demek?! “Sabah oldu, gün aydınlandı” demekse, herkes zaten görüyor: Eskiler buna “malümu ilân” derlerdi: Bilinen şeyi bildirmek…

    Ya “Tünaydın”? Sahi “tün” ne demek?! Baktım TDK sözlüğüne, “gece” anlamı verilmiş: Şu halde “gece aydın” demek oluyor! Gece ile aydınlığı bir araya getirmek bize özgü bir çelişki olsa gerek. Kaldı ki, o zaman, “iyi geceler” demenin ne anlamı kalır?

    Uydur uydur söyle hesabı! “Nur içinde yatsın” dememek için, ölülerin arkasından “Işıklar içinde yatsın” diye güya “rahmet” okuyanlar, bunu haydi haydi yadırgamaz.

    Ben yadırgıyorum. Çünkü Müslüman selamı, tıpkı Ezan-ı Muhammedi gibi, Müslümanların “ortak dili”dir. Bir nevi paroladır. Müslüman selamı Müslümanlar arasında kardeşlik köprüsüdür.

    Selamın ve ezanın değiştirilmesi (başka herhangi bir dilde okunması) ise bu köprünün yıkılması, ortak dilin yok edilmesi anlamına gelir.

    Öyleyse ısrarla “Müslümanca” selamlaşmaya devam! ✊⚡

    Yavuz Bahadıroğlu
  • Okumayı ve spor yapmayı birbirine benzetiyorum. Spor yaparken ve yaptıktan sonra acı çekilir ama gelişim sağlanır. Okumak da öyle. Okudukça açılır kafa sonra gerçekleri görmeye başladıkça yine acı çekmeye başlarsın ama olgunlaşırsın. Yalnız bir sorun var ki spor yapan herkes fiziksel bir değişim yaşayabilse de okuyan herkes de bu değişimi görmek zor. Kitap yüklü eşek deyimi de bunu karşılıyor. İyi akşamlar.
  • Büsbütün unuttum seni eminim
    Maziye karıştı şimdi yeminim
    Kalbimde senin için yok bile kinim
    Bence sen de şimdi herkes gibisin

    //N.H.Ran
  • 462 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Güzel ve dış kapağıyla da oldukça çekici bir esere başladık. İstihbarat aslında hepimizin aşina olduğu bir konu diyebiliriz. Düşünün bilgi akışını bir. Çocuksunuz, gördüğünüz her şey için “Bu Ne” diye sorarak bilgi topluyorsunuz. Buradan gelişen bu hareketin en tepe noktası sizi bir istihbaratçı yapıyor işte. Artık üzerinden zaman geçtiği için kendimi ifşalayabilirim sanırım. Ben de İstihbarat dersleri aldım, size notumu göstereyim bari.
    https://i.hizliresim.com/7aLEaa.png
    Kitabın içeriğine de değinelim. Öncelikle İstihbarat Nedir sorusuna yoğunlaşıyoruz. İstihbaratın ne anlama geldiği, örgütlerin birbiriyle çatışmaları, teknik bilgiler ve propaganda malzemeleri ve istihbaratın bilgi edinme yöntemlerini inceliyoruz. Tabi bunlar oldukça detaylı incelendiğinden ben sizlere başlıkları ve içerikleri verip biraz merak duygusu uyandıracağım. Sonrası 30 lira zarar demek. )))
    Özellikle Ortadoğu üzerinde dünya savaşlarına varıncaya dek yapılmış istihbarat çalışmalarına tanık olduğumuz bu bölümde ben açıkçası çok daha önceleri bekledim. Hani madem konuya böyle bir giriş yapılacaktı çok daha eskileri anlatmasını bekledim yazarımızdan ama olsun. Gene de bölüm beni yeterince doyurdu diyebilirim.
    İkinci bölümde İstihbarat Tarihini inceliyoruz. Burada Dünya İstihbarat Tarihi ve Türk İstihbarat Tarihi konularını (arada konu yerine ders dersem kusura bakmayın, alışkanlık) inceliyoruz. Tabii bu bölümde az önce yakındığım mevzuyu görmek mümkün. Hatta şöyle ki ilk insan Adem aynı zamanda ilk kurbandır. Havva, muhbir; ünlü yılan ise ilk casustur. Güzel bir örneklendirme oldu diyebilirim.
    Dünyadan Örnekler bölümünü bitirmeyi iple çektikten sonra Türk İstihbarat Tarihine de büyük bir ilgiyle daldığımı belirtmek isterim. Özellikle Türk İstihbarat Tarihi denildiğinde akla gelen en büyük ve en önemli devlet kimdir, sorusuyla karşılaştığınızda cevap -çoğu kişinin de tahmin ettiği gibi- Osmanlı Devleti olacaktır. Tüccar ve Gezginler nezdinde de oldukça önem kazanmış bir faaliyetten bahsediyoruz. Aklıma direkt gelen padişah ise 2. Abdülhamid dersem sanırım dost düşman kimse şaşırmaz. Ancak bizler burada Türklerin kurduğu istihbarat gruplarını ve en son da örgütlerini öğreniyoruz. Daha genel ve içerik açısından zengin bir konuya girildiğini belirtmek şart. İlk istihbarat teşkilatımız P Teşkilatı’dır. KPSS’de falan çıkar neme lazım, bilgimiz olsun.

