• Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
    (Bilinen ve daha hoş biçimiyle: Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!)
    Düşüncemizin katlanması mı güzel,
    Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
    Yoksa diretip bela denizlerine karşı
    Dur, yeter! demesi mi?
    Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
    Bitebilir bütün acıları yüreğin,
    Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
    Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
    Çünkü o ölüm uykularında,
    Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
    Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
    Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
    Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
    Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
    Sevgisinin kepaze edilmesine,
    Kanunların bu kadar yavaş
    Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
    Kötülere kul olmasına iyi insanın
    Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken,
    Kim ister bütün bunlara katlanmak
    Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
    Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
    O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
    Ürkütmese yüreğini?
    Bilmediğimiz belaya atılmaktansa
    Çektiklerine razı etmese insanı?
    Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
    Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
    Yürekten gelenin doğal rengini.
    Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
    Yollarını değiştirip bu yüzden
    Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanlar, doğayla tek başlarına mücadele edemeyeceklerini anladıklarından ‘toplum’u oluşturmuşlardı. Kendini güvende tutabilmek ve koruyabilmek için ilkel insanların tipik özellikleri acımasız olmalarıdır. Ancak bu acımasızlıktan kasıt ‘zevk alma’ eylemini içermemektedir ve bu eylem aslında savaşlarla birlikte artmıştır. Önceden sadece savaşta görülen bu eylem günlük hayata sızdı ve bir güç göstergesi olarak toplumla harmanlandı. Her toplumsal yapıda grubun kültürü bir sonraki nesle aktarılır ve bunun sonucunda da o toplumsal grupta ‘temel kişilik tipleri’ oluşur. İlkel toplumda yasa değil töreler hakimdir. İnsanlar modernleştikçe törelerin gücünü eskisi kadar önemsememeye başlamışlar ve buna
    karşılık yasa sayısı çoğalmıştır. Toplumların var olabilmeleri için düzen ve kurallar gereklidir.
    Geleneksel toplumlarda eylemlerin büyük bir çoğunluğu insanların beklentilerini karşılamak doğrultusunda yapılır. Çağdaş toplumlarda ise insan varoluşunu ve iç yaşantısı doğrultusunda öncelik tanır. Barış karşıtı kültür akımının ilk örneğidir ‘hippilik’. Teknolojik bireylerin kurduğu topluma karşı çıkarak tekrardan doğaya geri dönme düşüncesi hakimdir. Bireylerin düşüncelerinin değişip, gelişmesi geleceği hakkında karar vermesinde etkili olurken içgüdülerinin zayıflaması teknoloji bağımlılığını arttırmıştır. Alışılmış olan değerlerden mahrum bırakılıp kendi varoluşlarıyla yüzleşme durumunda bırakılan her bireyde ‘kimlik bunalımı’ görülür. Türklerde bu duruma ‘kimlik geçişmesi’ yoluyla çözüm bulunmuştur. İnsan beyni karışık bir elektrik devresidir fazla yükleme yapıldığında kısa devre yapar buna ‘aşırı yükleme’ denir. Günümüzdeki insanlar eskiye oranla daha çok olguya ve uyarana ve aynı zamanda insana maruz kalmaktadır ve insanlar daha yüzeysel ilişki kurma eğilimindedirler. Çağdaş toplumların kaçınılmaz sonlarından biri de incinmemek adına insanlarla arasına koyduğu mesafenin onu hayattan soyutladığının farkında olmaması ve giderek yalnızlaşarak kabuğuna çekilmesidir.
    Bireylerin kendilerine olan güvenleri çocukluk yıllarındaki çevresine olan güveniyle başlar.
    Çocukların sezgileri yetişkin bireylere oranla daha kuvvetlidir ve olan her durumun farkındadırlar ancak kendilerine acı veren olayları bilinçaltına iterler. Kaygılı bir anne, bebekte temel güven duygusunun oluşumunu engelleyen unsurlardan biridir. Bebek tek güven kaynağı olan annenin, kaygı durumunu kolayca kendi varoluş parçası haline getirebilir.
