• Lady Chatterley'in Sevgilisi kitabını Can Yayinlarindan Akşit Göktürk çevirisiyle E-pub formatında okudum. Yeni baski ve cevirisinde Lady Chatterley'in Aşığı adının kullanılması daha uygun görülmüş sanırım. "Sevgili" ibaresi "Aşığı" ibaresinden daha masum kalıyor muhakkak... Ama kitap okadar da masum gelmedi yazıldığı döneme...
    Kitap 1928'den 1960'a kadar İngiltere vd Amerikada yasaklanmış. Victoria dönemi etksinin sürdüğü ahlâk anlayışına, sınıfsal farklılıkların sebep olduğu zorluklara, eziyetlere bir baş kaldırı var kitapta.
    Kadını evde oturan kocasına hizmet eden, çocuk doğurmaktan ibaret sayan cinsel açıdan hiçbir tutkuyu yaşamasına izin vermeyen bir anlayışı delip geçen bir kadın profili sergileniyor kitapta...
    Bunda ne var diyebilirsiniz tabii ki...
    "Yasak Aşk"
    Yasak mı tam olarak bilemedim aslında... , Karisinin sirf cocuk sahibi olmasi icin baskalariyla birlikte olmasina izin veren belden asagisi sakat bir koca ve kizinin aldatmasina izin veren bir baba var... Kadın dayanismasi mi desem ne desem bilemedigim bir kiz kardes ve hasta bakici bir kadinin durumu olağan karşilamasi var bir de... Tek sorun, her seyi kaosa ceviren sadece Lady Chatterleyin aşığının bir koru bekcisi olması.... Cunku alkıs almasi icin kendi siniflarindan biri olmaliydi... Lord olmaliydi Sör olmaliydi vs... Victoria dönemine inat düşüncelerde bir soysuzlaşma mevcut. Kimsenin kabul edemeyeceği düşünceler...

    Anneligi tatmak isterken kendini ask dolu tutku dolu bir heyecanda bulan Connie (Lady Chatterleyn) ile "yaşamın özünü bir kadınla gerçek bir ilişki" olarak gören Oliver Mellors 'un gayri ahlaki iliskisini okuyoruz kitapta.
    Öyle satırlar var ki, birçok kadının düşünmekten bile korktuğu... Ve öyle satırlar var ki bir erkegin bilmek istemeyeceginiz düşünce ve tutkulari...
    Yazarın, özellikle bir kadin gözünden dunyaya bakisini ve kadina dair ruh cözümlemerini cok basirili buldum.
    Cinselligi hayatin merkezine alan ve yücelten ifadeler cok sık yer aliyor kitapta...Kitabin ortalarindan sonra bu mevzunun detaylı olarak anlatilmasi ve karakterlerin düsünce tarzlari sıktı biraz...
    .... ....
    " İnsanlar da doğal çevre gibi bitkin, biçimsiz, bıkkın, arkadaşlıktan uzaktı."
    ....
    "Hayır evreni zehirleyen insandır."

    Cinsellik dısında kitaba hakim olan diger bir konu da Sanayi Devrimi idi...
    D.H. Lawrence okudugum hemen her kitabinda sanayilesmeye değinir. Ama bu kitapta daha yogun islenmis... Ingiltere icin sanayilesme zor bir surec olmus. Bacalardan cikan gri dumanlar, tarihi mekanlarin yikikip yerine tuglali binalarin yapimina kadar cevresel ve ekonomiksel degisim zamanin Ingilteresini oldukca etkilemis. Sinifsal farkliliklarin ortadan kalkmasini isteyen isciler, dunyaya sesini duyuran sosyalizm ve bolsevikligin ruzgarina kapilan genclik... ama yine de akli havada, devamli para harcayip eglenceden geri kalmayan genclik...

    Okuyanlar bilir Lawrence kendini mutlaka bir karakterde gizler...
    Sanayi devrimine, tarimda makinelesmeye gecise olan tepkisi , doganin tahrip edilmesine yönelik hassasiyeti , zatürre gibi bir hastaliga yakalanmasi, kâtiplik yapmasi gibi özelliklerle koru bekcisi Oliver Mellors karakterinde vücut buluyor Lawrence...

    Ve son olarak ...
    Lawrence yine kendine has bir sonla bitiriyor kitabi... Anında perdeyi kapatıyor.. Devami biz okurlarin hayal gucune birakiyor herhalde... Üslup olarak akici bir dili var kitaplarının... Kolay okunuyor ve mutlaka toplumsal sorunlara cesurca deginiyor. Kitabi, yazarı ve yasadıgı donemi ogrendikten sonra okumanizi tavsiye ederim. Yoksa bir önyargı oluşabilir yazar hakkında...
    Bu kitap kendi ulkesinde dışlansa da ilk olarak Floransa'da basılmıs olduğunu da belirtmeden gecmeyeyim. Ve Ingilterede yasak kalktiginda iki yüz bin kopya satmış...
    Velhasıl...
    Yazarin okudugum diger kitaplarina gore daha alt seviyede buldugum icin 7 puan verdim kitaba.. Bence yine de iyi bir puan..:)

    Bazı kitaplar, yıllar gecse de toplumda değisen bir şey olmadığını bagirir ya yuzumuze... Sanirim bu da onlardan biriydi...
    Iyi okumalar...
  • “BU BİR DENEME KİTABIDIR.”
    İncelemeye başlamadan önce bunu buraya yazarak, bu gerçeği kendime tekrar hatırlatmak istedim, çünkü cümlelerimi törpülemeliyim.

    Öncelikle dilinden bahsedeyim ne çok basit ne çok karmaşık. Oldukça soyut. Yazar kelimelerle bir resim çizmeye çalışmış, deneme yazmaya değil. Bu sebeple işler biraz karışmış.

    Üsluba gelince; balkon konuşması yapar gibi yazmış, karşısında binlerce insan varmış ve kendisi de çok çok önemli, yer yer gizli bazı şeyleri söyleyecekmiş, o kitleyi bir uykudan uyandıracakmış gibi konuşmuş. Ses tonu oldukça yüksek, fakat kitap 277 sayfa sürünce bu yüksek olan ses tonu insanın canını epey bir sıkıyor. İnişler çıkışlar yok, yani tek düze bir anlatıma sahip. Sı-kı-cı.

    Konuya gelince; kitap standart bir sistem eleştirisi kitabı. Herkesin okuyabileceği, öncesinde bilgi sahibi olunması gerekmeyen, “Al başla.” Kitabı.
    Totalitarizmin gündelik hayatımızı çepeçevre sardığını, bizi bazen mahkûm bazen de gönüllü köle kıldığını anlatmaya çalışıyor.
    Peki nedir totalitarizm? Ben size şöyle açıklayayım, çünkü yazar bu konuda açık ve net ifadelere yer vermemiştir. Totalitarizm temelde bir yönetim biçimidir.Tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen, diktatörlükvari yönetimdir.

    Vassaf’ın bu konuyu ele alış şekli ise; gündelik hayatımızdaki her ama her şeyin (!) totalitarizmin etkisinde olduğunu bizlere göstermektir. Fakat hızını alamayıp bazı “bilimsel” sınırları aşmıştır. “Bir şeyler söyleyeceğim, iddiamı doğrulayacağım.” Anlayışı uğruna uygunsuz cümleler kurmuş, yine uygunsuz örnekler vermiştir. Bunların tamamı “kategori hatası” olarak değerlendirilebilir.
    Örneğin; kitabın bir bölümünde “ev ve oda” konusu ele almıştır. Mekân kavramını, işlevinin gerekliliklerine göre düzenlendiği için eleştirmiştir.
    Bakınız: “Yirminci yüzyılın totaliter evleri, mekânı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar.”

    Kitabın genelinde de yaptığı şekliyle bir nostalji güzellemesi olarak, evlerin eskiden daha az odası olduğunu, bu durumun ev halkını birbirine bağladığını, daha sıcak ve samimi ortamlar oluşturduğunu vs. anlatmış.
    “Eskiden hemen hemen tüm evlerin, tavan arası, kiler ya da bodrum gibi “gizli” yerleri vardı. Pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala.”

    “Geleneksel İsveç mutfaklarında, anne ve çocuklar bulaşık yıkarken babanın rahatça piposunu tüttürmesi, sonra da şekerleme yapması için bir tahta sıra vardır. Burada önemli olan şekerleme yapan kişinin cinsiyeti değil, insanların bir arada bulunmasıdır. Yirminci yüzyılın kullanışlı mutfağında böyle bir sıraya yer yoktur.”

    Amma velakin avcı toplayıcılıktan günümüze kadar süren ve durmadan değişen bir “şey” var. Adına her ne dersek diyelim ister evrim diyelim ister gelişim diyelim ister uygarlık diyelim, fark etmez. İnsan canlısı uyum sağlama yeteneği sayesinde hayatta kalabilmiştir. Bu süre içerisinde ortaya koyduğu “şeylerin” çok büyük bir kısmını onun ihtiyaçları belirlemiştir.
    Nobert Elias “Uygarlık Süreci” adlı eserinde insan canlısının, nasıl olup da uygarlaştığını anlatır. Bilimsel bir eserdir, karşı koymak isteyenler kaynaklara başvurabilir. İnsan önce mağaraya yerleşmiş, sonra kendine ait tek odalı (mağaravari) bir yapı inşa etmiş, sonra onu odalara bölmüştür, çünkü nüfus artmış, ilişkiler değişmiş, ihtiyaçlar farklılaşmıştır. Yani diyebiliriz ki uygarlık, ihtiyaçlar çerçevesinde şekillenmiştir. Yani çok odalı evler kişileri birbirlerinden uzaklaştırmaktan ziyade; kişisel gelişimin sağlanması için kişisel alan oluşumuna, mahremiyete, saygıya zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda ensest probleminin “tek odalı evlerde yaşam” noktasına kadar indiğini göz ardı etmiş. Nostalji güzellemesi yapacağım derken bilime kafa tutmak da ayrı bir dava.

    Yazar her söyleminde sisteme, kurallara, genel düzene, normalleştirilen her bir duruma eleştiri getirir. Her şeyi eleştirmek ve akabinde reddetmek onu anarşist bir konuma sürükler. Hatta bazı noktalarda ince ince nihilizme dokunur kendisi. Fakat eleştirdiği her durumun hemen akabinde kendi fikirlerini, “olması gereken budur” şeklinde dikte etmesi onu önce nihilistlikten alıkoyar, sonra anarşistlikten. Ve hatta bunca “dikte söylemler” onu alır, eleştirdiği o “totalitarizmin” göbeğine oturtur. Eee ne oldu şimdi sevgili yazar? Ava giderken avlanmışsın sen.

    Aynı zamanda tüm bu eleştiriler karşısında sunduğu alternatifler o kadar ideal, o kadar mükemmel ki, insan doğasına aykırı. Bu eseri okurken aynı zamanda Asimov’dan birkaç kitap daha okuyordum. Asimov’un temel sancılarından biri insanın mükemmel olmayışına karşı, mükemmel robotlar yaratmaları ve günün birinde mükemmel robotların, insanların yerini almasıdır. Estetik, etik, ahlak, hukuk tartışılır bu çerçevede ve Asimov şunu söyler; insan mükemmel değildir, fakat hiçbir robot da insandan mükemmel değildir. Asimov bunu 3 farklı seri, onlarca öykü ve onlarca yıldan sonra söyler. Yani düşünür, düşünür, düşünür, yazar, çizer, kurar, sorar, cevaplar; ömrü böyle geçer. Ve sonunda bunu söyler.

    Yani insan, hataları olan, yanlışlar yapan, felaketlere yol açabilen, mükemmel olduğu iddia edilen varlıklara karşı biraz daha yavaş ilerleyen ve yavaş yaşayan bir canlıdır. Süreç içerisinde vardır ve ancak o şekilde var olabilir. Onu süreçten çıkarıp, varlığında hiçbir katkısının olmadığı bir sonuca sürüklemek onun doğasına aykırıdır. Kurallar, düzenler, amaçlar, bazen teslim almalar, bazen susmalar, kabullenmeler vs. bunlar insana dairdir. İnsan mükemmel olmadığı için, mükemmel bir düzende de yaşayamaz. Vassaf’ın sunduğu bütün o alternatifler, daha başından uygunsuzdur.

