1000Kitap Logosu
Resim
Şeceresi Kadimler
Merhametli Şef, balık neslinin soğuktan yok olmaması için denizleri ısıtmaya karar vermişti.Beşeristan'ın kıyı şehir ve köylerinde oturan herkes günde üç defa denize birer teneke kaynar su dökecekti. Böylelikle denizin soğuğu azalacak ve balıklar ölümden kurtulacaktı. Beşeri Eğitim Bakanı bu tarihi hadise için ortaokul ve liselerde konferanslar verdirip kompozisyonlar yaptıracağını ve bilhassa lüferin fazileti hakkında bir piyes yazdıracağını müjdeledi. Beşeri Şef, Bakanlara heyecanla anlatıyordu: "Yarın meclisten çıkaracağımız kanunla hem dünyaya parlak bir medeniyet örneği verecek, hem de balık ecdadımızı yok olmaktan kurtaracağız. Biliyorsunuz ki, Darvin Hazretleri, insanın maymundan, maymunun şebekten, şebeğin köpekten, köpeğin inekten, ineğin köstebekten, köstebeğin kelebekten, kelebeğin sivrisinekten, sivrisineğin de balıktan geldiğini ispat etmiştir. Demek ki, balık bizim ecdadımızdır. Ecdada saygı Beşeristan'ın şanındandır. Biliyorsunuz ki, ecdadını inkâr eden, hor görenler piçtir, soysuzdur. Biz ise asla soysuz değiliz; olamayız! Balıktan daha önceki ecdadımıza gelince, orası tarih öncesi çağına ait olduğundan onu kurcalamak, tehlikeli faraziyelere girmek istemiyorum. Bu, ilmi ihtiyata uygun değildir. Fakat sevgili Bakanlarım, biliyor musunuz, mazinin karanlıklarında hala aydınlanmamış noktalar bulunması insanın içini nasıl hüzünle dolduruyor. Acaba benim ecdadım hangi balıktı? Başbakan Hasan Yücel cevap verdi: ‐ "O zamana yetişemediğim için görmedim, bilmiyorum ama, görmüş gibi inanıyorum ki, sizin ecdadınız balina idi. Bu kadar büyük bir şefin ecdadı hamsi olamaz ya!... ‐ "Ya senin ecdadın?" ‐ "Benimki de ayı balığı olacak." ‐ "Nereden biliyorsun?" ‐ "Arz edeyim aziz şefim, ırkî ve ırsî hususiyetler vardır. Ayı balığının bıyıkları bende kaş haline gelmiştir. Bundan biliyorum ki, büyük ceddim fok hazretleridir." ‐ "Neden hazretleri diyorsun?" ‐ "Aziz şefim. Ben Mevlevi’yim. Hiç şüphesiz ceddim de bana çekmiştir." ‐ "Aferin Sıfır! İyi söylüyorsun ama kanunla hazret kelimesinin kalktığını, onun yerine majestelerinin geldiğini unuttun mu? ‐ "Hayır aziz şefim, sayenizde ilk dedemi tanımak beni heyecanlandırdı da onun için dilim sürçtü. Bu yanlışımı yüksek huzurunuzda düzelterek derim ki, benim ecdadım Majeste Ayı Balığıdır." ‐ "Yaşa be sıfır! Sen ne keleş adamsın böyle!"
328 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Balzac'ın dehasına güzelleme...
Öncelikle bu bir eleştiri yahut inceleme olmayacak sanırım, sadece kitabı bitirdikten sonra insanın içinden yazara ve yazdıklarına methiyeler dizmek geçiyor bu yazı da o isteğe binaen yazılacak. Bir kitap arkası sohbeti yani spoiler yuvası olacak. Vadideki Zambak, Balzac'tan okuduğum ilk kitaptı ve okuma serüvenim içinde kıymetli bir yere sahip oldu. Gerçek bir edebi dehayla tanıştığımı hissettim. Gerek dili kullanışı olsun gerek kurduğu cümlelerin dahiyane dizimi, insanı okurken yavaşlatıp biraz cümlelerin güzelliğini seyretmeye sevk ediyor; yaptığı betimlemelerle insanın hayal gücünü zorluyor ve hiçbir yapaylık hissettirmiyor. Adeta 300 sayfa nesir halinde şiir yazmış dedirtiyor okuyana fakat dahiyane bulduğum yönü bu değildi. Şairane bir üslup insanda hayranlık uyandırıyor ama beni bu kadar etkileyen insanoğluna dair bu kadar duru analizleri yapabilmiş olmasıydı. En son bu şaşkınlığı Peyami Safa okurken yaşamıştım. İnsan kendini dahi bu kadar net çözümleyemezken yazar adeta insanlığı çözümlemeye kalkışmış hatta daha cüretkâr olup aşkı çözümlemiş. Kitap başkahraman Felix'in çocukluğundan ve kendinden bahsettiği sayfalarla başlıyor. Uzun yıllar ailesinden uzakta eğitim görmesi, ailesiyle hiçbir zaman doğru duygusal köprüleri kuramadığı, içinde karşı konulmaz bir sevme kabiliyetine karşın sevgisini akıtacağı bir insanla karşılaşamamış olması... Felix tüm bunları biraz da vicdanını rahatlatmak için yazar, "evet tüm bunları yaşadım çünkü hayat adım adım beni buralara getirdi" demek ister zira kitap koca bir vicdan azabının dışavurumudur. Zaten kitap da Natalie karakterinin sitem ve usanç dolu mektubuyla son bulur. Çocukluktan sonra Felix'in 22 yaşında evli bir kadına, Henriette'e karşı aşkını okuruz. Henriette de tıpkı Felix gibi ne anne babasından ne de eşinden doyurucu bir sevgi görmemiştir fakat Felix'ten farklı olarak onun uğruna kendini feda edebileceği 2 hasta çocuğu vardır. Henriette sadakatsizlik etmeyecek kadar dindar ve sadık bir eş, çocuklarını ihtiyaçları olan sevgi şefkat ve ilgiden mahrum bırakamayacak kadar iyi bir anne fakat bunların yanında kendi ihtiyacı olan sevgiye de kafasını çeviremeyecek kadar aşka muhtaç bir aşıktır. Felix ve Henriette birbirlerini severler ancak bana kalırsa Henriette'in bu noktada yüzeyel ve kendi vicdanını rahatlatmaya yönelik sadakat anlayışları vardır ki zaten kitabın sonunda bunun için eşinden kendini bağışlamasını diler. Fiziksel olarak daima Felix'i kendinden uzak tutarak üstüne düşeni yapmış hisseder. Ben bu noktada Henriette'i yargılamaya kalkışıyorum ama bir klasiği klasik yapan çoğu zaman objektifliğidir. Kitapta ne Felix ne de Henriette yargılanmaz hayatın olağan seyrinde insanın kendini nelerin içinde bulabileceği gösterilir yalnızca. Aşkları gitgide büyürken Felix'in Paris macerası başlar. Kitap burda daha da realist bir çizgiye yaklaşır zira Henriette ile Felix arasındaki duygusal bağ aradaki engeller sebebiyle hep eksiktir. Paris'te ise Felix'in delikanlı hislerine yenik düşmesiyle yaşadığı bir aşk onu bir ikileme, Henriette'i ise yıkıma sürükler. Felix yaşadığı aşka neredeyse nefret duyar zira kendisini ulvi bir aşka ihanet ettiren şey dünyevi tutkularıdır. Aşığı (Arabelle) güçlü ihtiraslı ve cüretkâr bir kadındır. Kitabın burasında iki kadın üzerinden İngiltere/Fransa ve Protestan/Katolik ahlakı karşılaştırması (s. 