• 280 syf.
    ·3 günde·10/10
    Etkisinden uzun süre çıkamayacağım müthiş bir kitap. Konusu, kurgusu, karakter analizleri, zekice ve sezdirilmeden eklenmiş olağanüstü ögeler, beklenmeyen anlarda gelişen beklenmedik olaylar, diyaloglar, aforizmalar, kitabın vermek istediği mesaj, her şeyiyle mükemmel bir eser.

    Roman; sonsuz güzellik ve haz uğruna, ruhun ödediği bedeller ve yozlaşma üstüne kurulu bir hikayeyi anlatıyor. Güzellik ve gençlik kaygısı ile ruhunu şeytana satan Dorian Gray’in ve ruhu çirkinleştikçe değişen portresinin hikayesi. Okurken karakterlerin kişilikleri, yazarın biyografisini merak etmeme sebep oldu. Oscar Wilde; Tuncel Kurtiz’in seslendirmesiyle tanıdığımız ”Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini” şiirinin de şairi aynı zamanda. Tek romanı olan bu eseri sayesinde, daha önsözünden başlayarak sarsan, ezberleri bozan, farklı kişiliği ve tercihleriyle dönemin ikiyüzlü ahlak anlayışının kurbanı olarak ağır eleştirilere maruz kalan bir yazar olduğunu öğrendim. Cezaevinde yatmış, çıktığında ağır bir menenejit sonucu ölmüş, cenazesine sadece 7 kişi katılmış dışlanmış bir adam. Ölümü bir otel odasında karşılamış ve ünlü "Ya duvaɾ kağıdı gideɾ, ya ben." sözünü söylemiş.

    Oscar Wilde; romanındaki üç ana karakter için şöyle demiş: "Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian Gray ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda.." Okurken Lord Henry karakterinin diyaloglarının olduğu bölümleri, fikirlerine tam olarak katılmasam dahi oldukça etkili buldum. Ona hak veremiyorsunuz ama haksız da bulamıyorsunuz. Zaman zaman ondan nefret ederken, Dorian Gray adına üzülüyor, Basil Hallward’a acıyorsunuz.

    Son olarak, yazarın çok yönlü sanatçı kişiliği sanat-insan ilişkisini çok iyi analiz etmesini sağlamış. Sanatla ilgili fikirlerini sık sık karakterler vasıtasıyla dillendirdiğini görüyoruz. Bu kısımlarda dikkati yoğunlaştırmak gerekiyor, aksi takdirde anlatım sıkıcı ve anlaşılmaz bir hal alıyor. Yazıldığı dönem açısından her şeyiyle zamanının ötesinde olan bu romanı okumanızı tavsiye ediyorum.
  • 520 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Martin eden.... Ah o ne güzel bir insan, ne güzel bir arkadaş ve ne güzel kişilik. Onu gerçekte tanımak için neleri feda etmezdim. Bu kitabı okumak için kendime fırsat verdiğimden dolayı kendimi kendime ne kadar da borçlu hissediyorum ah bir bilseniz. Muhtemelen böyle bir ruh yoktur bu çöp gezegeninde. Çünkü burası onun gibi güzel bir ruhu haketmeyecek kadar çirkin bir yer. Onu tandığım için kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi söylemiştim değil mi size? Tekrar tekrar söylesem bir zaman sonra tekrar söylerim.

    Büyük bir ihtimalle bu saatten sonra hayatımın yaşanacak kısmında herzaman kalbimin ve aklımın bir köşesinde o idealist, iyi ve saf kalpli Martin Eden'in bir parçası olacaktır. Buna eminim.

    Martin, ilk görüşte aşık olduğu burjuva sınıfına mensup olan Ruth'a layık olabilmek adına kendi sınıfını bir kenara bırakarak tüm inancıyla entelektüel kesimin bir parçası olmak için yıllarca çalışır...

    Sizin de okuyacağınız varsayarak içeriğe pek girmeyeceğim. Kısacası hep hayal ettiği burjuva sınıfına dahil olduktan sonra onların ne kadar sahte ve birbirlerine besledikleri sevginin arkasında herzaman bir çıkar olduğunu gördüğünde hayal kırıklığına uğrar. Tabi Martinle beraber tüm okuyucular da hayal kırıklığına uğrar..

    Eminim sizde bu kitabı okuyup bitirdikten sonra paranın ne kadar değersiz olduğunu, para yüzünden sahte sevgi gösterilerine maruz kalındığını görünce para ve değerli olan herşeye nefretle bakıp sadece gerçek olanın karşılıksız sevgi olduğunu anlayacaksınız.

    Son olarak bişey daha söylemek istiyorum. Eğer kitabı okumadan önce biri bana Martin Edeni tasvir etseydi aynen şöyle derdim " Böyle insanlar sadece romanlarda olur" diye

    İYİ OKUMALAR EFENDİM. ŞİMDİYE KADAR OKUMADIĞINIZ İÇİN ÇOK ŞANSLISINIZ. :) :)
  • 640 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle felsefe ile alakası olan bir kitap olduğunu bildirmek isterim. Düşünce var olmak ve var olanlar hakkında ince ruha sahip fikirlerin topluluğundan oluştuğunu da belirtmek istiyorum.

