• Başta anlayamazsın neler olduğunu inanmak istemezsin gittiğine, bittiğine. Inanırsın ama inanmak istemezsin. Beklersin bi kaç gün geri dönmesini, seni aramasıni. Ne bi günaydın mesajiı vardır telefonunda, ne iyi geceler mesajı her telefonun çaldığında umud edersin ama her baktığında umudların enkazından başka hiçbir şey göremezsin. Bir kaç gün daha geçtikten sonra anlarsın, tamamen bittiğini, gittiğini. Gittiğine inandığın an daha çok acı çekmeye başlarsın. Canının yandığını, eksik kaldığını anlarsin, baktığın her yerde onu görür kafanda onu canlandırısın ve daha çok acı çekmeye başlarsın. Bir zaman sonra istemsizce gözlerin dolmaya başlar. Bütün şarkılar ona yazılmış, bütün sözler onu anlatır sanırsin. Unutma ki mutlu insanlar sadece şarkıların müziğini üzgün insanlar sadece sözlerini dinler ve sende başlarsın bütün şarkıların sözlerini dinlemeye. Tüm şarkıların ona yazıldığını anlarsın. Aramaya kalkarsın arayamazsın cesaret edemezsin mesaj atmaya kalkarsin yazamazsin ya da yazar yazar silersin...
  • bir yılı geride bırakırken...
    .
    içimize işlenen yaşanmış ve yaşanmamış anların tortusu buraya sığmayacak biliyorum.
    ama yine de bir kaç kelam etmeyi görev addediyorum kendime...
    .
    zor ve anlam vermekte zorlandığımız bir sürü olay yaşandı.
    çok üzüldük,
    kalbimiz kırıldı,
    hayal kırıklığına uğradık çoğu zaman.
    yalnızlığımız çöreklendi geceler boyu...
    bir çok insanımızı kaybettik.
    haksız ölümlere kurban gitti canlarımız.
    her geçen gün adalete ve özgürlüğe biraz daha susadık.
    kadın cinayetleri,
    doğa katliamları,
    sömürü düzeni her geçen gün daha da arttı maalesef!
    .
    ama yine de güzel insanlar tanıdığımız,
    her şeye rağmen mutlu olduğumuz anları da yadsıyamayız.
    ağız dolusu gülüp,
    çocuk yüreklerde uyuduğumuz günleri nasıl unuturuz..🎈🤗
    gelecek adına umut tazelediğimiz bir çok âna şahit olduk.♡
    güzel yüreklerin sıcaklığı ile hemhal olduk muhabbet deminde.
    ve her şeye rağmen;
    iyi ki...
    diyebildik...🎈♡
    .
    hepimiz için,
    ülkemiz için,
    bütün dünya halkları için...
    umut,
    huzur,
    sağlık,
    mutluluk,
    barış,
    adalet,
    özgürlük,
    sevgi,
    anlayış,
    empati ve insanca bir yaşam diliyorum.
    .
    .
    .
    rabbim, kalan ömürlerimizi, geçen ömürlerimizden hayırlı eylesin inşallah...🌹🥀⚘🌷
    .
    .
    .
    umutla,
    aşkla,
    sevgiyle ve dirençle...
    .
    .
    güzel günler göreceğiz inşAllah...
    .
    .
    yürekten verilen bir sêlamın serinliği tadında geçsin yıllarımız...
    🤗🎈🌹♡
    .
    .
    📸=) dudu uyar
  • OMELAS’I BIRAKIP GİDENLER

    Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

    Ursula K. Le Guin

    https://sessiziz.wordpress.com/...si-birakip-gidenler/
  • Halil Cibran - Kusursuz Dünya

    sen ey yitik ruhların Tanrısı,
    sen ey Tanrılar arasında yitirilmiş olan;
    işit sesimi:

    sen ey, benim gibi kaçık,
    serseri ruhları gözeten
    merhametli kader
    işit sesimi:

    kusursuz bir türün içinde,
    kusursuz varlıkların arasında
    ben en kusurlu olanım,
    en yetersiz olan…

    bir insan kaosuyum ben,
    bir insan nebulası,
    bir düşünce, bir rüya ve hayal,
    bir tutku, bir özlem
    ve hezeyan karmaşası…

    tamamlanmış dünyalarda geziniyorum,
    sıvası, badanası yapılmış,
    gedikleri kapatılmış
    kelepir öğretiler arasında;

    sağlam, sarsılmaz, zırhlı, miğferli
    yasa insanları arasında
    saat gibi işleyen
    düzen insanları arasında,
    düşünceleri, düşünce biçimleri
    güzelcene sınıflara ayrılmış
    güzelcene raf’lara, reyonlara dizilmiş,
    rüyaları bir düzene konulmuş,
    görümleri, sezgileri kodlanmış,
    cennetlikler arasında dolaşıyorum.

