• 232 syf.
    ·10 günde·Beğendi·7/10
    İnci Aral'ın "Şarkını Söylediğin Zaman" adlı romanı okuduğum türler dışında bir kitap. Bir arkadaş önerdi. Farklı birşeyler de okumak gerekir diyerek okudum. Son da söyleyeceğim cümleyi başta söylemek gerekirse; kitabı beğendim. 1980 öncesi olaylar, yaşanmışlıklar, siyaset, aile ve bir günlükle devam eden olaylar. Deniz, Cihan, Ayşe ve çevresinin bugüne yansıması da kitabın içinde. Günlüğün samimiyeti içinde yitip giden zaman ve kişiler.

    Üçüncü şahıs anlatımla Ayşe'nin varlığından haberdar oluyoruz. Üniversitede tez hazırladığını da bu sayede öğreniyoruz. Konu buradan başlar. Anlatıcı bize olayları anlatıyor. Ama ileri de anlatıcıya ilave olarak karakterler de sahneye girer. Günlük devreye girer; geçmiş ve şimdiki
    zaman peşi sıra gelir. Anlatıcının gözünden iyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarını okuyoruz. "Ayşe kendini hem güzel hem de özgür hissetti (s.13)". Acaba Ayşe kendini ifade etmekten aciz mi? Bu dış ses anlatım çoğu zaman hoş da olmuyor. Ama kitap
    dış sesle başlar.

    Devrim yolunda bazı gençlerin yaptıkları mücadele ama sonunda kendilerinin devrilmesiyle sonuçlanan olaylar. Anılar canlanıyor. Konuşma dilinin yazıya dökülmüş hali. O yüzden
    anlaşılmayan yerler ve kavramlar yok. Eskiye özlem, arkadaşlığa özlem, eski ev ve eşyalar hakkında aidiyet duygusu. Zaman değişir, anın gerisinde kaldığını düşünerek o eşyalardan da kurtulma planları yapılır. Günümüz ve
    geçmiş arası düşünceler. Bir çeşit anılar denizinde yüzülür. Sevgiler, kırgınlıklar, hüzünler, ayrılıklar, ait olma veya olamama, eşya ile zaman birlikte anlatılır. O anlatım ise okuyucuyu kitabın içine doğru çeker.

    Kendi düşlerini gerçekleştirmek için yola çıkan ama bu yolda ağır darbe alıp sonunda çeşitli yerlere savrulanlardan biri olan Deniz'in "günlükleri" bir çeşit 1980 öncesi ve sonrası olayların havuzu olur.

    Anıların, gerçeklerin, hayallerin ve zamanın birleştiği bir dönüm noktasında müzik de kendine yer bulur. Hatta müzik başlangıç da sayılabilir. Müziğin evrensel bağlayıcılığı sayesinde çocukluktan genç kadınlığa yükselen ve bir an da 'abi'likten 'ad'a dönüşen bir hikaye de günlükten günümüze gelir.

    Bir kadının çocuğundan bile üstün tuttuğu bir "sevda"dır, "devrim". O "devrim" yüzünden nice "Ayşe"ler ölmüş o da ayrı. Ama tek yol devrim sloganından başka hiçbir şeyin yüceltilmediği, bir yolun devamında kör bir saplanışın onu götürdüğü nokta ise karanlıktı. Ayşelerin bile devrim için göz ardı edildiği dogmanın içinde yaşanan derin buhranları da okuyoruz.

    Dün anlatılır. Kendi içinde yaptıkları. Doğrular, kendilerine göre. Yanlışlar, kendileri dışında herkes. Farklı düşünüldüğünde ise davaya ihanet. ideolojik çatışmaların ortasında üniversitede başlayan bir yere ait olma güdüsünün kişileri kendi özgünlüklerinden koparışı ve dogmaya doğru
    gidişatın hikayesi.

    Yaşanan acılar, kötülükler, hastalık, iyileşmek için yapılanlar, ailenin sahiplenmesi anlatılır. Ama kadının kendi içinde yaşadığı o gelgitler bir türlü yerine oturmaz. Aileden, evlilikten, yaşamdan, çocuğundan kopuşun derin hüznü yaşanır. Hata sorgulanamz. Onlar, kendi içinde doğrulardı.

    Akıcı, anlaşılır bir dil, konudan kopmadan ilerler. Sizi savurmadan ve sıkmadan içine çeker. Dün ve bugün içinde siyah beyaz ve renkli fotoğraf gibi kareler değişir. Siyah beyaz bir fotoğraf karesine bakarken daha sonra renkli bir kareye bağlanır. Farklı karakterlerin sesinden bütünlük sağlanır.
    Hayatın içinden kopup gelen olaylar, duygular, kişiler olduğu için daha kolay bir bağ kurabiliyor.

    Okuyanların - tabi belli bir yaşın üstündekiler - kendileriyle
    bütünleştirebildikleri yerlerde olabilir. Şimdiki zaman da e-postalar, cep telefonlarına karşın, zamanın kendi sesi olan günlükler ile olay anlatılır.
    Yitip gidenler bir rüzgar gibi geçer insanın gözü önünden.

    Devrime aşık olduğu kadar Ayşe'yi sevemez Deniz. 1980 öncesinde yaşanan hayattan kesitler sunulur. Daha iyi bir dünya kurmak için çıkılan yol da, yoluna devam edenler yanında yolda kalanların da bir hikayesidir.

    Kadının devrime aşkı, otoriteye itirazı ama kadınca duygularla bir eve, evde bir çocuğa da özlemi var. Çelişki içinde yaşadıkları da var. Kendisini güçlü hissetse bile kadın olduğu için ona atfedilen zaaflar, ayrıca kadınlığa duyulan bir özlem de var.

    Yaşananlar anlatılır. Yaşanacaklar ise şimdilik beklemede. Cihan geçmiş zaman ile şimdiki zaman içinde bir film şeridi gibi olayları yaşar. Zaman iç içe geçmiş. Kendisi geçmişle gelecek arasında bir köprü olmuş. Ayşe gelmiş, Deniz gitmiş.


    Üçüncü şahsın anlatımıyla başlayan daha sonra birinci kişilerin devreye girmesiyle ilerler. "Şarkını Söylediğin Zaman", yaşanan olayların farklı adlarla oluşturulması sonucu ortaya çıkan bir roman.

    Bir kadın, bir erkek ve bir çocuk. Yıllar sonra bir günlükle buluşur. Deniz, Cihan ve Ayşe yıllar sonra bir günlükte bir araya gelir.

    Not: Eğer bu kitabı anlatırken; şu oldu, bu oldu, şöyle oldu, böyle oldu dersek - günümüz tabiriyle spolier- kitabın arka kapak tanıtım yazısı okunsun yeter denilebilir. Ama okuyucu kendi gözüyle gördüklerini anlatacak ki, her gözün kendi açısıyla kitabın derinliğine bakılabilsin diye düşünüyorum. Yoksa arka kapak yazısında zaten kişilerden ve olaylardan kısaca bahsedilmiş.
  • Bazen bu alana hiç çıkma taraftarı değilim, öyle ki başka yüksek bir alana çıksamda, aynı hüsranla karşılaşan -güzelliği incitemeyen gözlerim- eksik bir şehir görmekten nefret ediyorum desem: belki de az bile kalanbilen sözcüklerimin de, yetersiz kaldığına şahit olurum.

    Betonlaşmış yüreklerin, bir doğayı kendilerine benzeten, armağan bulamadıkları şu şehirden, neler istediklerini anlamam, ya benim için mümkün olmayan bir şey, ya da; ziyadesi ile zevksizlikten başka bir şey olmadığı aşikâr.

    Bir insanın yüreği sadece, bir insanı öldürmek değil, -belki o bile masum kalırdı yanında- sadece bir canavarlık olduğunu düşünmem bana kalmış bir durum. Despot bir kafa ile bir insanın, "ben bu kadarını yapıyorum" diye, serzenişte bulunması, bunu kendinr hak olarak görmesi, onu kurtarmayacağı gibi "beceremiyorsan elini sürme" diyecek kadar gururluyum bu konuda.

    Söz konusu bir doğanın, hunharca katledilmesini dile getirdiğimde, cebine iki kuruş girmesi, yarın nasıl olsa öleceğim diye bakmaktan başka ne olabilir diye düşünüyorum ama, maalesef cevabı bundan ibaret olduğunu; ne kadar sorgulasamda, başka herhangi bir cevap bulamıyorum.

    Gözlerimi kapatıp düşe dalmak istiyorum; daha derinlere dalmak, ama şu dikili metrelerce beton, bana o kadar engel oluyor ki; kabusla nornal dünyaya dönmek zorunda kalıyorum.

    Tekrar tekrar denemelerimde, en sonunda arzu ettiğim düşüme kavuştum. Sadece bir defa yasadığım bu anımı kim bilir hangi sözcüklerle ifade etmeye çalışacağım. Belki de başaramam ama yinede deneme çalışacağım Bayan Z (Psikoloğum)

    Her zaman ki günlerdendi. Değişik olan tek şey, o gün - pek yalnız gezmesemde (-ki sevmiyorum) - arkadaş olarak, kitabı seçmiştim, belki de yüksek bir yerde sakin ve sessiz olacağından, keyfini süreceğim bir kaç yapraklık aşk kitabı olan, "Selahattin Ali'nin - "Kürk Mantolo Madonna'sını" almış, seyir terası olarak hissettiğim, yüksek bir mevkiye çıktım. Her bir kaç metrede bir yükseğe çıktığımda, kulaklarım uğulduyordu. Avuçlarıma sevgilimi almış, Bursa'nin; tenha olan en mahrem, bir kadın zerafetinde ki, şu gizemli bir kıtaya varmak için can çekişiyordum. Ama en güzelini söyliyeyim ben size: kuşların sesi; arabaların yok olduğu bir dünyada, insanların bile (kötü gözlü insanlar, kötü ruhlu yaratıklar mı demeliyim bilemiyorum) sesi yoktu. Diğer canlilar doğaya oldukça merhametliydiler...