    Kısıtlanan hayatlar kadar Kısıtlanan kelimeler var. Söylenmesi gereken susuluyorken, susulması, susturulması gereken kelimeler konuşuyor.

    Meşhur oldu baştan aşağı konuşup dil sustuktan sonra düşünmek. Anlaşılmak yazık kapı önünde yatıyor ki bu kadar zor bir durum olmamalı toplumda.

    Bir insanı anlamak çoğu zaman anlaşılmaktan daha başarılı bir eylem. Konuşmak istediklerin dilin ucunda kalabilir ama anlaşılmak hayat ucunda kalmamalı diye düşünüyorum.

    Konuşurken karşı tarafa uygun gelmeyen kelimeler yüzünden ülkemizde bilindiği üzere bir çok infaz, yargısız infaz uygulamaları getirilmiştir. Bunun başlıca sebepleri anlaşılmamak, anlayamamak ve gerçeklerle yüzleşmeye yüzü olmamak gibi... Eski dönemlerde infaz şeklinde engeli olan kelimeler günümüzde engel tanımamasına rağmen saklanmakta ısrarcı olunmaktadır.

    Peki empati ile konuşmak arasındaki ilişki nedir?
    Empati; birini anlamak, kendini karşısındakinin yerine koyabilme becerisidir. Konuşma ise empati eyleminden sonra gerçekleşen ikinci bir eylemdir. Kişi önce düşünüp, anlayıp daha sonra konuşmalıdır.

    Çeşitli durum ve sözlerle bunu farklı yollardan beyan etmiştir yazar. Elimde kalemle altını çizerek okuduğum bir eserdi. Lakin empati ile alakası olmayan insanlar için gelişme kaydedeceğini düşünmüyorum çünkü anlamak, anlaşılmak için önce empati gibi şeyleri öğrenmek gerekir. Bu gibi eylemlere geç kalan bir insan ne kadar gelişir hiç bir fikrim yok. Sonuçta insan değişim için olanak sağlayabilen canlı değildir ki belki de bu yüzden atalarımız" Bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de o' dur" demiştir.

    Empati belki de değişim değil insan için bir gelişimdir. Eğer tanım bu şekilde ise tüm insanların gelişmek adına ölene kadar şansı var demektir tabi kendini karşısındakinin yerine koyabilecek, karşısında birini bulabilirse...

    İnsan insanı kaybetmeden anlamalı lakin çıkarlar doğrultusunda anlaşılmayan insan her gün eriyen muma benzer.

    Eskiden insanı anlamak ve anlaşılmak yerine infaz ederken düşünme eylemini henüz başaramamış olmak geçmişten günümüze pek çok gelişim çağının önünü kapatmıştır. Bunun günümüzde bir çok şeye sebebiyet verdiğini de göz ardı edemeyiz. Mesela empati üzerine yazılan bu kitap çeşitli durum kaygılarını dile getirmiştir ki empati sıkça uygulanan bir eylem olsaydı neden bu eser ısrarla okunması gereken eserler arasında yerini koruyordu? Ya da neden insan empati kelimesinin tanımını öğrenip de uygulamasını hala yapamamaktadır? Yaşadığımız şu dönemde iki ülke arasındaki sorunlardan biri de empatidir. Gelişim adına iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum ama tavsiye konusuna gelince; ister okuyun ister okumayın. Konusuna fazla girmeden yargıya sığdırdığım bu kitabı tavsiye etmeyi doğru bulmuyorum çünkü genel anlamda bütün kitaplar insan ruhunu yansıtan birer ayna ve empati örneğidir. Malum insan anladığı kitabı okur bunun hakkında bir kitaba örnek vermek istiyorum" Tutunamayanlar" bu kitaplardan biri çoğu zaman okunması zirvede kalan bir eserdir.

    Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
  • 241 syf.
    Nasıl ki şimdilerde yeryüzü çiçekli bahar örtüsünü üzerine giymeye başlıyorsa, kendimce kıymetini idrakten oldukça uzak olduğum bu kutlu zaman dilimlerinde de kalbimdeki ve ruhumdaki ölü toprağını üzerimden nasıl atmam gerektiği muhasebesiyle avare avare yerimde sayarken, açlığımı ve susuzluğumu gidereceklerinden oldukça emin bir şekilde 'iman tazeleme' hissiyle Efendimiz'in( sav) kalbinden beslenen, girdikleri her ortamda Efendimiz'in (sav) insibağıyla boyanan, O'nun (sav) hâliyle hallenen, derdiyle dertlenen, kelâmıyla nefes alarak, milimi milimine peygamber yolunu takip eden,onları en üst düzeyde temsil eden sahabelere müracaat etmek istedim.