    Üçüncü bölümde Dünya İstihbarat Örgütleri ve Türk İstihbarat Örgütleri adı altında 2 dersimiz daha var. Burada özellikle CIA ve FBI üzerine değineceğini tahmin ediyordum ve öyle de oldu. Özellikle CIA deneyleriyle ilgili (yoksa FBI mıydı) kitaplar okumuştum daha evvelden ve oradan aklıma gelenlerle burada yazanları harmanlayabilirim diye düşünüyordum.
    Amerika’ya değinip Rusya’yı es geçmenin mantığa uygunluğu var mı? Yok. KGB herkes tarafınca bilinen bir oluşum. Bilinmemesi de imkansız. Döneminde (en iyi dönemlerinden 80 dönemi ki tam tarih 1984) tamı tamına 700.000 çalışanı olduğu bilinmektedir. Bunun 90.000 tanesi ajandır. Hatta yazarın şöyle bir cümlesi vardı: “Cengiz Han’dan günümüze bu denli personel istihdam eden bir örgüt dünyaya gelmemiştir” diye. Oldukça şaşırtıcı ve bir o kadar da durumu özetleyen cümle.
    Ardından İngiltere ve romanlardan da sıkça duyduğumuz MI5 ve MI6 en çok dikkat çeken örgütler olarak listemde yerini alıyor. Tabi benim en çok dikkatimi çeken İsrail ve akla gelen en büyük ve ilk örgüt olan MOSSAD. Yakında Yahudi Propagandası yapmaktan içeri atacaklar beni bu gidişle, neyse. Ancak her Yahudi bir İsrail adamı ve ajanıdır sözünü söylemek istiyorum. Yani örneğin İngiltere’de oturan Yahudi bir işadamı olduğunuzu düşünün. Mossad sizi mutlaka kullanacak, sizden faydalanacaktır. Mossad’ın böyle çalıştığına tüm dünya istihbarat örgütleri inanmış ve Yahudilere bu şekilde bakmışlardır. Darısı Para için ülkesini satan Vatansızların başına.
    Bunun yanında Çin, Fransa, İran, Almanya ve İtalya istihbaratına da değiniliyor. Sonra da asıl bomba konuya geliyor. “Türk İstihbarat Örgütleri”
    Tabi yazarın biraz taraflı yazdığını düşündüğüm bu satırlarda aradığımı bulamamakla birlikte neredeyse istihbaratımıza hakaret etmediği kalmış fikrine kapıldım. Bu da beni bayağı üzdü tabi.
    Dördüncü bölüm İstihbarat Savaşlarını konu edinir ki benim en çok beğendiğim de bu konudur. Ülke istihbaratlarının birbirleriyle mücadelelerinin en güzel anlatımıdır bu diyebiliriz. Özellikle siber istihbarat çok ilginizi çekecek. Nasıl mı? Bilgiyi birleşmeyecek parçalara ayırarak, Tarih kavramını bozup Türk çocuklarını ‘Tarih’ denildiğinde bile sıkarak, Dil’i bozarak, Yazı bütünlüğünü parçalayarak, Eğitim sistemini ‘Ezberci Eğitim’ diyerek körelterek, Beyin göçüyle bu örnekleri çeşitlendirebiliriz.
    Beşinci bölümde istihbaratın faaliyet alanlarını inceliyoruz. Siyasette, teknolojide, sivil toplum kuruluşlarında, medyada ve en önemlisi de üniversitelerde bu duruma ilişkin tanılarını inceliyoruz. Tabi bu bölüm için yüksek sabır ve tabularınızın arasında biraz boşluk açılması gerekiyor. Hükumeti eleştirme fırsatını eline geçirdiği hiçbir bölümde kaçırmayan yazarımız 11 Eylül Saldırısı ile AKP iktidarı dönemini bile birbirine bağlamayı başarıyor. Helal olsun dedim yani.
    Altıncı ve son bölümde daha çok teknik kavramlar üzerinde duruyoruz. İstihbaratçının kimliği üzerinden Casusluk Faaliyetleri, Ajanlık, Muhbirlik, Dedektiflik, Gizli Tanık ve Soruşturmacılar kimlerdir ve tabii ki Güvenlik üzerine duruyoruz.
    En son da yazarımız bir Sonuç bölümüyle beraber Sözlük ve Kaynaklarını açıklayarak kitabı sona erdiriyor. Güzel bir eserdi, iyi okumalar mutlu akşamlar diliyorum..