• 71 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Tarihte en çok incelenmesi gereken Türklerin başında gelen konulardan birisi de Hristiyanlaşan Türklerdir. Türkler illa Müslüman mı olmalı? Hayır, demek istediğimiz bu değil. Gök Tanrı – Kök Tengri dininden sonra Türkler kendilerine en yakın gelen dini yani İslamiyet’i seçerler ve kabile kabile bu dine girerler. Ardından bazı Türkler sadece ve sadece -evet burası çok mühim- bir “Milli eğitim ve öğretim” teşkilatı kurulamadığından benliklerini kaybetmiş ve mensubu bulundukları coğrafyalarda dillerini ve dinlerini yitirerek benliklerini kaybetmişlerdir. Eğitim bu yüzden önemlidir, bu yüzden Eğitim Sistemimiz için yıllardır (haddimizi de aşmadan) bir şeyler yapabilmek için konuşuyoruz.
    Kitabı bana sevdiren noktalardan bazılarının özetini geçeceğim. 80ler gibi bir dönemin o naif Türkçesiyle birlikte; yazılı kaynaklar, şifahi bilgiler, yaşlıların (bilgelerin) sözleri, Grek ve Karaman alfabesinden yapılan çeviriler ve bu kitaba destek veren asistan ve öğrenciler derken güzel bir birleşim oluyor. Şimdiyi hayal edelim. Öğrencisini veya asistanını bir profesör kıskanmayacak ve onun da bilgilerini kitaba ekleyecek. Açıkçası üniversite hayatımda böyle bir durumla karşılaşmadığım gibi, bir karşılaşan olduğunu da hiç zannetmiyorum.
    Küçücük kitabımız aslında bir tez çalışması gibi ve ilk konumuz: Türkleri Hristiyanlaştırma Gayretleri. Bu arada sormak istiyorum. Hristiyan mı yoksa Hıristiyan mı? Word, her ikisini de kabul ettiği için hangisi doğru bilemedim. İnternetten de baktım ama iki türlüsünü de yazıp doğrusu olduğunu savunanlar var. Diğer konularımız Hristiyan Türklerin Bizans Tarafından Anadolu’ya İskan Edilmeleri; Anadolu’da Rum ve Ermeniler Arasındaki Hristiyan Türkleri.
    Öyle güzel bilgiler var ki yarısını Tarih sınavıma yarısını da KPSS için ayırdım diyebilirim. Biraz aktarmak isterim.
    -Müslümanlığı ilk kabul eden Türk Devleti, 900 yılında Şelkey oğlu Almuş Han’ın başında bulunduğu İtil Bulgarlarıdır.
    -Anadolu’da Türkçe konuşan ve başka dil bilmeyen, zaman zamanda Türklerle mücadeleye giren Ortodokslara, Karamanlı deniliyordu.
    -Türkçe söyleyen ve saz çalan Ermeni aşıklarına Gusan, Varsak, Yanşak, Aşug denir.
    Sozsöz olarak şunu söylemek boynumun borcu. Bazı arkadaşlar var. Özellikle Üniversitede görüyoruz bunları. Kesinlikle göçmen olduklarını söyleyenler değil kastım. Ben Selanik Göçmeniyim, Yunanlıyım. İşte ben Bulgar göçmeniyim bizim oralarda bu yok vs gibi cümleler. Bunu kullanarak askerliğe laf eden bile vardı. Şimdi ben o Altın Semer Vurulan arkadaşlara hep söylediğimi bu sefer bir eserle dile getireceğim. Çok bilgili çok kültürlü olduğunu, Avrupalı olduğunu her fırsatta dile getiren bu şebelek kardeşlerim acaba neden kendi tarihlerini okumayı reddediyor, neden konu Tarih olunca hemen uzaklaşıyor da sonra da havalara giriyorlar? Bunu çözümleyemeden maalesef okul bitti. Yani kardeşlik varken neden bu ayrılma, kendini kayırma çabaları anlam veremiyorum. Keşke bunu birkaç komşumda okusaydı daha iyi olurdu ya neyse.
    Cümleten hayırlı geceler diliyorum. Yunan ve Bulgar Göçmeni kardeşlerime bu kitabı sevgiyle tavsiye ederim. Sabaha bitireceğime inanıyorum. Taranmış PDF halini yani. Şimdi tarayıcı falan uğraşmadan uyuyacağım çünkü. Cümleten hayırlı geceler dilerim. İstediğiniz her elektronik kitap için iletişime geçebilirsiniz. Esen kalın..
  • _ Bu acı zamanla geçer mi acaba..?
    + Her yara gibi o da kapanır, izi bile kalmaz..
    _ Ne fena bir şey söylediniz...
    + Niçin?
    _ Çünkü ben, bu yarayı çok seviyorum.