250-251-252) yapılır (ki bu noktada yazar oldukça İngiliz aleyhtarlığı yapar). Ancak inanılmaz bir karakter çıktısıdır. - "Fransız kadını daima, her an, herkesin ortasında ve baş başayken hiç yorulmadan ve bezmeden sever;herkesin ortasındayken, sadece tek bir kulakta titreşen bir ses tonu kullanır, bizzat sessizliğiyle konuşur ve size öne eğdiği gözleriyle bakmayı bilir;koşullar konuşmasını ve bakmasını engellerse bir düşüncesini ifade etmek için ayağının altındaki kumları eşeler;baş başayken uykusunda bile tutkusunu belli eder nihayet dünyayı aşkına boyun eğdirtir. İngiliz kadını ise tam tersine, aşkını dünyaya blyun eğdirtir: aldığı eğitimden dolayı o soğuk tavırlarını size sözünü ettiğim Britanyalılara özgü o bencil tutumunu sergilemeye alışkındır, yüreğini bir İngiliz makinesi gibi kolayca açar ve kapar. Buz gibi bir ifadeyle taktığı ve çıkardığı, nüfuz edilemez bir maskesi vardır;tek balına kaldığında bir İtalyan kadını kadar tutkuluyken insanlarla karşılaşır karşılaşmaz o soğuk saygınlığına bğrğnğr. Bu yüzden, en sevilen erkek bile süslenme odasından çıkan bir İngiliz kadınının mimiksiz yüzüyle, sesinin dinginliğiyle, davranışlarının özgürlüğüyle karşılaştığında onun üzerindeki etkisinden şüphe eder;ikiyüzlülüğü kayıtsızlığa varır, her şeyi unutur. Kuşkusuz aşkını bir elbise gibi çıkarıp atmayı bilen bir kadın bu aşktan vazgeçeceği izlenimini de uyandırır. O zaman, bir kadının aşkı bir örgü gibi sürekli eline aldığını, bir kenara bıraktığını, ardından yeniden örmeye başladığını görerek zedelenen öz saygısının hareketlendirdiği dalgaları ne fırtınalara neden olur. Bu kadınlar kendilerine size ait olmayacak kadar hakimdir;çevreye üzerlerindeki egemenliğinizin tam anlamında sürmesini engelleyecek kadar fazla önem verirler." s. 250 -"Ahlakı abartanlar aşkı da abartır, İngiliz kadınları böyledir; her şeyi biçimci bir tarzda değerlendirseler de, biçim aşkı onlarda sanat duygusunu üretmez: kim ne derse desin Fransız kadınlarının ruhuna İngiliz kadınlarının mantıklı, ince hesaplara dayanan aşkı karşısında onca üstünlğl sağlayan farklılıklar Protestanlık ve Katoliklikle açıklanır. Protestanlık şüphe ettiği inançları inceler ve öldürür, bu yüzden aşkın ve sanatın ölümüdür." s.251 Bu iki alıntı bahsettiğim deha hakkında oldukça fikir vericidir sanırsam. Kitapta 3. bir kadın karakter de vardır fakat yalnızca birkaç defa ismi geçer ve siz okurken kim olduğunu anlamazsınız. Sonuna geldiğinizdeyse okunan tüm kitabın Felix'in bir türlü geride bırakamadığı geçmişi olduğunu anlarsınız. Bunlar 3. kadın Nathalie'ye anlatılır dediğim gibi bir vicdan azabıyla elimden gelen bu dercesine... Nathalie ise Felix'i seven ama onun içinde yaşattığı hatta içinde yaşadığı geçmişini bir aşığın olağan hisleriyle kıskanan bir kadındır. - "hüznünüzü melankoli olarak adlandırıyorsunuz, tamam, öyle olsun; ama katlanılmazsınız ve sizi seven kadında insafsız kuşkular uyandırıyorsunuz." s. 298 Aşkın bir oyun olmadığına ve gencecik bir yürekte ömür boyu gizleyemeyeceği yaralar açabileceğini dair... Yaralı bir yüreğin onu sevene karşı bir umutsuzluk aşıladığına ve insanın kendi yüreğini sarabiliyor olması gerektiğine dair...Ulvi, ruha hitap eden aşkın; insanı insan kılan, yücelten, saflaştıran, kötülükten sakındıran o cevherine dair... Ve her şeye rağmen insan oluşumuza ve zaaflarla tutkularla yaratılmış oluşumuza dair...
