Gürkan ((şair)), Yaralı'ı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kahraman Tazeoğlu'nun kuşkusuz mükemmel bir duygu anlatımı var. Duygusallığın yoğun olduğu bu kitapta, o duyguyu okuyucuya çok iyi geçiriyor ve bunu hiç sıkmadan yapıyor. Konu açısından çok yaratıcı. Özellikle Kaan ve Lavin'in ölen bir çocukla irtibatı ve aşkının kurucusu olması olağandışı bir olay iken, bunu okuyucuya çok doğal bir şekilde kabul ettiriyor. Eksik bulduğum taraf ise olayların geçiş sırası. Bir olayda başka bir olaya atlıyor ve bu da okuyucu da karmaşıklığa neden oluyor. Ama bütünüyle duygu yoğunluğuyla yoğrulmuş akıcı bir kitap. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde bence yer alıyor. "Bazı yaralar sardıkça kanar. Kiminin çöle döner yüreği, kimi içinde bir yanardağ saklar." Kaan'ın yarası da böyleydi. Hande'nin onu terk etmesinin ardından çöldeki kum fırtınaları onu kasıp kavurmuş hiç doğmayan güneşten yanıp kavrulmuştu. Hande ansızın gidişiyle Kaan'ı ömür boyu taşıyacağı bir yaraya mahkum etmişti. Kaan ve Hande çocukluk arkadaşılise aşkıydılar. Liseyi İzmir'de beraber okuyupaynı üniversiteyi okudular. İstanbul'da aşk dolu yılları geçti. Kaan Hande'nin olmadığı bir ömür düşünemiyordu. Üniversite bittikten sonra Hande hemen işe başlamıştı. Kaan ise henüz bir iş bulamamıştı. Bu durum Kaan'ı derinden üzüyordu çünkü okul bittikten sonra evlenmeyi planlıyorlardı. Kaan birkaç iş başvurusu yaptı bu arada Hande ise iş hayatına bütünüyle alışmıştı. Kaan Hande'nin değiştiğini hissediyordu ama bunun önemli bir durum olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Kaan'ın iş başvurularından biri olumlu sonuçlanmıştı. Kaan pazartesi işe başlayacaktı ve bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Hande'nin onu yapayalnız bırakıp gideceğini bilmeden. Pazar günü buluştular. Kaan Hande'ye bir iş bulduğunu pazartesi işe başlayacağını söyledi. Hande soğuk davranıyordu ve lafı uzatmadan Kaan'a birlikte olamayacaklarını, ayrılmak istediğini söyledi. Kaan adeta bir buz kütlesi kaldı. Hande arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kaan onun gidişini hiç kabullenemedi ama Hande ondan çoktan vazgeçmişti. Kaan Hande olmadan bir hayat süremeyeceğini anladı ve bileğini kesti. Su dolu küvete kanı hafif hafif dağılırken Kaan'da adım adım uzaklaşıyordu hayattan. Ta ki komşusu onu bulup hastaneye yetiştirene kadar. Kaan hayata tekrar dönmüştü ama kanayan bir yarayla. Bileğindeki yara Hande'nin enkazıydı. Kaan hayattan kopmuş, âdeta bir ölüydü. Onu bu zor zamanlarında eski arkadaşı Ayça hiç yalnız bırakmamıştı. Ona kendi çalıştığı yerde bir iş buldu ve onu sosyal hayatına tekrar döndürdü. Kaan'ı hayata döndürmek için elinden geleni yaptı. Kaan artık daha hissediyordu kendini şüphesiz bu Ayça'nın sayesindeydi.

Kitap okudum ama gelisemedim
Kitap okuyorum ama karakterleri ve içeriği sürekli unutuyorum diyen kişiler için bir paylaşımdır..."

Bir defasında hocama dedim ki: "Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı."
Bana bir hurma uzattı ve dedi ki: "Bunu ağzında çiğneyip ye."

Yedikten sonra sordu:

" Şimdi sen büyüdün mü ? :

" Hayır, " dedim.