    Reşat Nuri Güntekin✒
  • " Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.
    Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
    “Sen yorulma, ineği ben sağarım.”
    Gider sağardı.
    “Su vereyim mi Bakele?”
    Verirdi.
    Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi Bakele’nin elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.”
    Yakardı.
    Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
    “Sen niye okumuyosun dede?”
    “İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
    Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek öldürülmez, kelebeğin kanadına dokunulmazdı.
    Öğrenirdim.
    Bakele macirdi.
    “Macir ne demek dede?”
    “Göçmen demek oğlum.”
    “Göçmen ne demek?”
    Başka memleketten gelmiş insan demekti.
    Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.
    Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı kitapları kendim okumayı öğreniyordum.
    Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.
    Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
    Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.”
    Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğurur da getirirdi hem.
    “Semiha çay koy.” Derdi babam.
    Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
    Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırtacaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
    Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
    Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
    Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.
    Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geldi gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, kim rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
    Ne edecekti dedem?
    Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüzde düştü, annem ağlar, babam ağlar; köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.
    Vesile?
    “Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
    Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
    Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedemin eteğine.
    “Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?”
    Anlattı.
    “Canım” demekmiş.
    Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.
    İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
    Bakele dönüp bakmış.
    Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
    Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim…” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
    Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
    Öyle dedi dedem....

    Sezgin Kaymaz
  • Şehir, evlerin kustuğu insanlarla birlikte rutin bestesini icra ediyordu. İnsanlar bu bestenin nağmelerindendi, diğer seslerle birlikte. Araba kornaları, egzoz sesleri, sirenler, müzik gürültüleri, kahkaha ve çığlıklar ve diğer ara sesler… Yine böyle bir zamandı. Yolu adımlıyordu. Duyduğu yoğun gürültü O’na hiç dinmeyecek bir fırtınadaymış gibi geliyordu. Sanki kıyısı görünmeyen bir suda yüzme hissi… İnsanlarsa hiç umursamaz bir tavırda yürüyorlardı sağında solunda önünde arkasında. Bazılarının acelesi vardı, bazılarıysa kendi aralarında güle-eğlene, bağıra-çağıra ilerliyorlardı.

    -Efendim biliyor musunuz 10 Nisan’da Olay Ufku Teleskopu Projesi’yle bir araştırma grubu canlı yayında kara deliklerle alakalı önemli açıklamalar yapacaklarmış. İlk kez bir kara deliğin fotoğrafının yayınlanacağının tahmininde bulunuluyor...

    Az gerisinde yürüyenlerden işittikleriydi bunlar. İnanası gelmedi, hiç gerçekçi diyaloglar değil. “Ya bırak Allah’ını seversen ya” dedi. Adımlarını sıklaştırdı. Öndekileri işitti bu kez.

    -Hacı bu doların ateşi n’olacak ya? 10-12 lirayı görecek diyolar. Yatırımcıyı çekmek için küçük bi çıktı-indi yapacaklarmış, haberin var mı durumlardan?...

    Bu daha makul geldi. Ama artık sıkıldı gün boyu duyduğu bu muhabbetlerden, adımlarını daha hızlandırıp onları da geçti. Böylesi daha iyi oldu, şimdi kimseyi anlayacak kadar duymuyordu. Az ilerde lambaları fazlasıyla aydınlatılmış, ışıkları kaldırımlara taşan bir dükkân dikkatini çekti. Camda büyük puntolarla “Dev Kampanya – 3 AL 2 ÖDE” yazıyordu. Kendi kendine mırıldandı; ”Dur bi hele. Daha geçen gün aldıklarım bitmedi, koyduk kenara öylece duruyorlar.” Tam o esnada yakınlarında yavaş giden bir arabanın (-Araba marka adı verebiliyor muyuz, reklama giriyor mu? -Sen devam et biz o kısmı montajla atarız. -Peki) teybinden gelen yüksek sesli müziği işitti. “Çok az yaşanırmış böylesi aşklar / Unuttum diyorken yeniden başlar / Süzülürken birden gözümden yaşlar / Dün gece aklımda yine sen vardın” Kim bilir ne derdi var? Baksana ağır makamda yola yoldaş olmuş.