Vadideki Zambak
7.9/10 · 30,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
"Çünkü çocuğa verilen eğitim aslında onun iyiliği için değil de, yetiştiren kimsenin iktidar sahibi olmak ve öç almak için duyduğu ihtiyacı gidermek için verilmektedir." -Alice Miller
Sayfa 100 - İthaki Yayınları, Anne-Baba Dışındaki İnsanların Çocuğu İstismar Etmesinin Nedeni Yine Anne-Babadır
ALMAN HABER KANALINDA TÜRKİYE HAKKINDA EZBER BOZUCU BİLGİLER VERDİ. Alman haber kanalının muhabiri, İTÜ'de gizli gizli cami yapılması haberini Türkiye'den bir canlı yayın yaparak, Türkiye'de çok enteresan şeyler yaşanıyor sayın seyirciler! Resmen yüzde 98'i Müslüman olan ülkede, en önde gelen üniversitelerden birinde, Müslümanlar gizli gizli cami yapmak çabası içine girmişler. Bundan daha sarsıcı ve şaşkınlık verici olan şey, Ülkede etkin şekilde habercilik yapıp sürekli olarak "özgürlük", "eşitlik", "adalet", "fikir ve vicdan özgürlüğü", "tarafsız habercilik" söylemlerini dile getiren haber kuruluşları bile "İTÜ'de gizlice cami temeli atıldı" şeklinde başlıklarla gelişmeleri izleyici ve okuyucularına adeta bir terör suçu işlenmiş ya da en azından bir üniversitede çok büyük bir yolsuzluk yapılmış gibi bir tavır ile duyurdular. Bizleri oldukça şaşırtan ve kafamızdaki Türkiye olgusu ile de çatışan bu olaydan sonra, konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz Türkiye uzmanı, tecrübeli araştırmacı, gazeteci ve aynı zamanda ödüllü tarihçi Klaus Gunter’e canlı yayın üzerinden bağlanıyoruz. (Klaus Gunter, genç kadın muhabirin şaşkınca sorduğu sorular karşısında, özetle şu cümleleri kurdu; "Şu anda yaşananları doğru yorumlamak için biraz geçmişe bakmak lazım. Ben Türk tarihi üzerinde de uzman birisiyim. Alman toplumu da dâhil, bütün Avrupa toplumları Türkiye'yi çok yanlış tanırlar. Türklerin gerçek İslam ile bağları kopalı nerede ise iki asır geçmiştir. Son İslami idare Osmanlı zamanında mevcuttu. Osmanlı yıkıldıktan sonra Yeni Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. T.C. asla bir Türk ve İslam devleti olmadı. Evet, olmadı çünkü yeni devleti ve resmi ideolojiyi tesis edenler hep gizli Yahudiler ve gizli Ermeniler idi. Zaten Osmanlı’nın son dönemi de bir Türk İslam idaresi olarak tanımlanamaz. İyi kötü araştırmış herkes bilir ki bu dönemde de Osmanlı devlet adamlarının bir çoğu İngiliz işbirlikçisi gizli Ermeni ve Yahudilerdi. Osmanlının yıkılabilmiş olması, bir imkânsızın başarılmasıdır. Avrupalıların ve bölgede yaşayan gayri İslami unsurlar için, 'Bir daha Osmanlı ya da başka bir İslami idare kurulmasına da mani olmak lazımdı. Bunu nasıl sağlarız’ endişeleri vardı. Bu nedenle, yeni T.C.'nin rejimi tamamen İngiliz gizli servisleri ile birlikte hareket eden Sabetaycı gizli Yahudiler ve Türkiye masonluğu tarafından kuruldu. Mesela ‘en büyük Türk’ ve ‘Türklerin atası’ anlamına gelen bir soy adını, tuhaftır ki henüz hayatta iken