• "Bundan sonra ne yapacaksın" dedi, Süleyman. "Sen beni biliyorsun kalamam buralarda" dedim. Kalamazdım gerçekten de, gitmem lazımdı buralardan. Nereye, nasıl bilmiyordum. Ama gidecektim, kaçacaktım ya da onu biliyordum. Tek ihtiyacım olan üstümde gezecek bir mouse okuydu. Tek başıma hareket etmeyecektim herhalde. Eski model bir macera oyununda olmayı düşünmek daha çok hoşuma gidiyordu. Guybrush Threepwood gibi bir korsan olmak için nelerimi vermezdim. Ama ne yazık ki sadece Süleyman Öztoprak'tım ben. Güçlü korsan değil ama, eli yatkın kaportacı Süleyman Öztoprak.

    Süleyman'a döndüm, "Gitmem lazım benim, Süleyman Ustaya söyle kusuruma bakmasın artık. O da biliyor daha fazla dayanamayacağımı buna" Hiç kırmazdı beni Süleyman, iyi çocuktu. Gözündeki iki damlayı saklamaya çalıştı. "Peki abi" dedi. Benim de içim kötü olmuştu. İki gün önce pataklamıştım çocuğu. "Kusura bakma dedim iki gün öncesi için de." "Lafı mı olur abi" dedi "Hak etmiştim ben onu" "Sağlıcakla kal" deyip ayrıldım hemen oradan. Özleyecektim Süleyman'ı, Süleyman Ustayı, iyi insanlardı hepsi. Bir tek yandaki bakkalı sevmiyordum, Süleyman Amcayı. Kaç defa sahtekarlık yaparken görmüştüm adiyi. "Neyse" dedim. "İş bulurum nasılsa gittiğim yerde", elim yatkındı benim her şeye.

    Çıktım dükkandan. Haritama baktım. Evim sol üst tarafta kalıyordu, ama oraya gitmeden önce yapmam gereken işler de vardı. Görev listemi kıç cebimden çıkardım. Yaptıklarımın üstünü çiziyordum genelde. Dükkandan ayrılmanın üstünü çizdim. Başka? Kırmızı topuklu kadın ayakkabısı sağ teki bul, bankaya araç kredisi için başvur, bankanın çatısına çıkıp aşağıya tükür, eve git, bavulunu topla (Bavula 1 kırmızı topuklu sağ kadın ayakkabısı, 1 kredi başvuru formu, 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazete koy) ve yola çık vardı. Nereden bulacaktım ayakkabıyı? Haritaya baktım, cami sol alttaydı hemen. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Tam yolu yarılamıştım ki telefon çaldı. Baktım ilerde kırmızı bir ankesörlü telefon var. Koştum, yetişemedim. Cep telefonum hala çalıyordu ama. Açtım, kayınçom Süleyman abiydi. "Sülü (Bana hep sülü der), karar vermişsin gidiyormuşsun" dedi Süleyman abi. "Abi, vazgeçirmeye çalışma. Biliyorsun başaramazsın" "Biliyorum" dedi Süleyman abi. "Başaramayacağımı biliyorum ama yine de deneyeyim dedim. Ya da hiç olmazsa, malını mülkünü heder etmeni engellerim belki. Kardeşimi üzmene izin veremem hem." "Yok" dedim. Süleyman abiye. "Tamam" dedi Süleyman abim. "Yalnız unutma, kredi kartlarının hesap kesim tarihi ayın 8'i, geçirmemeye çalış gideceğin yerde" Gömlek cebimden not defterimi çıkarıp baktım, gerçekten de doğruydu. Zavallı adam, nereye gideceğimi bilmiyordu herhalde. Normaldi aslında. Ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim, en son bavulumu toplama gerektiğiydi. Uzatmadım ama, "Peki" dedim Süleyman Abiye. "Peki süleyman abi. Kardeşine de selam söyle." Bir şey söylemesine izin vermeden kapattım.