    Annenin tutarlı davranışları bu dönemde oldukça önemlidir. Çocuğun dünyasında anne-baba sevgisi çok büyük bir yere sahiptir. Sevgi sadece sözcüklerle olmaz, hislerle ve gerçek anlamlarla önem taşır. Çocuğa verilen bir sevgi yoksa hayatının ilerleyen yıllarında da sevgiyi bulma umuduyla yaşar, tüm gücüyle ebeveynlerine kendisini kabul ettirmek için çaba sarf eder. Belli gelişim dönemlerinde çocuğun ihtiyaçları karşılanmamışsa da aşırı karşılanmışsa da çocukta bıraktığı hasar benzer sonuçlar getirdiği söylenebilir. Oysa ebeveyn ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ebeveyndir. İyi bir ebeveyn olabilme kendi benliğini yaşayan bireylerde mümkündür. Kendi yaşamının birer parçası olan her birey, diğerlerinin yaşamına da saygılıdır. Bu bireyler anne ya da baba olduklarında çocuklarının da ‘kendisine ait bir dünyası vardır’ görüşü kabul görmüş ancak törelerin hoş gördüğü koşullarda gelişebilir algısı mevcuttur. Bazı çocuklarda ‘duygusal açlık’ görülmesinin temel nedeni sevgisizliktir. Çoğu zaman ortaya konan ölçütlerin ebeveynlerin bireysel değer yargılarını ya da engellenmiş olan umutlarını yansıtır. Kendisine saygı duymayan, değer vermeyen bireyler başka insanların duygusal ihtiyaçlarının farkında olmazlar, olamazlar.
    Bazı bireyler, diğer insanlarla beraberken kendilerini sürekli tedirgin hissederler. Bu hissettikleri duyguyu ‘korku’ olarak tanımlayamazlar. İçlerinde fırtınalar kopartan durumlar, olaylar bile yaşarken en yakınlarına tek bir kelime etmezler ve bazen tedirginliklerini kendilerinden bile saklarlar. Kendilerini incelemekte olan bireyleri fark ettiğinde kişi, tedirginliği daha da artar ve ilgi odağı olmaktan kaçınma davranışları sergiler. Kendilerine verilen değere layık olmadıklarını düşünürler, başarılı olsalar dahi yetersizlik hissi yakalarını bırakmaz. Aslında bakıldığında bu duyguları yaşayan bireylerin çocukluk dönemleri incelendiğinde anne-baba tutumlarında benzerlik vardır bunlar; aşırı koruyucu, cezalandırıcı, tutarsızlık gibi.. Bu tutumların ortak yönü sevgi ve saygıdan yoksun oluştur. Anne-babaya karşı gelişen olumsuz duygularla örtülmesiyle başlayan süreç, bireyin kendisine yabancılaşması ve sonunda da kendisi olmanın suçluluğuyla yüz yüze gelmesiyle sonuçlanır. Anlamlı bir hayatı gerçekleştirmemiş olmayla ortaya çıkan ‘varoluş suçluluğu’ bu olaylarla temellendirilir. İçimizde sinsice yaşadığımız duygular, insanların bize, bizim de çevreye ulaşabilmemizin önündeki en büyük engellerdir.
