• "Ey oğul, en büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir! İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost düşman olur; düşman, canavar kesilir! 'Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür, eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı!..' Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki; kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez! Ey oğul, geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın! Nereden geldiğini unutma ki nereye gideceğini unutmayasın!.."
    *
    Osmanlı devletinin fikir babası sayılan Şeyh Edebali'nin, damadı Osman Bey'e yaptığı uyarılar, sanki bugünün Türkiye'sini yönetenler için söylenmiş gibi.
    Uğur Dündar
    Sayfa 113 - Halk Kitabevi
  • Davet

    “Şunları bir araya toplayayım.
    Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

    Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı.
    Bayağı uğraştım.
    Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti.

    Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum.

    Mumları da yaktım.
    Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
    Müziği de ayarladım.

    Geldiler.

    20 yaşımda ben,
    35 yaşımda ben,
    40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.

    Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum. Kırk yaşımın karşısına da ben geçtim.
    Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
    Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

    Yatıştırayım dedim.
    “Sen karışma moruk.” dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

    Evin de içine ettiler.

    Bende kabahat.
    Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine…
  • Aşk-ı Memnu'yu okuduktan sonra o ruh karmaşıklığımı üzerimden uzun bir süre atamadım ve bu süre boyunca kitap da okuyamadım. Elim herhangi bir kitaba gitmiyordu. Ayrıca Halid Ziya Uşaklıgil'in kaleminin güzelliği beni mest etti ve onun kaleminden daha güzel bir kalem okuyamayacağımı düşünmenin de bir etkisi vardı elbette. Ben de okuyamama durumumu bir nebze azaltmak adına ve biraz da kendimi meşgul etmek için başladığım bir kitap oldu.

    Kitabı sevdim, okuduğum birçok tarihi aşk hikayesinden daha gerçekçi yazılmış tabii bunda gerçekleri anlatıyor olmasının büyük bir etkisi var. Bu olayların gerçekte yaşanmasına gerçekten üzüldüm. Nihayetinde zulümler, acılar hiç hoş şeyler değil. Ki bu insanların yaşadıkları çok daha kötü.

    Yazarın gerçekten yaşanmış olayları anlatması hem kitapla aramda duygusal bir bağ oluşmasını sağladı hem de kitabı benim gözümde okuduğum diğer tarihi aşk kitaplarının üstüne çıkarttı.

    Tarihi aşka biraz da gerçeklik katılmasını seven ya da sadece tarihi aşk türünde kitap okumayı seven herkese önerimdir. İyi okumalar diler incelememi okuyanlara teşekkürü bir borç bilirim. :)
  • Ah geçmiş. Ah çocukluk ... İyi bilirim, zamanın çöplüğünde yığılan hatiralar insanin yakasını hiç bırakmaz. Cephede olsa bile ...
  • "Doğrudur, mesleğine âşık bir baytar ve armatür bir büyülog olan Seyfettin Bey buraya ilk geldiğinde, maksadı büyük bir labirentuvar kurup hayvanlar üzerinde ilmî tetkikler yapmaktı. Hatta bu yolda epey para ve emek de sarfetti. Fakat bir müddet sonra çalışmaları yavaş yavaş hayvanlar âleminden nebatlar âlemine kaydı. Bunun sebebi, zannımca, bir gün kendi ağzından dinlemek bahtiyarlığına erdiğim ve bizzat onun icadı olan TÜRTEMEL (Türlerin Temeli) nazariyesinde gizlidir. Dar-ı Vin nam meşhur İngiliz âliminin isbat ettiği üzre, insanoğlu maymundan, yani hayvandan südur etmiştir, ki Seyfettin Bey’in hayvanata olan müstesna ilgisinin esas sebebi de zaten budur: O hakikî bir hümâ-yı nisid idi ve insanı anlamak için evvela hayvanı anlamak gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla, heyecanlı bir hayranı ve takipçisi olduğu Dar-ı Vin’in nazariyesi üzerinde uzun ve teferruatlı tetkiklerde bulundu. Fakat, kaderin garip bir cilvesidir, bu tetkikler neticesinde vardığı nokta, çok sevdiği, âdeta taptığı Dar-ı Vin’i reddetmeye götürdü onu. Dar-ı Vin çok mühim bir noktada yanılıyordu: Dünya üzerindeki hayat evvela denizlerde başlayıp oradan karaya ve havaya yayılmamıştır. Hayatın esas kaynağı, elbette ki hak olan arz, yani toprak, ve hatta toprağın en derinleri, yerin yedi kat altıdır. Nitekim hak kitabı olan Kuran-ı Kerim’de de topraktan geldiğimiz ve nihayetinde toprağa döneceğimiz yazmaz mı? Hak Teala ‘Kün!’ dediğinde, ilk önce kara mahlukları husule gelmiş, daha sonra bu mahlukların kimisi suya, kimisi havaya sıçramışlardır. İmdi, Seyfettin Bey’in fikrine göre, birşeyi layıkıyla anlayabilmek için, onun esasına inmek lazımdır. Dolayısıyla, insanı anlamak için maymuna, maymunu anlamak için kurbağaya, kurbağayı anlamak için böceğe, böceği anlamak için de elbette nebata bakmak icabeder. Herşeyin başı nebattır. Toprağın kara bağrında tuttuğu, müşfik bir ana gibi besleyip esirgediği tohum, hayatın en özlü hülasasıdır. Zaten bu yüzden nebatlar köklerini toprağın derinlerine salarlar. Söyle, sen hiç kökleri topraktan dışarı, havaya doğru inkişaf etmiş bir nebat gördün mü, Beyim? Hayvan ve insan, köklerinden kopmuş, öz benliğini unutmuş, esas tabiatlarının aksine hareket eden, dolayısıyla da er geç yokolmaya mahkûm, zavallı mahluklardır. Hele hele uçan kuşu taklide uğraşan insan, çorağa düşmüş yoz bir tohumdur ve dünya üzerindeki günleri sayılıdır. İstikbaldeki efendilerimizin önünde eğilelim, çünkü dünya günün birinde nebatlara kalacak. Bizim marazlı bedenlerimiz toza toprağa karışıp yokolmuşken, onlar bizim etimiz ve kemiğimizle beslenerek dünya üzerinde devlet ve afiyetle hüküm sürüyor olacaklar.”