Dedi ki : "Büyümedin ama o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu, hücre oldu..."

Anladım ki, okuduğum kitap da öyle dağılıyor ;

Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor. Bir kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmada üslubuna incelik katıyor, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor, bir kısmı içindeki sevgi merhameti artırıyor, bir kısmı özgüvenini artırıyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor... her ne kadar sen bunların farkında olmasan da.

Kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar ! O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkansızdır.

İyi dostlar, iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan: İşte ideal hayat.”

M. Twain

Size bir solukta okuyacağınız, düşüneceğiniz, gördüğünüz fakât dile getirmekte zorlandığınız pekçok şeyi, belleğinizin güneş gören odalarında ağırlayacağınız bir eserden söz edeceğim.

Türk şiirinin yeni ustaları, dergilerin mutfağında yepyeni bir akımın öncüleri olarak edebiyatın seyrine ışık tutuyor. Çalışkan, bulunduğu yerin zeminini ve ruhunu sahiplenen, kendi çizgisini şiire duyduğu saygıyla kuvvetlendiren yürekli insanlar yetişiyor.
Gökhan Ergür, İtibar Dergisi'nin, yakından takip ettiğim şairleri arasında... Said Yavuz, Furkan Çalışkan, Mehmet Şamil... Belki de şiirimizin seneler sonra en önemli isimleri olacaklar...Mevsimleri vefa, minvalleri aşk olsun...

Gökhan Ergür'ün Üzüntü adlı eseri bir ilk kitap olmasına rağmen, oldukça başarılı ve dolu.

Her dizede etrafını dikkatle seyreden ve bunu en keskin ve kestirme cümle ile yüreklere indiren bir nazarla gözgöze geliyorsunuz. İnsanın doğasına, bir psikolog olma ayrıcalığını da kullanarak, zerafetle eğilen, eşyadan kopmadan, günü ve zamanı dar kalıpların insafına bırakmadan kucaklayan 22 neşide...

İmgelerin duyguyu ezgin bir yarışta, başıboş ve kimliksiz bıraktığı şiirimsilerden ayrılan sizi yormayacak nefis dizeler.

Benim gibi seri kitaplar okurken bir parça soluklanmak isterseniz, ruhunuza iyi gelecektir...

Şiir okumalar...