    öyle insanlar ki bunlar, Allah’ım,
    erdemleri de ölçülü tartılı,
    günahları da ölçülü tartılı;
    karanlığın dibinde işlenen
    en küçükleri bile, günahların
    ve en gizlileri erdemlerin,
    tamamlanmış, kodlanmış
    ve geçilmiş kodekslere, kataloglara,

    yapılıp edilecek işlere göre
    dilimlere bölünmüş günler, geceler
    ve şaşmaz bir doğrulukla işleyen
    kurallarla yönetiliyorlar.

    yemek, içmek, uyumak
    ve ölümü denemek.
    sonra, vakti gelince
    yorgun düşmek,
    uzanıvermek kanepeye…

    çalışmak, oynamak,
    şarkı söylemek, dans etmek
    ve sonra…
    sonra saatler vurunca
    hurra, yataklara!

    yine bunun gibi, düşünmek,
    yine bunun gibi hissetmek
    ve sonra, yine bunun gibi,
    ufkun orada
    görününce o parlak yıldız
    son vermek bir kere daha
    düşünmeye ve hissetmeye.

    yüzüne gülümseyerek çalmak,
    fikrini, zamanını
    ya da rolünü
    bir komşunun.

    cömert, iyiliksever havalarda
    hediyeler dağıtmak,
    onur yüceltici övgülerde bulunmak,
    temkinlice suçlamak,

    bir gönlü tek sözcükle
    viranaye çevirmek,
    bir tek nefesle bir bedeni
    yakıp yıkmak, kül etmek
    ve sonra…
    sonra, dolunca
    gündelik çalışma süresi
    yıkayıp arındırmak elleri.

    kurulu bir düzenle uyum içinde
    sevmek, âşık olmak;
    önceden kavranılmış bir tarzda
    sahnelemek
    kendi benliğini en iyi, en ileri;

    ilmihale uyarak tapınmak Tanrılara,
    sanatlıca şaşırtmak
    ya da savuşturmak
    başından şeytanları
    ve sonra, unutmak bütün bunları,
    unutmak bütün bunları,
    unutmak bütün bunları,
    belleği kökten silip sıfırlamak
    bir tuşu tıklıyarak.

    hayal edilecekse,
    güçlü bir güdüyle hayal etmek,
    düşünülecekse,
    derinlemesine düşünmek;
    ve ölüm yokmuş gibi
    hissetmeye başlamak
    mutlu olunacaksa.

    Hamlet gibi soylu olmayı bilmek,
    acı çekilecekse.
    ve sonra…
    sonra, kadehi boşaltmak,
    yarın, ağzına kadar
    doldurmak için yine.

    bütün bunlar, ey Tanrım
    önceden tasarlanmış olarak
    gündelik hayatın rahmine düşer,
    önceden karar verilerek,
    hesaplanarak getirilir dünyaya,
    kılı kırk yararak beslenir büyütülür,
    sıkı disiplinle yetiştirilir,
    akılla yönetilir, yavaş yavaş
    öldürülür ve gömülür.

    ve bütün bunların
    insan ruhundaki
    sessiz mezarları bile
    işaretli ve numaralıdır.

    kusursuz bir dünya bu;
    hatasız, eksiksiz,
    tamamlanmış bir dünya.
    aşkın, harikalar dünyası,
    Tanrı’nın cennetindeki
    en olgun meyve,
    insanlığın düşünce
    ve tasarım harikası.

    fakat ben niye buradayım, Tanrım,
    doyurulmamış tutkunun
    yeşil tohumu olan, ben kaçık?

    ne doğuda ne batıda gidecek yeri olan
    deli mi deli bir fırtına,
    yanıp giden bir kuyruklu yıldızın
    yitik parçası – ya da
    arka yüzü, sarhoş bir gezegenin.

    ben niye buradayım, niye burada?
    ve sen neredesin,
    sen ey yitik ruhların Tanrısı,
    sen ey, Tanrılar arasında
    yalnız ve yitik olan?