    Bahçıvan bu noktada konuşmasına ara verip, o anda yanından geçmekte oldukları ufak saksıya dikilmiş, cılız bir bitkinin önünde saygılı bir tavırla yerlere kadar eğildi. İbrahim Nemrûd kısa bir duraksama geçirdi ona katılıp katılmamakta, sonra omuzlarını silkerek hafif bir baş selamı vermekle yetindi. Saksının üzerine iliştirilmiş karton etikette Osurukotu yazdığını gördü biraz daha dikkatli bakınca ve aynı anda havadaki iç bulandırıcı kokuyu hissederek yüzünü buruşturdu. Bahçıvan sürdürdü konuşmasını.

    “Seyfettin Bey, Dar-ı Vin’in nazariyesini bu şekilde tashih ettikten sonra, bir adım ileriye gitti ve nebatların cemiyet hayatı hakkında kendi nazariyesini geliştirdi. Bu gördüğünüz seranın inşaı da işte bu zamana rastlar. Kendisinin bu konuda yazılmış İÇNEBAT (İçtimaiyat-ı Nebatiye) adında yedi ciltlik bir eseri vardır. Bu dev eser, maalesef henüz neşrolunamadı, elyazması halinde müstakbel naşirini bekliyor. Farkındasınız, dahiyane bir sıçramayla, büyülûjiden sosyulûjiye geçmiş oluyordu böylelikle Seyfettin Bey. Ama zaten deha kendisini biz sıradan insanlar için tahayyülü bile imkânsız olan böyle keyfî sıçramalarda göstermez mi? Seyfettin Bey’in bu nazariyesi, insanlık için çok mühim bir terakkidir, çünkü filhakika nebatlar âlemi bize kendi cemiyet hayatımız hakkında fevkalade kıymetli malumatlar verir. Nebatlar da, tıpkı biz insanlar gibi, fert olarak, ama cemiyetler halinde, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşayan mahluklardır. Onlar da doğarlar, büyürler, bir iş tutarlar, evlenip çoluk çocuğa karışırlar, hatta zaman zaman boşanırlar ve nihayet vadeleri dolunca da ölürler. Bu düzen her ne kadar ilk bakışta görülemese de böyledir. Şuradaki acura bakın, mesela. Ben bunun çocukluğunu bilirim. Parmak kadardı o zamanlar, şimdi büyüyüp serpildi, yakında damat olacak. Yahut şu hercaî menekşe… Gençliğinde çok canlar yaktı."