    Beklentilerimiz doğrultusunda gerçekleşmeyen olaylarda, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyler başımıza geldiğinde yaşadığımız duygu kızgınlıktır. İnsanların kızgınlığı yaşama biçimleri farklıdır. Kimi insan sevgi yitimiyle yaşadığı kızgınlığı bilinçaltına iterken kimi de aşırı tepki gösterebilir. Kimi insan korku duyar, kimi insan da korku duyduğu için kızgınlık duygusuyla yanıp tutuşur. Kimi insanlar çevresindekilere dostça yaklaşırken kimi insan çevresini kırıp döktüğü için yalnız kalma taraftarı olur. Sevilen bir insanı kaybetme sonucu yaşanan yas ya da gerçekle ölmüş olan kişiye olan kızgınlık içe yöneltilir. Kaybedilen kişi aşırı bağımlı olunan bir birey ise kızgınlığı bir uyuşturucu gibi kullanarak gerçeklerden kaçan, yüzleşmekten korkan bireyler de mevcuttur. Kimi insan kızgınlığını iğneleyici sözcükler ya da cümlelerle dile getirir. Bazı insanlar otorite olarak algıladıkları her şeye karşı çıkarlar, baş kaldırırlar. Bunun bir özerklik olgusu olduğunu savunurlar ve aslında başkaldırının ötesine gidemezler. Bireyler yaşadıkları durumlarda tepki gösterme eğilimindedir. Çocukluk yıllarında yaşanan düş kırıklıklarına karşı bilinçaltının bir tepkisidir. Yaşanan bu tür olumsuzluklar evrenseldir. Asıl amacımız duygusal tepki alanlarımızı korumaya çalışmak olmalıdır.
    Kökenini çocukluk yaşantılarından alan değersizlik duygusu, bireylerin kendilerini diğer insanlardan daha değersiz olarak tanımlamasının bir sonucudur. Değer verme süreci iki aşamadır; bireyler kendilerine verebildikleri değer kadar diğer insanlara diğer insanlara değer verebilir ve değer verebildiğini hissettikçe kendi değerini fark eder ya da değersizlik duygusu hissi yaşayan bireyler ya kendilerini karşılarındaki insandan üstün görür veya aşağı da görür, bu durumun bir eşiti yoktur. Toplumumuzun bazı kesimlerinde yaşanan, erkek çocuğuyla kız çocuktan daha çok değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, ileri yıllarda hemcinslerini küçümseyebilir, kendi kimliğinden saparak erkeksi davranışlarda bulunabilir. Aslında bunun sebebi değersizlik duygusu hissetmesine karşılık bulduğu çözümlerdir. Bu davranış örüntüleri sadece kadınlarda yaşanmaz, benzer davranışlar erkeklerde de rastlanan bir durumdur. Toplumun dayattığı ‘erkek kimliği’ ilişkin beklenti karşılayamadıklarını düşünen erkek bireyler, buna karşılık olarak erkekliklerini abartılmış düzeyde ve üstünlükle yaşayarak var olabileceği sanrısına aldanırlar. Ya saldırgan tavır benimserler ya da kadınları baştan çıkarmakla güçlü erkek rolüne bürünmeyi hedefler. Bireyler varoluşlarının getirdiği sorunları gerçekçi bir şekilde yaşıyorsa değersizlik duygusu hissetmezler. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi acı verse de yapılması gereken bir eylemdir. Çünkü insanın kendisine acıması, sorunluluk bilincinin yitimine sebep olur. Bireyler kendine hoşgörülü oldukça ilk önce kendilerinin daha sonrada etrafında yer alan insanların ‘kusurlu’ yanlarını kolaylıkla kabul verebildiğinin farkına varır. Bu bireyler dış dünyaya değer verebilmenin haklı gurunu yaşarlar.
    Bazı bireyler işleri yolunda gitse de kaygı duyuyorlar, kendilerini yetersiz bulurlar. Korku, tehlikeli durumlarda yaşandığı herkesin kabul gördüğü bir duyguyken kaygı bireylerin kendilerinin ortaya çıkardığı bir duygu durumudur. Kaygılı bireyler yaşadıkları olayları abartma eylemi içerisindedirler, dünyanın sonu gelmiş gibi davranırlar. Kaygının kökeni, çocukluk yaşantılarıdır. Çocuğun çevresindeki kaygılı insanların var oluşuyla gelişir. Kaygı duyusunun sonlandırılabilmesi oldukça güç bir durumdur. Kaygı duygusunun yoğunluğu sebebiyle bireylerin davranışları, algılayışları ve dikkat bozuklukları ortaya çıkar. Kaygı duygusu kaçınmayı da beraberinde getirir. Elde edemeyeceğini düşündüğü olaylarda reddetmeyi seçerler. Bu durumu gururuna daha az darbe indirme şeklinde algılarlar. Kaygıdan kurtulabilmenin tek yolu bireylerin kendi varoluş sorumluluklarını üstlenebilmeleridir.
