• Salt beğeni için yazmayan kimin ne kadar beğeni aldığıyla da uğraşmaz.

    Uğraşmamalı.

    Madem beğeni için yazmıyorsun; varsın o 300 beğeni alsın, sen 1 beğeni al; nedir yani mesele?

    ''Ben iyi yazıyorum; o kötü yazıyor... Benden çok beğenisi var; küstüm!''

    Bu mu yani?

    Bu aslında beğenilmek hastalığının ifadesi.

    Belki diğeri de beğenilmek için şunu bunu yapıyor; ama senin ne farkın kaldı?

    Yazma o zaman; yazma.

    Benim ne ''çok satan'' kitaplar ''çok sattığı'' için umrumda oldu; ne de pop kişiler ''çok beğenildikleri'' için.

    Sayılara takılmam ben.

    İyiyse; az kişi beğenmiş, çok kişi beğenmiş aldırmam.

    Kemmiyete değil, keyfiyete bakarım.

    Ve ben önce kendim için yazarım.

    Yazmak kendine yapılan bir yolculuktur çünkü.

    Sonra paylaşıyorsam bir kişi için paylaşırım.

    Bir kişi tepki veriyorsa; ne âlâ!

    Yazıyorum; çünkü yazmasam olmaz.

    Bu kadar.
  • Acıya o kadar aşinayız ki artık gözyaşları değil sözler akıyor. Yaşlılar içten dua ederken onları incelerim ve bir şey fark ettim; onların göz yaşları yoktur, ihtiyarların gözyaşları sözlerinden akar. 21.yy dışı genç içi yaşlı ne çok genci var. O kadar ağladık ve üzüldük ki akıtacak sözler kaldı bi tek.

    Bütün kitaplar ya empatinin ya da biyografinin ürünüdür. Kurguları, fantastik olanlar dışında hep hayatın içinden alıntılar, bu yüzdendir kalbe ve ruha kitap en iyi arkadaş.

    Kime sorsanız hayatımı yazsam roman olur derler. Roman olmanın önemini bilirler. En cahilinden tutun en bilgilisine herkes okumanın ve yazmanın bir çığlık olduğunu, bende varım, yaşıyorum ve yaşadıklarım bence çok zor, gücümü ayakta duyurmamı sağlayan bir çok şey var diye bir ifade şekli olarak romanı seçer.

    Anlatsak roman olur her birimizin hikayesi. Tıpkı parmak izleri gibi eşsiz hikâyelerimiz vardır, romanlaşacak hikayeler. Başlangıçta belki aynıdır bir başkasıyla hikayemiz orda şöyle bir söz duyulur "ama benim böyle bir farkım var, daha fazlasını yaşadım" der ve eşsiz hikayesini romanlastırır insan. Ama ile önceki benzerliği çürütmüş kendini ifadeye başlamıştır bile.

    Hikayeler de benzerlikten başlar yaşadıkça değişir. Tıpkı bir anne ve bebeğin arasindaki ilk bağ gibi. Ilk doğduğunda bebeğin topuk izi ve annenin parmak izi aynı olur. Zamanla bebekte erişkin olur ve işler değişir. Artık hayat, Allahtan rahime verilen ve ordan dünyaya sorunsuz gelen canıyla birey olarak yoluna devam eder.

    Waris de böyleydi. Annesine çok benziyordu. Zamanla coğrafyasının dayattığı acıları, inançları onu da buldu. Üstelik 3 yaşında bir bebekken. Bakın bebek diyorum kadın değil. Cinsiyet farkındalığı henüz başlamamış bir canlıyken, büyüklerin çokta iyi bildiği cinsiyet farklılığını yaşamaya aday bir bebek.


    Çoğu zaman midem bulandı, okuyamadim. Okurken yer değiştirdim durdum. Huzursuz oldum, şükür ettim, yeri geldi ağladım, tüylerim diken diken oldu. Sonra boşluğa daldı gözüm bunlar gerçek hala bunlarla karşılaşan binlerce bebek var, dünya hala bir bebeğin kız oluşuyla sessizliğe gömülüyor diye var olan dehşeti tekrar yaşadım.


    Dünyanın her yerinde farklı kültürler vardir ve bu farklar icinde ortak bir nokta kız çocuğu namustur algısıdır. Namus algısı kadından gecer. "Kırmızı Pazartesi" Gabriel Garcia Güney Amerika'nın kasabalarının birinde gecen namus cinayetini anlatırken, bir sözcükler dizi kurar "...bir sessizlik oldu, kız çocuğu doğdu sanki." Türkiye'den tutun Amerkaya böyle bir tabiri kadın yazısında ortak dile getirebiliyorsunuz. Dünyanın en eski tarihlerinden tutun günümüze her zaman kadın hakları ile ilgili tartışmalar ve çareler aranmıştır. Kıymetli ve çok zor bir şeydir kadın olmak. Toplum onu korumak istemiş ama neden. Hep erkeğe verilen kıymetin ürünü bu paravan değerler.