    Halil Cibran
  • ROMEO:
    Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
    Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?
    Evet, orası doğu, Juliet de güneşi!
    Yüksel ey güzel güneş, öldür şu kıskanç ayı,
    Bak nasıl da sararıp soluvermiş Tanrıça kederden
    Sen ondan çok daha güzelsin diye.
    Kıskandığı için vazgeç ona bağlılıktan,
    Sayrılı ve toydur bakirelik giysisi.
    Soytarılar giyer bunları ancak
    Sen çıkar bu giysileri, at üzerinden.
    Kadınım benim, ah benim sevgilim bu!
    Ne olur ah, bilseydi sevgilim olduğunu!
    Konuşuyor, ama bir şey de demiyor;
    Ne çıkar anlatıyor ya gözleriyle
    Karşılık vereceğim ben de!
    Amma da yüzsüzüm, konuştuğu ben değilim ki.
    Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,
    Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:
    Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye.
    Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde;
    Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı,
    Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.
    Öyle parlak bir ışık çağlayanı olurdu ki gözleri gökte,
    Gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.
    Bak, nasıl da dayamış yanağını eline!
    Ah, eline giydiği eldiven olaydım da
    Dokunaydım yanağına.

    JULIET:
    Aaah!

    ROMEO:
    Konuşuyor.
    Ey parlak melek, konuş yine!
    Sen göz kamaştıran bir parlaklık veriyorsun geceye;
    Cennetin kanatlı ulağısın başımın üstünde,
    Tıpkı ölümlülerin hayretle açılan gözlerine göründüğün gibi.
    Tembel bulutlara binip uçarken o havanın kucağında,
    Onu seyreden insanlar gibi hayranlıkla,
    Öylece bakıyorum ben sana.

    JULIET:
    Ah, Romeo, Romeo!
    Neden Romeo'sun sen?
    inkar et babanı, adını yadsı!
    Yapamazsan, yemin et sevdiğine,
    Vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.

    ROMEO:
    (Kendi kendine) Daha dinleyeyim mi, yoksa açılayım mı ona?

    JULIET:
    Benim düşmanım olan adındır yalnızca
    Sen sensin, Montague olmasan da.
    Hem Montague nedir ki?
    Ne eli bir erkeğin,
    Ne ayağı ne kolu, ne yüzü ne de başka bir parçası.
    N'olur başka bir ad bul kendine.
    Adın ne değeri var? Şu gülün adı değişse bile
    Kokmaz mı aynı güzellikte?
    Romeo'nun da adı Romeo olmasaydı,
    Kusursuzluğundan hiç bir şey kaybolmazdı.
    Romeo, bırak, at bu adı! Senin parçan olmayan
    Bu ada karşılık al bütün varlığımı.

    ROMEO:
    Alıyorum öyleyse sözünü dinleyerek.
    "Sevgilim" de ki, vaftiz olayım yeniden;
    Romeo değilim bundan böyle ben.

    JULIET:
    Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek
    Sırrımı öğrenmeye gelen kim?

    ROMEO:
    Bilmem nasıl söylemeli kim olduğumu
    Bir ad kullanarak! Ey güzel ermiş,
    Nefret ediyorum adımdan ben de
    Sana düşmandır diye.
    Ben yazmış olsaydım, şimdi yırtar atardım onu.

    JULIET:
    Daha yüz söz bile içmedi ağzından kulaklarım,
    Ama bu sesi tanıyorum:
    Sen Romeo değil misin, Montague'lerden hem de.

    ROMEO:
    Ne oyum, ne de öbürü güzel ermiş,
    Hoşlanmıyorsan eğer.

    JULIET:
    Nasıl geldin buraya söyle, hem niye?
    Bahçenin duvarları yüksek, zor aşılması,
    Kim olduğunu düşün bir de,
    Mezar olur sana bu yer, bizden görürlerse.

    ROMEO:
    Aşkın hafif kanatlarıyla aştım bu duvarları,
    Durduramaz sevgiyi çünkü taştan sınırlar;
    Hem aşkın isteyip de başaramadığı ne var!
    Engel olamaz bana bu yüzden akrabalar.