    Sorumluluğu sadece bireyin çevresine karşı olan ‘görev' olarak tanımlayan insanlar çoğunluktadır fakat bu sorumluluğun içerisinde ‘iyi yaşam’ dan pek söz edilmez. Ebeveynler çocuklarına nasıl yaşanabileceği konusunda öğütten ziyade örnek teşkil edebilecek bir tavır sergilemeleri çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. İnsanların kullandığı sorumluluktan kaçış mekanizmaları vardır. Bunlar; tüm kötü olayların onları bulduğunu ve şanssız olduğunu sananlar, kendi sorumluluğundan kaçmak için kahır ve üzüntü duygularını dinamik tutanlar gibi bir-çok kaçış yöntemi vardır. En sık kullanılan mekanizmalardan biri de bireyin kendi sorumluluğu kendisi dışındaki bireylere atfetmesidir. Kendisine ait bir sorumluluk payı biçmeyen bu bireyler sorunlarına çözüm bulamaz ve suçlamayı uyuşturucu gibi kullanırlar. Bireylerin kendi sorumluluklarından kaçış için geliştirdikleri mekanizmaları etrafa iyi pazarladığında birey kendi değerlerini çevresinde arttırabilir ki bu toplumun sağlıksız olduğunun en somut delillidir.
    Yalnızlık acı veren, kişiyi ürküten bir duygudur ve bireyler bu duyguyla yüzleşememek için her türlü çabayı gösterir. Yalnızlığın birçok farklı tanımı vardır; toplum grubundan yabancılaşma, çevresi tarafından tek bırakılmak, kendi içinde yaşadığı somut yalnızlık, kendisini kimsesiz hissetme gibi yaşantıların tümü bu sözcükle ifade edilir. Bireylerin kendilerini toplumdan yalıtarak tek başına kalmaları doğal çevreden edindiğimiz fiziksel uyaranlardan yoksun kalma durumu davranış bozukluğuna sebebiyet verebilir. Narsist bireyler, diğer insanlarla ilişki halindedir fakat bu gerçek bir ilişkiden farklıdır. Bireylere gösterdikleri ilgi temelde bir şey vermekten ziyade kendi içsel yalnızlıklarından ziyade kendi içsel yalnızlıklarından kaynaklı karşılık beklentiyle gerçekleşir. Narsist bireyler birbirlerini mıknatıs gibi çekerler çünkü özerk ve birey kavramını hayatında yaşantı haline dönüştürmüş insanlar narsistlerle bir ilişki sürdüremezler ve onlar için önemli olan şey kendi duygu ve düşünceleridir.
    Ortak yaşam kurma eğilimi o kadar güçlüdür ki bazı bireylerin tüm duygusal dünyaları bu tutku çevresinde yaşarlar. Yalnız kalmaya tahammülleri olmayan bu bireyler sürekli hayallere dalarlar örneğin bir manzara resmine baktıklarında sevdikleriyle birlikte orada yaşamanın hayalini kurarlar. Sevdikleri kişilerin kendisiyle birlikte olmamasının ya da hayatını paylaşabileceği birinin bulunmaması üzüntüsü içerisindelerdir. Çocukluk yıllarında yeteri seviyede duygusal doygunluk yaşayamamış bireyler karşı cinsten olan anne ya da babaların vücut bölgelerine ilgi göstermelerine neden olabilir. Daha sonra ise yaşanacak potansiyel durum ise karşı cinsten olan bireylerle sevgi ve duygusal paylaşımın olmadığı cinsel birliktelik kurma eğilimine dönüşür. Toplumun bazı kesimlerinde bunun üstesinden gelmek için gösterdiği çabaların köklü değişimlere yol açması uzun ve maratonlu bir süreç olduğu gerçeğini değiştirmez.