M. Emin Çevik, Şizofren'i inceledi.
22 May 20:07 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bazen hiç tanımadığımız yazarların kitaplarına haklı olarak önyargıyla yaklaşırız. O kadar çok okunan, övülen yazar varken neden bir risk alayım da paramı bilmediğim bir yazara yatırayım diye düşünürüz. Ben bunu yaparım bazen, risk alırım, çünkü kimsenin keşfetmediği yerlerde gezinmek hoşuma gider, zevk alırım. Bu kitabı da "şizofreni hastalığı"na olan merakımla birlikte ve aklımdaki bu düşüncelerle sipariş verdim. Kitap 248 sayfaydı fakat benim elimde yaklaşık 6 gün süründü. Bu kalınlıktaki bir kitap 2 günde rahatlıkla okunabilir fakat içerisinde bulunan kelime oyunları, konu çokluğu, duygu geçişleri, anlatım yoğunluğu beni düşünmeye sevk etti. Bu kitap iyi anlamda yordu beni. Yani bahsettiğim sürünme kötü anlamda değil, bence bu tür kitaplar aslında daha çok okunmalı. Kitapta şizofreni hastalığından, tımarhanedeki ayrıntılara, 1980 darbesinden, sağcı-solcu meselelerine, aşktan ihanete, varoluşçuluktan felsefeye, kapitalizmden sistem eleştirine (daha çok akıl hastalıkları üzerinden) her şey o kadar birbirleriyle ilintili, o kadar kol kola anlatılmış, o kadar yoğun anlatılmış ki "ben daha önce hiç böyle düşünmemiştim" dedirtiyor. Yazarın anlatımı Türkçenin zenginliğini, farklı cümle kalıplarını da gösteriyor bize ve "o kadar boş kitap ve yazar varken bu yazar neden tanınmamış ki" düşüncesini malesef oluşturuyor. Tabi şunları da objektiflik adına söylemeden geçemeceğim ki kitapta, yazarın yeni olmasından kaynaklandığını düşündüğüm çelişkiler de yok değildi. Kitabı bitirdikten sonra farkedilecek kadar -en azından bende öyle oldu- küçük çelişkiler... Ve kitaptaki uzun şiir ayrıntıları da hikayeden koparıyor insanı, bu da eksi bir yanı bana sorarsanız. Diğer bir yandan kitabın baskısı kaliteliydi ve ben ki yazım hatalarına çok dikkat eden birisi olarak hiç yazım ve baskı hatasıyla karşılaşmadım, fiyatı da bu kadar sayfalık bir kitap için gayet makul. Bu kitabı bitirdim ve yazarın diğer kitabı olan "Palyaçonun Listesi"ni kitap listeme ekledim, en yakın zamanda alıp okumayı düşünüyorum. Sonuç olarak "Şizofren" kitabından gayet memnun kaldım. Hatta "çok satanlar" listesine giren bazı kitaplardan bile çok sevdim (en çok çizdiğim kitap olabilir). Alıp okumanızı öneriyorum. Son olarak iş işten geçmiş fakat bu kitabın isminin "Şizofren" değil de "Deli" olmasını daha çok isterdim. Çünkü kitapta doğu ve batı kültürüne göre deliliğin anlaşılmasına değinilmiş ve doğu kültürü övülmüş. "Şizofren" akılda batıyı daha çok anımsattığı için "Deli" ismi bu kitaba daha uygun olabilirdi. Umarım alıp okursunuz kitabı, şimdiden beyin fırtınalı iyi okumalar.. :)

O Temiz Aşklar ve Temiz İnsanlar Nerede
Karşı pencerede, her karşılaşmamızda bana tatlı tatlı gülümseyerek nasılsın fıstık diyen bir adam vardı. Ona aşık olmuştum. Sanırım o da bana aşıktı. Yoksa neden bana her gün gülümsesin ki. Tek sorunumuz onun 35, benimse 5 yaşında olmamdı. Ama aşkın yaşı yoktu. O yaşta kara sevdanın pençesine düşmüştüm. Hep onun yanına gitmek için ağlar ve saatlerce susmazdım. Gece gün pencerede onu bekler, onu görmediğim günler ve ışığının yanmadığı gecelerde deli olurdum. Varlığı perdeler arkasından gözüken bir ışık olsa bile o ışık hep yansın isterdim. Bilirdim oradaydı ve bana çok yakındı. Onun ışığı yanıyorsa ben rahatça uykuya dalar yok eğer yanmıyorsa ikidebir kalkıp ışığı kontrol eder uyuyamazdım. Neredeydi neden yoktu ki

Uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey yine o olurdu. Gelip bizim evde yaşasa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Hiç kimseye dokundurtmak istemediğim pilli konuşan bebeğimle sadece o isterse oynayabilirdi. Tüm oyuncaklarımı her şeyimi verebilirdim ona. Pencereden uzaktan uzağa seyretmektense yanımda olur bana hep gülümser tatlı tatlı konuşur diye düşünürdüm.

Nasıl bir aşk acısı çektim ve bunu nasıl yansıttım bilmiyorum ama ailemin ricasıyla haftanın belli saatlerinde bana seslenip evine davet etmeye başladı ve ben merdivenleri uçarak inip onun yanına gitmeye başladım.