    JULIET:
    Bir görürlerse, sana kıyarlar.

    ROMEO:
    Hayır, daha çok tehlike saklıdır senin gözlerinde
    Onların yirmi kılıcından! Tatlı bak yeter;
    Korur beni onların düşmanlığına karşı.

    JULIET:
    Dünyada istemem senin burada görülmeni.

    ROMEO:
    Saklar beni onlardan gecenin pelerini;
    Beni bulsunlar ne çıkar, yeter ki sen sev beni:
    Geç ölmektense senin sevginden yoksun
    Yaşamıma son versin kinleri daha iyi.

    JULIET:
    Kim yardım etti sana, burayı bulman için?

    ROMEO:
    Aşk yardım etti, aramamı fısıldayarak;
    O bana akıl verdi, ona göz oldum ben de.
    Denizci değilim, ama uzak denizlerde yıkanan
    Uçsuz bucaksız kıyılar kadar uzak olsan da sen
    Sana ulaşmak için açılırdım denizlere.

    JULIET:
    Biliyorum, gecenin maskesi var yüzümde,
    Olmasaydı eğer, duyduğun için demin söylediklerimi
    Nasıl kızardığını görürdün yanaklarımın.
    Çok isterdim ah bir güzel uyup göreneklere
    Demin söylediklerimin tümünü inkar etmeyi!
    Ama uğurlar olsun görgü kurallarına.
    Seviyor musun beni? "Evet" diyeceksin, biliyorum,
    Sözüne güveneceğim ben de; ama yemin edeyim deme,
    Belki de tutamazsın; Zeus alay edermiş, derler
    Sözünü tutamayan aşıklarla.
    Romeo, beni seviyorsan, söyle bana açıkça.
    Kolayca elde edilmiş sanıyorsan beni eğer,
    Çatayım kaşlarımı, naz yapıp "hayır" diyeyim sana,
    Ta ki sen kapanasın ayaklarıma.
    Yoksa dünyada yapmam öyle bir şey.
    Doğrusunu istersen güzel Montgue,
    Çılgınca seviyorum seni; belki de bu yüzden
    Hoppaca buluyorsundur benim hareketlerimi;
    Ama inan sevgilim, daha bağlı olacağım sana
    Daha kurnaz olup da çekingen duranlardan.
    itiraf edeyim ki, daha çekingen davranmalıydım,
    Ama farkına varmadan ben, seni sevdiğimi,
    Ağzımdan işitmişsin. N'olur bağışla beni,
    Hafifliğe yorma sakın
    Karanlık gecenin açığa vurduğu çaresizliğimi.

    ROMEO:
    Sevgilim, şu meyve ağaçlarının tepelerini gümüşleyen
    Kutsal ay üzerine yemin ederim ki...

    JULIET:
    Yemin etme kararsız ay üstüne sakın;
    Yörüngesinde her gece yön değiştiren ay gibi,
    Değişken olur sonra senin de aşkın.

    ROMEO:
    Ne üstüne yemin edeyim?

    JULIET:
    Hiç yemin etme; ama ille de edeceksen,
    O tanrı bilip tapındığım
    Sevimli varlığın üstüne et yeminini.

    ROMEO:
    Eğer yüreğimdeki sevgi...

    JULIET:
    Dur, yemin etme yine.
    Senin varlığın bana sevinç veriyorsa da,
    Sevinç duyamıyorum bu geceki anlaşmadan;
    Pek acele, birden oldu, düşünüp taşınmadan;
    Daha "çaktı" diyemeden çakıp ta kaybolan
    Yıldırıma benziyor. Tatlım, iyi geceler!
    Bu sevgi tomurcuğu, öbür görüşmemizde,
    Yazın olgunlaştıran soluğuyla dönüşebilir güzel bir çiçeğe.
    iyi geceler! iyi geceler! Yüreğimdeki dinginlik ve huzur
    Dolsun senin gönlüne de!

    ROMEO:
    Ah, sana doymadan mı bırakacaksın beni böyle?

    JULIET:
    Nasıl bir doygunluk bekliyorsun ki bu gece?

    ROMEO:
    Aşkının katışıksız yeminini benimkine karşılık.

    JULIET:
    Onu sana verdim bile, sen daha istemeden,
    Olsa da keşke bir kez daha versem.