    Anne-baba tutumlarının kusurlu oluşu bazı bireyler için yetişkin yaşamlarında gerekli davranış ve tutum becerisini kazanamamasına yol açan bir unsurdur. Engellenmiş birey olmanın oluşturmuş olduğu denetleme güçlüğü kişilere, yalnız ve çaresizlik hissiyatı oluşturur. Asıl önemli olan şey aslında bu duyguların ve davranışların birer kısırdöngüye dönüşmemesidir. Çoğu deneyimlerimiz şeyler aslında geçmişte yaptığımız yanlışlardır.
    Nevrotik kısır döngüye kapılmış bireyler bu durumla baş etmek yerine, ondan kaçarlar. Mantıkdışı ve davranışlarının farkındalardır fakat buna engel olamazlar. Bireylerin kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi neredeyse imkansız bir durumdur. Insanların kendilerine yönelttikleri yıkıcı mekanizmalarının kökenini tanıyabilmesi, kendi içindeki bilinmeyeni bulması ve sayılarını azaltması onları rahatlatır.
    İnsanlar bir gün yaşamının sona ereceğinin bilincinde olarak, kendisine biçilmiş zamanın sınırlı olduğunun farkında olması onun kendi hayatını anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır. Dünyada iki tip insan vardır; yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Aslında seyretmek ölümü simgelerken katılmak ise yaşamı simgeleyen unsurlardandır. Yaşamak, bireyin kendisi olabilmeyi ve hayatını etkin bir şekilde yönetmeyi tanımlar. Aslında bu bireylerin kendi sorumluluğunu, hayatını anlamlandırışı ile ilgili bir unsurdur. Kendi sorumluluklarının bilincinde olan üstlenen kişiler özgürdür. Özgür insanlar yasamdan daha az korkarlar ve hayatı daha çok severler.
    Kendini yaşamak isteyen insanlar bu süreci toplumdan değil kendisinden başlatır. İnsanlar herhangi bir dış müdahale tarafından engellenmedikçe kendi yasam doğrultusundaki yönünü seçebilme yeteneğine sahip varlıktır. Kendimizi yaşayabildiğimiz her yerde sevgi ve saygı vardır. Bireyler içinde bulundukları kısırdöngülerden kurtulabilmeleri aslında çevreyle etkileşimden ve sürekli yaşantı üretebilmekten geçer. Her bir seçimden bireyler kendileri sorumludur ama bu seçimleri yaparken sonuçlarının onlara getirebilecekleri olumlu ya da olumsuz sonuçları kabullenmeleri gerekmektedir. Unutmayalım ki gerçek anlamda sevgi, diğer bireyleri de sevebilmekten geçer.
  • Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Sansara, tümüyle Nirvana değildir, asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkâr olamaz. Böyle gibi görünmesi yanılmamızdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandır. Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zaman da gerçek değil-
    se, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi
    arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan baş-
    ka şey değildir."
  • Yolunu kaybetmiş insanlık,tekrar yolunu bulabilir.Her şey değişebilir ve yaşam,her kötü eylemin üzerine tutulacak doğru bir ışıkla iyi bir eylem yaratabilir.