İsmi Utku idi ve doktordu. Ben her gün ona resimler çizerdim. Büyük bir hediye gibi ona götürürdüm ve o çok beğendiğini söyleyip duvarına yapıştırırdı. Zaman geçtikçe resimler çoğalmıştı. Duvarın rengi bile gözükmüyordu benim çizdiğim resimlerden. Abidik gubidik şeyler çizmiş olsam da Utku herbirini bir sanat eseri gibi görüyor çok beğendiğini söylüyordu. Çünkü bana aşıktı 😜

Benimle oyunlar oynar, bana gitar çalar, şarkı söylerdi. Bir rica sonucu küçük bir çocuğu oyalardı işte bense bunu büyük aşk sanırdım. Onun yanında zaman hiç geçmesin isterdim. Beraber bulaşıkları yıkar, tost yapar yerdik. Bana minik bir davul almıştı. Artık gitar çalarken ona eşlik edebiliyordum. Onunla, beş sene önce başlayan hayatımın en eğlenceli saatlerini geçiriyordum. Sonrasında ise "Şimdi sen evine git ben seni yine çağırırım" diyerek beni kibarca kovardı ve tekrar çağırışına kadar onun özlemiyle yanıp tutuşurdum.

Ve çok kalın kitapları vardı. Hayran hayran seyrederdim kitaplarını. İnsan birine aşık oluyorsa ona ait her şeye aşık oluyormuş bunu anlamıştım. Kitaplara olan aşkım, Utku ile başlamıştı. Kitaplar sanırım tıp kitaplarıydı. Okuma yazma bilmediğimden ara sıra kitapların resimlerine bakardık. Resimlerden ve anlattıklarından hiçbir şey anlamasam da onun anlatması hoşuma giderdi. Şimdi nerede çok kalın bir kitap görsem aklıma ilk düşen Utku olur ve gülümserim.

Miden ağrırsa hastaneye gel ben seni muayene ederim demisti bir keresinde. Ve o günden sonra ben, onun çağırmadığı günlerde vücudumda nerede olduğu ve ne işe yaradığını bilmediğim midenin çok ağrıdığını bahane edip hastaneye gitmek isterdim.

Ve birgün yine pencereden bakarken gördüğüm manzarayla yıkıldım. Utku'nun büyük ayaklı lambası, karton maket arabası sokaktaydı. Evet taşınıyordu. Sanırım tayini falan çıkmıştı. Hemen koştum ve "Seninle geleceğim." dedim. "Tatlım şimdi ben gideyim eşyaları yerleştireyim sonra gelip seni alacağım." demişti veda ederken.

İçim paramparça olmuştu çünkü o gidiyordu. Sarıldım ağladım bırakmak istemiyordum. O gün giydiği mor gömleğin (veya tişört) omuz kısmını gözyaşlarımla ıslatmıştım. (Sadece gözyaşı değildi ama salya sümük diyerek romantikliği bozmak istemem 😅 )

Zorla çekip aldılar beni aşkımın kollarından. Umutla ve hüzünle arkasından bakakaldım bir süre. Eşyalarını doldurduğu küçük kamyona son kez bana el sallayıp binip gitmişti. Öyle sıkı sarılmışım ki beni çekip alırlarken sert davranmışlardı ve kollarım birkaç gün sızlamıştı.

İlerleyen saatlerde Utku belki vazgeçip geri gelmiştir diyerek evine gittim kapının kolunu indirdim. Her zamanki gibi açıktı. Utku ben geleceğim diye kapıyı yine kilitlememiş diye düşündüm. Ama ev bomboştu. Bütün eşyalar gitmişti. Devamlı üzerinde oturarak dönüp durduğum döner sandalye bile yoktu ortada. Sadece duvarda onun için çizdiğim resimleri bırakmıştı. İkinci bir yıkımdı bu. Ben çok beğeniyor değer veriyor zannediyordum ama o giderken koca evde sadece onları bırakmıştı ve de bir iki poster. Birazcık küsmüş olsam bile senelerce umudumu yitirmedim. Bir gün gelip beni alacaktı.