    Islamiyet öncesi kız çocuklarının diri diri gömülmesi geliyor aklıma. Bu düzeni değiştiren dinime şükür ediyorum. Şükür ederken aklıma her şeyini kızına danışan Peygamber (s.v.s) geliyor. Kızı Fatma (a.s) odaya girdiğinde ayağa kalkan bir Peygamber (s.v.s). Sonra erkek çocuk düşkünlükleri geliyor aklıma; Allah en sevdiği Peygamberimizin (s.v.s) soyunu kızından sürdürmüş. Tüm erkek çocukları ayaklanmadan göçüp gitti dünyadan. Apaçık kıymet verdi dinimiz. Kur'an-ı Kerim okunup anlaşılsa gerçek manasıyla yeryüzünde en kiymetli varlığa kadın dediğinin açık delilleri ile doludur. Cenneti o vaad edilen sonsuz güzelliği annelerin ayaklarına serecek kadar bir kıymet. Ve her uyarı ve korunma ayeti duygusallıktan, kırgınlıktan dolayı geldi. Kadın narindi ve onu ondan güçlü olan erkek korumalıydı. Böyle şükürlerin kaynağından bahsetmeden gecmek istemedim.

    Diğer yandan kültürlerin kızları sakınma ve koruma şekilleri farklıdır. Burda şunu diye biliriz;

    "Cografya kaderdir."

    Ibni Haldun

    Coğrafya kaderdir. Türkiye'de töre adına bir takım şeyler olur. Töre diyince akla kadın gelir, oysa töre toplum kurallarının yazısız sosyal hali olarak gecer. Kadın=Töre tabiri nerden çıktı. Tabi ki namus sadece kadındır algısından. Biz böyle kaderleri yasarken, yeryüzünde farklı adetlerle yine kadın olmaya dayatılan ağır bedeller var.

    Afrikada halen sürdürülen, hatta göç ettikleri batıda bile bu adetleri sürdüren insanlar var. "Kadın sünneti" Waris bunu büyük bir cesaretle dünyaya duyurdu. Hala bunun olmaması için savaş veriyor. Çeşitli çalışmaları var.

    Waris: Çöl çiçeği demek. Çölün ortasından acılarıyla yeşeren bir çiçek. Adının anlamı ile özdeşleşen kaderini antacak en guzel isme sahip olan Waris; adının anlamını kitaba veriyor. Güzelliği ile tüm dünyanın ilgisini ceken bir guzellik. Bir manken. Güçlü bir kadın, her şeye rağmen topraklarına bağlı ve sevgisini her fırsatta dile getiren bir vefa.

    Waris'e ne oldu?

    Waris 3 yaşındayken çöl ortasında sünnet edildi. Kadınlığı alındı. Allah onu kusursuz yaratmışken, yaratılan kul onda hata aradi ve onu sakat bıraktı. Bu olay esnasında binlerce kiz ölüyor. Sağ kalanlar ise çeşitli sağlık sorunları yaşıyorlar.

    Waris 12 yaşına gelince babası tarafından yaşlı bir adamin 4.cü karısı olarak 5 deve karşılığı satılıyor. Burda başına gelen korkunç olaya dur diyemeyen o küçük kız artık dur deyip, kaçıyor. Yazgısında büyük işler vardı çölü aşıp Amerikaya gelene kadar bir cok olay yaşıyor. En sonunda dünyanın merkezi olan bu yerde güzelliği ile keşfediliyor ve bu keşif ona coğrafyasındaki sessizlik sembolü kızların çığlığı olma imkanı veriyor.

    Tüm dünyaya ben sünnet edildim deyip, ilgiliyi coğrafyaya çekiyor. Ve artık cesur bir ses dimdik durup Tanrı'nın kusursuz yarattığında kusur aramayın diyor.


    Gercek bir hüznün hikayesi bu. Otobiyografik eserler okurken insan tuhaf oluyor. Kurgu yok ve direk gercekle başbaşasın üstelik bunu yaşayanın sözleri ile. Acaba yazarken nasıl ruhlara büründü? Şüphesiz can acıtıcı her sözü dışa akmasada içe akan yaşlarla dökmüştür.