  • Ben kendimi bildim bileli, İslâmi camia çok çeşitli kurumlarında, sürekli olarak "okuma listeleri" hazırlanıp dağıtılır. İslâm tarihi, İslam medeniyeti, İslâm düşüncesi, İslam kültürü, İslâm sanatı... Başında genellikle "İslâm" takısı bulunan sayısız konuda, yüzlerce yazarın kaleme aldığı binlerce kitap. Eğitim-öğretim yılları başlarken "okuma grupları" oluşturulur; çocuklar okur ha okur... Okuma grupları bazen dağılır, toplanır, daralır, Bazıları dağılır, dağılırken de başkalarının tohumuna dönüşür, bu devinim hiç bitmez. Okuma gruplarında "yetişen" çocuklar hayatın başka alanlarında serüvenlerine devam ederler, oralarda da benzer okuma önerileriyle karşılaşırlar. Ellerine tutuşturulan listelere bakıp bakıp, sürekli okurlar, okurlar...

    Tüm bu "yoğun" okuma ameliyesinde, genellikle üzerinde durulmayan bir nokta vardır: "Peki, neden okuyacağız?" Sorunun cevabı çok açık görüldüğünden ve herkes de beylik birtakım karşılıklarla yetindiğinden, neden okumamız gerektiğini müzakere etmek bile abes sayılır. Bu nedenle, "Kendimizi geliştirmek için", "Daha iyi Müslüman olmak için", "Kâfirleri alt etmek için" gibi üstünkörü cümleler havada uçuşur. Bunlar hiç şüphesiz doğrudur. Gerçekten de okumanın hedefleri arasında bunlar vardır. Ama başlangıç noktası ve temel amaç, burası değildir. Okuma faaliyetine karar veren bir Müslümanın esas hedefi ve ulaşacağı nokta şudur: "Allah'a en güzel şekilde hesap vermeye yardımcı olacak dengeli bir kıvamı bulmak ve son nefese kadar bunu sürdürmek." Okumaktan maksat aslında budur. Bu nedenle, yine herkesin ağzında sakız olduğu halde üzerinde tam manasıyla hiç düşünülmeyen şu söz çok doğrudur: "Bütün kitaplar, bir Kitab'ın daha iyi anlaşılması için okunur." Daha iyi anlaşılması ve yaşanması... "Peki, neden okuyacağız?" sorusu, "aklî ve kalbî bir dengeye ulaşmak için" şeklinde derinlemesine cevaplanmadığı içindir ki, bugün okuma faaliyetiyle ilgilenen herkeste, arzu edilen neticeyi ve semereyi göremiyoruz.

    "Okumak için" veya "okuyarak" aile tutuşanlar... "Okuma adına" İslâm'ın kendisine yükledıği en temel vazife ve sorumluluklardan firar edenler... Eşi, çocukları şefkat ve ilgiye muhtaçken, köşesine çekilip sözde "kendini geliştirerler..." Okudukça kabalaşanlar, kibirlenenler, acılaşanlar, ekşiyenler, insanları kesip-biçenler, şefkat ve tevazusu artacağına etrafındakilere karşı merhametsızliği ve öfkesi artanlar... Tüm bu kötü örneklerden, çevremizde maalesef çokça mevcut. Birçok misalde, okumak ne yazık ki ne cehaleti gideriyor ne de insanın ruhunu inceltiyor. Kitaplara ve metinlere "yüklenilecek bilgi" olarak bakıldığında, sözünü ettiğim "aklî ve kalbî denge" dikkatlerden kaçıyor, ortaya tatsız-tuzsuz bir lapa çıkıyor. "Eşi ve çocukları ilgiye muhtaçken..." kısmı için özel bir parantez açacağım. Burada, kanamaya devam eden ve bizi hayati tehlikeye sürükleyen bir yararnız var çünkü:

    Çocukları kendisinden sevgi ve ilgi beklediği halde, onları yüz üstü bırakarak, evinin kütüphanesine kapanıp sözüm ona "kendini geliştiren" babalara şahit oluyorum. Veya her akşam başka bir okuma grubuyla vakit geçirip, ehlinin terbiyesini bir tür "zül" addeden babalar görüyorum. Aynı örneğin kadın versiyonu da var. Kocasını ve çocuklarını ortada bırakıp, "ilmi" ve "entelektüel" faaliyetlerde koşturan, bunu yaparken de İslâm'ın kendisine yüklediği en temel vazifelerden kaytaran, eşlik ve annelik yapmayan kadınlar.. Haliyle, çocuklara da böyle ortamlarda "babasız" ve "annesiz" büyüyor. İlerde kendileri de baba ve anne olduğunda, çocuklarına gösterecekleri davranış gördüklerinden farklı olmuyor. Halbuki tüm okuma faaliyetlerimiz, yolun sonunda Allah'a karşı hesabımızı verirken yüzümüzün, ak çıkması içindi. Dünyada peşinden koşmamız gereken kıvam ve huzur da buna yardımcı olsun diyeydi. Şu halde ailesinin ve çocuklarının huzuru pahasına kendini geliştiren, okumalarını ve ilmî faaliyetlerini sürdürürken onlara ayırması gereken asgarî vakti ve muhabbeti ayırmayan, ailesinin ve çocuklarının gönüllerini kırarak kitaplarının arasına koşan biri, bereket bulabilir mi? Böyle okumalardan hayır gelir mi? Akşamları aileyle ve çocuklarla geçirilmesi lazım gelen vakitleri, dışarıda başkalarıyla israf eden birinin eline ziyandan başka bir şey geçer mi? Soruları sayfalarca uzatabiliriz. Cevap ise aynı...

    Okumaktan muradımız kendimizi geliştirmek, ideal kıvamı yakalamak etrafımıza faydalı olmak nihayetinde de Allah'a hesabımızı verebilmek ise... O halde, ailemize ayırdığımız vakitler israf değildir. Aksine, okumalarla varmamız gereken yer zaten "iyi baba".,"iyi anne", "iyi evlat" menzilleridir. Çocuklar annenin-babanın eteğini çekiştirip muhabbet beklerken, kitaplardaki teorik huzur ve muhabbete sığınmak, ilim tahsili değil, vazifeden kaçıştır. Eşiyle sohbet ederken birkaç saniye sonra canı sıkılan biri filanca arkadaş grubuyla vakit geçirebilmek için yanıp tutuşuyorsa, "aile" mefhumuna dair birçok şeyi yeniden ve en baştan konuşmak gerekir. Evin içinde düzeni, istikrarı ve huzuru sağlamaya yardımcı olmayan bir okuma vakit kaybıdır ve israftır.


    Havada uçuşan okuma listelerine iç geçirerek bakarken, bize esas hedefleri hatırlatacak alternatif bir liste daha hazırlamamız gerekiyor:

    * Benim en acil ve birinci sorumluluk alanım ailemdir, yakın çevremdir. Okuma bile olsa, hiçbir eylem bunun önüne geçemez,

    * Çocuklarım ve eşim benden ilgi beklerken, onların hayatlarından çalarak yaptığım şeyler bereket getirmez,

    * Aileme ve çocuklarıma ayırdığım vakit israf değildir. Aksine, zaten bütün "kendimi geliştirme" çabalarım, onlara güzel örneklik içindir,

    * Yayınlanan her kitabı okumam mümkün olmadığına göre, içerik ve vakit açısından bir değerlendirme ve eleme yaparak, okuma listelerinin üzerimde meydana getirdiği psikolojik baskıdan kurtulmam şarttır,

    * Hayat boyu sürdürülecek az, ama istikrarlı ve ısrarlı bir okuma, temel vazifelerinden sıyrılarak köşesine çekilenlerin yaptığı okumalardan çok daha fazla bereket ve huzur sağlayacaktır.