    Zaman kaybetmiştim. Camiye koşarak gittim. Girmedim ama, ayakkabıları kontrol ettim sadece. Şanssızdım. Kırmızı, topuklu sağ kadın ayakkabı teki bulamamıştım burada. Diğer kapıya gittim, kırmızı bir topuklu görünce sevindim. Ama yaklaşınca bunun sol tek olduğunu fark ettim. Bir an almayı düşündüm, ama hayır. Gerçekten gerekli olduğuna kanaat getirmeden tek bacaklı, dini bütün bir kadını mağdur etmek istemiyordum. Haritama baktım tekrar, tam ortada büyük AVM duruyordu. Sol cebimdeki paraları saydım. Haftalığımı aldığım iyi olmuştu. Hem kredi kartlarımın son kullanma tarihi de yaklaşmamıştı henüz. Gönderilen kredi kartlarını son kullanma tarihlerine göre dizmeyi alışkanlık haline getirmiştim eskiden beri. Böylece tarihleri aynı olanları hemen fark edip düşük rakamlıları kolaylıkla imha edebiliyordum.

    AVM'ye yürüyerek gidersem çok zaman kaybedeceğimi anladığımdan tünel kazmaya karar verdim. Elim tünel kazmaya oldukça yatkın olduğundan bir süre sonra AVM'nin asansör boşluğuna çıktım. Oldukça boştu burası. Tekrar kazmaya başladım ve ayakkabılarla dolu bir ambarda buldum kendimi. Nasıl aç tavuk kendini darı ambarında zannederse, ben de ayakkabı ambarında olduğumu düşünmüştüm . Biraz sonra buranın bir ayakkabı mağazası olduğunu fark ettim. Etrafı dikkatlice kontrol ettim, kimse yoktu, kapanmıştı herhalde. İlerde bir fanus içinde kırmızı bir ayakkabı gördüm. Koştum hemen elime başka bir ayakkabı aldım fanustaki ayakkabının ağırlığını tahmin ederek. Fanusu kaldırdım, şansıma alarm çalmadı. El çabukluğuyla elimdeki ayakkabıyı fanustakiyle değiştirdim. Elim bu gibi şeylere çok yatkındır. Alam çaldı, baktım yanlışlıkla ayakkabı yerine fanusla değiştirmişim. Hemen ayakkabı ile tekrar değiştirdim. Alarm çalmaya devam ediyordu. Telefonuma baktım, ilaç saatim gelmişti, çorabımın arasındaki paketten üzerinde pfizer yazılı haplardan bir tane içip alarmı kapattım. Elimdeki ayakkabıya baktım, kahretsin . Yine sol tekti. Neydi bu sol bacaklı kadınların benden istediği? Alttaki kutulara teker teker baktım. Hepsi çiftti. Sonunda en alttaki kutuda bir tek daha bulabildim. Evet, ilk görevimi yerine getirmiştim artık. Kıç cebimdeki görev kağıdı çıkarıp ikinci maddenin de üstünü çizdim. Acaba karışık yapabiliyor muyduk bu görevleri. Birden ilkokul günlerimi hatırladım. Ben sınavlara hep ilk soruda oyalanırken, benden daha cesur olan çocukların öğretmene sorup istedikleri sorudan başlayabildikleri günleri. Belki ben de onlar kadar cesur olsaydım, şu an bir kaportacı olarak kalmayacak ve onlar gibi bir devlet dairesinde işe girebilecektim. Evet, belki onlardan 4 kat daha fazla kazanmayacaktım ama en azından.... Neyse zaten kaportacı da değildim artık.