    Efendimiz'in (sav); "En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tabiin), sonra da onları takip edenler (tebe-i tabiin) gelir." hadisi şerifinde buyurdugu gibi eğer asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez, anlamaz, onların kudsi cazibesine kapılıp o yolu takip etmezsek müslümanlığı doğru anlayıp nasıl doğru yorumlayabiliriz ki?!
    Sahabeler ki peygamberlerin yürüdükleri yoldan yürümüşler, peygamber öğretisini tüm zorluklara rağmen arızasız temsil etmisler. Bize düşen de yol belli, metod belli, izlerini takip ederek o yola bağlı kalmak.

    Maalesef en başta şahsım adına aksak ve topal bir kullukla Rıza'nın peşindeyiz. En hayırlıları 'hayırsız' adletme küstahlığına girerek egomuzun ve kibrimizin kulluğuna el pençe divan durmuş durumdayız. Taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız. Kendimizi 'yeterli görme' çiğliğindeyiz. Yetimiz; his yetimi, ufuk yetimiyiz. Yiyip, içip, yatan iki günü esit olan ziyanın, iflas ettiğimiz kârının peşindeyiz halen. Velhâsıl eşrefi mahlukat olan insan'ın yaratılış gayesine öylesine uzak yaşıyoruz ki. Meselenin kötü tarafı ise bu uzaklığın farkında olamayışımız, halimizi her koşulda 'tamam' görüşümüz, ezikliğini hissetmeyişimiz ...

    Oysaki muhtaçlığımız boyumuzu aşkın. Dünyayı elinin tersiyle iten, ilâ'yı kelimetullah noktasında konsantrasyonları oldukça sağlam olan o aydınlatıcı tayfların o kudsi atmosferine, istikamet noktasındaki azim ve kararlılıklarına oldukça muhtacız. Ancak iç dünyamızdaki açlığı; dünyevi ihtiyaçlarla ayaküstü karşılayıp geçiştirmeye çalıştığımız için o dünyevi beklentiler ve dahi gayeler bünyemize yerleşen güve misali delik deşik edecektir er geç 'insan' olma keyfiyetimizi. Şeklen insan gibi gorunsek de sireten oldukça düşündürücü bir vaziyetteyiz!

    Söylemlerin, eylemlere geçirilemediği ama her konuda ahkâm kesildiğimiz, bilgiçlik tasladığımız, değerleri çabuk harcayan, hatırsız, mide bulandırıcı bir çağda yaşıyoruz. Ne olurdu ayetin de işaret ettiği gibi en büyük servet olan ilimle ziynetlenip süslenebilseydik? İlişkilerimiz bile menfaat uğruna hemen kapı dışarı edilme pozisyonunda iken en değer bilinmesi gereken temel disiplinleri inancının gereklerine rağmen, gözden çıkaranları çok görmemek lazım galiba (!)

    Kulluğumu gözden geçirip bir 'dost' arayışında iken, ruhuma iyi geleceğini düşündüğüm hakkında pek de bilgim olmaksızın sadece ve sadece sahabelere ulaşmak adına bir aracı olabilecegini düşündüğüm Necip Fazıl'ın bu eserinin yanıbaşında okurken buldum kendimi. Sahabelerin gönül hanelerine misafir olmak, hislerime ayrı tazelik kattı. Hüznümü iki katına çıkardı. Eksikliğimi, takatsizliğimi gözler önüne serdi diyebilirim. Sahabeyi anlatıyor bu eser. Her bir halkasında Peygamber'in, vahyin soluklarınin izlerini taşıyan sönmüş kalplerimize imdat eden hidayet meşalelerini. Nasıl bir şuurla dolup tasmamız gerektiğini adım adım takip ediyorsunuz onlarla birlikte. Asere-i Mubessere, Ehli Beyt, Bedir Ashabı, Akabe ashabı,Rıdvan Ashabı....gibi hepsine olmasa da yaklaşık 80 küsur sahabenin gönül hanesinde soluklanarak 'sahici' bir kullukla karşılaşıyor, onların tavırlarıyla demleniyorsunuz....


    Hz.Ebubekir 'in (ra) ilk'liğinin,daima yan yana oluşunun,en yakın dost şerefine nail oluşunun, dünyaya ve de dünyalıklara zerrece tamah etmeyişinin, halifeyken kılı kırk yararcasına devletin malını kullanmaktaki hassasiyeti karşısında şimdilerde bizler de Hz.Ömer'in (ra) de ifade ettiği gibi bizlere kulluğu 'yasanmaz kıldın' inkisarının oldukça uzağında oluşumuzun, kalbinde ve de kesesinde ne varsa İslam'a feda edişinin, cömertliğinin, rikkatinin, derinliğinin izini sürüyorsunuz...