  • 317 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Eser Cozy tarzında yazılmış bir kurguya sahip. Cozy tarzı polisiye kitapların özellikleri ise şunlardır:
    Olay herkesin birbirini tanıdığı, dedikoduların yapıldığı,sırların olduğu küçük bir çevrede gecer. Dedektif amatör ve genellikle kadındır. Mrs Marple buna çok iyi bir örnektir. Dedektifin keskin bir zekası vardır ve genellikle yaptığı meslekte her bilgiye sahiptir. Örneğin, bir terzi, bir hemşire, bir aşçı, bir din adamı v.s olabilirler. Cinayet dosyalarına ulaşabilecek bir tanıdıkları mutlaka vardır. Komşu, kardeş, çok yakın arkadaşın tanıdığı ortak polis, savcıya ve benzeri kişilerin dosyaya erişim hakkı olduğu için onlardan rahatlıkla bilgi alıp verebilirler. Katili ise çogunlukla iyi bir kişiliğe sahipken, kurban genellikle kötü birisidir. Katili genellikle kurbanın yaptığı kötülükler bu eyleme iter. Kurbanın ölümü sürpriz olmaz. Bir şekilde herkes bu kişinin öleceğini bilir ve okur bu konuda genellikle üzülmez.
    Cinayet silahı çoğunlukla zehir, araçların arızasına sebep olan bir eylem, itme, ölümcül darbe vurmak şeklinde olur.
    Bu tarz kitaplarda çocuklar öldürülmez, cinsel içerik, işkence olmaz.
    Genellikle katil suçunu en son bölümde ayrıntılı bir şekilde itiraf eder. Cozy polisiye kitaplar her yaş grubu okura hitap eder. (Polisiye tarzları hakkında daha fazla bilgi için ülkemizin tek polisiye e-dergisi olan http://www.dedektifdergi.com sitesinden bilgi alabilirsiniz.)

    Kitabın ana kahramanı Kerim Ülkü'yü okur ilk olarak Feneryolu Cinayetleri adlı eser ile tanıdı. Ben ona daha ilk sayfalarda hayran kalmıştım. Ketum kişiliği, ser verip sır vermemesi, olay örgüsünü beyninde bir soru kalmayacak kadar ciddiye alıp kafa yorması bana göre müthişti. Karda yürüyüp izini belli etmeyen Kerim Ülkü macerası bu kitapta yine keskin zekası ile devam ediyor...

    Eserin konusuna gelecek olursam (çok spoi vermeden) Kerim Ülkü bir arkadaşı olan İhsan Beyin daveti üzere Filyos'a gider. Tamamen farklı bir konu için gittiği bu küçük beldede cinayet ile karşılaşınca kayıtsız kalamaz ve kendini saha da soruşturma yaparken bulur.
    İhsan Bey gizemli bir şekilde öldürülmüştür. İkinci eşi olan Neval Hanım, kızı Yasemin, oğlu Mete, hizmetlisi Zeynep, damadı Burak ve Mavi Kolye adı verilen villanın mimarı Çetin, Arkeolog Profesörü Azmi şaşkınlıkla birlikte sorguyu takip ederler. Cinayet Masası Başkomiseri Murat ise, Kerim Ülkü'yü hem kıskanarak hem de gıpta ederek bu davada Gazeteci Vedat ile birlikte ilerlemeye, ipuçlarını takip etmeye ve biran önce katili yakalamaya çalışmaktadır. Dava ilerledikçe hazine avcıları da işin içine girer. Tabii bundan sonrası Kerim Ülkü'nün beyaz prinçlerin içindeki beyaz taşı bulmak, yerine oturmayan boşlukları doldurmak, zeki olan katilin zihninde şekillenip onu ete kemiğe büründürme derdi ile geçer. Peki, ya katil Kerim Ülkü'den daha zeki ise ne olacak?
    Bu sorunun cevabı ve daha fazlası bu kitapta. Kesinlikle Kerim Ülkü ile tanışmanızı onun ile beraber ipuçlarını takip etmenizi tavsiye ederim...
    Umarım bir sonraki macera için değerli kalemdaşım Gencoy Sümer bizleri çok bekletmez.