• Do Sesi, Ferit Edgü'nün şiir tadında öykülerinden oluşan eseridir. Açıkçası kitaptaki öykülere tam anlamıyla bir öykü demek ne kadar mümkündür bilemiyorum; ama şiir tadındaki bu öyküler damakta güzel bir tat bırakırken okuru tarif edilemez hislere sürüklüyor.

    Kitap; Ölüm Öyküleri, Yaşam Öyküleri, Saçma Öyküler ve Geçişler bölümü olmak üzere dört bölüme ayrılmış. Her bölümde konu başlığıyla bağlantılı öykülere yer verilmiş. Söz gelimi, Ölüm Öyküleri içerisinde bulunan öyküler damakta bir ölüm tadı bırakırken; Yaşam Öyküleri içerisinde bulunan öyküler damakta bir yaşam tadı bırakıyor.

    Hani hayatta bazı anlar vardır, bambaşka bir duygu içerisine girersiniz; ama o duyguyu tarif etmek, kelimelere dökmek imkansızdır. Belki o duyguyu tarif edecek bir kelime daha türetilmemiş, belki de o duyguyu yalnızca siz yaşamış olduğunuz için diğer insanların anlaması mümkün değildir. İşte bu kitaptaki öykülerin okurda bıraktığı his de buna benzer bir his. Mesela do sesi, do notası, gerçekten de ölümü çağrıştıran bir ses, nota. Bilemiyorum, siren sesinden dolayı mı insana ölümü çağrıştırıyor; ama Ferit Edgü'nün bunu tespit ederek Do Sesi üzerine bir öykü yazması çok güzel. Ve inanın tarif edilemez. İnsanı bambaşka duygu diyarlarına sürükleyen cinsten...

    Sel Yayıncılık'tan okuduğum kitabın arkasında, "‘Azla yetinmeyi bilen okur için bir okuma eylemi…" yazıyor. Gerçekten de kitabın içerisindeki öyküler birkaç kelimeyle oluşturulmuş kısacık öyküler. "Azla yetinme"den kasıt, kelime azlığıysa, evet öyküler az sayıda kelimelerle anlatılıyor. Ancak hissettirdikleri o kadar da az değil. Ferit Edgü, az sözle çok şey anlatmanın, birkaç kelimeyle yoğun bir duygu aktarımının en güzel örneklerinden birini sunmuş ve bana göre bu çabasında da başarılı olmuş.

    Demek ki duyguları anlatmak için o kadar çok kelimeye, sayfalarca yazmaya, uzun uzun tariflere, tahlillere ihtiyaç yokmuş. Birkaç doğru kelimeyi doğru yerde kullanarak veya gerektiğinde susup ucu açık cümleler kurarak da duyguları okura aktarmak mümkünmüş.

    Do Sesi'ndeki öyküleri "çerçeve öyküler" diye tabir etsek yanlış bir tabir kullanmış olmayız bence. Zira yazar, vermek istediği mesajı veya duyguyu birkaç cümle ile okurun önüne sunarak çerçevenin içerisini okurun doldurmasını amaçlamış. Tabii böyle bir tarza karşın, her öyküden, yazarın vermek istediği mesajı veya duyguyu almak pek kolay olmuyor. Bazen öyküyü okuduğunuzda hiçbir şey anlamamış olabiliyorsunuz. Sanırım bu kitaptaki öyküleri tam anlamıyla anlamak için iyi bir Ferit Edgü okuru olmak şart. Benim ise okuduğum ikinci Edgü eseri olduğu için, maalesef her öyküyü anladığımı sizlere söyleyemeyeceğim.

    Ferit Edgü kaliteli bir yazar. Bu kitaptaki öyküleri ise, asla sıkmayan ve şiir tadında duygu yoğunluğu taşıyan öyküler. Eğer Do Sesi'nin size de ölümü çağrıştırdığını düşünüyor; ama bunu mantıklı bir gerekçeyle tarif edemiyorsanız, Ferit Edgü sizin yazarınız olabilir.
  • Coffey'nin örneğinin karşısında, tabiri caizse tam bir'kaygısızlık çağı' yaşıyoruz. Mecburi bir sürükleniş yahut bilinçli bir tercih. Bireysel kaygıların toplumsal kaygılara dönüşemediği, dönüşse bile bir toz zerreciği gibi savrulup kaybolduğu bir kaygısızlık çağı. İşin garip yanı çoğumuzun diline pelesenk olan "Sistemin suçu. Sistem böyle ilerliyor." sözleri. Odak kelimemiz "sistem." Ne yazık ki sistemi tek tek hepimizin oluşturduğu ve o sistemin dişlilerinden biri olduğumuz gerçeğini kabul etmiyoruz. "Ben böyle değilim. Ama diğerleri..." demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Onlarca insanın içinde nasıl olsa fark edilmem diyerek bir köşeye sinip bekliyoruz. Kaygıyı hala içinde taşıyanlara ise çeşitli tanılar koyuyoruz. İçten içe "Aman ha bana zarar gelmesin," diyerek kim bilir kaç haksızlığı görmezden geliyor, kim bilir kimlere haksızlık ediyoruz. Kim bilir?