    Şimdi bankaya gitmem lazımdı araç kredisi için. Neyse ki banka ismi yazmıyordu kağıtta. Bu AVM'de bir de banka olduğuna emindim sanki. Haritamı çıkardım, görünmüyordu. AVM'nin haritasını çıkardım ben de. Her duruma uygun haritalara sahip olmak en sevdiğim özelliklerimden biridir. Süleyman Usta'ya iş başvurusunu yaptığımda, seçilmemi sağlayan ana unsurun bu olduğunu düşünüyorum . Bir de elimin yatkın oluşu belki işlere. Evet tam hatırladığım gibi. Daha önce gelmiştim buraya, hatta bu bankada kuzenim Süleyman'a iş ayarladığımı bile hatırlıyorum. Ön kapıdan çıktım ayakkabıcıdan, zor oldu gerçi ama elim bu tip işlere yatkın olduğu için camı kırarken zorlanmadım topuklu ayakkabıyla. Artık kırık bir topuğu vardı kırmızı sağ tekin. İşte, ilerde solda banka şubesi, şansımla birlikte bana gülümsüyordu. Koştum hemen . Daha fazla hırpalamak istemedim ayakkabıyı. Süleyman'ı aradım. Hemen açtı. İçeri girdim ben de. Bankada yatıyormuş geceleri. Kredi başvurusunda bulunmam gerektiğini söyledim. Biraz buruklaştı Süleyman, o sadece küçük esnafın kredi işlerine bakıyormuş. Benim de ona başvurabilmem için küçük esnaf olmam gerekiyormuş. Benim kredi taleplerime Süleyman diye biri bakıyormuş hiç tanımadığım. "O nerede " diye sordum. AVM'deki tekvando kursunda gece bekçisi olarak gece bekçisi olarak çalışıyormuş. Süleymanın hala buruk olduğu gözümden kaçmadı ama. Nedenini sordum. Gideceğime üzüldüğü besbelliydi. Ama sakladı, Süleymanın gece uyandırılmaktan hiç hoşlanmadığını, ve sol ayağının çok pis olduğunu söyledi. Birden hayatımın o ana kadar olan kısmı bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Evet her şey yerli yerine oturmuştu. Koşarak ayakkabı dükkanına gittim. Yatkın elimle diğer tarafı da kırıp içeri girdim. Fanusa tekrar bıraktığım ayakkabıyı da aldım, kırmızı sol teki. Alarm çaldı. İptal et yerine erteleye başmışım. Kapattım tekrar ve tekvando kursuna doğru koştum.

    Çok zaman kaybetmiştim ve koşmam lazımdı, ama ne kadar koşarsam koşayım ulaşamıyordum kursa. Birden AVM'nin göz bebeği yürüyen bantta olduğumu fark ettim. Yürümeye başladım ben de, sonunda yeşil ışıklı kursun önüne geldim. "Hey "diye bağırdım, "Hey" diye karşılık geldi. Biraz daha yüksek "Heyyy" diye bağırdım. Tekrar ama daha yüksek sesle "Heyyy" diye karşılık geldi. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdım, ama hey demedim. Küfür ettim. Aynı karşılığın geleceğini beklerken hızlı bir sol tekme geldi. Bir dişim kırılmıştı. Aldım sol ön cebimdeki gizli cebe koydum. Bir kez daha ama bu kez daha alçak bir sesle küfrettim. Hazırlıklıydım bu kez, saniyenin onda biri kadar bir zamanda bana ulaşan tekmeye elimdeki sol teki giydirdim. Elim yatkındı böyle işlere. Bir iki dakika kadar sessizlik oldu, sonra bir adam ağlayarak çıkarak omuzuma sarıldı. "Üzülme" dedim. "Üzülme Süleyman , gidiyorum ama bu dünyanın sonu değil. Herkes, herşey gider. Gidenle de gidilmez" "Tamam" dedi Süleyman. "Buyrun, ne istiyordunuz?" "Araç kredisi için başvuracaktım" dedim. "Ben tam aradınız adamım" dedi Süleyman. Bir yakınlaşma olmuştu sanki aramızda. İsim benzerliğinden olabilir diye düşündüm. Birden uzaktan kuzenim Süleymanın kıskanç bakışlarını görünce omzumdan kaldırdım Süleyman'ı. Hadi dedim gidelim bankaya. Gittik. Ben başvurdum, o ah dedi, ben başvurdum, o ah dedi. Sonunda tamamlandı başvurma işlemi ben de aldım başvurumu. Kuzenime ve Süleyman'a teşekkür ettikten sonra Ayakkabı dükkanına geri döndüm.