    Kitapta gözlemlediğim tüm tutarsızlıkların, çelişkilerin, eksik değerlendirmeler ve işe yaramaz alternatiflerin; kapsamlı bir analiz yapılamamasından kaynaklandığını düşünüyorum.
    Psikoloji bilimi insanı tek başına ele alır, onu inceler, anlamaya ve davranışlarını öngörmeye çalışır. Fakat insan her şeyden önce toplumsal bir canlıdır. Toplum içerisindeki insan ile, kendini toplumdan soyutlamış insan arasındaki fark bile oldukça büyükken; bir psikolog olan Vassaf’ın değerlendirme tarzının bu denli eksik, yanlış ve tutarsız oluşunun bundan kaynaklandığını sezinliyorum. Ele aldığı bütün bu konular, çok daha geniş bakabilmeyi gerektiriyor.

    Kitap, açılmış bir zihni çok da etkilemeyecektir fakat okuma serüveninin başında olan taze zihinler için tehlikelidir, çünkü bazı söylemler o kadar keskin ki; kurduğu cümlenin nereye gideceğini, ucunun nereye değeceğini "ya hiç düşünmemiş ya da düşünmüş ve bunu bilerek yapmış.” Hiç düşünmeden yazdığını ummak istiyorum, zira ikinci ihtimal çok çirkin.

    En basitinden kahramanlık konusunu ele aldığı “Kahramanlar totaliterdir” bölümünde şu cümlelere yer verir:
    “Kahramanlar, içimizdeki totalitarizmin karakteristik örnekleridir. Onlar aynı zamanda, totaliter yönetimler için de vazgeçilmezdirler.”
    “Kahramanlar insanın görüşünü sınırlar.”
    “Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.”

    Pekâlâ bu söylemlere bakarak şunları söyleyebiliriz; öncelikle sevgili yazar, kahraman nedir, kimdir, kime denir? Bu konuda anlaşmalıyız. Zira senin yaptığın bu tanımlamaların bizdeki karşılığı kahraman değildir; olsa olsa diktatör olur, tiran olur.
    Çünkü biz kahraman derken; baskıya, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve hainliğe karşı çıkan; “insanı” koruyan ve yaşatan, etik ve ahlaki değerlere sahip, geleceğe dokunan insanlardan bahsediyoruz. Mesela biz kahraman derken Atatürk’ten bahsediyoruz. Parçalanmış bir imparatorluğu ve yok olmanın eğişine gelmiş onlarca milleti, kendisini padişahın kulu olarak görmekten başka hiçbir şekilde tanımlayamayan on binlerce kişiyi bugüne taşıyan, zihinlerini açan, onları insan yerine koyan ve kendilerini de insan olarak görmelerini sağlayan bir insandan bahsediyoruz. Biz, görüşümüzü sınırlayana değil, açana kahraman diyoruz. Sevr ile değil “esir”, yok olmanın eşiğinden, “özgür” bir toplum olarak doğuşumuzu kahramanımız olan Atatürk’e borçluyuz.

    Vassaf’ın kahraman kavramına yaptığı tüm bu atıflar, tanımlamalar, özellikler aslında “tiran, diktatör” kavramının içini doldurur. Bence Vassaf kavram karmaşası yaşıyor.

    Bence Vassaf “deneme” türü altında, “sistem eleştirisi” etiketiyle gayet de kendi fikirlerini dikte ediyor. Bu, sistemi eleştirmek değildir. Bu anarşizm de değildir, nihilizm de değildir. Hatta bu yer yer at gözlükleriyle bakmaktır. Nostalji güzellemesi ile bir kitleyi elde tutmaya çalışmaktır. Bazı bir takım temel değerlere gelişi güzel bıçak sallamaktır.
    Kendime bir kez daha hatırlatıyorum, “BU BİR DENEME KİTABIDIR.”
    Yazar denemiştir, ama bende olmamıştır.

    Peki benim bu yaptığım nedir?
    İnceleme?
    Değil.
    Sağlıcakla, iyi okumalar.
  • Politika, esaretindeki binlerce insanı katletmiştir, din ise on binlercesini.

    Sean O'Casey
    Richard Dawkins
    Sayfa 227 - Kuzey Yayınevi