    -Şadan abiiii

    Tüh be yine yakalandık. -N'aber Halil?

    -İyidir abi, epeydir göremiyoruz seni, pek lokale uğradığın yok, hayırdır, iyisin inşallah?

    -İyi, iyi n’olsun be oğlum. Aynı işte yaşamaya, yaşlanmaya devam ediyoruz. İş-güç bir şekilde sürüyor kavgamız. Yorgun oluyorum bu sıra pek çıkmıyorum dışarı.

    -Abi geçen akşam Sadık seni Boztepe yolunda görmüş.

    Hay ben o Sadık’ın… - Bazen nefes almaya atıyorum işte kendimi dışarı, odur.

    -Sen iyi ol da abi yine uğrarsın mühim değil. Ama çok da özletme kendini. Arkadaşlarla bol bol kulağını çınlatıyoruz. Senin muhabbetin başka oluyor.

    -Eyvallah, eksik olmayın, uğrarım bir ara.

    Uzaklaşırken biraz mahcup “hay Allah!” dedi, “Doğrusunu söylesene be arkadaş, ayıp oldu çocuğa da” -Anlar mıydı ki acaba? “Ya boş ver abi, o hepimizde oluyor” deseydi? -Böyle daha mı iyi oldu sanki? Dostlarını ihmal eden yalancı durumuna düştün. -Düştüysem düştüm ne yapalım, artık oldu bi kere. Galiba Serap’ın dediği gibi insanları ihmal ediyorum. -Ben demiştim. -Off yine başlama Serap. Bir filmde görmüştüm, bu cümleyle cinayet işliyorlardı. -Hah sen anca dalga geç. -Ne yapayım hayat ciddiye alınmayacak kadar gerçek. Hem böyle zaman daha çabuk geçiyor. -Bak hâlâ devam ediyor. -İyi be tamam, varken aklımı delerdin, serapken yine görevini layıkıyla yerine getiriyorsun. -Tamam Şadan Efendi, zaten biz seninle hiç aynı evin terliği olamadık. -Terlik mi? Hiç öyle düşünmemiştim bak. -Zaten sen bir tek kendine ciddi oldun, bize gelince hep dalga dümen. Ben gidiyorum, ne halin varsa gör. -Bu kaçıncı oldu Serap…

    Kafasını diğer yana çevirdi hayıflanarak -Böyle giderse kafayı yemen yakındır Şadan Efendi. Söylene söylene ilerlerken bir başka arabadan gelen radyo sesini işitti;

    “İyi geceler gönül dostları. Ben buradaysam siz de oradasınız demektir. Siz varsanız ben de varım demektir. Bu da en azından önemli bir sorunu çözüyor. Hâlâ vakit var, birbirimize mukayyet olalım.”

    Bu Yalnız Kaptan’ın programı… Hem de yeni başlıyor. Demek ki saat 11 olmuş vay anasını, iki saattir yürüyor muyum ben şimdi? Zaman ne ara geçti bu kadar? -Hangi zaman? Arabaya gidip sorsan bir şeyin geçtiği yok. Sen onu gel bir de şimdi ağrı hissetmeye başladığım ayaklarıma sor. -Ayağın bilinci olur mu be? -Demek ki yorulduğunu bildirecek kadar varmış. Off yine evi sırtında kaplumbağa gibi yorgun ve ağır hissediyorum kendimi, beynim sürekli başımda. -Sen yine iyisin evi Nepal'de kalmış Slovakyalı salyangoz varmış. -Ulan sen benden de deli çıktın ha, bi sus tamam.

    Sonunda evleri, dükkânları bitirip gürültünün uzaklaştığı bir zamanda Boztepe’ye geldi. Burası mı sakindi, vakit mi sükûnete dahildi yoksa bu Şadan’ın yaşadığı sakin bir ‘süre’ miydi? orası bilinemedi.

    -N’aber Gece?

    Gece kafasını hafif çevirip tek kaşını kaldırarak baktı, umursamayıp önüne döndü. Paslı tenekenin içindeki alevi harlamakla meşguldü o an.

