• 164 syf.
    ·2 günde
    Kitapseverlik nedir? Kime denir? Nasıl olunur? cevaplarını bulacağınız çok güzel, samimi bir uzun hikaye Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı. Eserlerinin yarısını (şimdilik) okumuş biri olarak artık bir Mustafa Kutlu kitabı elime aldığımda neyle karşılaşacağımı çok iyi bilir oldum. En son yeni kitabını okumuştum ve bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım demiştim. Aynen öyle artık Kutlu'nun kitaplarının giriş kısmını okuduğumda devamını tahmin edebiliyorum en azından akışını. Bu can sıkıcı mı? Asla. Mustafa Kutlu'nun insana huzur veren okuyucuyla hasbihal ediyormuşçasına yazdığı kitapları her zaman ilgi çekicidir ve de okuyucularını tahmin eder. Ama bu kitap bir başka kitaptı. Şöyle söylüyeyim on altı kitabını okumuş biri olarak ben bu kitabı ilk dörde bilemedin ilk beşe koyarım. Öncelikle yazar bu kitabında farklı bir teknik kullanmış kendisini de kitabın içine katmış. Gazeteci yazar Mustafa Bey olarak bilhassa giriş bölümünde kendisini sıkça görüyoruz. Daha sonra sahneyi asıl sahibi olan Tahir Sami Bey'e bırakıyor. Ah Tahir Sami ahh. Okuyucuyu hüzünlendiren bir hikayesi var hem de baştan sona, özellikle de sonda. Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı Mustafa Kutlu'nun her zamanki yaptığı gibi taa dedesinin dedesinden falan başlıyor. Bilin bakalım nereliler. Evet Erzincan diyenleri duyuyorum doğru tahmin. Erzincan Kemaliye'den İstanbul'a göçen bir aile.. Tahir Sami'nin özelde hayatıyla beraber genelde toplumsal yapı ve insanımızın hayata kitaplara bakışını gösteriyor yazar bize. Tahir Sami tam bir sahafçı, arşivci, kitap sevdalısı. Öyle ki kitaplar için evlenmiyor, kardeşiyle kitaplar yüzünden kavga edip evden ayrılıyor falan. Tahir Sami Bey’in hayat
    yolculuğunda aslında bir dönemin panoraması çizerek o dönemin eleştirisini yapıyor yazar, Sami Bey'in hayatında ve iç dünyasında ortaya çıkan bir huzursuzluk yahut hüzünü anlatarak. Hikayede görülen sade hayat, aslında içinde devam eden bir keder bir hüznü barındırıyor. Dışardan bakınca sıradan tekdüze bir hayat. Ama asıl hikayeler böyle kişilerden çıkıyor ya zaten. Mustafa Kutlu'da Tahir Sami'den muhteşem bir uzun hikaye çıkarmış. Ve hikayenin sonunda kafalarda yine deli sorular. En önemliside hikayelerinde gerçekçi taraf sürekli olan Mustafa Kutlu, Tahir Sami'yi yazarken kimden esinlendi ve onun çalıştığı yer bina neresiydi. Öğrenmesem çatlıcam. Ee İstanbul'da uzun süre yaşamış ve Kutlu'yu da az çok tanıyan biri olarak bir tahminim de yok değil hani.
  • Kitaplar bazen insanlardan daha iyi dost olabiliyor. Ama hangi kitap bir insanın yerini tutabilir.
