• Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Merakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik. Ben bir kaç kafamı çevirsem de, o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi orada, hasta demeye dilim varmıyor şimdi. Önce biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına.

    “Sigara versene” dedi hemen. Sigarayı uzatırken “neden buradasınız ?” demiş bulundum. Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kırpmıyordu bile, ürkmedim desem yalan olur.

    “İyi günler” dileyerek uzaklaşmaya karar verdim. “Belki de yanlış bir soru sormuşumdur. Belki canını sıkmışımdır ya da ne bileyim adam deli işte!” diye geçirdim içimden.

    “Sen neden burada değilsin?” diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korktum. Cinnetle bağırır gibi.. Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne. Bu sefer sesini daha da yükselterek, tekrarladı; "Sen neden burada değilsin? Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun ? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz, yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım, gürültüsünden uyuyamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanılıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissetirecek bir sürü katil. Sen neden burada değilsin?"

    Nursen Yıldırım
  • Afiyet olsun Allah Kabul etsin.
  • .
    Sırtımı dünüme,iyi niyetime, inancıma dayadım...
    Anladım ki
    Ben bana yeterim...

    // Yusef Masadow //
  • ÇOCUĞUNU ÖYLE KARŞILA Kİ;
    eve geldiği zaman, en güzel yere geldiğini hissetsin.

    EŞİNİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
    yanına geldiği zaman, en doğru insana kavuştuğunu hissetsin.

    ANNENİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
    doğumundaki ağrıları lezzetle takas etsin.

    BABANI ÖYLE KARŞILA Kİ;
    ömür boyu bir başka evlada imrenmesin.

    İŞ ARKADAŞINI ÖYLE KARŞILA Kİ;
    dünyanın en iyi insanıyla, dünyanın en heyecanlı işini yapıyorum hissini yaşasın.

    FAKİRİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
    ona serdiğin sofradan, daha büyük bir dua sofrası sersin.

    ZENGİNİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
    gönlünü gördüğünde, kendi gönlünün fakirliğinden kahretsin.
  • "Küfür ederken iyi düşünün;
    Kadın cennettir.
    Kadın annedir.
    Kadın ailedir.
    Kadın kız çocuğudur.
    Kadın iffettir.
    Kadın Peygamberi doğuran annedir !"
  • 1035 syf.
    ·68 günde·10/10
    Kitabın başında İncil'den bir alıntı: "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."


    "Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Şunu keşfetti
    Tolstoy: (Hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini) Yaşamı, çok hoşa
    gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna
    denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini... Saati sayısız okur-
    larının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur."
    Vladimir Nabokov'un sonsözünden.

    Anna...
    Bu ad bende çok şey ifade ediyor..neden bilmem ama Anna adı tarihte hep mi hayatı mahvolmuş kadınların adı olur?
    İlk kez Boleyn Kızı kitabında İngiltere kralı VIII Henry'nin ikinci ve idam olunan karısı Anna'yla tanışmıştım...

    Boleyn kızı Anna yüksek mevki istiyordu, Karenina yalnızca aşk...
    Her ikisinin sonu ölüm oldu ..birininki idam, diğerininki intihar...

    Daha kaç ANNA'lar var bu hayatta?
    Anna Karenina uykusunda doğuş yaparken öleceğini görmüştü..ama o intihar ederek hayatını sonlandırdı...

    Tolstoy için ölüm, ruhun doğuşu demektir çünkü.


    Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı
    yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi ceza-
    landırmaya hakkı yoktu.

    Ne oldu da kitabı sevdim?

    Vladimir Nabokov değerli incelemesini okuyanadek...okuyup bitirdikten sonra ben hiç dikkat etmemişim kitaptaki ayrıntılara dedim kendi kendime..oysa Lev Nikolayeviç Tolstoy ne büyük bir yazar ne büyük bir insanmış...

    Tolstoy 1875'ten sonra yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. 1877'de yayımlanan ikinci büyük romanı Anna Karenina bu bunalımın izlerini
    taşıdığı çok açık.

    Konuşmamı çok sürdürmeden bu kitap hakkında okuduğum Nabokov'dan en değerli, en güzel incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum..


    Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç,
    güzel, özünde iyi; ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir
    kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, göz kamaştırıcı
    bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla
    evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde
    mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte,
    yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı
    yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tat almasını
    sağlamaktadır.
    Bir Moskova yolculuğunda Vronski'yle tanışır ve ona derin bir aşkla
    bağlanır. Bu aşk, Anna'nın çevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her
    şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında
    Karenin'in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve
    çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe
    biçimini ansızın fark eder. Bu kulakları eskiden hiç fark etmemiştir,
    çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna'nın öylece kabul-
    lendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey
    değişmiştir. Vronski'ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir geze-
    gendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.
    Anna yalnızca bir kadın. Kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği
    değil; dopdolu, yoğun doğasının ahlâki yönü ağır basan bir kadındır
    da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir
    kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisin-
    in, Prenses Betsi'nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle
    kendini sınırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri,
    gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden
    sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir.
    Anna, Vronski'ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrıl-
    maya –çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın– evet der
    ve önce ülke dışında, İtalya'da, sonra da onun Orta Rusya'daki kır
    evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu "açık" gönül serüveni ahlâktan
    nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlâksız olarak damgalan-
    masına yol açsa da yapar bunu. (Anna'nın, bir bakıma Emma'nın
    Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir. (Kaldı ki
    kendi çocuğundan ayrılırken Emma'nın içi bile sızlamaz, o küçük
    hanım için çetrefil ahlâki sorunlar filan söz konusu değildir.) Sonunda
    Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü toplu-
    luğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe say-
    dığını göstererek küplere bindirir Anna.
    Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züp-
    pece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden "bucak
    bucak kaçılırken" Vronski, erkek olduğu için –kesinlikle çok derin,
    yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece "gözde" bir erkek diyebiliriz
    ona– rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski
    dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna'yla bir saniye bile aynı odada
    durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna'yı hâlâ
    sevmektedir; ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi
    dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetler-
    inden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle,
    onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak
    görür. Yalnızca aşkının Vronski'ye artık yetmediği, onu belki de
    yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
    Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna'nın kıskançlığı
    karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna'nın kuşkularını
    doğrular sanki.[228] Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık
    içinde dönenen Anna, mayıs ayının bir pazar akşamı kendini bir yük
    katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Ney-
    se ki, Osmanlılarla savaş –yıl 1876'dır– rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy'un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü tabur-
    uyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak nok-
    tadır; çünkü çok kolaycı, çok hazırcıdır.

    Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut
    bir öykü de Levin ile Prenses Kiti Şçerbatski'nin sevişmeleri ve
    evlenmeleridir. Tolstoy'un içine kendini tüm öteki erkek kahraman-
    larından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan'ın "V"sini
    büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin,
    Vronski'den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyur-
    mak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir
    yaşam sürdürmüştür Vronski; âşıkken bile ahlâki ideallerin yerini
    çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahat-
    sızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve
    onun içindeki yerini hak etmekle yükümlü olduğunu düşünen bir
    adamdır. Bu nedenle, Levin'in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir,
    roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy'un o tarihlerde kendi
    kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.
    Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır.
    Anna'nın kaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Şçerbatski
    olan karısı Doli, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın,
    bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız
    kocasına adadığı için Tolstoy'un ideal kadınlarından biri; sonra Şçer-
    batskiler, Moskova'nın en köklü aristokrat ailelerinden biri;
    Vronski'nin annesi ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden
    oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden
    çok farklıydı. Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski
    kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise
    incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de
    Karenin'in kendisi; Anna'nın kocası Karenin, soğuk, hak düşkünü,
    kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı,
    dostlarının sahte ahlâkçılığını kabullenmeye dünden razı philistine
    bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok
    geçmeden unutur ve kariyer kaygıları adına gözden çıkarır.
    Vronski'nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve
    ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecek-
    tir) Anna'nın yatağının başucunda, Karenin Vronski'yi bağışlar ve ger-
    çek bir Hıristiyan'a yakışacak bir tevazu ve yüce gönüllülükle onun
    elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine
    geri dönecektir; ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve
    Anna bilinçaltında Vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin
    de adları Aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak Anna'nın
    rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun
    sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da –onu pek etkile-
    meyecek; ama Anna için çok önemli olan bir girişim– bunu yaparken
    birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna
    için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi
    kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum
    sağlamayı bile becerir.