    ROMEO:
    Geri mi alacaksın yine? Peki, neden sevgilim?

    JULIET:
    içtenlikle geri vermek için sana.
    Elimde olan bir şeyi istiyorum hem,
    Cömertliğim uçsuz bucaksız denizler gibi,
    Denizler gibi derin sana olan sevgim.
    Sana ne kadar verirsem, o kadar çoğalıyor bende kalan,
    Sonsuz çünkü ikisi de.

    Seslendiler içerden, hoşçakal, canım sevgilim!
    Geliyorum dadıcığım! Unutma beni, tatlı Montague!
    Biraz bekle, şimdi gelirim.

    ROMEO:
    Ey kutsanmış mutlu gece! Korkuyorum gecedir diye,
    Bütün bu inanılmayacak tatlı şeylerin bir düş olmasından

    JULIET:
    iki kelimecik daha, sevgili Romeo,
    Sonra da gerçekten iyi geceler sana!
    Saygıdeğerse aşkının eğilimi,
    Amacın evlenmekse, bildir göndereceğim adamla,
    Nerede, saat kaçta yapmak istiyorsan töreni;
    O zaman tüm varlığımı sana adar,
    Ardın sıra gelirim ta ölünceye kadar.

    Ama kötüyse niyetin sana yalvarırım...

    Vazgeç bundan, başbaşa bırak beni kederimle.
    Yarın birini yollarım.

    ROMEO:
    Ancak seninle yaşar ruhum.

    JULIET:
    Binlerce kez iyi geceler sana!

    ROMEO:
    Binlerce kez beter olsun gece, senin ışığın yoksa.
    Öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
    Öyle koşar seven sevdiğine giderken;
    Okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler,
    Öyle ayrılır seven sevdiğinden.
  • Küçük düşler, büyük düşler, imkansızları düşler ama düşler.
    İnsanlarla karşılaşmak hayatı değiştirir.
    Teheccüt vakti dua edebildiğiniz insanla karşılaşabilmek için, dünyalık ruhunu sevgiyle değiştirebilene aşk olsun.
    Nehir gibidir insan, sadece yüzeysel bilinir.
    Derinliklerinde ne saklar.
    Ne fırtınalar kopar söyleyemez.
    Sadece sessizce akar gider.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Ruhu seninle aynı hizada olmayan biriyle karşılaşırsan.
    Sevgiyle dua gönder ve hayatına devam et.
    Gülüp geçemem ki, ben sen de bir zerreydim teheccüt vakti.
    Sen ben de nefes şems vakti.
    G/özlerini gözyaşlarıyla temiz bir şekilde duada yıkamış insanlar, görüyor geceyi.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Asla hayatta kalamayacağını düşündüğün zamanı hatırlıyor musun?..
    Yaptın ve tekrar yapabilirsin bir kabre girmeyi.
    Yıllar boyunca, boşuna çok şey anladığımı farketmeye başladın gönül.
    Bazı şeyleri görmezden gelmek, huzuru sağlamanın en iyi yollarından biridir.
    Tutku gibi ateş yok, nefret gibi köpekbalığı yok.
    Çirkin gibi tuzak yok, açgözlülük gibi sel yok.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Gecedeki güneş gibi gündüz yok.
    Bir gönülde sevgiyle y/ok olmadan, duada v/ar olmak yok.
    Bazı insanlar ne olursa olsun gökyüzünü sever.
    Bir gün seni aynı şekilde seven birini teheccüt vakti duada bulabilene aşk olsun.
    İstediğini sevgiyle yapmak özgürlüktür.
    Yaptığından dua tadında hoşlanmak mutluluktur.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Bilinmeyenin korkusuyla bilinen olarak kalmak, hayatta kalmakla eşdeğerdir.
    Su, ayı ve güneşi, yıldızları yansıtırken, beden de zihni ve ruhu yansıtır.
    O aklı selim sahipleri için yaşam kalitemiz kendimize sorduğumuz sorulara dayanır.
    Ve cevapları duada bulur.
    Mutlu olmak, sevgi üretmek harika bir bilim.
    Çünkü hepsi olmadan varolmak anlamsız.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Hiç kimse dünya kimliğinin kölesi olamaz.
    Bir değişim olasılığı doğduğunda değişmeliyiz sevgiyle.
    Belki de biz sadece seviyoruz.
    Bir kez daha gelebiliriz hayata.
    Olmanın ne demek olduğuna dair kuş bakışı görmek için sevgiyle yaşlananlarda görebiliyorum.
    Çünkü gidip geri dönen güzellik var.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Ne kadar harika, ne kadar garip.
    Her şeyin farklı olduğunu görmek, ancak değişenin yalnızca siz olduğunu biliyorum.
    Seni her zaman seveceğim diyebileceğin gönülde ol.
    İçindeki sonunda asla hayal etmeye cesaret edemediğimi keşfettim.
    Nihayet insana nadir görülen bir sevgiye sahip olabilirim.
    En derin parçalara dokunacak şekilde bilmeli.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Senin içindeki duada her zaman vermek istediğim aşkla.
    Şimdi duada beni arayacak bir yer var gönlümün.
    Şems vakti duada g/özlerinin içine b/akarken ruhundaki aynasında seni bulduğumu biliyorum.
    Bu görkemli yaşamın amacı, sadece ona katlanmak değil.
    Varoluşa aşık olmayı öğrenirken yükselmek.
    Tökezlemek ve gelişmektir.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Sevgiyle yaşamak için doğduk, sadece varolmamak için sevdik.
    Keşke gözlerini ve sesinin sesini bana geceler nasıl verdiğini açıklayabilseydim.
    Yaşamın sefaleti sessizlik sanatını öğretiyor duada.
    Gülüşünde kalbimin attığında her seferinde seninleyim.
    Yalnız hissetme seviyorsan tüm evren senin içinde.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.