    Biraz daha yürüdüm ve şehir ayaklarımın altındaydı Doktor Hanım. Ve ilk defa şehrin batı yakasını (minik evleri) hayranlıkla izledim. sinir bozucu binalar olmasına rağmen, o gün onları kabul etme tevazusu gösterecek gibiydim, neredeyse. Belki benden uzaklar diye, bilemiyorum. Yıldızlar da böylemiydi acaba, uzak oldukları için güzeller, aynı uzakta parlayan sekiz-on katlı binaların, bir binanın yüzeyindd ahenkle dans eder gibi, capcanlı. Oysa ki, yakından hiç böyle değiller.

    Yanıma içecek olarak, evde hazırlamış olduğum elma-kivi-nar karışımından olan , (asitli, hazır içeceklere karşı, bağışıklığım düşük -bebeklikten kalıtsal- olduğundan doğan...) içeceğimden bir yudum aldım, gözlerimi kapadım ve burun deliklerimi: en iyi koku alan fillerin yerine koyarak; çam ağaçlarının kasvetli bilindik kokusunu ciğerlerime çekerken, bütün oksijeni içime hapsettim. Buraya kadar bütün düzenek harikaydı. Hatta kulaklarımı, bile yarasa gibi dikerek, -yarasadan tiksinmezsiniz umarım- daldaki kuşun sesinden; yerde yürüyen, tırtıla kadar, neredeyse bütün sesleri duyuyor gibi geldi ve kendimi fazlasıyla kaptırarak: kendimi dünyanın ilk yaradıldığı zamanda zannettim, abarttığımı sonradan fark etmem ağır olacak...

    "Peki ne oldu da bu gün kabuslarla uyanıyorum ? Bunu bilmek isteyeceksiniz, en başından da anlattığım gibi" kafamı çevirip Bursa'nın Doğuya bakan merkezinde (o an ki konumumda) bir an, insanlara saplanılmış kocaman beton bloklar gördüm. Sonra o metrelerce yüksek binalardan (yirmi- yirmi beş'er kat) kalbime saplanmak üzere hayal mı ettim, yoksa birisi o binaları, ince demir kazık halinde getirmiş ve defalarcasını göğsümün; sağına, soluna: bir insana yapabilecek en ağır işkencelerle nasıl sap, sapla, sap-la-dıklarını...

    《Hayır, ben sizi sevmiyorum, sevemem... bırakın beni, bırakın... Yeşilim Bursa'ya yaptıklarınızı ruhuma işleyemeyeceksiniz... -Yüzüme tokat atıldığını hissediyor ama, kimin yaptığını nerede olduğumu bilmeksizin- - Ne olur bırakın, (gözyaşlarımdan alev dökülüyor gibiydi -hissediyordum-) sert bir koku, sonra su.. evet su... bırakın ne olursunuz... ben beton yürekli olamam.. Asla, asla... asla!

    "Bayım iyimisiniz?" diye seslenen Bayan Z.'ye baktığımda, yüzü tabiri doğru olacaksa eğer, kireç gibiydi. Bense yerde uzanmıştım; Ayakkabımın biri ayağımda yoktu, ayak tabanım betona değiyor, soğukluğu hissedebiliyordum. O an: kafamı kaldırmaya çalıştım, başımda hafif pamuksu bir palto yada yastığımsı bir şey hissettim. Dirseğimde de sızı vardi, başımda ufak bir hafif kesik (başımı Doktor Z.'nin masasına çarmış olmalıyım) vardı, ve hafif bir kanama, kaşlarıma ve saçlarıma dağıldığını ve sıcaklığını tenimde hissediyordum.

    İlk defa görmüş ya da daha doğrusu fark ettiğim buz mavisi kıvamında ki gözlerinin, korkuyla nasıl baktıklarına yakından şahit olmuştum, böylelikle; dalgalı kumral saçları, yüzüme değdikçe, sanki bir saat önce yüzümden önce ; su dokunmuş, benim kullandığım şampuanın kokusu ona geçmiş sanmam, -o anki aptallığım- baygınlıktan kaynaklanmış olmalı.