    Tolstoy, Anna'nın kırmızı çantasını birinci bölümün XXVIII.
    parçasında ortaya çıkarır. Bu çanta "oyuncak gibi" ya da "minicik"
    olarak tanımlanır; ama büyüyecektir. Anna, Petersburg'a gitmek üzere
    Doli'nin Moskova'daki evinden çıkarken birden nedeni belirsiz bir
    gözyaşı seline kapılacak, al basmış yüzünü içine bir gecelik başlığı ve
    keten mendiller koyduğu bu küçük çantanın üzerine eğilecektir. Tren-
    in kompartımanına yerleştiğinde küçük bir yastık, İngilizce bir roman
    ve bunun sayfalarını açmak için bir kâğıt keseceği çıkarmak üzere
    kırmızı çantayı bir kere daha açacaktır; bundan sonra kırmızı çanta
    yanında uyuklayan hizmetçinin ellerine emanet edilir. Dört buçuk yıl
    sonra (1876 Mayıs'ı) yaşamına son verdiğinde silkip attığı son eşya da
    bu çanta olacaktır. Kendini trenin altına atarken bileğinden çıkarmaya
    çalıştığı bu çanta onu kısacık bir an oyalar.
    Şimdi gelelim teknik açıdan kadının düşüşü olarak adlandırılan
    olaya. Ahlâki açıdan bakıldığında, bu sahne Flaubert'den, Emma'nın
    coşku sarhoşluğundan, Rodolphe'ın Yonville yakınlarındaki küçük,
    güneşli çam korusunda içtiği purodan çok, çok uzaklardadır. Bu parça
    boyunca zinayı kanlı bir cinayetle eş tutan ahlâki bir karşılaştırma
    sürdürülür; ahlâki bir imge olarak Anna'nın bedeni sevgilisi
    tarafından, günahı tarafından ayaklar altında ezilir, parça parça edilir.
    Anna ezici bir gücün kurbanıdır:
  • 375 syf.
    ·4 günde·8/10
    İtiraf ediyorum Amin Maalouf'u vasat ve abartılmış bir yazar olarak bulacağımı düşünüyordum. Ama çok ilginç bir yazar bu adam. Bu kitabıyla birlikte beni kapak eden Amin Maalouf'u tek cümleyle özetleyecek olsaydım herhalde "Kızgın kumlardan serin sulara sonra yine kızgın kumlara" diye özetlerdim.

    Doğu'nun Limanları adlı kendim için tam bir edebi facia olarak bulduğum kitabından sonra Afrikalı Leo, içinde keşfedilmeyi bekleyen "Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey!" cinsinden ayrıntılar ve dönemin akılcılığı yok eden insanlarına karşı göndermelerle dolu. Bir de adamın ilk romanı bu. Şaşılacak iş. Ama kitabın diğer incelemelerinde gördüğüm kadarıyla kitabın içindeki ayrıntılara da eğilen hiç olmamış. O zaman kaçsın bakalım, tadımız...

    Geçenlerde Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı okumamın eşliğinde aklımı "Neden yiyecek üretiminin ve siyasi örgütlenmelerin ilk olarak başladığı, bir zamanların en verimli yeri olan Türkiye-Suriye sınır bölgesi (Bereketli Hilal) şu an savaş ve yokluk içinde?" benzerinden sorular işgal etmişti. Zaten herhangi bir olguya, herhangi bir kişiye, herhangi bir nesneye karşı "Neden?" sorusunu yönelttiğiniz takdirde sizi ardı arkası kesilmeyen sonsuz cevaplar döngüsü bekliyor olacaktır.
    (Örnek: "Bir kuş ötüyor, neden ötüyor? Dişilerini etkilemek için. Neden dişilerini etkilemek istiyor? Evrimin cinsel seçilim mekanizmaları bu ötme özelliğini seçtiği için. Evrim neden bu özellikleri seçiyor? Canlıların üremesine avantaj sağladığı için. Canlılar neden üremek zorunda? Bir türün sürerlilik sağlayabilmesi için." cevaplarından sonra canlılık, fizik yasaları ve kimyasal reaksiyonlara kadar gidilerek devam edilebilir.)