    "Ben bir zamanlar şu vadide babam Hattab'ın develerini güderdim!" diyen
    Hz.Ömer'in (ra) tevazusunun şimdilerde gökdelenleri geçen dediğim dedik, burnundan kıl aldırmayan tipleri görünce peygamber ölçülerinden uzak, nasıl da aramızdaki mesafenin günden güne büyüdüğünü, dini keyfimize göre saptırışımızı, olmamız gereken yerle şuanda olduğumuz yer arasındaki uçurum, halimizi gerisin geri gözden gecirmemiz gerektiğine acilen bir işaret olsa gerek. Mührü ki "Nasihat olarak ölüm yeter" diyorsa sayet oturup uzun uzun düşünmeli faniligimizi, anı ıskalamadan....

    Hz. Osman'ın (ra) melekleri kıskandıracak hayasını, Efendimiz'in (sav) "Ben sana sen de bana bitişiğiz." dediği Hz.Ali'nin (ra) secdeye bağlılığı, ince zekası, fetaneti,ilmini, öfkesine hakimiyetini bunun yanında kendimizi ıslah etmeden başkalarını ıslah etme cüretimizi, kontrolsüzlügümüzü,zıvanadan cıkmıslığımızı :((

    "İnsanların beni yalancı çıkardığı devirde bana herkesten evvel iman eden, insanların beni mahrum bıraktığı demlerde bana bütün malını veren odur." dediği sadakat timsali Hz.Hatice'sini,Hümeyram dediği zarafet ve naz timsali, ilimde yoldaş Hz. Aişe'sini ;

    "Fâtıma, benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur." dediği kendisi ve zürriyeti ateşten kesilmiş (fâtm),Betûl kendisini Allah'a veren Hz. Fâtıma'sını;

    Efendimiz'in (sav): "Ben size kadr ve kıymeti azîm iki varlık bırakıyorum: Biri, nur ve hidayet kaynağı Kur'ân; öbürü Beyt ehlim..." dediği Ehli Beytinin, torunları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'in ne denli kıymetli oluşlarını;

    "- Her Ümmetin bir emini vardır; bizim eminimiz de Ebû Ubeyde Bin Cerrahtır."

    - Sus, anne; senin bin canın olsa da her birini benim İslâmdan dönmem için feda etsen, ben yine dinimde sabit kalırım! diyen Sad ibn-i Ebi Vakkas'ın önceliklerini, yılmazlığını;

    Abdurrahman Bin Avf'ın ikramıyla, cömertliğiyle Cennetle müjdelendigini mahcup bir şekilde idrak ediyorsunuz ...

    Bir gün fakirlikten ötürü şikâyette bulunan zevcesine; "- Sabret, önümüzde öyle bir yokuş var ki, ancak yükü hafif olanlar tırmanabilecek." diyen;
    "Dostun sana çatması, hiç aldırmayıp uzaklaşmasından hayırlıdır." ölçütüyle dostluğa gerçek kıymetini veren (hayirhâh) Ebu'd Derda asıl ismi Uveymir Bin Melik ile kesisecek yolunuz...


    "- Sarımsak yiyenler, ağızlarından kokusu gidinceye kadar mescide gelmesinler!" rivayetinde bulunan Ebu'l Kasım ...

    Develeri helak edecek kadar tesirli nağmelerde bulunan ENCEŞE (ra)...

    Efendimiz'in (sav) mübarek torunlarını öperken benim 10 oğlum var, hiçbirini öpmedim diyen "Merhamet etmeyene merhamet edilmez!" hadisini vesilesiyle aydınlatan Ekrâ (ra)...

    Allah Resulü'nün Bilâl'den sonra en meşhur müezzini... Gayet güzel ve gür sesli, mübarek ellerinin dokunduğu saçlarını kestirmeyen Ebû Mahzûre...

    "İnsana servet olarak ilmi bırakmak yeter!.." diyerek,en fazla hadîs rivayet eden, kedi babası sahabi Ebû Hureyre...

    Uhut'da, Allah Resulünün mübarek yanaklarına batan halkaları dişleriyle çıkararak, bu işi yaparken de ön dişlerinden ikisi kırılan; bu muazzam bağlılığından, ona ön dişleri dibinden kırılmış mânasına, "ehtem" sıfatını verilen sahabi Ebu Ubeyde ...

    Bunun gibi sahabe şuurunu kazanabilecegimiz daha birçok isim...Rabbim en ekmel vasiflarla bizleri vasiflandirsin, halimizi acilen ıslah buyursun.
  • 200 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I. Bölüm