    Siz bilirsiniz!
    Kaygısızlık çağında John Coffey olamamak. İçten içe her şeyi en güzel hale çevirebilmek arzusuyla yanıp tutuşmak ama yetememek. Elinizi nereye uzatsanız boşa çıktığını gördüğünüz, kımıltısız bir yanılsamayla yaşamak. Uzun, duygusuz bir unutuş bırakıyoruz geride. Günübirlik üzüntüler, günübirlik fikirler, günübirlik iyilikler... Kötülüğü yok etmek için yine kötülükten faydalanıyoruz. Öyle ki bu bir noktadan sonra bizi besleyen bir tavır haline geliyor. Yalnızca kendimizin Hızır'ı olma çizgisinden uzaklaşamıyor, başkasının Hızır'ı olamıyoruz. Kaygısızlık çağının giderek körleşen bireyleri olma yolunda hızla ilerliyoruz. Kalıplaşmış fikirler, ezberlenmiş duygular, babadan oğula sürüp giden tartışamadığımız ahlaki kurallar. "Mış gibi" yaşıyoruz anlayacağınız. John Coffey'in ruhu ve zihni elbette ki yaradılışı gereği tüm bu duygulardan uzaktı. O, içindeki saf iyiliği doğası gereği yaşıyordu. Ancak bizler öğrenilmiş çaresizliklerimizi yahut bilinçli olarak tercih ettiğimiz kötülüklerimizi artık bir prensip meselesi haline getirmiş bulunarak zaten yapabileceğimiz iyi şeylerin önüne set çekmiş bulunuyoruz. Bireysel kaygılarımız , toplumsal kaygısızlığa dönüşüveriyor. Böylece kaygısızlık çağının John Coffey'leri olamıyor veya zaten olmak gibi bir kaygı taşımıyoruz.
    Kolektif
    Sayfa 51 - Aysu Altunay
  • Neyi bilmek istiyorum ki;
    Bilgi; öğrendiklerimizi, okuduklarımızı hayatımıza kattıklarımız mı? Hangimiz ne kadarını hayatımıza dahil etmiş olabiliriz ki.!
    Binlerce bilgi uçuşuyor her yerde. İnternet bazen bilgi çöplüğü gibi geliyor bana..

    "Yunus Emre" nin dizeleri gibi
    İlim ilim bilmektir.
    İlim kendin bilmektir,
    Sen kendini bilmezsin,
    Ya bu nice okumadır.

    "Dizeleri pek çok şeyi anlatıyor"

    Okumadan önce araştırmak, incelemek, seçici olmak okuduğunu anlamak adına; doğru olan değil midir..?
    Bazen şunları sormamız acaba iyi olabilir mi?

    - Bu kadar çok şeyi neden bilmek istiyorum?
    - Çok şey bilince daha mı güçlü olacağım?
    - Bilince korkularımdan mı kurtulacağım?
    - Yanlışlarımı, önyargıları mı, değiştirecek miyim?

    Başkalarının deneyimlerinden faydalanmak için tabiki okumak şart...Ama ordan oraya koşturup bilgi oburluğu yaparak değil.! Hal böyle olursa gücü dışarda arıyor olmaz mıyız.? Anlamadan hissetmeden..birde üstüne eleştiri..tam bir fiyasko..

    Acaba asl'olan kendimiz olduğunu unutup, kültür seviyesi yüksek katagoriler arasında yer almak için midir bu okuma bu bilgi arayışı...Oysa arayış içerde ruhunda keşfedilmeyi ve beslenmeyi bekliyor.
    Marifet ; sanırım kendini bilmek kendini tanımakta.
    Yani; tefekkür, meditasyon, dua adına her ne diyorsak.
    Bir süre kendimizle sessiz kalmak dışardan gelen bizim aldığımız üzerimize yapışan tüm sesleri susturmak..Ne istediğini bilmek...Senin okuduğun bana uymaz...Benim okuduğum sana..Ruh haline göre okumak...Kendini okur gibi ... Kendini Okumak...Kendin gibi...Kendin olmak...