    Alışmıştım buraya epey, etrafa bakıp gözüme toz kaçırdıktan sonra tünele geri döndüm. Kıç cebimden çıkardığım görev kağıdında kredi başvurusunun da üstünü çizdim. Tünelde bulduğum 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazeteyi de yanıma alıp asansör boşluğuna gittim. Sanki dejavu yaşıyordum. Üzerime hızla gelen asansörü görünce biraz yana çekildim. Asansör burnumdan bir parça kopararak yanımda durdu. Üzüldüm, seviyordum burnumu. şimdi estetikli gibi olmuştum sanki. Atladım hemen, asansördeki çocuğa çatıya çıkmak istediğimi söyledim. Türkçe bilmiyordu çocuk. Elindeki flütüyle asansör müziği çalmaya başladı. Ben de Çatı yazılı düğmeye bastım. Çatıya kadar baya dinledim çocuğu. Yetenekliydi. Tam "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" biterken çatıya vardım. "Beni burada bekle dedim çocuğa. Aşağıya indi.

    Ben de çatının kenarına geldim. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyordu. Aşağıya tükürdüm. Tükürüğüm üzerlerine gelince onların gerçekten karınca olduklarını fark ettim. Yanlış kenara gelmiştim. Diğer kenara geldim, buradan bir şey görünmüyordu. Aşağısı çok karanlıktı. Tükürmeye çalıştım, ağzım kurumuştu. Biraz bekledim. Telefonum çaldı, "Alarmı yine mi kapatamadım" diye düşünürken Süleyman abimin aradığını gördüm. Kayınçom benim için iyice endişelenmişti herhalde. Açtım, "Abi"dedim. "Sülü" dedi. "Abi" dedim. "Bu wifi'nin şifresi neydi?" dedi. "Abi"dedim, dayanamadım daha fazla. Gözlerim dolmuştu. Kapattım hemen. Biraz daha bekledim, film şeridinin gelmesini bekledim yine - gelmedi. Bir şey mi anlatmak istiyordu bana. Tükürüğüm geldi sonra , ben de tükürdüm aşağıya. Kıç cebimden defteri çıkardım. Onun da üstünü çizdim. Eski hayatımla aramda iki madde kalmıştı sadece.