    Farkındalıklar adına okunmalı! Okumak istemeyenler için filmide var izlenebilir. Rahatsız edicide olsa dünyadan gelen seslere kulak vermeliyiz. Bizi duymalarını isterken biz sağır olmaya kalkışmayalım.


    Keyifli okumalar!
  • - İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.
    Descartes
  • Kitap çok güzel. Başlarda sönük görünse dahi, devamını ve bırakmamanızı öneriyorum. Ortalara doğru olasılıksız tadı vermese de, kendi seyrinde şahane akıyor. Bu yazarın dili mükemmel.
  • Bir kitap için inceleme yapmayalı uzun zaman olmuş, bu yüzden bu enfes kitabı -kusuruma bakmayın- pek inceleyemeyeceğim ama biraz irdeleyeceğim.

    Arka kapağından öğrendiğim bilgi elimdeki kitabın Tezer Özlü'nün ilk romanı olduğuydu. Bu bilgi ışığında beklentimi düşürmüştüm. Yazarın hayatını okuduktan sonra gelen iç bulanıklıkla başladım kitabın ilk kısmı 'Ev'e. Bir kızın babasıyla ilgili anlatıklarını okuyacağım beklentisi oluşturan iki sayfadan sonra iş değişti. Özlü, diğer birçok yazarın kaleme almayacağı -belki de alamayacağı- çocukluk denilince akla gelen pamuk şekeri havasının dışına çıkarak cinselliğe değinmiş. Cinsellik dediysem de öpüşmeden bahsediyorum. Çocukluğun getirdiği utangaç bir öpüşme. Şaşırmadım desem yalan olur. Bu kadar sade bir dil ile lafı dolandırmadan anlatmak. Anlatmak istediğini kapalı cümlelere gizlemek yerine kafanda ne bir şey oluşturacak cümleler ile anlatmak. Daha birkaç sayfa okumama rağmen, Tezer Özlü'nün anlatımının içine dalmış bulundum. Aralarda geçen olayların ardından 'ölüm' düşüncesine geçtik, 7 sayfada 3 cümlenin altını çizmişim, hayli yüksek bir oran. Bir yandan elimden kalemi de bırakamıyorum. Cümleler öyle net ki bir sayfa boyunca cümlelerin altını çizesim geliyor. O an anlıyorum ki, geç kalmışım Tezer Özlü'yü okumaya.

    O anlattıkça bir yandan da utandım, belki de etrafımda böyle depresif çocuklar vardı, -halen de olabilir-. Ve ben onları anlamadım, anlamak istemedim, hep mutlu zannettim çocukları, hep iyi anne babaları var zannettim, herkesin onları anladıklarını, benim de anladığımı, çocukluğun soğuk geceleri olmadığını. En kötüsü de kendi çocukluğumda ki soğuk gecelerimi şimdi unuttuğumu fark ettim. İlk bölümün sonunda bir paragrafın sonunda 'gitmek,gitmek...isterim hep.' Spoiler olmasın diye yazmadım ama o paragraf boyunca yazdıklarını görüp ben de gitmek istedim.
    İkinci bölüm 'Okul ve Okul Yolu'nda farklı bir mekan, farklı bir yaşam var ama insanın ve insanlığın duydukları, duyguları aynı. Yine cesur bir kalem olduğunu; o, hepimiz ağaçta yetişmiş, duygularımız, hazlarımız, doğal isteklerimiz yokmuş gibi yaşayanların öcü gibi kaçtığı cinselliğe değinmekten kaçınmayacağını göstermiş Özlü. Toplum olayım derken makineleşen insanı da anlatmış, okul fabrikasının sistemini de. Benim okuduğum Yky'deki 34. baskı da 30. sayfa var, tüm sayfanın altını çizmek istedim, hiçbir cümlenin altını çizemedim, o sayfa kıymetli bir sayfaydı. "Yalnız geceler de biter." diyor, "Çocukluğun soğuk geceleri de." Hayalet Oğuz'a da selamlar.
    Üçüncü bölüm 'Leo Ferre'nin Konseri'nde gençliğe adı atıyoruz. Hareketli bir somut yaşam ile soyutluğun harman olduğu sayfaları bir çırpıda geçtim. Acı gerçekler de var, çok acı gerçekler de. Gerçekler var kısacası. Anlatmak isteyip cümle bulamadığım bir bölüm olsun bu da.
    Son bölüm 'Yeniden Akdeniz'de filmin gün batımı sonunu izledim, sakin ve etrafı gözetleyerek. Kliniklerin boğuk havasının ciğerde bıraktığı köhneliği atarcasına yazmış Özlü bu bölümü.