    Koltuk altımdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. Baygınlık geçirmiş olmalıydım veya daha net söz etmek gerekirse, ağır bir transa girmiş olmalıydım. Bayan Z. : çok korkuttuğunu söylemesi, durumun vahametini açıklıyor olmalıydı. Ciddi bir tedirginliğim vardı; kortum: böylesi bir olayı ilk defa yaşıyordum...

    İlk Seansımız bittiğinden dolayı, (ajerjilerimin dogrultusunda) süreyi tekrarlayan Bayan Z. haftaya ikinci bir randevu verdi. Saat saat 09.10 reçetemi alıp oradan ayrıldım. Kapıyı kapatmadan evvel yüzüm Bayan Z.'ye tebessümle minnettar bir edayla, selamlarken, yüzü halen kireç gibiydi.

    Eczaneye girdim ve receteyi beyaz örnüklü teknisyene uzattım. Klo... (Rivoltril) gün de bir tane, uyumadan iki saat evvel alınacak, Elitrex 10 mg.. uykudan yarım saat önce alınacak...

    ~ ~ ~

    Bir hafta sonra...

    Eski binaların görünümü veyahutta şekli elbette ki, bende kabul ediyorum. Hiç hoş bir görüntü değildi. (Bugün New York veyahutta Tokyo'ya [metropol şehirlere]baktığımız zaman) bizim bugün, dün ki şehirlerde yaşamayı elbetteki istemeyiz (geride kalmışlık). Ama bir şehri yaparken, o şehri yıkmak söz konusu olunca. Büyük binalar büyük yıkımlar doğurur (düzensizlik) söz konusuysa...


    Bugün İstanbul gibi; namı, ismi, konumu sansasyomel; fakat, yerleşimi yerlere düşmüş, dip bir şehirden söz ediyoruz (dünyanın en göz alıcı şehri olabilirdi). Düzensiz ve yeraltı düzeneyi en baside indirgenerek yapılan bu şehrin, viraneden başka bir şey andırmadığı gibi, Bursa'da da hiç bir fark göremiyorum, Bayan Z.. Belki de beklentilerim çok ülkemden, ya da hakkım olanı istiyorum.

    Bugün, bu sehirden benim beklentim. Yüksek binalardan (en azından merkez) ziyade, Bursa'nın anıldığı, "Yeşil Bursa" karakteristik özelliği bozulmayacak statüde bir düzenleme yapılması gerekirdi diye düşünüyorum.

    Düşüncesine Bayan Z., Kent Meydanından çarşıya yürüyerek çıkarken, sağınızda ve de solunuzda, yeni yerleşime; dekoratif mimari, sanatsal dokunuşlarla, belki de en fazla üçer kat görselliklerle yeni yüzyıla ayak uydurulabilecek bakış açısıyla, yeni yükselen, küçük devler inşa ederek, göze ve de gönle hitap edilemezmiydi? Bugün baktığımız zaman; sekizyüz yıllık köy olan, Bursa'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Cumalıkızık Köyü'nün, (Unesco Listesinde) bugün ki turistik hacmi çığ gibi büyüyor. Neredeyse, bir milyondan (tahmini -yerli/yabancı) fazla ziyareçi ağırlıyor. Sizce insanlar (köylü) güler yüzlü oldukları için mi ? Veya iyi bir gözleme sundukları için mi geliyor..?

    Biz eski güzellikleri yeni çirkinliklerle kaybetmeye devam edersek; yarına, temiz nefes almak için, Amerika'nın küzeyinde ki; Amazon yağmur bölgesinde, saçaklı bir evi hayal ederek, oksijen tüpü ile gezerek(!) hayatımızı idame ettireceğiz gibime geliyor..

    Sizce de öyle değil mi Doktor Hanım? Başınızı pencerenize çevirip, Uludağ'ın şu beyaza bürünmüş, koyu yeşil yapraklarıyla inatla: "ben burada halen size nefes verirken, siz beni yok etme çabasındasınız!" dediğini duyabiliyor musunuz ?

    Pencereniz şuan güneye değilde, kuzey'e baksaydı, bugün ne görecektiniz, bana söyleye bilirmisiniz? Sadece beton! Çok şanslısınız, harika bir manzaranız var ve yapmacıklıktan uzak, doğal...

    "Bayan Z., yutkunmanızı içtenlikle size hak veriyorum. Lütfen kendinize bir bardak su alın... lütfen!"

    Gördüğünüz gibi... bana vermiş olduğunuz ilaçların hiç bir tesiri olmadı. Bir hafta da (en az altı ay kullanılması gerekiyor...) daha sonra olabileceğinide zannetmiyorum. Bana bu ilaçları reva gören insanlara acıyorum. Bugün bu ilaçları ben hergün, düzenli olarak yudumlarken, doğayı büyük bir lüks hayata tercih eden insanların; çocuklarının veyahutta torunlarının, bu zehiri -zamanı geldiğinde -(görsel zehir de dahil) kendilerini nasıl iyileştirecekler, çok merak ediyorum. Umarım fazla zaman geçmeden onlarda fark eder. Sizce; denize atılan iki pet şişe ile beton yığınakların farkı nedir ? Değil ağaç çimenler bile sayılı adette(!)

    Burj Kulesinim, yüz yirmi ikinci katında her hafta restorantta yemek yerseniz, zevk alırmısınız ? Lakin ben her hafta Pirinç Han veya Koza Han'da bir bardak çaya değişemeyecek bir zaafım var. Verdiği dinginliği, bana sunmuş olduğu tarihin kokusu, rengi, dokusu; bana tüm haftanın yorgunluğunu atmamda da büyük bir rol aldığını dile getirmek isterim. Belki yanlış düşünüyor da olabilirim. Kişiye göre mekan ve bakış açısı değişebilir ama, benim hissettiğim duygular bundan ibaret.

    Bursa gibi özelz kadınsı bir şehir de, tarih doğurmaya müsade edemeyen ebelerin, çocuğu anne karnında ölüme terk edebilecek daha kaç katil vardır ? Daha önceden söylemiş olduğum gibi, "bir insanı öldüren katil dahi, daha masumdur."

    Bu hafta bana daha fazla zaman ayırmak istemenizi anlıyorum. Bunun için programınızın annenizin rahatsızlanmasından dolayı değiştiği için "üzgün" olunacak bir durum söz konusu olamaz, anneniz her şeyin başında gelmelidir. Umarım yakın bir zamanda, eski sağlıklı günlerine dönmesini dilerim.

    (Haftaya çarşama 13.10) ilaçlara aynı şekilde düzenli devam...

    ~ ~ ~
    Bir hafta sonra...

    Bu hafta neler yaptım anlatayım; Malümunuz havalar soğuk olduğu için, (kar da var(!) ) pek dışarı çıktığım söylenemez. Pazar sabahı arkadaşlarla sözleştik ve sadece o günü dışarıda geçirme kararı aldım. Tenim soğukta durabilecek doku da değil; Uludağ'a çıkmam da pazartesiyi hastane de geçirmeme sebep oldu. Daha önceden arabalarla Uludağ'a çıkarken, değişiklik olsun diye; teleferiğe (yenilendi) uzun zamandan beridir binmemiştim.

    Dört arkadaş; araba ile Teleferik Meydan'ına kadar devam edip, aracı bir otopark'a park ettik; ve teleferiğe doğru yolumuzu aldık. Gayet keyifliydim... -haplardan sanırım- Teleferikte biraz sıra vardı bekledik. "Bukart" kartımda da para vardı ama, ne kadar olduğunu hatırlamıyorum. Sıra bize geldiğinde kartı okuttum ama yetersiz bakiye görünce, bende yetkiliye kartı yeniletip, iniş/çıkış istedim, doldurdu, "ne kadar" dedim "seksen" yanıtını alınca, dona kaldım.

    Eğildim ve görevliye "belediyemizin hizmet aldığı bedel" bu mu dedim ? Elini sağa/sola açarak, kafa ve kaş hareketleri ile de 'ne yapayım kardeşim ben görevliyim' manidar ifadesi ile bir şey diyemedi. Haklıydı da... adam ne yapabilirdi ki...

    Düşünüyorum da; evli bir adam olsam, on sekiz- yirmi yaşlarında, çocuklarım olsaydı, bir kaç yiyecek/içecek ile birlikte dört yüz Türk Lirası ile günü bitirirdim. Ve aldığımız asgari ücretle, ne kadar kolay olurdu... kira ödemeye mahkum olan insanlar? Bazen fazla takıyorum...

    Ne kadar acı; değil mi Doktor Hanım? Bir baba düşünün, ailesini ömründe bir defa karlar içerisinde veya yaz'ın ne fark eder. Piknik yapacak olsalar üç yüz- dört yüz lira bulacakta, bunu da yapmadık demeyecekler. Hizmet nedir sizce? Bana göre: cüzi bir fiyat karşılığı insanların kullanımına sunulan alan, bölge, nesne, cisim...

    Ben bir şeyin asalaklar gibi bedavaya, kârsız işlenmesine/işletilmesine de karşıyım. Ama sömürmek söz konusu ise. Bu konuda ki hassasiyetimin kelimelerle hiç bir telafisi yok. En azından sizin yanınızda argo bir kelime kullanmayı tercih etmem ama. Bilet sırasından ayrılıp, teleferiğe doğru döndüğümde, ağzımdan çıkan küfürlerin haddi hesabı yoktu. Bu konuda beni maruz göreceğinizi umuyorum...

    Tabi söz konusu olan bir de; sokaklar da caddeler de insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çeşmeler vardı. Bazen bir sokağım başında ve sonunda olmak üzere, fazlasıyla ziyaretçilerine de, ev sahiplerine de ikramda bulunan bu sehrin; çeşmeleri azalmış. Bir de düşüncesiz insanların, çeşme başlarında suları kova kova doldurmaları? İşte ben böyle görüntüleri kabul edemiyorum. Bir köpek çeşmenin arkından akan suya eğilip, gelen sudan faydalanıyor da, buna minnet duyuyor.

    İnsanlar bir avuç suyu, nasıl olsa bedava! Diyerek damacanlarla evlerine taşımanın ne kadar karakterize edilebilirim bilmiyorum. Yüzünü yıkayıp, elinde ki pet-şişeyi doldurup, yol arasında içmek gayet insani bir davranış, bu zaten doğal bir yaşam.

    Bazen biz insanların, bir şeyleri fazlasıyla hak ettiğimize de inanıyorum ama, alt katagoriden üst sınıfa kadar yer bir/biz insanların ihtiyacı olan, biraz ince duygularla düşünebilmek, bir müslümana yakışır asaletle hareket etmek, ne kadar kıymetli ve yüce bir "değer," olmalı değil mi Bayan Z.? Sonra da avrupanın temiz düzenli ülkelerine, özenle bakıyoruz. Hasret olduğumuz yaşantıyı; kendi ellerimizle çirkinleştirip, pisletiyor ve de, o pisliğin içinde gözlerimizi kapatarak, hayatımızı devam ettiriyoruz.


    ~ ~

    İlaçlar elbette ki benim ruhsal sıkıntıma ne kadar fayda sağladı ise de, böbrek ve ciğerlerime de o kadar hasar verdi diyebilirim. İki yıl sonra aklıma receteyi okumak eğilimi nereden geldi bilmiyorum ama, okumasaydım en azından moralim bozulmazdı. İlerleyen zamanlarda ruhsal çöküntümü kurtardığım ilaçlardan, ciğerlerimi kurtaracak herhangi bir ilaç olduğunu zannetmiyorum.

    "Tahrip olan bir şehirde, insan bedeni sağlam durmaz."

    "Ruh'u çökmüş şehirde; tebessüm ölür: nefes ölür, aşk ölür de, insanlıkta ölür."

    - -
    Dipnot:
    İsterdim ki sayın okurlar: Bursa, tarihi ile harmanlanmış yeni bir şehir ile ayaklansın. Lakin bırakın projesiz planlamayı, yapılan/an projelerle, değil ki Bursa, bir çok şehir ölmeye bir adım daha hazır...

    Şunu da dile getirmek isterim; Şehrin sülietini bozmayacaksa, "gökdelen/ler" olmalı, buna karşı olmadım hiçbir zaman. Toprağı giydiren çimenlere; sümbüller de : kaktüsler bile renk katar.
  • 544 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Altı yıl önce okumuş olduğum bu kitabı ne kadar çok sevdiğimi ve sahip olmak istediğimi bilen iki kadirşinas dostum bana Çalıkuşu'nu hediye ettiler..Daha önce çekilmiş iki dizisini izledim(Aydan Şener ve Fahriye Evcen başrollü). Kitabı okurken Aydan Şener'in Feride karakterini canlandırdığı filmin daha kısa sürmesine rağmen kitabı daha iyi yansıttığını farkettim. Yeri gelmişken söylemiş olalım.
    Reşat Nuri Güntekin'in oluşturmuş olduğu Feride karakterinde kitabın birçok kısmında kendimi bulduğumu, birtakım hassasiyetlerimizin ve gönül azaplarımızın bir olduğunu hissetmiş olmam da benim hüsn-ü zannım galiba..Bu karakteri öylesine yakın hissediyorum ki, sanki hayatta varmışçasına kıymet biçiyorum kendi nezdimde..
    Güntekin bir erkek olarak güçlü ve fedakâr bir kadın olan Feride'yi o kadar başarılı bir şekilde yansıtmış ki, onun hâlet-i ruhiyesi üzerinde öyle başarılı psikolojik tasvirler ve tahliller icra etmiş ki, yer yer; acaba bunları yazan bir kadın mı diye düşünmüyor değildim..
    Gelecekte Allah'ın izniyle Anadolu köylerinde öğretmenlik yapacağım için midir bilmem Feride'yi bunca örnek alışım, fakat bana iyi bir hayat dersi verdi.. Kitaptan öncü bir alıntıyı paylaşmak isterim münasipse:

    "Saçlarım ağarıncaya kadar başkalarının çocuklarına onların saadetlerine kendimi vakfetmek artık beni korkutmuyor. İki sene evvel, bir sonbahar akşamı, gönlümün içinde öldürülen küçüklerin boş yerini, başkalarının çocuklarına verdim." (Syf.422)

    Ben de hayatın, zorluklarına rağmen insana büyük bir olgunluk verdiğini kavrayabilmiş bir fakirsem eğer bunu hayatıma dipnot düştüm.
    Ayrıca vuslat, hasret, ayrılık gibi kavramların bolca hayatında bulunduğu bir insan olarak dikkatimi celbeden bir alıntıyı daha paylaşmak istiyorum:

    İnsan yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanmış; ayrılık vakti bu bağlar gerilmeye kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması bir ayda sizi uyandırırmış.. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış! Syf.207

    Şimdiden incelememi okuyan herkese çok teşekkür eder, kitabı naçizane şiddetle tavsiye ederim..Hayırlı akşamlar :)
  • 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • Başa döneyim. Ziyauddin Serdar’ın ve başka bir çok yazarın yazdıklarıyla tanıştığım günlere.

    Beni idare edecek kadar İngilizce öğrenmişim, ne bulursam okuyorum.

    Neyi bulabiliyorum o yıllarda?

    Zafer Çarşısı’ndaki eski kitapçılarda İngilizce romanlar. Time, Newsweek gibi haftalık dergiler.

    Kelim Sıddıki’nin çıkardığı Crescent... Galiba 15 günde bir çıkıyordu.

    Daha sonraları Inquiry. Aylıktı. Daha derinlikli makaleler oluyordu Inquiriy’de.

    Zaman Gazetesi’nin ilk kuruluşunda Dış Haberler Servisi’nde çalışmaya başladıktan sonra elimin altındaki kaynaklar çoğaldı.

    Bu saydıklarıma ilaveten haftalık Arabia dergisi, Sıddıki’nin kurduğu Muslimedia’nın aylık bültenleri, Impact, el-Hilal gibi mevkuteler elime geçmeye başladı.

    Düşünüyorum da... Şimdi iletişimin tavan yaptığı bir zamana geldik, fakat 80’lerdeki İngilizce kaynak çeşitliliğine sahip değiliz.

    Her yere ulaşabiliyoruz ama, niye ulaşıyoruz kim bilir!

    O sıralar dikkatimi en çok çekenler, Perviz Manzur, Kelim Sıddıki, Meryl Wyn Davies, Ziyauddin Serdar, Munevver Ahmed Enis, Abdulvahhab el-Efendi gibi yazarlar.

    İçlerinde benim favorim Perviz Manzur’du.

    Cenneti Arayan Adam’dan sonra fikrim değişmedi. Fakat Meryl Wyn Davies’e yeterince alaka göstermediğim kanaatine vardım.

    Meryl Wyn Davies harikaymış.

    Yine bu kitabı okurken, Muslim Istitute’ün ve Inquiry’nin kuruluşlarıyla ilgili de aydınlanmış, Kelim Sıddıki’nin bilmediğim bazı yönlerini öğrenmiş oldum.

    Bu arkadaşlar Suudi Arabistan’daki bazı hayırseverlerden daha sonra da İran’dan fonlar temin ederek bu işleri yapmışlar.

    İyi mi olmuş, kötü mü olmuş fon temin etmeleri?

    Görünür sonuçları iyi gibi. Dergiler, bültenler, kitaplar çıktı, okuduk.

    Fakat arkasındaki ilişkiler her zaman temiz midir?

    Bunu tespit etmek zor.

    Gel de Serdar’ın kitabı adlandırırken kullandığı ‘septik’ (sceptical) kelimesine müracaat etme şimdi!

    Ne yazık ki böyle ilişkiler şüphe uyandırıyor.

    Kitabın orijinal adını yazmıştım. Desperately Seeking Paradise: Journeys of A Sceptical Muslim.

    Türkçe çevirisinde ‘Cenneti Arayan Adam, Septik Bir Müslümanın Yolculuğu’ kitap ismi olarak tercih edilmiş.

    Orijinalinin tam çevirisi değil. Olmak zorunda da değil.

    Bence tercih ettikleri isim Türkiye’deki okuyucunun hassasiyetine daha çok hitap ediyor.

    Şöyle de denilebilirdi.

    ‘Umarsızca Cenneti Aramak, Şüpheci bir Müslümanın Seyahatleri.’

    Nedir umarsızca veya ümitsizce cenneti aramak?

    Bu cümle, -kitabı okurken görüyorsunuz- açtığı her kapıda hayal kırıklığına uğramayı ima ediyor.

    Şüpheci bir Müslüman nasıl oluyor?

    İmanından mı şüphe ediyor Serdar? Hayır.

    ‘Şüpheci’yi bu bağlamda başlıkta çabucak izah etmek zor.

    Kitabı okuyunca, cenneti bulduklarından emin olan bir çok kişinin, grubun, cemaatin kendilerinden emin olmalarıyla ilgili bir ‘şüphe’den söz edildiği anlaşılıyor.

    Muhtemelen her şeyden emin, kafalarında cevapsız tek bir soru bile olmayan insanların bulduğu şeyin Cennet olduğundan şüphe ediyor.