    Dünyanın herkesçe adı bilinen, ancak kimilerinin dikkatini cezbedemeyen, kimilerinin gözlerini üzerine çevirtse de güzelliğinin sadece bakabilen gözleri etkileyemeyeceği, kimilerinin görebilse de o hissi ayrılınca unutacağı ve o tadı ömrü boyunca bir noksanlık-hatta özlem-olarak adlandırmasına sebep olacak kadar güzel, insan elinin ve aklının henüz eziyet etmemiş olduğunu hemen kavratacak kadar gamsız doğallığa sahip olan yerler vardır. Buradaki, birbiriyle aynılıkları sadece biyolojik kategorileri olan, gerçekte ise birisi birisine benzemeyen, kokularının tek tek de güzel olsalar da birlikte oluşturdukları harmoninin kıyas kabul etmeyeceği bitkiler sadece gözlere değil, tüm duyulara ışıldarlar. Granit gecelerin bile ışıltısını söndüremeyeceği bu büyülü alemin insanlıktan uzak oluşu gidemeyen, göremeyenlerde yarattığı efsane hissinin tek sebebi değildir. Sarp bir kayalığın zirvesi oluşu, bu kocaman taş bloklarının okyanus ile buluştuğu noktayı dalgaların dövüşleri manzaranın büyülü güzelliğinin en büyük bir diğer etkeni olsa da efsaneleşmesi tamamen insan algısının bozukluğuydu. Elde edemediğini tahrip, anlayamadığını inkar eden insanoğlundan tam tersini beklemek ne kadar doğru olurdu zaten? Buraya ulaşamayanların, ulaşsa da daha önce doğayı sadece alelade bir araç, nesne görmekten ve canlılardaki sadece üç beş benzerliği bulup ortaya mesnetsiz iddialar atmaktan öteye götürememiş kişilerin asla hissedemediği, dolayısıyla bu güzelliği de göremeyecek olanların başkalarının da bunu beceremeyeceklerini düşünmelerinin önyargısıdır efsaneliğinin başlıca nedeni. Yöre halkı tarafından kabul edilmiş bu önyargıların anlamsızlığını ortaya koymak için kucağında oraya çıkartmıştı Mine’yi Nuri.

    Daha önce burada bulunmamış olduğunu sadece yüz çizgileriyle değil, ellerini nereye koyacağını bilemediğinden sürekli hareket ettirişiyle, manzaranın oluşturduğu görüntüyü herhangi bir landscape fotoğrafında bile görmemiş olan gözlerinin son raddesine kadar açılışıyla da belli ediyordu Mine. Böyle bir manzarayı görmekle beraber bir şeyi ilk kez yapan birisinin tüm heyecanının sebep olduğu seratonin, bu kadar yüksekte bir uçurumun kenarında bulunmasının salgılattırdığı adrenalin ve Nuri’nin yanında kendisine bir zarar gelmeyeceğine emin olmasını sağlayan güvenin ürettirdiği oksitosin ile neredeyse aşk kaçınılmazdı. Nuri aşkı işte tamda bu şekilde tarif ederdi. Mine tüm şaheserlerden yüz çevirip Nuri’ye döndürdüğünde cemalini, güneşin ışınlarının onun üzerinde daha da anlamlı olduğunu görüyor ve buradan yaptığı istemsiz tümevarımla sanki tüm güzelliğin sebebi aslında Nuri’ymiş gibi hissediyordu. İçindeki aşk, sevgi tüm kontrolünü ele geçiriyordu. Nuri’ye onu ne kadar sevdiğini bir kez daha itiraf etmek istese- hatta bunun için daha uygun bir an olamayacağını bilse- dahi Nuri’nin ona tüm mantıklı açıklamaları - daha önce yaptığı gibi- tekrar yapacağını ve yine kendisiyle olamayacağını açıklamaktan üşenmeyeceğini bildiğinden, “duymazsam, sorun yokmuş gibi yapmam daha kolay olur,” iç sesinin iknasına boyun eğerek susmuştu. Her ne kadar kalbi ve gözleri bu susuşu beceremese de...

    Sevgisinin sınır tanımamazlığı bir tek Nuri’yi aşamıyordu. En çok seven ne kadar hissedebilmişse kalbinin derinliklerinde, o da o kadarını hissediyordu ancak Nuri’nin hissizliği onu her seferinde daha sert çarpıyordu. Sessizlik konuşmasını bitirdiğinde eve dönmek üzere Nuri’nin kollarında yerini aldı.