Ve o gün hiç gelmedi. Ara sıra yine aklıma gelir çocukluk aşkım, umudum ve ilk hayal kırıklığım. Şimdi Utku nerelerde neler yapıyor hiç bilmiyorum. Zaten şu an 60 65 yaşlarında falan olmalı. Facebook üzerinden çok aradım ulaşamadım soy ismini bilmediğimden. Yüzü aklımda yok. Görsem tanımam. Bulsam bile o küçük kız bendim diyemem utanırım çok saçmalıklar yapmıştım o zamanlar. Elbette onunla tanışmak isterim ama bu olayı yazmamın nedeni Utku'yu bulmak değil.

Bugün market çıkışı gördüğüm tatlı bir kız çocuğuna çikolata vermek istedim. Kız neye uğradığını şaşırdı istemem istemem diyerek korkup kaçtı. Yine Utku geldi aklıma. Utku ne kadar iyi birisiydi. Sadece Utku değil tüm büyükler çok iyiydi. Sokakta kim şeker, çikolata verse hiç yok demezdik. Çünkü o zamanlar büyüklerin amacı sadece çocukları sevindirmekti. Şimdilerde kimse, benim ailem gibi çocuğunu fazla tanımadığı, yalnız yaşayan bir adamın evine göndermesi bir yana çocuklara yabancılardan çikolata almayı bile yasak etmişler. Ben küçükken insanlar çok iyiydi bunu anladım.

Yine dayanamadım. Utku isminde 60 yaş üstü doktor bir tanıdığı olan var mı 😄😆

İbrahim Saruhan, bir alıntı ekledi.
22 May 18:52 · Kitabı okuyor

Ahlaklı ya da ahlaka aykırı kitap diye bir şey yoktur. Kitaplar ya iyi yazılmıştır ya da kötü. O kadar.

Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde (Sayfa 7 - İndigo kitap)Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde (Sayfa 7 - İndigo kitap)
Ayşe Y., Huzur'u inceledi.
 22 May 17:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

“BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
“Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/

Başak, bir alıntı ekledi.
22 May 12:40 · Kitabı okudu · Beğendi

- "Hüzünlü bir öykü."
- "Hüzünlü öykülerden iyi kitaplar çıkıyor."

Uçurtma Avcısı, Khaled Hosseini (Sayfa 176 - Everest Yayınları)Uçurtma Avcısı, Khaled Hosseini (Sayfa 176 - Everest Yayınları)
Savaş KURT, bir alıntı ekledi.
22 May 09:53

En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır

1984, George Orwell (Sayfa 217)1984, George Orwell (Sayfa 217)
Habibe, Beyaz Diş'i inceledi.
22 May 09:33 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bazı kitaplar insanın yari bazıları evladı bazıları da annesidir. Bu kitap benim evladım gibi oldu desem mübalağa etmiş olmam. O kadar sıcak, o kadar benden, o kadar anlamlı.

Jack London bir kurdun gözünden onun yaşamını aktarıyor gibi gözüksede insanoğluyla ilgili inanılmaz çarpıcı gerçekleri su yüzüne çıkarıyor. Biraz hırpalıyor bizi bunu yaparken, bazı yerlerde gülümsetse de. Gözleriniz doluyor dünyanın, hayvanların en çok da insanların kötülüğünün karşısında. Kitap bittiğinde şu cümle çarpıyor kalbinize “Dünyayı sevgi kurtaracak, bir insanı (canlıyı) sevmekle başlayacak her şey.” Bir ruhu sevdiğinizde derman oluyorsunuz tüm yaralarına. En kötü şekilde dövülen bir kurdu dahi kurtarabilen sevgi başka neleri kurtarmazdı ki diyorsunuz. Siz aynı kişi olamıyor, kalamıyorsunuz kitap bittiğinde.

Akıcı ve sade anlatımıyla gönlünüze taht kuran bu kitap 1 günde okunabilecek değer ve güzellikte. Elinizden bırakmanız mümkün olmuyor. Jack beye hayran oluyorsunuz her satırda. İyi ki diyorsunuz iyi ki edebiyat var. Ruhumuzun söküklerini kim dikerdi başka ?

Çocuğunuza, kardeşinize, babanıza gönül ferahlığıyla okutabileceğiniz bu kitabı başucunuzda saklamanız dileğiyle.