    Asansör yoktu. Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bankanın ve ayakkabıcının önü doluydu. Ben üzgünce ayrılırken ayakkabını önündeki polisler bana doğru koşmaya başladılar. Ben de onlara doğru koştum. Kucaklaşıp öpüştük. Biliyordum, herkes benim kalmamı istiyordu. Beni ayakkabı dükkanına davet ettiler, kıramadım ben de onları. İçerde dükkan sahibi Süleyman Bey kameralara bakıyordu. Gelince beni oturttu ve daha önce hiç bu kadar yetenekli birisini görmediklerini söyledi. Süleymanın ayağına o sol teki geçirmedeki zarafetim tüm AVM'yi etkilemişti. "Elim bu gibi işlere biraz yatkındır" dedim. Beni kendisi için istiyordu. Burada kalmam mümkün olacaktı. Etrafa baktım , herkes benim vereceğim cevabı bekliyordu büyük bir heyecanla. İnsanların arasında Süleyman'ı da gördüm. Gözlerinin içine baktım, Evet der gibi kapattı gözlerini. "Evet" dedim ben de. "Evet Süleyman Bey , ben de sizi seviyorum" dedim. Öpüştük ve ben orada çalışmaya başladım . Polislerin her birine bir parça kilit göbeği, bir diş sarımsak ve yarımşar hanım ve soğan göbeği ile birer buçuk pazar gazetesi bulmacası verdim. Bir ömür biterken diğeri başlamıştı ve ben Süleyman Öztoprak olarak kalmıştım. Eli yatkın ayakkabıcı Süleyman Öztoprak.
  • Kahramanımız Holden bir hafta Newyork’ta yaşadığı olayları anlatıyor ve okurken içinizi ısıtıyor. Eğitimci olarak bu kitapta genç yaştaki öğrencilerin neler yapabileceğini, neler hissettiklerini ve özellikle neler düşündükleri hatırlama itiraf etmek gerekirse anlama fırsatı sunuyor. Siz ders anlatırken öğrencilerin katıksız mutlu olduğunu düşünüyor ona göre davranıyorsunuz. Ama Holden gibi Central Parkta ördeklerin kış günü eğer gölde donmuşsa nereye gittiğini düşünüyor ve ayrıca hisleniyor. Acaba siz kümeleri anlatırken öğrenciniz neden çevremizde ki kağıt toplayan kişilerin ehliyeti var mı diye düşünebilir mi? İyi okumalar sevgili kitapseverler
  • Bu kitabı okurken aklıma Dostoyevski acaba yaşarken cinayet işledi de kimse bilmiyor mu sorusu geldi. Çünkü katilin hissettikleri, sonrasındaki psikolojisi ancak bunu daha önce yaşamış birisi tarafından bu kadar güzel anlatılabilirdi. Sonra aklıma daha makul bir cevap geldi: Dostoyevski bir dahi.

    Gerçekten de kitabın içinden 5 kitap daha çıkar. O basit insanların çok büyük hikayeleri olabileceğini çok iyi hissettirmiş yazar. Bir barda, lokantada veya evde otururken yan karakterlerin düşünceleri bile yepyeni bir roman adeta.

    Kitapta polisiye de var, felsefe de var, sosyoloji hatta siyaset bile var. Belki de bu yüzden bu kadar iyi bir klasik Suç ve Ceza.

    Raskolnikov karakteri aslında okumuş, okulu bırakmış, borç içinde biri. Verilen mesaj ise net: Katil olmak için cehalet şart değil. Toplumla bütünleşemeyen, içinde herkese yardım etme isteği olan Raskolnikov'un toplumun acımasızlığı neticesinde hayal kırıklığına uğraması ve yalnızlaşması çok güzel işlenmiş. Kitap boyunca kendine yakın gördüğü kişilerle, düzene uymayanlarla yakınlık kuran baş karakter sonrasında yaptığı ve başta doğru bulduğu fikirleri sorgulamaya başlıyor. Çünkü Napolyon olma hırsıyla davranırken kendini sıradan bir katil olarak gören çevresinin baskıları altında kalıyor. Bu ikilem içinde de değişken bir ruh haline bürünüyor. Delilik ile dahilik arasında gidip gelen, odasında derin düşüncelerde boğulan birinin iç dünyasını çok güzel yansıtmış roman. Yalnızlaşan, psikolojisi bozulan sadece o da değil; kitaptaki tüm karakterler aslında kendi içinde çok çelişkili ruh haline sahip. Yaşadığı döneme adeta ışık tutmuş Dostoyevski. Sanki Sanayi Devrimi ile feodalite arasında kalarak yönünü yitirmiş Rus toplumunun psikolojisini anlatmış.

    Acaba önümüze çıkan engelleri aşmak için her şeyi yapmak meşru mu? Gerekirse toplumsal kalıpları yıkmak, bunun için de o basit toplumun kutsal saydıkları kuralları çiğnemek bizi kötü mü yapar yoksa unutulmaz mı yapar? Hiçbir işe yaramayan ve aşağılık karakterde birisini öldürerek kendimizce hak eden birisine daha iyi bir yaşam vaat etmek doğru mu? Suç, toplumsal eşitsizliğe bir isyan mı? Yani toplumsal eşitlikle yok edilebilir mi? İşte bu beyin fırtınaları içerisinde geçiyor kitap.

