• Yine de giderek sessizleşmeme, en sonunda da içime kapanmama engel olamıyorum. Orada kendime üzülmeyi en iyi ben bilirim.
  • Hissetmek ne ile başlardı? Birini anlamak nasıl gerçekten mümkün olabilirdi? İnsan ne zaman farklı olanı anlardı?

    Bruno, Nazi Almanya'sında bir çocuktu. Yahudilerin aksine şanslı olan kesimdendi. İyi bir yaşantısı vardı. Babası Fury'nin en sevdiği askerlerden biriydi ve görev yeri değişince Berlin'den taşınmak zorunda kalmışlardı. Bu yer Bruno'nun hayatını tamamen değiştirecek bir yerdi. Burası bir toplama kampının yanında olan üç katlı bir evdi. Bruno olanların farkında değildi. Bir gün o merak ettiği tel örgülerle çevrilmiş toplama kampına doğru araştırma yürüyüşü yapmaya karar verdi. Orada tanıştığı Shmuel adlı kendi yaşında çocukla arkadaşlık yapmaya başladı.

    Bir tel örgü. İki çocuk. Hangisi daha şanslıydı? Bruno arkadaşının yaşadıklarını anladığında her şey için çok geçti. Babası acıyı hissettiğinde elinden bir şey gelmeyecekti.

    Hiç bir soykırımın haklı nedenleri olamaz. Bunu her zaman bilirim. İnsan insanı farklı diye öldüremez. Irkının üstünlüğünü öldürerek ispatlayamaz.

    Kitap dönemsel bir kitap olup iki masum çocuğun farklılıkları aldırmayıp kurduğu arkadaşlığı anlatmaktadır. Çocuk edebiyatı gibi gözükse de dönemi masum bir dille gözler önüne sermiştir.
  • -Kader gayrete âşıktır-

    Cânım kâri, senin de hayallerin var biliyorum. Rüyasını gördüklerin, her an ve her yerde zihninin bir yerlerinden çıkıp da gelen düşlerin var. Belki kendinle ya da belki varsa evladınla ilgili ama var. Ya da çok daha büyüğü seni aşan, beni aşan, vakti, şimdiyi ve mekânı aşan hayallerin var senin. Ecdadın kurduğu, inandığı hayaller gibi hayaller. Olsun istediklerin ve uykularını uğruna terk ettiklerin var. Ve iyi ki var onlar. Zira her hakikat bir hayalle başlıyor.

    Kanaatimce hayali kurulmamış, uykuları kaçırmamış, dert olmamış, keder olmamış hiçbir nimet nasip olmaz insana. Belki bakıp da “oluyor işte” dediklerin vardır. Şaşırırsın, hayret edersin hatta. “Nasıl?” diye sual eder ve belki de bazen isyan edersin. Etme! Zira gayret edilmeden elde edilenler ateş değil de duman gibidir. Vardır ama yoktur da… Var gibi görünür belki bazen ama asla öyle değildir. Bir anda olan bir anda biter. Gayretsiz nimet külfet olur, elden gider.

    Eskiler “Kader gayrete âşıktır” diyorlar. Ne güzel cümle! Olmuyor diye bırakamaz, vazgeçemezsin. Geçmemelisin zira. Vazgeçmek kaybetmek olur. Hatta bazen kaybolmak…

    Anlatırlar ki arifin birinin yanına genç bir talebesi gelmiş bir gün, sıkkın ve bıkkın…

    - “Efendim” demiş sıkıla sıkıla “Ben bu yolda yürümekten yoruldum. Bu aşk ilmi dedikleri ne zorlu yol ne çileli bir menzilmiş ki bunca dert çektirir. Yeter efendim. Müsaade buyurun ben yoluma gideyim. Dayanamıyorum. Vazgeçeceğim.”

    - “Gel hele evlat” demiş arif. Bir ağacın gölgesine diz kırıp oturmuşlar.

    - “Kays’ı bilir misin evlat?” demiş arif ansızın “Hani Leyla’dan geçip, çileler çekip Mecnun olan ve Allah’a ulaşan Kays’ı.”