    " Kendimizi" okuduğumuz keyifli zamanlar dileğiyle...
  • Kitabın kapağının sadeliği ve içeriğe hakimiyetini çok sevdiğimi belirterek başlamak gerekiyor sanırım. Yu Hua ve Çin edebiyatıyla Kanını Satan Adam aracılığıyla tanıştım; tek kelimeyle bayıldım. Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü aracılığıyla okuduğum bu kitap tarihsel boyuttaki eksikliklerime rağmen toplumu yansıtma şekliyle birçok konuda fikir sahibimi olmamı sağladı. Ve elbette beni araştırmaya da itti.

    Zamansal akışı bu kadar ustaca kıvıran fazla yazar okumadım dürüst olmak gerekirse. Hiç sezdirmeden bir anda yıllar sonrasına atıverdi bizi hem de defalarca. Başka bir kurguda bu tarz sıçramalar canımı sıkabilirdi. Ya da kolaya kaçtığını düşünebilirdim yazarın. Lakin burada yazarın bize anlatmak istediğinin an parçacıkları olduğunu fark ettikten sonra işler değişti. Okur bir anda kendini yeni bir anın –kırılma noktasının– içinde bulup karakterle birlikte debelensin istemiş sanki yazar.

    Bir adamın yaşantısına karışan mutluluklar ve trajediler karşılıklı raks edip durdu tüm kurgu boyunca. Genel olarak yaşam böyle bir şey sanırım. Hızlandırılmış bir okuma halinde bize sunulması güzel olmuştu tabi. Kullandığı dil için sık sık basit olduğu belirtilse de şahsi fikrime göre haddinden fazla zor bir yazım şekli tercih ettiği. Bunca abartısız bir dilin içine sığdırdıkları gerçekten büyük olaylardı. Düşündüğümüz zaman kültürel olarak bize çok yabancı bir topluma ait bir eser. Ve bu dövünmeler, açıkça her şeyi konuşma halleri, yaşam mücadelesi, kabullenme şekilleri gibi çoğu durum elbette bambaşka şekillerde gerçekleşmişti. Dolayısıyla aktarımda değişivermişti.

    Yer yer hiç tatmadığım bir mizansenin içinde hissetmemi sağlayan kurgu ve ona karışan mizah unsuru kitabı bir solukta okumamı sağladı. Nasıl bittiğini anlamadım bile. Sesli reaksiyonlar (gülme hali ya da “Yok artık!” nidaları gibi) vermeme sebep olacak cinsten birçok an vardı okuduklarımda. Yokluk, kıtlık, aile dramaları, batıl inançlar, Kültür Devrimi, değişen dönem şartları ve asla bitmeyen bir adanmışlık vardı her kelimede. Ağdalı veya daha betimleme seven bir dilin anlatabileceğinden fazlasını sunan, şaşakalma halini sabit tutan bir kalemden tepeme indi hepsi.