    -Yine bu geldi diyorsundur belki de içinden. Gerçi ben senin hiç konuştuğunu duymadım ya… Ne yapayım be oğlum? Eve sığamıyorum, kendimi dışarı atıyorum, bi bakıyorum yol beni buraya getirmiş. Aslına bakarsan iyi ki de öyle oluyor. Yoksa az daha devam etsem kafayı yeme ihtimalim yüksek. Gürültüden bıktım. Dışarıdaki konuşulanlardan, içerideki konuşulanlardan… Hem sen ne güzel konuşmuyorsun bak. Millet sana boşa Gece dememiş. Sakinsin ve karanlık… Dinliyorsun ama tek kaşın yukarıda bakıyorsun. Sükûnettesin ama tekinsiz…

    Gece yine döndü baktı tek kaş yukarıda, sonra tekrar önüne odaklandı.

    -Tamam, tamam az şurada durayım, dinleneyim giderim merak etme.

    Uzun bir süre sükûnete dahil oldu, aslında kendini daha çok dinledi.
    “ ’Seni düşünmek bana güç verecek’ diyeceği bir şeyi olmalı insanın hayatta” diye mırıldandı çok sonra.

    Kalkıp yola koyuldu.

    Birazdan gün doğacak…
  • Ben bu satırları yazarken gördüğüm rüyaların hangi safhasındayım acaba diye düşünmeden edemiyorum.. hep karışıyor bi süredir zihnimde.. sizin de hayatınızın bazı safhalarında kendi hayatınızı yaşıyor gibi değil de başkalarının rüyalarını gerçekleştiriyor ve bu arada da sanki yaşıyormuşsunuz gibi oluyor mu?? Hani bir rüyanın başkahramanı gibiymişsiniz gibi ama rüyayı da siz görüyormuşsunuz gibi… kafanız karıştı değil mi.. Zihin karışıklığı bulaşıcı bir şeydir demiş miydim peki?? Titiz bir psikanalist edasıyla çocukluğuma inip en baştan anlatıyorum o zaman..

    Çocukluğumda en mutlu olduğum anlardan biri de elektriklerin kesildiği anlardı.. Sık sık kesilen su çok can sıkıcı olsa da elektriğin kesilmesi çok mutlu ederdi.. Koca bir metropol şehirde nerden geldiği bilinmeyen bir suyun mahalle çeşmesinden gıdım gıdım aktığı, en azından tuvaletler kokmasın diye elinde bidonlarla saatlerce beklenilen kuyrukta geçen saatler ne kadar mutlu eder ki insanı.. belki de kaynatıp içtiğimiz de oluyordu bilemiyorum zihin silmiş o kadarını.. iyi ki silmiş mi desem yine bilemiyorum hele de klasik psikiyatrinin ‘’ hatırlananlar değil, unutulanlar ve hatırlanmayanlar hastalık yapar’’ kaidesini öğrendikten sonra..

    Elektrik o dönemde hayatı daha az sekteye uğrattığı için olmalı ki su kadar sarsmazdı.. bizim mahalleyi en azından.. En çok siyah beyaz televizyon izlemekten alıkoyardı muhtemelen.. yani annemin ‘’ aman derin dondurucudaki, etler çözülecek, vişnenin suyu akacak, aman mantılar hamur olacak..’’ diye telaş ettiğini hiç hatırlamıyorum.. Derin dondurucusu olmamanın dayanılmaz huzuru bu olsa gerek. İlk iş hemen perdeler açılır, karşı yamaçlardaki ve şehrin evin penceresinden görülebildiği kadar olan kısmına bakılarak durum tespiti yapılırdı.. Eğer karşı yamaçlarda minik yıldızcıklar misali yanan gecekonduların ışığı kesilmemişse içeriye loş bir ışık dolar en azından birbirimizin karaltısını görebilecek duruma gelirdik. Mum da olmazdı genelde ne hikmetse ve babamın aldığı ışıldak da bozuktu.. zaten babam, anneme göre hep ucuz ve bozuk malları alır gelirdi. Eğer o gün evin havası iyiyse yani canlar o kadar da sıkkın değil yaşamdan da bıkkın değilse annem o loş ışıkta el yordamıyla bi bohça kırıntı getirir, somyalarla çevrili duvarların ortasına ufak bir halı sığan odanın ortasına otururdu.. Gündüz boş vakitlerinde çöpünü ayıkladığı kuru üzümleri, dedemden kalan ağaçlardan çırpılmış milletin o dönem tadını adını bile bilmediği iğdeleri, annemin yumruğu ile kırdığı ince kabuk cevizleri, mahallenin kadınlarıyla saclarda kumun içinde kavurulan kavurgaları avuç avuç somyalarda oturan ev ahalisine uzatırdı. Zaten nohut odamızın ortasına oturunca iki kol mesafesindeydi herkes.. birer avuç nevalesini alan herkes çıtırtılar eşliğinde babamın başlattığı ‘’ Bir Evde..’’ adlı oyunun heyecanına dahil olurdu hemen.. Bu oyun o kadar tatlı bir oyundu ki elektrikler hiç gelmesin isterdim.. o dönem, ben 7 yaşımda, abim 11 ve ablam 15 yaşındayken şimdi hesap ediyorum da o yaşımın verdiği algıyla yaşları çook büyükmüş gibi gelen anne ve babam da 33-35 yaşlarındalarmış..