    Kitaptaki betimlemeler ayrıca irdelenmeli. Bazı kitaplarda gördüğüm gereksiz ve uzun tasvirler ile arasında çok fark var. Dostoyevski betimlemeleri yaparken adeta ortamı resmetmiş. Zorlama yok, o kadar edebi ki insanın kafasında kitabın filmi oynuyor.

    Bu kitaba 10 verirken içim o kadar rahattı ki... Daha kitabın başlarında bu kitabın ne denli iyi olduğu anlaşılıyor. Kesinlikle okunmalı. İyi okumalar.
  • Nazan Bekiroğlu'nun ilk okuduğum kitabı bu oldu.
    Ve iyi ki okumuşum.
    Her ne kadar o Taht-ı Süleyman 'da geçen olayların derinliğinde birazcık sıkılıp bunalmış olsam da yardımıma Tiflis, Bakü, Trabzon, İstanbul yetişti.
    Ve böylece sıkıldığım yerden tekrardan canlanmayı başarıp kitabı bitirebildim.

    "Ya bu kitabı okusam mı acaba diye" kitapla ilgili incelemeleri inceleyen arkadaşlar varsa eğer bundan sonra ki yazacağım şeyleri LÜTFEN OKUMASIN....!

    NİYE Mİ?

    Hani izlemediğimiz bi filmi bi arkadaşımız izlemiştir ya, bize gelip saçma sapan o filmle ilgili her heyecanlı anı anlatır da, içimizde o filmi izlemeye olan hevesimiz kaçar ya...!

    İşte bende:

    335. Sayfa 'da Piruz' un Azam' ı ilk gördüğü anı,
    359.Sayda 'da Setterhan' ın Çaycı 'da iki öküzü tam öldürmek isterken onu engelleyenin kim olduğunu,
    369.Sayfa' da Azam'ı elinden alan Piruz'a Setterhanın ne laflar ettiğini,
    423.Sayfa 'da Setterhanın Sofya Aşkını....

    Neyse izlemediğimiz filmi bize anlatan uyuzlar gibi size kitapta olup bitenleri yazmıyacağım.

    Kitapla ilgili merak ettiklerinizi "Google" sorarak değil kitabı baştan sona okuyarak giderin arkadaşlar