    II. Bölüm

    Ferit, artık onu daha fazla göremeden duramacağını gerçeğini fark etmesiyle birlikte, Nuriye’den ayrı geçirdiği her an daha da ışığını kaybettiğini anlamıştı. Nuriye’nin yanındaki kendisini hatırlamaya çalıştı. Kendisinde güneşin bir bahar gününde içi huzur doldurması gibi bir his yaratıyor ve onun tarafından sevilebileceği, kendisinin olabileceği günü bekliyordu. Bu bekleyişi sonunda onunla yan yana geçireceği günlerin geleceği kesinliğiliyle -ki tek bir mantıklı sebep bulamıyordu aksi için- şiddetini azaltıyor, daha katlanılabilir oluyordu. Bu yüzden, şimdi, kendinden eminlik ve daha öncesinde tattığı lezzetleri bir daha tatmak isteğiyle Nuriye’nin evinin kapısındaydı. İçeri girdi.
    (...)
    Salona geçtiğinde Nuriye’nin koltukta uzanmakta olduğunu gördü. Her adımda teninin solgunluğu, çektiği acının yüzüne yansımasının kırıntıları daha hissedilir hale geliyordu. Ferit, Nuriye’ye: “ Sizi özledim. Zira sizi göremediğim her an kötüleşmemem işten değil. Sanki sizin yanınızdaki ve uzağınızdaki ben iki farklı kişiyiz. İyi olabilmek için sizin yanınızda nefes almaya muhtaç gibiyim. Sizi gördüğümde nasıl cennette hissediyorsam kendimi, göremediğimde de bir o kadar dipsiz kuyulara düşüyor ışıksız kalıyorum. Artık ne zaman tamamen benim olacaksınız?” dedi sesinde sevgiden çok eminlik, kibir ve hırs vardı. Özlem ve sevgi ise bunların ardından ancak hissedilebilirdi. Nuriye fiziksel güzelliğine vurulmuş bu adamın sevgiden önce bencillik taşımasının sinir bozuculuğunu kaldırmak istemedi. Çektiği acılardan kurtulmak istemiyordu keza Ferit’in sözleri veya ilgisi bu acıyı bir nebze olsa bile hafifletemezdi ancak bir kalbin hükümsüzlüğüne karşı isyan etmekten de geri kalamadı. Çünkü anlayamıyordu; karşısında sevdiği kişi acı çekerken onun hala kendisinin mutluluğunu düşünmesini...Nuriye dayanamadığı için “Git Ferit, senin aşkın benim için fazla kaba” demenin yanısıra bir kaç cümle daha söylese de konuşmanın tüm özetini bir cümle anlatabiliyordu. Ferit ise kafasında ona nasıl sahip olabileceğiyle ilgili planlar ile oradan gitmeye hazırlanıyordu.

    III. Bölüm

    Ertesi gün Ferit, Mine ve Mine’nin imam babası bu efsanelere konu olan yere tırmanan kadının gerçekte ne olduğunu öğrenmek üzere kapının önüne geldiler. Ferit daha önceki anılarını hatırladı. Bir önceki gelişinde Nuriye’nin tepkisini aklı alamıyordu. Deniyor ama bir sebep bulamıyordu. Bir başkası da olamazdı hayatında çünkü evinden çok nadir anlarda dışarıya çıkardı. Ve başkasına ihtimal veremiyordu. Kendisini reddederken başkası nasıl olsundu? Mine heyecandan bir kuşun çırpınan kanatları misali çarpan kalbi dayanamayacak gibi hissediyordu. Yalnızca kalbine sığacak kadar çok sevdiği Nuri’nin olmak istiyordu. Tüm kalbi buna odaklanmıştı, Nuriye’yi yalnız kendisi için elde etmeyi amaçlayan Ferit’in beyninin aksine!

    Uşak kapıyı açıp misafirleri içeri aldığında Ferit Nuriye’nin geçen seferki görüşmelerinden daha güçsüz göründüğünü fark etse de avına yaklaşan bir avcı gibiydi. Kayalıklardaki son ışıltılı görüşmelerinden bu yana geçen zamandan sonra tekrar Nuri’yi acı çeker bir yüz ifadesiyle görmenin hüznü çöktü Mine’nin yüreğine, bir de onu görmenin saadeti dolmuştu içine. İmam baba sadece bu kadının mucizelere nasıl konu olabildiğini anlamlandırmaya çalışan bakışlarıyla ilerliyordu. Evi gözden geçiren kısa bakışları olsa da acı çekmesine rağmen saçtığı ışığın huzuru içlere dolan bu kadının güzelliğinin üzerindeki bakışları uzun sürüyordu. Nuri “Hoş geldin Minik’im” dedi Mine’ye ve “neden burada olduğunuzu, neyi öğrenmek istediğinizi ve bu kızı buraya peşinizden sürüklediğinizi biliyorum” edası taşıyan surat ifadesiyle dolu birer “hoş geldiniz” de diğerlerine. Oda da 4 kişi hararetli bir sohbete koyuldular.....

    IV. Bölüm
    (...)

    V. Bölüm
    (...)


    Tüm soruların cevabı bir kısa cümleyle anlatılabilirdi ancak Balzac bunu yapmazdı. O yüzden bu şaheseri, bu ustalık eserini yazdı. Goriot Baba her gün yazılabilir bir kitap gibi kalıyordu Seraphita’nın yanında çünkü Seraphita bir ömür gerektiriyordu. Sadece Balzac’ın değil bir çok eserin şahlığını aşağı çeker bir kitap...

    O kısa cümle mi ?

    “Size dünyevi şeyler söylediğim halde beni anlamıyorsunuz; göklerin dilini kullansaydım nasıl anlardınız?” ( Yuhanna, 3, 12 ) ( Seraphita, 74 )

    Keyifli okumalar....