    Nezaket kar gibidir, her şeyi güzelleştirir.
    Kendimi mutlu hissediyorum seni sevdikçe.
    Seni sevmek bir rüyanın başlangıcı gibi bir şey duada.
    Aşk, bulutlardan çıkan ve ruhunuzu ısıtan güneş gibidir.
    Teheccüt vakti rabbiyle naz ve niyazı makamında duada seven ve sevilenlere aşk olsun.
    Bir yoldaşı olmalı insanın şems vakti duada.
    {Y.ed - Güzide Mektuplar Albümü}

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

    https://www.antoloji.com/...m-garib-coban-siiri/
  • 244 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Artık sadece benim istediklerim, söylediklerim ve beğendiklerim olur. Hoş gördüklerim iyidir, hor gördüklerim kötüdür. Ben ne dersem, o olur. Gerçekten bu mesajlar veriliyor mu ya da Türk Edebiyatı, kendini Tanrı olarak ilan etmiş birisine gerçekten muhtaç mı? Söylemek istediğim, kitap gerçekten söylendiği gibi bir EGO mu yoksa zarif, kibar, belcillikten uzak bir dille mi yazılmış? Göreceğiz, bakacağız. Çünkü bu benim ilk Zülfü Livaneli’den okuyacağım eser olacağı için, haliyle ilk izlenimlerim de oldukça önemli diyebilirim.

    Şimdi, kendisi Çin, benim Avrupa’da en sevdiğim (tek sevdiğim) ülke olan İspanya ve Almanya özelinde çok satanlara girmiş birisi. ABD, İtalya, Fransa gibi ‘SANAT’ ülkelerinde ödüle layık görülmüş; UNESCO tarafından onurlandırılmış bir insan. Haliyle bunlar olduğunda bu adamın biraz EGO kasacağı muhtemel. Gene de ben bağımsız bir şekilde değerlendirmek istedim. İçeriği paylaşarak başlayalım:

    https://eksiup.com/p/93281332ry85

    https://eksiup.com/p/5z281333tk96

    Henüz başlarda (sayfa 10) gerçekten katıldığım bir cümle kuruyordu yazar. Şöyle başlayalım, şimdi günümüz popüler yazarlarının çocuk denecek yaşta olması, yaşı kadar bile edebiyat eseri bitirmeden hemen yazmaya koyulmasıyla bizim aklımıza hemen gelen düşünceler de bellidir. Yani bir görsel vardır ya hani, birisi yere düşer elinde de düştüğü pozisyonda bir kitap vardır, üstünde NASIL DÜŞTÜM yazar. Günümüz yazarlarına bu gözle baktığımız için (çoğuna) hepimizin içinde birtakım belli düşünceler var. Tabii yazar biraz daha eskileri düşünerek kendi dönemi ve öncesi dönemde verilen dünya çapındaki eserleri konu ederek bir cümlesini şöyle tamamlıyor; Demek ki büyük kitlelerin okuması, bir eseri değersiz kılmıyor. Ben buna katılırım ama yazarın kendi dönemini (her ne kadar yakın dönemde bu eseri verse de kendisi 20. yüzyıl adamıdır) düşünürsek katılırım. Günümüz koşullarında değerlendirilecek bir eser yazmamış havası katmak, günümüz okurlarını etkilemeyecektir. En azından şu cümlesiyle gönlüme su serpti diyebilirim: Yani tam bir şarlatanlar döneminin göbeğindeyiz.