    Herkese İyi okumalar.
  • Pazar günü bilirsiniz ki tatil günü, ama ben tabiki hastanedeyim. Nöbet yani, acil de hasta bakıyorum, arada servis işleri oluyor onlarla ilgileniyorum, bazen yoğum bakımdaki hastalar kötüleşiyor ona gidiyorum. Yani heryerle ben ilgileniyorum:)
    Ama artık eskisi gibi değilim. İsimde artık daha da iyiyim. Ve işlerimi daha hızlı hallettigim için nöbet sakın geçiyor diyebilirim. Yinede içimde bir sıkıntı var.
    Sıkıntımın sebebi gece 3 te ortaya çıktı. Hemşire hanım beni arayıp uyandırdı. Evet nöbette uyuyabiliyorum. Gece 1 den sonra gelen hasta sayısı baya azalıyor. Tek tük geliyor. Ama saat 3 te ve 5 te gelen 2 hasta sizin uykusuz kalmanıza yetiyor. Ya ne olcak sabaha kadar çalışırım, sabah gider eve uyurum diye düşünürseniz öyle bir dünya yok. Sabah 7.30 da vizit sonra akşama kadar serviste çalışmaya devam.
    Neyse anlatmak istediğim bu değil.
    Gece 3 te Hemşire uyandırdı. Nöroloji den konsültasyon var. Yani nöroloji ye bir hasta gelmiş, hastayı bize danışmak istiyorlar. Eh gece 3 te hasta danışıyorsan durum acil demektir. Tabi hemen hasta ismini öğrendim. Açtım filmlerine baktım. Oh durum baya kötü. Beyin kanaması var, ama çok kötü. Tabi daha hastayı görmedik. Sadece filmlerine bakıyorum. Ama bir süre sonra sadece filme bakarak bile hasta ne durumda hatta yaşar mı yaşamaz mı anlayabiliyoruz. Bu hastanın durum kötü.
    Hastayı gördükten sonra ki hastanın bilinç yok. Kendinde degil. Tepki vermiyor. Yakınlarına ne olduğunu sorduk. Hasta gece uyanmış. Eşi bir gürültü duymuş. Bakmış adam baygın yatıyor. Muhtemelen ayağa kalktıktan sorma bayılıp düşmüş. Hemen acile getirmişler. Hasta 45 yaş, hipertansiyon dışında hastalığı yok. Yani sağlıklı erişkin bir birey denebilir. Durum o kadar hızlı gelişmiş ki hasta yakınları durumun ciddiyetinin farkında değil. Biz filmleri değerlendirdik ve vardığımız sonuç hastayı ameliyat etsek bile bu hasta için umut yok
    Bunu birde hasta yakını, eşine söylemesi var.
    Bu gibi durumlarda hasta yakınlarına kararı bırakıyoruz.
    Hastanın durumu bu. Ameliyat olsa bile bir fayda görmez. Ama çok küçük bir umut, belki
    '' nasıl yani ölcek mi?
    İşte burda hastanın eşinin durumun vahametini kavradigi nokta. Bir anda çok hızlı nefes almaya başladı. Gözleri olabildiğince şok olmuş vaziyette açıldı. Elini göğsüne koydu.
    Ağlar vaziyette '' çok küçük bir umutta olsa nolur ameliyat edin''

    Hastayı hemen ameliyata aldık. Dedim ya hastanın bayılması sonrası hepi topu gecen süre 2 saat. Biz yapabildiğimizi yaptık. Hasta ameliyat sonrası yoğum bakıma aldık. Ertesi gün yani ameliyat bittiğinde sabah olmuştu, ertesi gün biraz yanlış oldu burda. Neyse hasta yakınlarına durumunu söyle zamanı geldi. Bir umut, belki iyi geçti, yada şimdilik hastanızı takip edicez belki ilerde uyanır demenizi bekliyorlar. O niyetle gelmişlerdi. Ne diyeyim şimdi. Ben boş ümitler vermeyi sevmiyorum. Doğruda bulmuyorum. Bu sefer hasta yakınları durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Hani bizim de bir beklentimiz olsa neden kötü konuşayım.
    '' hastanızın ameliyatını yaptık. Ama, doğrusu, yani pek bir umudumuz yok. ''
    Hastanın eşi bir an gözümün önünde cümlemi bitirmem ile bir an dengesini kaybetti. Yani hala düşünürüm. Acaba az da olsa tutunabilecekleri bir umut versemiydim. Ama kendim inanmadığım bir şeyi nasıl söyleyebilirim.
    Velhasili kelam hayatımız 1 saatte bir anda elimizden gidebiliyor. Hemde en savunmasız olduğumuz anda.
    Dipnot:Geçen gece 1 de yağışlı bir havada yolda giderken su birikintisine girdim. Sonrasında direksiyon kontrolünü kaybettim. Allah'a şükür kimseye birsey olmadı. Tabi bariyerlere ve yanımda giden arabaya çarptım. Sonra araba kendi etrafında bir döndü ve durdum. Ben de bir anda ölüyordum . Allah korudu.
  • “Yaşıyoruz. Ama zamanımızın değerini bilmeden... Geçmiş ve geleceğe bağlı kalıyoruz sürekli. Ya geçmişten pişmanlık duyuyoruz her gün ya da gelecekte yapmamız gerekenleri düşünüp kaygılanıyoruz. Şu anı düşünüyor muyuz? Sorguladım kendimi. Şu an değil miydi önemli olan? Geçmiş geçmemiş miydi? Gelecek ise daha gelmedi ki... “

    Kendi yazdığım satırlarla incelemeye başlamak istedim. Bir nefeste okuduğum şu 80 sayfalık kitap bana neler kazandırdı bilemiyorum. Peki acaba bir şey kazandırmalı mıydı? Belki de kazanmaktan öte bir şeyler kaybettim içimde. Kazanmak ve kaybetmekten neler anladığımıza bağlı bir durum galiba.