    ****************************************
    (edit)

    Zodiac konuşuyor :

    — Balzac, kadın- erkek(Mine-Ferit) ilişkisinin alt metninde madde-mana ilişkisini işlemektedir. Erkek kahraman akılcı, bilgiye- genellikle duyu organlarının sağladığı bilgiye- dayalı bir yaklaşımla maddeciliği sembolize etmektedir. Kadın kahraman ise daha çok hisselerine yoğunlaşan, kalbini dinlemeye odaklı, samimi bir sevgi ile görünmeyen ancak hissedilebilen mana alemine vurgu yapmaktadır. Kadın ve erkek eşit değildirler. Kadının üstün olduğu yanları olduğu gibi erkeğin de üstün yanları vardır. Ancak ikisinin birleşiminde, ki gerçekte evliliğe tekabül eder, yani madde ve mana birleştiğinde ancak tamamlanabilirler. Birbirleriyle bir kıyasın yapılamayacağı gibi her birisi kendi içinde tam ancak bütünsel bazda eksiktir. Ve bu eksiklik ancak birleşmeleriyle tamamlanır. Yani kadın ve erkek birbirlerini tamamlayan ve bir bütünü oluşturan iki yarımdır.

    —Henry Miller’ın da söylediği gibi ( #42962634 ) Balzac’ın işlediği insan melek sorununu fark eden az kişi vardır ve bu çoğu zaman yaratıcı bir insanın, sanatçının ilgilendiği konudur. Bu sorununa bu kitapta birinci elden değinen Balzac, başkahramanını metafizik bir canlı olarak belirlemiştir ki bu da benim yazdığım hikayede Nuri/Nuriye olarak beliren cinsiyetsiz melektir. Kadınlara karşı erkek, erkeklere karşı kadın kimliği ağır basmakta ve konuşmaları bile değişmektedir. Ayrıca nuri, ışık demektir.

    — İmam kitaptaki Rahip’e denk düşer ki kendisi bir yaratıcıya sadece sözleriyle inanan, maddi alemden fazlasını anlamaya yeterliliği olmayan, bu yüzden de kimi zaman şüpheye düşen ve anlayamadığı olaylara mucize adını veren kuşkucu bir yaklaşımı savunmaktadır. Günümüzde de bunun benzerleri çoktur. Ülkenin halini düşündüğümüzde bu kitabın 10 sayfasıyla tarikat kurmak zor değildir. Hem en azından sevgi hüküm sürer.

    — Kitap metafizik, kadın, erkek, aşk ve okuyanlar çok rahat farkedecektir ki tasavvuf içermektedir. Kimilerine sıkıcı, hayal gücü gelebilse de bilenler benzerlikleri çok rahat fark edecektir.

    —Yukarıda yazdığım kısımın anlaşılmaması kitabın veya Balzac’ın değil, incelemeyi yazan kişi olarak benim problemimdir. O yüzden kitapla ilgili önyargılarınızın olmaması adına Zodiac’ı konuşturmaya ve incelemeye sonradan eklemeye karar verdim.

    Tekrar keyifli okumalar...
  • 111 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    1942’de yayımlanan “Yabancı” adlı romanında, çoğumuzun ağır tepkiler vereceği “ebeveyn ölümü” durumuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşır.

    Roman kahramanı Bay Meursault, annesi bakım evindeyken, onun öldüğü haberini alır. Kadın yatağında ölü bulunmuştur ve ne zaman öldüğünü kesin olarak bilmediği annesinin cesedini son kez görmek için, işinden iki gün izin alarak uzun yoldan gelir. Fakat geldiğinde cesedi görmek istememesi ve soğukkanlılığı yüzünden “tuhaf” olarak karşılanır çevresinde. Elbette ki umurunda değildir. Annesinin tabutu başında beklerken, sütlü kahve içer, sigara içip içmeme konusunda tereddüt eder. Bu rahatlık çevresinde kaypaklık olarak nitelendirilir ve herkes bundan rahatsızlık duyar. Öyle ki sorularıyla onu sıkıştırmaya başlarlar. Gözünde bir damla da olsa gözyaşı, yüzünde bir acı görmek için beklerler fakat o, son derece rahattır. Elbette ki annesini sevmiyor değildir ama bu duruma ağır bir tepki vermesi gerekliliğini bir türlü kabul edemez. Bir şekilde, her şeyi olduğu gibi annesinin ölümünü de meşrulaştırmıştır.

    Bu olay sebebiyle kendisinden her şey beklenebilecek gaddar bir adam olarak görülmeye başlar. Kendisini kimsenin anlamayacağını bildiği için anlatma çabasına girmez. Annesinin yasının simgesi olarak siyah yas elbisesi giyerken de düşünceleri oldukça sakindir. İşine geri döndüğünde, patronunun tek derdinin, hafta sonu tatiliyle birleşmiş olan dört günlük izni olduğunu fark eder.

    O sıralarda arkadaşı Marie ile bir ilişkisi olur, bir gün Marie’nin evlenme isteğine, her zamanki soğukkanlılıkla “evet” cevabını verir. Bu kadını sevmiyordur. Başka bir kadını da. Yalnızca evlenmek ile evlenmemek arasında hiçbir fark olmadığına inanır. Başta Marie olmak üzere çevresindeki herkes, onun bu tutkusuz, soğuk, kayıtsız halini değiştirmesi için bekler. Ama ölümde olduğu gibi, bir kadınla olan beraberliği de sakin duruşunu bozmaz. Öyle ki, hapse atılmak bile ona kılını kıpırdatmaz.