    Her şeyi sorgulayabilmek için kullanılan bu yöntemi bu kitap için kullanalım. Afrikalı Leo kitabı neden yazıldı? Dönemin siyasetindeki ve toplumundaki insanların yozlaşmalarına, Endülüslerin çöküşünün sebeplerine ve psikolojik olarak vefasızlıklarına bakabilmemiz için. Peki neden bu insanların yozlaşmalarını ve vefasızlıklarını okumalıyız? Şu anda yaşadığımız toplumda oluşmuş bazı katı batıl gelenekleri daha iyi anlayabilmek için. Peki neden bu batıl gelenekler var? Zamanın bazı insanları düşünmeyi, aklı ve sorgulamayı savunmadığı için.

    Öncelikle Maalouf'un dönem toplumundaki ideal ve ufuk daralmasına ve dönem siyasetindeki sistem tıkanıklığına dair muhteşem bir tespitiyle başlamak isterim:

    "İnsanlar kendilerini Frenklerin düşüncelerine ve geleneklerine karşı korumak için Gelenek'i bir kale yapıp kendilerini bu kaleye kapattılar. Granada artık yalnızca yetenekten yoksun, korkak taklitçiler yetiştiriyordu." (s. 40)

    Düşünce bildiğimiz düşünce. Ama Gelenek bildiğimiz öyle masum geleneklerden değil işte. Şeyhlerin ve müritlerinin, tasavvufçuların "Dünyayı terk et" anlayışıyla birlikte gelen, bu anlayışın zamanla katılaşıp bir kale haline gelerek "kendilerini bu kaleye kapatmalarına sebep olan" bir anlayış işte bu. Yalnızca yetenekten yoksun, korkak taklitçiler yetiştirilmesinin sebebi de bu. Zaten kitapta Şeyh Estağfurullah adlı bir karakter var. Aman Allahım diyorum tam olarak. Yani Amin Maalouf yazarken bunları düşünmüş müydü bilmiyorum ama şeyh de düşünmeyi ve sorgulamayı savunmayan, tam tersine süpersonik kadercilik faşisti bir adam. Hatta bir cümlesinde şunu diyor:
    "Düşmanları yenecek olan askerlerin imanları ve şehadetleriydi."

    Peki bir şeyh neden bunu diyor olabilir? Zamanında Mutezile ve devamında gelen Ahi Evren akımının da etkisiyle bol bol okuma, araştırma, deney ve gözlem yapan Yunan filozoflarının evrimleşmiş hali Müslümanlar varken, diğer bir tarafta tam tersine kafası çalışmayan, Töton şövalyeleri gibi tarikatlarla beyinleri yıkanarak savaş alanlarına akın eden Haçlı askerlerinin karşısında yine onlar gibi düşünmeyen ve sorgulamayan Gazali tipi adamların beynini yıkadığı Müslümanların savaştırılması gerektiği için. Tuco Herrera Mutezile'yi sever. Gazali de Kaan Ç.'yi. Çünkü ellerindeki akılcılığı yok eden, Müslümanların yine ta kendisidir. İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü Bu konuyu detaylı merak edenler için önerebileceğim bir kitap olabilir.

    Neyse, konumuza dönelim.