    Sonuç olarak güzel bir kitap okudum. Çoğu kişi için 10 puanlık olmayacaktır. Ancak herkesin uykusunu açan hatta uykusunu kaçıran kitaplar vardır. Ben de yarattığı etkiyi tam anlayamasam -uyandım mı uykum mu kaçtı, kestiremedim- beni çok etkiledi. İyi ki var oldun Tezer Özlü :)
  • Yalnızlığın çeşitlemesini akıtmış kaleminden. Hangisisin, hangisiydin, hangisi olacaksın...

    Yarı biyografi yarı kurgu ile harmanlayarak; hayatın acı, hüzünlü yüzünü gösteriyor. Eğitimin insan hayatındaki yerine dikkat cekerken, fazla bilginin yalnızlığı nasıl getirdiğini de işliyor. Fazla bilgi nasıl bir yalnızlık getirebilir tabi ki artık anlayanını bulma güçlüğü yaşayarak. Çoğu kitap okurun yaşadığı büyük dram olup artık tek güzin ablanın yazmak ve kitaplar olduğu bir hayatın kendisi oluyor.


    Avare bir hayata çekiyor önce. Şehrin sokaklarında; sokak dilini konuşuyor, işsizlik ve serserilikle tutkunun olmadığı, tekdüze günü kurtarma derdi olan olan bir Martin Eden ile dolaşıyorsunuz.

    Sevgi yok, para yok sadece yaşıyan bir canlı sıfatından ibaret. Sonra bir tesadüfle zengin bir aileyle tanışması akabinde evin kızına aşık olması. Klasik bir türk sineması sahnesi gibi görünsede değil. Klasik olamayacak kadar gercek işleniyor. Bir köşede Martin'i izliyorsunuz.

    Ruht ile tanışmak Martin'in hayatının dönüm noktası oluyor. Bozuk aksanı ve kendini ifade edememesi ki bunu Ruht gibi bir kıza karşı yaşaması onu müthiş bir utanca iter. Bunu aşmak isteyen Martin okumaya karar verir. Hiç durmadan okumak.

    Tutku oluyor Ruht onun için, öyle bir tutku ki zamanla kendini asıl tutkusuna itecek bir paravan tutku görevi görüyor Ruht.
    Tutkuları olmalı insanın. Hayatta bir amaca hizmet etmeden gelişmek mümkün değil. En guzel örneği Martin. Sadece bir denizci olan Martin bugune kadar okuma gereksinimi duymamıştı. Şimdi aşk ona kendini geliştirme tutkusunu vermişti. Okumalıydı Ruht gibi birini seviyorsa özverisi kendi olmalıydı.

    Çok okudu Martin. Günde bir haşlanmış patates yedi ama tutkusundan asla ödün vermedi. Okudukça değişti, okudukça bilgilendi aksanı değişti, fikirleri degisti, kendi değişti. Büyük bir değişimin vücut bulmuş haline dönüştü. Hafızası boş bir levhaymışta okuduğu her şeyi almaya musaitmis bunu doğrularcasına cok hızlı gelisti.

    Bilgisizdi bilgiyi aldı. Parasızdı para kazandı. Ne varlıkta ne yoklukta insanlığına asla zarar gelmedi. En önemlisi buydu. Mayası sağlamdı. Unutmuyordu yoklukta yanında olanları. Vefa nedir onu hissettirmiyor adeta yaşatıyor.

    Yalnızlık demistim. Anne babanın olmaması hayata ilk yalnızlıken, tek kızkardeşinin evinde kiracı olmakta yalnızlıktı. Kitaplar arkadaşı olduğunda Ruht yanındaydı yalnızlığı gideriyordu. Okudukça geliştikçe Ruht'ta onu anlamadı yine yalnızlaştı.

    Spoi değil bunlar. Kitabın konusunu heryerden bulur okursunuz. Asıl güzellik satırların dizilişinde... Her sözcükle arkadaş oluyorsunuz, Martin'leşiyorsunuz. Yol arkadaşı oluyorsunuz, hak veriyorsunuz, gururlanıyor, kırılıyor ve sonra kendiniz oluyor ne kadar tanıdıktı diyorsunuz. Ruha iyi gelen bir hikayesi var Marti'nin.

    Hüznün, mutluluk ve mutsuzluğun, tutkunun, aşkın, hayatın kendisinin romanı.

    Bilgisiz ve bilgili Martin ile neler oluyor? Neden Martin Eden'ler artıyor. Ve bu kadar Martin varsa neden hala yalnızız kitap severler? Neden?

    Keyifli okumalar!
  • Dünyadaki tüm kötülüklerle baş etmenin en iyi yolu iyi kitaplar okumak olduğunu öğrendim..

    Charles Dickens