    Sona doğru gerçekten içim kıyıldı. Bir yerde başına bir iş gelecek diye çırpındım okumamak için. Ertesi gün iş olmasına rağmen gecenin ikisinde okumaya devam ettim. Hatta kitabın son cümlesinde kardeşimi uyandırıp ona da cümleyi okudum. Gülmemek elde değil gerçekten ve hak vermemek… Kısacası eşsiz bir mücadele ve maceraydı okuduğum. İyi ki Kanını Satan Adam’la başlamışız bu etkinliğe. Aslında minik detaylara da giresim var kitaba dair ama uzadıkça uzuyor bu değerlendirme sanırım. Doğum sahnesini çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim sadece. Kıkır kıkır kıkırdamakla birlikte bahtiyar kalınız diyerek bitiriyorum.
  • Öncelikle herkesin iyi bir akşam geçirmesini diliyorum. Bu iletiyi neden yazdığım hakkında bir fikrim yok, başladım öyle işte, belki de bitirmeden silerim. Umarım hepiniz iyisinizdir. Dünyevi işlerle meşgul olurken sağlığınızı lütfen ihmal etmeyin. Lütfen.
    Uzun zaman oldu siteye girmeli, neredeyse beş ay olmuş. Tabii bu arada birbirine giren, sayan, söven, öven, övünenleri de gördüm, arayüz de değişmiş; fena bulmadığımı söyleyebilirim...
    Nereye kaybolduğumu belki bir ya da iki kişi merak edecektir, belki de hiç kimse. Her neyse dediğim gibi ben yeter ki yazayım belki de silerim şimdi, hemen.
    Uhreviyata dair içimde neredeyse hiçbir kırıntı bırakmadığım bir zamanda, hırslarımın, ideallerimin peşindeyken değer verdiğim insanları bir kenara bırakarak ihmal ettim. O' da onları benden aldı. Hepsini peşpeşe. Ne içindi bilmiyorum bu müşkül... Neden diye sormadım. Döngü böyleydi evet, ama ikişer kez sarıldığın bir insanı bu kısır döngü içinde kaybetmek...
    Önceden düşüncelerimde veya mezarların başında onlarla iletişim kurabildiğimi sanardım. Ama artık sadece birer toprak parçası olduğunu kabullenmem zaman aldı. Sadece basit birer toprak, ses geçirmeyen. Ölüler duyamaz evet. İnanmıyorum artık.
    Sindirmek sadece midenin işi değilmiş, tüm denge zamanla iyiyim iyiyim desem de bırakmış. Belki de kalan kırıntılardan biri onlara ulaşmak istiyordu bilemiyorum.Geçti gitti zaten.
    Zaman alıyor dedim ya, tabi jeton birer birer düştü. İçinde bulunduğum, peşinde olduğum ne varsa bıraktım, büyükşehire de büyük bir ara verdim. Kitap okuyamayacağımı biliyordum, olsun yine de alayım yanıma dedim. Okumadım. Hani şey hayali olur ya insan böyle bir göl kenarında inzivaya çekilerek kitabını okur kahvesini içer. Heh öyle olmadı. Kendimde ötelediğim ne varsa onu yapmaya çalıştım. Kendimi dinledim.
    Yok hayır dinlemedim. Sorgulamayı kestim. Kendime soru sormayı bıraktım. Bırakmak zorundaydım. Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez sözü kafamda kazınsa da sorgulamadım. İhtiyacım olan tek şey kendimi askı moduna almaktı.
    Sadece doğayı dinlemek, yaratılmışları veya türemişleri olağanca doğallıyla dinlemek, hissetmek istedim. Tüm ağaçlara, hayvanlara, mevsimin her güzel farklı gününe dokunmak istedim. Tanımadığım insanlara selam verip hoşbeş edebildiğim yerde kendimi az da olsa huzurlu hissetmek istedim. Ve sanırım en büyük başarım bu oldu.
    Kendini gerçekleştirmeyi yaptım mı... Bilmem önce düşünmem lazım. Yok hayır düşünmüyorum, sadece hissetmek o anda olmak istiyorum. Öncesinde veya sonrasında değil, sadece o an'da.
    Geri dönüş bileti almadan çıktığım bu yolda deneyimlediğim şeyler, yaşam boyu edindiğim deneyimlerden çok daha verimli oldu. Sorgulama mekanizması da işbu vesiieyle yeniden açılıyor. Açılmasa şuan bu satırları neden fütursuzca yazayım, aa buldum cevabı, çünkü an'dayım.
    Velhasıl kelam, sağlık her şeyden önemli. Sonra ise, sevdiklerinizle sevildiklerinizle birlikte olabilmek. Burada edindiğim bir iki yüreği güzel arkadaşı da bu vesileyle yeniden geri döndüğümü daha doğrusu dönmeye çalıştığımın bilgisini vermek isterim.
    Buraya kadar okur musunuz bu yazıyı bilmem ama, okuyan arkadaşlarıma, ve arkadaş olacaklarıma teşekkür ederim. Adımı hunili mi yapsam şimdi bilemedim...
    Şimdi ise, nereden nasıl başlamak gerek onu düşünmenin zamanı...

    Saygılar,sevgiler
    Merve,Ekim 2018
  • ÖĞRETMENLER VE ÖĞRETMEN ADAYLARI
    Lafa nereden başlasam bilemiyorum. Öğretmenlik mesleği hakkında her gün çok fazla şey duyuyorum. Şimdi bir öğretmen çıkarsak şuraya “yahu artık mesleğimizin eski saygınlığı kalmadı” diyecektir, eminim.(klişelerle dolu bir hayat aman aman nereye geldik..)
    Ha sen neyin nesisin bu yazıyı yazıyorsun diye sorarsanız eğer ben de öğretmenim(diplomada öyle yazıyor.)
    Öncelikle diyeceğim şudur: “herkes öğretmen olamaz.”
    Kazanır, okur, bitirir diplomasında “öğretmen” yazar ama yine de olamaz.
    Neden diye soruyorsunuz biliyorum.
    O halde anlatıyorum, dinle!
    Bu mesleği okuyan şu an için 100 kişi olduğunu düşünelim. 70si puanı yettiği için okuyor, 20si kadın olduğu için(şu meşhur büyük sözlerinden yola çıkıyorum) geri kalan 10 kişi ise gerçekten öğretmen olmak istediği için okuyor...