alan Kamal paşanın kendisi de, eşi Latife hanım da, diğer akrabaları da Sabetaycı gizli Yahudilerdi. Bunu batılı gerçek aydınların hepsi bilir... Yine o yıllarda ‘İstiklal savaşı kahramanı’ ve 'Büyük Türk Kurtarıcısı" konumunda gösterilen yüzlerce kişi de aslında Türk ve Müslüman değillerdi. Elbette ki kimse illa Türk ve Müslüman olmak zorunda değildi. Bununla birlikte hiç kimse Türkleri ve Müslüman unsurları aldatma ve gerçekte olduğundan başka bir kimlikte, gerçekte olduğundan başka bir inanışta ve fikriyatta görünme hakkına ve kaldı ki başka milletlerin ve devletlerin menfaatini gözetip taktik surette Türklere ihanet etme hakkına asla sahip değildi. Bir Katolik Hristiyan Alman olarak bunu ifade etmekte hiç zorlanmıyorum ki Ermeniler ve Yahudiler, asırlarca kendilerine çok adil ve insani şekilde muamele eden Müslüman Türklere karşı bu yaptıklarında haklı değillerdi. O dönemde Türk ve Müslüman kimliğine bürünmüş gizli Ermeni ve Yahudiler, iktidarı ele geçirdikten sonra Türkleri nasıl yönlendirecekleri, yeniden dindar bir Osmanlının kurulmasının önüne nasıl geçebilecekleri konusunda da anlaşmazlık içinde oldular. Önce Türkleri Hristiyanlaştırmayı düşündüler. Kendi aralarında uzun uzun tartıştılar. Bunun uygulama esnasında başarısız olacağını öngörüp kısa sürede vazgeçtiler. Bu tartışmalar, pek çok saygın ismin hatıralarında yazılmış ve tarihe not düşülmüştür. Ardından Türkleri evrimci yapmak istediler. İşte Kamal paşa "Hepimiz maymunlarız, hepimiz süfreler gibi sudan çıktık" şeklindeki sözünü o zaman söyledi. Lakin Türklerin evrimci zihniyete sahip bir topluluk yapılamayacağı da öngörülüp bunda da ısrar edilmedi. Bir ara Türklerin tamamen dinsiz ve bütün dinleri inkâr eden bir topluma dönüştürülmesi üzerinde duruldu. Bu plan gereği “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin yerin dibini boylamasını istiyorum” şeklindeki sözlerini sarf etti Kamal Paşa… Yine benzeri şekilde “Hocaları, din ve namus telakkisini toptan kaldırmalıyız. CHP’yi ve memleketi din ve namus telakkisinden arındırılmış kişiler ile kısa sürede zengin edip güçlendirmeliyiz. Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar” şeklindeki çok tartışılmış sözleri sarf ederek toplum üzerindeki etkisini ölçtüler. Takdir edersiniz ki 1915 yılının sonuna kadar ismi bile duyulmamış, siyasi, fikri ve askeri sahada hiçbir başarısı olmamış, yine kendisi gibi gizli Yahudi ve Ermenilerin kontrolündeki İstanbul basını tarafından 1915 yılından itibaren sürekli gerçek dışı haberler ile parlatılmış Kamal paşayı, basın gücüne aldanarak gerçek bir kurtarıcı zan eden Türk halkı bu sözleri duyunca adeta travma geçirdi. Hal böyle olunca, başka bir yöntem bulunmalı idi. Halkın bu şaşkınlığı ve tepkisi çok iyi ölçüldü. Israr edilmedi. Bundan sonra ise akla laiklik geldi. Laiklik söylemleri Türklere yabancı idi ama bu bahane ile Türklerin İslam’dan ve bin