    ‘’ Bir evdeeeeeee… ‘’ diye başlayan ve ‘’ eeeeee’’ lerin ballandıra ballandıra uzatıldığı ve merakın zirve yaptığı girizgah kelimesinin ardından asıl soru gelirdi.. ‘’ İki kadın, iki erkek, üç kız, iki oğlan, bir kedi … Bu ev kimin evi??? ‘’

    Şehirde iş bulup evini taşıyan, uzak yakın köylü ve akrabalardan diğer köy kaçkınlarının itina ile aynı mahalleye yerleştirildiği şehrin yalnızlığının, yokluğun çaresizliğinin bu şekilde hafifletildiği, hayata tutunmanın, yaşam umudunun yansıması minik yıldızcıklar.. Geceyi aydınlatan gökyüzü yıldızları kadar uzak olmayan yeryüzü ışıkları.. Kimi zaman dedelerin ninelerin de aynı evde yaşadığı işte bu kalabalık haneler ilk olarak sorulurdu ki bulması zor olsun.. Geniş akraba bilgisi yani hayat bilgisinin ilk dersleri.. üç beş tahminden sonra ev ahalisinin bilemediği ‘‘kim bunlar ki bu kadar kalabalık yaşayabiliyorlar, nerdeymiş ki evleri’’ minvalde düşünceler eşliğinde soruyu sorana ‘’ Kon bakalım ‘’ denilir,
    ‘’ kondum kondum konduuuuuumm Haceli amcanın çatısına kondum’’ diyerek verilen ipucu evin çatısına bir kuş misal hayalen uçularak civar evler zihinde taranır, Google Earth zumlaması gibi bir anda herkes o eve zumlanarak her kafadan yükselen tahmin sesleri havada uçuşurdu.. Ben ilk önce kedisi olan ve o civarda arkadaşım olan evleri sayardım.. ‘’ Ben de söyliyceeem, o kedi Sebahatin kedisi ‘’ diye zıp zıp zıplayarak bağırır sesimi duyurmaya çalışırdım.. Eğer soruyu soran babamsa ve hiçbirimiz ipucuna rağmen bilememişsek kocaman bir kahkaha atarak ‘’bilemediniiiiz‘’ derdi.. Ben hiç bilebilmiş miydim, bilebildikten sonra soru sorma hakkı kazanıp sorabilmiş miydim, Sebahatgilin kedili evini hemencecik bilen abime sataşıp mızıklanabilmiş miydim hatırlayamıyorum..

    Rüyalaar.. rüyalaar..
    Her gecenin sabahında bir gün daha büyümüş olarak uyandığımız sabahlar..
    Rüya gibi hayatların bir anda kabusa döndüğü geceler..
    Zifiri karanlık gece misal dertlere derman baharlara uyanan kışlar..
    Ve ben..
    Derin uykuda mıyım yoksa uyandım mı acaba?
    Ya da hala birilerinin rüyalarında yaşıyorum da kendimi yaşıyor mu sanıyorum??
    Kendi rüyamın başkahramanı olabileceğim rüyaları hiç görebilecek miyim??
    Sebahatin kedisi ölmüş müdür?
    Ölünce rüyadan uyanılmış mı olur??
    Zihnim çok karışık bu aralar..
    Ve zihin karışıklığı bulaşıcıdır demiş miydim??
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü
  • Ben sadece onlarla meşgul olduğum halde, onlar bana dönüp bakmıyordu. Kalbim onlara, binlerce kere Allaha ısmarladık diyordu. Lotte bana bakmadı. Araba çekip gitti. Gözlerim yaşardı. Arkasından bakıyordum. Başını arabanın penceresinden çıkardı, geriye doğru baktı Ah! Acaba bana mı? Şimdi hep bunu düşünüyorum dostum! Belki bana bakmıştır diye teselli oluyorum. Belki de! İyi geceler. Ah, ben ne kadar çocukmuşum!