    Ben de ailem istediği için okuyanlardanım. Yani öğretmenlik kazandığım zaman “yehuuu öğretmen olacağım” diyerek okuluma gitmedim.

    Fakat üniversite birinci sınıftan beri özel dersler verdim. 18 yaşında daha doğru dürüst bölüm derslerimi bile almamışken böyle bir yola çıktım. Okulu bitirene kadar da devam ettim. Okul bitti yine devam ettim. 5.sınıfta elime aldığım çocuklar liseye başladılar. Henüz 23 yaşında olmama ve mesleğe yeni atanmama rağmen geriye dönüp baktığımda o kadar fazla öğrenci biriktirdiğimi görüyorum ki.. o kadar fazla hayat, umut, gelecek..

    Kendim için söylemiyorum. Bu meslek gerçekten gönül işi. Ben gönülsüz başladım. Ama şu an kendim için çok doğru bir meslek bulduğuma inanıyorum.

    Bizler birer gelecek yetiştiriyoruz. Bu meslek para için yapılmaz. Kendimi devlete atacağım, garanti meslek diye düşünüp hiç yapılmaz. Elimizin altında yatan gerçeğin farkında mısınız? Her bir nesil ve gelecekten bahsediyorum. Öğretmenlerin de bu gelecekte çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum ve hatta düşündüğümden de fazlasını düşünüyorum.

    4 yıl boyunca sadece okula gidip geliyorsunuz. En azından birçok öğrenci öyle yapıyor. Arkadaşlar bu meslek gerçekten okulda öğrenilmiyor. Hatta okulun bana göre katkısı bile düşük. Çok cüzi miktarlarda özel ders verebilirsiniz. Para için değil de öğrenci kazanmak olarak bakın buna. Ne kadar fazla öğrenciniz olursa mesleği ve altında yatan gerçekleri daha iyi anlıyorsunuz. Mesleğin önemini kavrıyorsunuz. Yahu bakış açınız bile değişiyor.

    Bu meslek içinde olan çok boş insan var kimse kusura bakmasın. Hayatında tek kitap okumamış insan edebiyat okuyor, Türkçe öğretmenliği okuyor. Adamın matematik neti 1 ama kalkıp matematik bölümüne gidiyor.
    Bu neden? Kendi hayatım için meslek kazanacağım diye düşünürken neden bir gelecek yakıyorsunuz?

    Ha kimisi böyle geliyor ve gerçekten işinde çok iyi oluyor, çabalıyor. Peki ya çabalamayanlar?

    Düşüncelerime katılmak zorunda değilsiniz. Ama ben anladım ki bu meslek her konuda bilgi istiyor. Sadece kendi bölümün için değil, okuyacaksın, öğreneceksin, kültürleneceksin. Çocukların soruları asla bitmez. Küçük çocuklar annesini ya da babasını değil de öğretmenini daha fazla rol model alırlar. Onun bilgisini kıskanırlar, onun gibi olmak isterler.

    Bazı meslekler ruh ister. Gerçekten öyle..
    Artık öğretmenler olarak sistem o bu şu diye yakınmayı bırakalım da ne kadar öğrencinin geleceğine dokunabilirim diye düşünelim. Aman bir öğrenci diyip geçmeyelim. 15’inden 15’ine ne de olsa maaşım yatıyor demeyelim.
    Yeri geldiğinde tabi eleştireceğiz tabi sesimizi çıkaracağız. Ama son zamanlarda kendini çok fazla salan öğretmen görüyorum. Ya siyasi görüşü sebebiyle ya da sistem değişmeleri vs..

    Ben her zaman diyorum. Ölümsüz olmak istiyorum! Öldükten sonra bile arkamda bıraktığım o güzel mirasım beni yaşatsın istiyorum!
    Bana ne kadar iyi öğretmensin filan falan cümleleri kurmayın. (İçeriğinde olan anlama bakın.)

    Sadece burada çok fazla bu meslek adaylarından olduğu için azıcık bile olsa farkındalık yaratmak için yazıyorum. Belki birinin ruhuna işler diyorum.
    Bir kişi bir kişidir! Asla yabana atamam. :)