yıllık kültüründen uzaklaştırılabileceği hususunda bu gizli teşkilatlanma arasında fikir birliği oluştuğunu söyleyebilirim. İktidarı ele geçirmiş bu gizli Yahudi ve gizi Ermeni azınlık, İngiliz desteğini de arkasına alarak, laiklik söylemleri ile dine karşı öyle bir mücadeleye girişti ki, Avrupa toplumları bunları duysa inanamaz. Tabii burada din derken kastım İslam dini. Yoksa Hristiyan ve Yahudilerin haklarına hiç kimse karışmadı. Düşünebiliyor musunuz bin yıldır Müslüman olan Türkleri idare edenler Müslümanların kutsal kabul ettikleri Cuma gününü iş günü yapıp, Hristiyanların ve Yahudilerin kutsal günleri olan Cumartesiyi ve Pazarı tatil yaptılar. Kılık kıyafetten, alfabeye, fikriyata ve vicdanlardaki inançlara kadar her şeye devlet gücü ile müdahale edildi. Bir Diyanet İşleri kurumu tesis edilip din, tamamen devletin daha doğru ifade ile Kamalist rejimin kontrolü altına alındı. Bunu Türkler de Avrupa toplumları da bilmez ama iş öyle bir raddeye geldi ki ünlü İslam ve Türk büyüklerinin mevcut bulunan kabirleri ve türbeleri, bu dönüşümün uzun sürmesine sebep olacak ve milli-manevi değerleri diri tutacak diye tahrip edildi. Yaklaşık 64 bin ünlü kişinin mezarları açılıp kemikleri devlet tarafından çalındı. Bu gün içlerinde Mimar Sinan gibi dünyaya mal olmuş yüce bir şahsiyetin bile bulunduğu 64 bin kıymetli insanın kemiklerinin akıbeti bilinmiyor. Her hususta olduğu gibi bu hususta da taktik bir hareket tarzı sergilendi. Elbette ki dünya tarihinde eşi görülmemiş böylesine bir kafatasçılığa, ırk ve din düşmanlığına, böylesine bir hukuksuzluğa “Kimin Türk olduğunu, kimin Türk olmadığını belirlemek’ gibi komik bir mazeret buldular. Kafa taslarını mezura ile ölçüp sözde Türk olup olmadıklarına karar veriyorlardı. Üstelik ölçtükten sonra da yerine koymuyorlardı. İslam düşmanlığı, geçmişte yaşamış Müslümanlara kadar uzanıyor ve bu Müslümanlar kabirlerinde bile işkenceye tabi tutuluyorlardı. Bu işle Kamal paşanın manevi kızlarından biri hususi olarak ilgileniyordu. İngilizlerin meşhur ve muteber tarihçisi Arnold Toynbe’nin de sık sık dile getirdiği gibi, korkunç bir inanç, kültür ve can kıyımı yapıldı. Sadece İstiklal mahkemeleri üzerinden yapılan zulmü anlatmak aylarca sürebilir. Avrupa toplumları bu İstiklal mahkemelerini de pek bilmez. Bu mahkemelerin sadece adı mahkeme idi. Önce asıp sonra usulden yargıladıkları çok olmuştur. Tabii ki bu mahkemelerin reisleri de çoğunlukla Sabetaycı ve gizli Ermeniler ile masonlardı. Türklerin en taktik hatası, Çanakkale savaşında, elde kalan son beyin takımını yani okumuş ve okumakta olan insanlarını cepheye sürmeleri idi. Oysa ben bu hususu da derinlemesine araştırdım ki Türklerin ekseriyetle tabi olduğu Hanefi mezhebinde seferberlik halinde kadınlar cepheye ilim sahibi insanlardan daha önce gönderilir, seferberlik halinde bile ilim sahipleri cepheye gönderilmezdi. Çünkü beyin takımı