    Bay Meursault, aslında dışarıdan göründüğü kadar tutkusuz değildir. Yalnızca, çoğunlukla diğer insanları heyecanlandıran şeyler onu heyecanlandırmıyordur o kadar. Sütlü kahve, yemek ve cinsellik onun tutku duyduğu şeyler arasındadır. İşinde başarılı sayılır. Dışarıdan bakınca hiçbir anormallik yoktur hayatında. Fakat adına inançsızlık dediği bu kayıtsız olma hali, yine de başına dert açar. Annesinin ölümüne olan tepkisizliği, adeta ahlak sorunu olarak değerlendirilmekte ve her türlü suçu büyük bir kayıtsızlıkla işleyebilecek biri olarak görülmektedir.

    Aslında inançsız olduğunu savunurken, belki de kendisi de yanılıyordur. İnandığı şeyler bizimkiler gibi değil diye, bir kişiyi bu şekilde atfetmenin de çok doğru olmayacağı bir gerçektir.
    Her ne kadar, Tanrı’nın varlığını inkar ediyor da olsa, dolaylı olarak, “insan doğasının yaratılışına” inanır. Doğum ve ölüm gibi olayların olağanlığını, aldatılmayı normal olarak nitelendirir. Tüm bunlar ona göre varoluşsaldır. Olaylara toplum ve dinin değer yargılarından sıyrılarak yaklaşır. Onun için, insanoğlu söz konusu olduğunda, her şey meşrudur. Böyle düşünmesine karşın, bunu pek sık kendisi için kullanmaz. Genel olarak, normal bir kişinin yaşantısına sahiptir ve uç noktalarda davranışlar sergilemez. Onun varoluşsallığı zihnindedir. Yaşamına kahvaltı ederek başlar, sütlü kahve içer, mangal yapar, sevişir, uyur, gezer,içer. Birçoğumuzun yaşam şeklinden pek bir farkı yoktur yaşantısının. Yaşamı kesinlikle anlamsız ya da gereksiz buluyor değildir. Sadece seçilen yolların genellikle aynı kapıya çıkacağını düşünür ve olayları akışında yaşamayı tercih eder. Tutkusuzluğu aslında, kendisini kontrol mekanizmasından yoksun bırakmasından kaynaklanır. Tanrı’yı reddederken bile, doğada milyarlarca insanın katrilyonlarca planını boşa çıkaracak üstün bir gücün olduğuna inanır, ama buna inanç demez. Her ne kadar bunu reddetse de, davranışlarının altında yatan sebep budur. Her şeyin olağan olduğu, insanüstü bir güç tarafından kontrol edildiği, bu yüzden akışına bırakmak, üzerine gitmemek gerektiği düşüncesi. Bu teslimiyet, belki de onu hepimizden farklı ve güçlü bir şekilde “inançlı” kılar.

    Evlilik, birçoğumuz için hayatın en önemli kararlarından biriyken, onun için kiminle olduğu bile önemli olmayacak ölçüde sıradandır. Çünkü, eşini çok iyi tanıdığını zannederken, yanıldığını anlayan insanın hayal kırıklığından haberdardır. Bir insan ona göre neyse odur. Evlilik, aşk, tutku gibi olgular insanın varoluşunu değiştirmeyecektir. Bu yüzden, evliliğin ne şekilde ve kiminle yapıldığının hiçbir önemi yoktur ona göre.

    Hayatın basit, insanların karmaşık olduğunu iddia eder. Annesini severken ve ölümüne aslında üzülürken, ağlamıyor diye yargılanır. Bu, basit bir olayın karmaşık hale getirilmesidir. Aldatılmaya verdiği tepkide de bu düşüncesi değişmez. Birçok aldatılan insanın, her ne tepki verirse versin, aldatılmış ve aldatılmaya devam edecek olmasının değişmeyeceğinin bilincindedir ve bu düşünceye teslim olduğu için hiçbir kıskançlık, sahiplenme ya da aşağılanma hissetmez. Bunun, hayatının rutin gidişatını etkilemesine bile izin vermez.

    Yemek yediği sofranın düzenini önemseyen insanların aksine, yediği yemekle doymayı önemser. Sonuç odaklı ve pragmatist baktığı düşünülebilir.

    Aslında bu, başlı başına bir pasif direniştir. Asla aptal değil, bilakis zekidir. Hiçbir durum ve hiçbir insanın, yaşam ve düşünme tarzını etkilemesine izin vermeyecek kadar da güçlüdür. Yargılanırken, aşağılanırken, hapisteyken bu tavrı değişecek olsa, normalde asla tepki vermediği durumlarda birdenbire tutkulu davransa, zaten özünde yatan varoluşun bu olmadığı ortaya çıkacaktır. Ama o asla sükunetini bozmaz.

    Gerçek pasif direniş ve varoluşçuluk da tam anlamıyla budur.
    ALINTIDIR.