    Dedim ya, Maalouf ilginç bir yazar. Cidden öyle. Şeyhin haklılığına inanan, başarısızlıklara ve kadere sürekli boyun eğen, entelektüel çöküşün bas bas bağırarak geldiğini bilmesine rağmen hala düşünüp sorgulamayan bir toplum imajı var burada. Kitaptaki mekan sıralaması da Endülüs zamanlarından sonra sırasıyla Fas, Kahire ve Roma'ya kadar gidiyor hatta. Amin Maalouf'un kitabı yazarken düşünüp düşünmediğini bilmediğim bir başka konu, Afrikalı Leo adlı baş karakterin Endülüs Devleti olarak görülüp onun zamanla yozlaşmasını ve dini bir parabol misali Hristiyanların "megalo idea"sının gerçekleşmiş haliyle birlikte karakterin din grafiğinin Müslümanlıktan Hristiyanlığa evrilmesini yansıtmak istemiş olabilir. Yani Afrikalı Leo = Endülüs Emevi Devleti tarihinin reenkarne-ütopya hali bile olabilir.

    Akılcılığı terk edip kendini düşünmemeye ve sorgulamamaya adayanlar vardı. Hah işte, bu anlayış zamanla İslam'ın eşitlik anlayışını bir tarafa bırakıp Arapçılık anlayışıyla her toplumdaki Müslümanları Araplarla birbirine düşman hale getirmesiyle sonuçlanmadı mı? Müslümanların salaklaştığını gören Hristiyanlar Asturias, Navar Krallığı ve Barcelona Kontluğu gibi küçük azınlık grupları kurmadı mı? Düşünmeyen ve sorgulamayan adamların başa geçirilmesiyle deneyimsiz otoriteler, otorite boşluğuna yol açmadı mı? Güçlü iktidar + güçlü ordu + kaynaşmış toplum anlayışı zedelenmedi mi? Bölünmeler ve darbeler olmadı mı? Aç oku kardeşim, ben demiyorum tarih diyor bunları: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/781/10026.pdf

    Düşünmeyi ve sorgulamayı yok eden tarikatların, tasavvufçuların, Endülüs'ün siyasi düzenini yerle bir eden insanların başarısı bir Hristiyan komutana şunu dedirtebilmesidir:

    "Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (aslında Endülüslüleri kastediyor) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim, ne dinleri, ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var. Onların kaydettikleri gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı."

    Müslümanların birbirlerine düşmelerinin ardından gelen sistem tıkanmaları, bölünmelerin başlaması, ufak çaplı darbelerin olması, Müslümanlarda meydana gelen ideal ve ufuk daralmaları da zaten en sonunda kendine "Reconquista" adıyla yer buluyor. Reconquista da zaten siyasi olarak, Endülüs'de veya İspanya'da İslam hakimiyetine son verilmesi. Dini olarak da İslam'ın akılcılıkla birlikte tanık olunan kültür yükselişine engel olabilmek. YERSEN.

    Akılcılar savaşmaz ama içlerinden akılları alınırsa onlar da savaşır. Haçlıların istediği de tam olarak buydu. Amin Maalouf'a bunları anlattığı için teşekkür ediyorum buradan. Bravo Afrikalı Leo. Bravo akılcılığı yok edenler. Bu eser hepinizin. Mutezile ekolünün, Ahi Evren'in gerektirdiği okuma, deney, sorgulama ve araştırmayı yok eden Mevlanalar, Gazaliler, dünyayı terk eden muhteşem ilhamcı ve keşifçi arkadaşların hepsinin üzerinde şu Granadalı çiftçinin dediklerinin vebali var:

    "Hiçbir halk, Granada Müslümanları kadar acı gözyaşları dökmemiştir. Ben gördüklerimi anlatıyorum, sözümde mübalağa yoktur. Daha dün, üç yüz müslüman kadın ve kızın esir pazarında satılığa çıkarıldığını gördüm. Kadınlarımız tecavüze uğradılar. Bizzat ben, üç oğlumu ve iki kızımı kaybettim; elimde sadece altı aylık şu ufacık kızcağızım kaldı. Ben mazi için ağlamıyorum; zira mazi geçti, artık geri de dönmeyecek; fakat bundan sonra göreceklerimiz için ağlıyorum. Bu gördüklerimize tahammül edemiyorsak, bundan sonra göreceklerimize nasıl tahammül edeceğiz? Bize taahhüdlerde bulunan kralın bizzat kendisi bu taahhüdlerini bozuyorsa, onun yerine oturacaklardan ne bekleyebiliriz?"