yok edilmiş bir millet, artık millet değil yığın olurdu. Hangi dinden ve siyasi görüşten olursa olsun dürüst ve medeni hiçbir insan, bu derece korkunç gerçekleri gizlemek hakkını kendinde göremez. Ben bu nedenle eserlerimde sık sık Türklerin yakın tarihe temas ettim ve etmeye de devam edeceğim. İşte bu gün hala devam eden tuhaf kabullenişleri ve yasaklamaları anlamak isteyen herkes, Türklere son bir buçuk asırda uygulanan devlet politikalarına, eğitim müfredatlarına ve Türklerin bu süreç boyunca hep gizli Yahudiler ve Ermeniler tarafından idare edilmiş olduğu gerçeğine yönelmeliler ve bu açıdan bakmalılar. Biliyor musunuz, Türklere devlet zoru ile 'milli şef' olarak kabul ettirilen gizli Ermeni İsmet İnönü, Türk milli eğitim sistemini 1947 yılında resmen imzaladığı Fullbright anlaşması ile ABD'ye teslim etti. O tarihten sonra Türk milli eğitim müfredatını Türkiye'deki Amerikan büyük elçisinin başkanlığındaki bir heyet belirledi. Bu durum hala da böyle... Yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin idaresi de gizli Yahudilere devir edildi. Halen TSK'da bir gizli İsrail odası var. Ya da izleyicilerimize yine çok sarsıcı gelecektir ama yeni T.C.'nin bir merkez bankası bile yoktur. Merkez bankası gibi gösterilen kurum da bir anonim şirkettir ve yüzde 40'ı Ankaralı bir Yahudiye, yüzde 15'i İngiliz Yahudilerine aittir. Yani Türkler son iki asırdır hiçbir zaman gerçekten bağımsız olmadılar. Onlara göstermelik bir bağımsızlık verildi. Bir bakın yakın tarihleri onlara nasıl yalanlarla öğretilmiş... Yunanı denize döktük derler dururlar ama Yunanın denize döküldüğüne dair dünya üzerinde tek bir kanıt, vesika, şahit yoktur. Hepsi yalandır. Yunan bile İngiliz+Sabetayist ittifakının planları gereği geri çekilmiştir. Ben ödüllü bir tarihçi olarak laiklik söylemleri altında Müslüman Türklerin nasıl dinsizleştirildiğini ve devlet kademeleri ile devletin uygulamalarından İslami esasların nasıl bir anda kaldırıldığını, o gün bu gün Türklerin dinini yaşamaktan nasıl korkup geri çekildiğini, en temel haklarını bile savunamaz bir hale getirildiğini size binlerce kanıt ile anlatabilecek kişiyim. Ama bu, bir televizyon kanalındaki bir haber programında, çok kısa süreli bir canlı yayında anlatılabilecek bir şey değil. Son yıllarda Türklerin arasından değerli kalemlerin bu gerçekleri yazıp anlatmak cesaretini sergilediğini de görüyorum. Türkiye’de özellikle soysal medya ve bloglar üzerinden yayınlanan gerçekten çok kaliteli, büyük emek ürünü ve tarihi kanıtlara, vesikalara dayanan içerikler var. Gerçek Türkiye’yi ve gerçek Türkiye’nin neden bu halde olduğunu öğrenmek isteyen Almanlar, bu yayınları incelemeliler. Bana bu söz hakkını verdiğiniz ve Alman toplumunu doğru bilgilendirmeme aracılık ettiğiniz için sizlere de çok teşekkür ediyorum.” * Çeviri: Birgül Yayman erdener.
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.