    Çok çok çok iyi niyetli bir kardeşimizin kitabın 18. Sayfasındaki yazıyla ilgili anlattığını maalesef desteklemiyorum. İnsanlar kitabı ilaç niyetine değil zevk için okuyorlar dediğinde katılmayabilirsiniz. Ancak o durumu açıklayarak neden böyle söylediğini de aktarıyor. Bu noktada bende ona katılıyorum. Kitabın okumaktan hoşlanmadınız ama okumaya devam ediyorsunuz, neden? Okumak için kendinizi yıpratıyorsunuz, saatler harcıyorsunuz ama size bir şey katmıyor, size iyi gelmiyor, zevk almadıktan size bir şey katmadıktan sonra neden okuyasınız? Hele en zoru da ne biliyor musunuz? Kitap ilerlemiyor, anlayamıyorsunuz ve bunu POPÜLER olduğu için kitaba değil de kendinize yüklüyorsunuz? Anlamakta sıkıntı mı çekiyorum yoksa aptalın biri miyim diye. İşte söylenmek istenen bu ve durum böyle olunca insan haliyle yazarı destekliyor.

    Yazarın kendisini etkileyen eserleri de ben eklemek istiyorum. Özellikle kitap merakı olan bizler için yeni kitap baktığımızda ne olduklarını merak edip araştırabileceğimiz eserler olduğunu düşünüyorum. Ernest Hemingway - Yaşlı Adam ve Deniz kitabıyla beraber diğer eserleri. William Faulkner - Ağustos Işığı. Dostoyevski - Suç ve Ceza. Anonim – Binbir Gece Masalları. Mevlana – Mesnevi. Tolstoy – Anna Karenina. Gustave Flaubert – Madame Bovary, Garcia Marquez - Önceden Bildirilmiş Bir Cinayetin Anlatısı(Kırmızı Pazartesi) ve Yaşar Kemal - İnce Memed. Cervantes – Don Kişot.

    Ayrıca bu romanlar dışında adı geçen birkaç kitap daha vardı yazarın beğendim dediği. Onlarında birkaç tanesini paylaşalım istiyorum. İhsan Oktay Anar – Yedinci Gün, Gogol – Palto, Dostoyevski - Yeraltından Notlar, Shakespeare – Othello, Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler, Kafka - Dönüşüm.

    Kitap son iki kısımda ise çok daha farklı bir noktaya odaklanıyor. İlk noktada yazarın kendi gözünden 40 yıllık (hayat arkadaşı yazacaktım az daha) dostu Yaşar Kemal’i dinliyoruz. Dinliyoruz dememin de bir sebebi var aslında. 2010 yılında yapılan BİZİM GÖZÜMÜZDEN YAŞAR KEMAL adlı söyleşide söylediklerinin kağıda dökülmüş hali bu yazı. İkinci yazı ise edebiyat üzerine yaptığı bir konuşma. İstanbul’da olanlar oranın çilesini, zahmetini, karmaşasını iyi bilirler. Bu konuşma TÜYAP kitap fuarında geçiyor.