    Belki editör veya mütercim ‘şüpheci’ kelimesinin okur üzerindeki ilk etkisinden kaçınmak istemiştir.

    Bir kitabı başka bir dilde yayımlarken... Bir tiyatro eserini başka bir ülkede, başka bir dilde sahnelerken, bir sinema filmini keza başka bir dilde vizyona sokarken... Eserin ruhuyla çelişmeden yeniden adlandırabilirsiniz.

    (Bu arada bir okurumuz ‘poor copy’ kelimesini ‘yoksul’ olarak değil ‘kötü kopya’ olarak çevrilmesini önermiş. Elbette olur. İlk akla gelen odur. Yazarın muradını anlamak daha önemlidir ama, bana şu anda tercihim sorulsa “Gerçek Cennetin Sefil Kopyaları” derim.)

    Şimdi biz yolculuğumuza dönelim.

    Hatırlar mısınız, eskiden, Pakistan’dan Tebliğ Cemaati’nden bazı insanlar gelirdi, şehirlere, kasabalara.

    Onlara katılır, bir Müslümanın 24 saatinin nasıl olması gerektiğini tecrübe ederdiniz.

    Bana hiç rastlamadı ama hikayesini çok dinledim.

    Mükemmeldi bütün hikayeler.

    Ve tebliğci kardeşlerimizin tavsiye ettiği şekilde yaşayınca dünyanın bütün sorunları çözülüyordu.

    Hikayeleri dinlerken acaba bu şekilde Pakistan’da veya başka yerde hangi sorun çözülmüş diye düşünürdüm.

    Ziyauddin Serdar’ın yolculuğu işte bu cemaatle başlıyor.

    Devam ederiz inşallah.
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    İsmet the Special en sevdiğim şairdi, en sevdiğim şair nitelemesi yaptığım zamanlarda. Sevgilim Hayat da ezberlediğim tek şiirdi, kendi isteğimle tabi ki. Çünkü ilk gençlik karabasanlarına cuk oturan bir şiir. Hem imgeci, sonsuz hayalci hem de kavgacı, sonsuz iradeci. Zor bulunur işler bunlar. İlk şiirlerindeki kara cinsellik, gizil ama azgın erotizm de eklenince daha ne olsun. Burada zamanında muhafazakar bir kaşar, Cemal Süreya'ya şiirindeki erotizmden hareketle kadın düşmanı vs demişti. Bu kitabı okudu mu acaba? Ki Cemal Süreya'daki çok çocuksu bir erotizmdir bence. Buradaki daha kara, kudurgan ve içe dönük. Ama modifiye edilmiş olduğu için çoğunun fark edebileceğini bile sanmıyorum.
    Bu kitabı çok defa okumuşumdur, yine de sıkışınca bakarım. Tabi ki non muslim kısmına. Dönüşten sonrakiler farklı duyarlılıkların şiirleri, şiir bile denir mi tartışılır çünkü bir içsel hesap, bir çeşit izah çabası var orada, sevmiyorum. Akmayan durgun bir şey, her neyse.

    12 Mart'ın dönemin solcularını ne denli etkilediği biraz arkaik bir konu. Çünkü 12 Eylül her şeyi ezip geçtiği gibi 12 Mart etkisini de unutturdu ya da önemsizleştirdi. Halbuki oradaki hayal kırıklığı çok daha büyük. Çünkü 12 Eylül'ün aksine orada beklenen darbe değildi, yani teknik olarak darbe ama faşist değil. Bir de 12 Eylül öncesi gibi kitleselleşmiş değildi sol, görece aydın ve universite gençliği çeperindeydi. Böyle ortamlarda o şiddetli basınç çok etki yaratır, çok can yakar. Ki öyle oldu. Yalçın Küçük'ün dediği gibi ''devrim olacağını düşündüler o coşkuyla ileri atıldılar, olmayacağını görünce ilk darbede bu sefer bir zaman yanyana olduklarına saldırmaya başladılar''. 'Azap teorisi' yani. Special için tam olarak böyle söylenemez tabi, o eski solcu olarak istihdam edilmedi, o farklı bir yolun mücahidi oldu. Yani subjektif değil, objektif bir ihanet. İlerleyen çarkın bizzat kendisine ihanet. Special'ın dönüşümünü salt koşullarla açıklamıyorum tabi ki, şüphesiz onun da kendince izahı vardır, tabi kendince.

    Ataol Behramoğlu'nun 1975'te Militan Dergisi'ne yazdığı uzunca bir İsmet Özel analizi var, o okunabilir. Şiirler üzerinden değişiminin izini sürdüğü iyi bir yazı. Çok eski bir arkadaşı olduğu için de ileri sürdükleri çoğu kez ikna edici olabiliyor.
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...