    Hayatımızın gidişatına bazen bizler karar veremiyoruz. Aile, arkadaşlar, çevresel faktörler, sesler, görüntüler... hepsi yeteri kadarıyla yönlendiriyor bizi. Acaba bizi de “BİZ” yapan bunlar mıdır? Neyiz biz? Ne hissediyoruz? Duygularımızı ne kadar dinliyoruz ya da ne kadar hakim olmasını biliyoruz? Hep bir soru. Her zaman olduğu gibi yine tonlarca soru sordum kendime ya da okuyanlara. Kararsızlığım da yine zirvede tabi.

    Agota Kristof.. seni geç tanıdığım için üzüldüm. Gerçekten son zamanlarda okuduğum en akıcı kitaptı. Yazar sayfa sayısını kısa tutarak çok güzel bir iş başarmış. Çünkü kitabın konusu daha ne kadar uzardı bilemiyorum. Tam yerinde ve dozunda bitirdiğini düşünüyorum.
    Hiçbir şekilde içinde bir kaygı barındırmadan yazmış satırlarını. Cümlelerim dolu gözüksün telaşına girmemiş ve okuyucuyu boğmamış. Olabildiğince yalın ve sakin bir üslup kullanmış.

    Kitabın konusuna gelirsek eğer..
    Yazar ana kahramanımızın çocukluğundan, yetişkinliğine kadar geçen süreyi ve yetişkin dönemini çok güzel aktarmış. Bu kısımlarda inanın fazla ayrıntıya giremiyorum. Çünkü bu kitap ya da diğer kitaplarda öyle ufak ayrıntılar oluyor ki buraya aktardığım zaman okuyacak olan kişinin büyüsünü çalacakmışım gibi hissediyorum. Üf ne cümleydi, yoruldum.

    Tobias(ya da Sandor mu demeliydim?) karamsar bir adam. Ama karamsarlığı dibine kadar yaşıyor. Annesi kötü yola düşmüş fakat bunun farkına varmıyor mu ya da zamanında bilerek gerçeklerden mi kaçıyor bilemiyorum.(Daha sonra her şeyi anlıyor tabi.) Köyde her gece farklı adamların geldiği bir evde yaşıyor ve o adamların getirdiği yemekleri yiyor, o adamların çocuklarının eski kıyafetlerini giyiyor. Tabi bu duruma ne kadar katlanıyor ve kaç yaşında kendine geçmişini unutamayacağı hatıralar bırakıyor okurken görürsünüz. Sürekli yazılar yazıyor ve yer yer ilerde bir kitap çıkaracağını hayal ediyor. Kendi ülkesinden sığınmacı olarak gelen arkadaşlarıyla kısa süreli arkadaşlıklar kuruyor.
    Kendileri bir de hastalıklı bir aşk yaşıyor içten içe.. Baya saçma sapan bir aşk. Hayatında biri olmasına rağmen ya da etrafına çıkan başka kızlar için de “acaba seviyor muyum?” kafasında epey güzel zamanlarını geçiriyor. Tabi bu dakikalarda yine karamsar ama yine karamsar.. Ee bunun da bir sebebi var elbette. :)

    Son olarak bu hikayede kültür çatışmasını, aşağılamayı, ihaneti, ihtirası... hepsini birlikte görmeniz mümkün olacaktır. Şahsen bitince hepsi için “Oh iyi olmuş,” dedim.
    Okuyacak olanlar varsa şimdiden keyifli okumalar diliyorum..