    İlk Zülfü Livaneli (o kadar çok Yaşar Kemal kelimesi duydum ki az daha Yaşar Kemal yazacaktım) kitabım oldu bu ve izlenimlerim olumlu diyebilirim. Önemli olan da bir yazarın, hele ilk seferinde, okurunda olumlu izlenimler bırakabilmesidir diyebilirim. Daha fazla Edebi-Yat değil; Edebiyat eserlerine. Keyifli okumalar, mutlu geceler dilerim..
  • 208 syf.
    ·10/10
    Rica ediyoruz, yalvarıyoruz hepinize, lütfen. Evinize gider gitmez atın televizyonunuzu pencereden. Televizyonun boşalan yerine, hemen koyuverin bir kütüphane. Sonra dolsun o güzelim kitaplar raflara, girmesin bir daha o kötü görüntü odalara.
    *
    Eğer televizyonu kaldıracak olursak, sonra nelerle oyalayacağız sevgili çocuklarımızı? Lütfen açıklayınız! “Yanıt vereceğiz size bir soruyla, eskiden ne yapıyordu insanlar çocuklarıyla? Nasıl mutlu oluyorlardı günlerce bu canavar keşfedilmeden önce?” Unuttunuz mu? Bilmiyor musunuz? Çok hızlı ve yavaş söylüyoruz: Okurlardı… Her zaman. Okurlardı… Durmadan…
    *
    Ne hayal dünyası, ne peri masalı, kesilir tepeden tırnağa kaskatı! Kafayı bir tek televizyona takar! Öyle oturur boş gözlerle bakar!
    *
    Aman derim çocukları asla şımartmayın, sakın televizyonun yanına yaklaştırmayın, ama kökten çözmek istiyorsanız sorunu, dünya yıkılsa açtırmayın o aptal kutusunu.
    *
    İnsan ne kadar okursa doyamaz o kadar kitaba! İnsan hayatının yarısı hiç düşünmeden kitap okumaya ayrılmalı!
    *
    Ve bir kez okumaya başladılar mı, seyredin yüzlerinde beliren aydınlığı!
    *
    Bu dünyada kim biliyor ki kimin nereye gittiğini! Kim nereye kürek çeker, ırmak nereye akar gider?
    *
    "...Bu kız canının her istediğini aldırırmış babasına! Babası bir dediğini iki etmezmiş! Kız, “isterim!” diye çığlığı basmayagörsün, istediği her neyse hemen alınırmış!" "Felaket, değil mi?" "Bence rezalet!"
    *
    Tek suçlu o mu koskoca dünyada?
 Çok şımarık bir kız, hem de çekilmeyecek kadar, Ama bilirsiniz, şımartamaz kimse kendini bu kadar. 
Kim şımarttı onu böylesine? Ah kim gerçekten?
 Kim var etti neyi istediyse olur olmaz yerden?
 Kim yaptı onu böyle arsız bir çocuk?
 Kim yaptı bunları? Kimlerdir sanık?
 Hiç öyle uzaklara bakmayın.
Suçluları hemen yanında arayın.
 Onlar -maalesef çok acı-
 onu çok seven anasıyla babası.

    *
    Babam, sizin eğitim görmüş dediğiniz adamlardan değildi. Hayatında yirmi kitap okuduğundan bile şüphe ederim. Ama harika bir masal anlatıcısıydı. Her gece, bana bir uyku masalı uydururdu ve en güzelleri de diziye dönüşen ve geceler boyu sürenlerdi…
    *
    Çocuklarınıza ne kadar risk alma olanağı tanırsanız, kendilerine bakmayı o kadar iyi öğrenirler.
    *
    Her şey uzadıkça incelir, biliyorsunuz.
  • İnsanların artık gerçekten de özünde kötü olduklarına emin oldum. İnsanlar gerçekten çok kötüler. Ve insanların nasıl kirilacaklarini neler yaşayacağını düşünmeden davranıp sonra o mutlu hayatlarına devam ediyorlar.Bu çok acimasızca. Inanın bu çok çok acimasızca.
    Lütfen lütfen insanlara iyi davranın. Onların gorüldüğünün altında neler yaşadığını bilmiyoruz. Yardımcı olun. Kırmayın. İncitmeyin. Bazen bir insanın iki çift sözü bir insanı intihara sürükleyebilir. Yapmayın. Sevdiklerinize değer verin. İnanın hayat o kadar kısa ki bir kere daha neden sarilmadim neden gülümsemedim diye pişman olabiliyoruz. Çok geç olmadan sevmeyi öğrenelim. Gerçekten sevmeyi. Kırmadan dokmeden. Çünkü bazen bazı şeylerin dönüşü olmuyor. Bazen bir cozum olmuyor. Kendinize benim adima da çok iyi bakın. Gülümsemeyi de unutmayın :) Ve hayvanları da. Onları beslemeyi, sevmeyi.. İyi geceler