    - “Bilirim elbet. Kim bilmez onu” demiş genç talebe.

    - “Eyvallah. Peki Bayezid-i Bestami Hazretleri’ni tanır mısın çileyi, derdi nimet bilip bu menzilde yol alan?”

    - “Kim bilmez, bilirim muhakkak”

    Böyle devam etmiş arif. Peş peşe birkaç isim daha sormuş ve aynı cevabı almış yine. En son;

    - “Peki” demiş “Bağdatlı bir Hasan vardı. Onu bilir misin?”

    Bir aralık durmuş, susmuş, beklemiş genç talebe.

    - “Bağdatlı Hasan… Yok efendim” demiş bilmem onu.

    - “Doğru evlat bilmezsin. Zira o, vazgeçmişti…”



    Ben ne vakit “Değer mi bunca çileye?” diye söylensem kendi kendime ve ne zaman bir ateşin dumanı gibi ansızın ortaya çıkan, mantar gibi biten ve anlamsızca rağbet görenlere şahit olsam hep bu mesel gelir aklıma. Ama yine de insan işte! Şöyle geçer ve geçiyor içimden; etrafa bakınca iyi işler yapana değil; boş algı, iyi-kötü reklam ve her hâlükârda hatta ahlaksızca gündem olana “başarılı” diyorlar. Yazık.

    Sonra “Neden bunları düşünüyor, dert ediyorum ki?” diyorum kendi kendime. Hepsini geçip kalkıp demli bir bardak çay, dertli bir kitap alıp duvarlarını kitaplardan ördüğüm hücreme geçiyor ve siner gibi oturuyorum. Ve güzelleşiyor dünya…
  • Sanaadır çocuk...

    Senin ince bileklerinden bilirim ki Tanrı biraz da iyi bir ressamdır.
    Düşlerimizi, düştüklerimizin üzerine kara kalem gibi çizmiştir.
    Ben, sen derim, hüznüm Küba' laşır.
    Yarın olur, bir yanım İsveç, bir yanım artık Nijerya' dır.
    Kararır...
    Yarım bir ülkedir üstüme düşen,
    Aklım bulanır,
    Yine de,
    Gölgelerin gücü insanınkinden fazladır
    Bil ki insan düşse de gölgesi hep ayakta kalır.
    Gölgemin umudu benimkinden hep bir fazladır.

    Aşk ilan edilmez,
    Kendisi bir çocuk kadardır,
    Sansürlenir,
    Bip li geçer bazı duygular, kimi hayatlardan.
    İnsanlar en çok böyle yaralanır.
    En çok da yasakların bol olduğu bir ülkede satılır yarabantları,
    Orda herkes biraz Berlin duvarı, Suriye de bir bombadır.
    Aslında insanım demek, yaşıyorken, devrik bir intihardır.
    Gece olur, sen düşersin uçaklardan sivil sahalarıma ,
    Ne savaş hukuku vardır, ne de aşk,
    Ne de dünya da biraz adalet,
    Bir insan ölür ben dışında,
    Bir çocuk beş on parçadır,
    Savaş meydanlarının çocukları, dünya haritasıdır.
    Havadan düşen bombayı, yere düşene kadar oyuncak sanır.
    Çocuklar ayetlerde geçmez,
    Onlar hep en sonrasıdır.
    Bir çocuk Yemen' de açlıktan, susuzluktan ölür,
    Araplar çünkü hep çok aptaldır.
    Şeyhleri de çok alçak,
    Şahları da,
    Annesi kuru yaprak yer süt olmaz,
    Memesine yapışık, açlıktan bir çocuk daha ölür.
    Sonra gölgem de intihar eder,
    Sen de ölürsün, ben de
    Ve Dünya Adildir diyen o fahişe de.
    Bombayı icat eden, satan o pezevenkte...
    Dünya artık bitmiştir, yoktur..
    Geçmeyecek ama olsun,
    Bu da geçmemiş olsun.
    Yazıklar olsun...

    Metin Pir ( Von Kleist )
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağalara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)