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 146 - Dergah Yayınları 12. Baskı 2017
  • Hayır, hayır senin aradığın kitaplar değil. Onu nerede bulursan al, eski plaklarda, eski filmlerde ve eski dostlarda; onu doğada ara ve onu kendi içinde ara. Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır. Elbette bunu bilemezsin, elbette bunu söylediğim zaman neyi kastettiğimi hâlâ anlayamazsın. Sezgisel olarak haklısın, önemli olan da bu. Üç şey eksik. “Bir: Bunun gibi kitapların neden çok önemli olduğunu biliyor musun? Çünkü onlar nitelikliler. Peki nitelik sözcüğünün anlamı nedir? Bana göre dokusudur. Bu kitabın gözenekleri var. Özellikleri var. Bu kitap mikroskop altına girebilir. Camın altında sonsuz bir bollukla geçen bir yaşam bulursun. Ne kadar çok gözenek olursa, bir yaprak kâğıt üzerine her santimetrekare için doğrulukla kaydedilmiş yaşama ilişkin daha çok olur ve sen daha çok “yazınsal” olursun. Neyse, bu benim tarifim.... İyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. Ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. Kötü olanlar ona tecavüz edip, leşini sineklere bırakır. “İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar. Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz. Havai fişekler de, bütün şirinliklerine karşın, yeryüzünün kimyasından gelirler. Yine de biz bir şekilde, çevrimi gerçeğe eriştirmeden, çiçekler ve havai fişeklerden gıdalanarak boy atabileceğimizi sanarız. Herkül ve Antaios’un efsanesini bilir misin? Antaios ayakları yere sağlam bastığı zaman gücü inanılmaz olan dev bir güreşçidir. Fakat Herkül tarafından ayağı yerden kesilip havada tutulduğu zaman ölür. Eğer bu efsanede bizim için, bu şehir için, zamanımız için çıkarılacak bir ders yoksa, ben çılgının biriyim. İşte ihtiyacımız olan ilk şey bunlar. Nitelik, bilgi dokusu.” “Ya ikincisi?” “Boş zaman.” “Ama izinli olduğumuz bir sürü saatimiz var.” “İzin, evet, fakat ya düşünmeye zaman? Eğer tehlikeden başka bir şey düşünemeyeceğin bir hızla, saatte yüz mille araba kullanmıyorsanız, o zaman bir oyun oynuyorsunuz ya da dört duvarlı televizörle tartışamadığınız bir odada oturuyorsunuzdur. Neden? Televizör ‘gerçek’tir. Dolayımsız ulaşır ve çok boyutludur. Sana ne düşünmen gerektiğini söyler, bombardıman eder. O haklı olmalı. Çok haklı görünür. Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızla sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.” “Sadece ‘aile’, ‘insan’dır.”...
    “Bunun için Tanrı’ya şükret. Onları, ‘Bir dakika durun,’ diye kapatabilirsin. Onlara Tanrı’yı oynarsın. Fakat TV oturma odasına bir tohum ektikten sonra onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu? Sizi istediği biçimde yetiştirir! Tıpkı bir dünya kadar gerçek bir ortamdır. Gerçek haline gelir, gerçektir de. Kitaplar mantıkla mağlup edilebilir. Fakat bütün bilgim ve şüpheciliğime rağmen, o inanılmaz oturma odasının bir parçası olduğumda, tam renkli ve üç boyutlu yüz kişilik bir senfoni orkestrasıyla tartışma şansım hiç olmadı. Gördüğün gibi, benim oturma odam badanalı dört duvardan oluşuyor...
    “Eğer üçüncü gerekli olan şey bize verilebilirse. Bir, söylediğim gibi bilginin niteliği. İki, onu hazmedebilmek için gerekli zaman ve üç; ilk ikisinin birbirini etkilemesinden öğrendiklerimize dayanan edimlerde bulunabilme hakkı...
  • İyi kitaplar okumak,
    Geçmiş yüzyılların En iyi insanlarıyla
    Sohbet etmek gibidir...
  • 512 syf.
    ·7/10
    Bülbül kadar güzel olmayan, Bronz Atlı’ya benzer detaylarla dolu fakat onun kadar da güzel olmayan bir kitap Kış Bahçesi. Ciddi ciddi Bronz Atlı’ya aşırı benzeyen detaylar var. Tatyana ve Alexander’ın tanışmasına benziyor Vera ve Alexander’ın tanışması. Bir annenin nasıl olup da geçmişinin yasını tutarken bugünündeki çocuklarını yaraladığını anlayamıyorum. Hiç mi iyileşmedin? Kaç yaşına gelmişsin, çocuklarının sana veremediği özgürlüğü hikayeyi anlatmak mı verdi? Bilemedim. Sırf bu inat yüzünden kaybettiği onca şey... O finalde ortaya çıkan gerçek ilk andan itibaren beklediğim bir şeydi. Ben bir okur olarak bu ihtimali görmüşken Anya nasıl sıfır umut, sıfır beklenti ile tüm ihtimalleri silebildi. Bence en acı detay, kadının inadınının umutsuzluğunun sebep olduğu şeylerdi. Bu bende dramatik bir sonuç yaratmadı. Aksine öfkeden deliye çevirdi. En nefret ettiğim şey, ana karakterinin inadı yüzünden körleşmesi. Sevdiğim tek karakter Nina olabilirdi, o da fazla fevriydi. Finali güzeldi. Fakat kitapta beklediğimi bulamadım. Beklediğim kadar dokunmadı kalbime. Bülbül, çok daha iyiydi. Yine de söz konusu Kristin Hannah olunca beklediğimi bulamadığım kitaplar bile iyi demektir bence. :)
  • En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır,diye geçirdi aklından.
  • En iyi kitaplar, insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır...