• En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.
  • Bitişleri düşünmekten başlatabildik mi
    İlk bölümü hemen ölüm kitaplar getirdim
    Düşer sular bir yardan--bir gün de bu yaralar
    İyi ki yoksunuz, şimdi çok çirkinim.
  • Vee... Uzun süren bir maceramın sonu... Bittiği için üzüldüğüm, bir bu kadar daha olsa istekle okuyabileceğim kitap...
    .
    Kitaplar yaşadığımız ama anlatamadığımız duyguları isimleştirip tanımamızı sağlar. İşte Oblomov size bunu fazlasıyla sağlayacaktır. Duyguların derin tasvirleri ile bir yandan bu sağlanırken düşündürmesi ve çeşitli karsılaştırmalara yol açması dünyadan sizi koparmadan kendi dünyasına çekiyordu.
    .
    Kitapları daha çok sevme nedenim duyguları yaşamaya izin verilebilen durumların olabileceğini bana göstermesi. Gerçekteki katı kuralcılığın yanında hislere önem verip çözümleyen insanların varlığı yalnızlığımı ortadan kaldırır. Kahramanların duyguları, bunları çözümlemeleri ve olgunlaşmalarına şahit olmak gerçek hayattan daha çok seveceğim bir dünya oluşturdu.
    .
    1849'da "Oblomov'un Rüyası" adıyla bir dergide öykü olarak yayımlanır. 1857'de bir ay içerisinde roman haline gelir. Yazar aslında on yıllık birikimin ürünü olduğunu söylemiştir.
    .
    Oblomov tembel gözükse de "tembelliği sevmeyen bir tembeldir". Sürekli düşünür, planlar yapar ne var ki yaptığı yatakta diğer tarafa dönmektir sadece.
    .
    Burada Doğu-Batı karşılaştırması çıkar karşımıza. Arkadaşı Ştolz yenilikleri getiren, çalışkan ancak soğuk Batı insanını tasvir eder. Oysaki Oblomov yeniliklere uyamayan, isteyen ama yapamayan buna karşılık son derece dürüst ve iyi niyetli oluşuyla Doğu toplumunu temsil eder.
    .
    Brujuvazi eleştirisi vardır dense de; hemen her kesimde görülebilecek bir insan tipidir Oblomov. Zira Oblomov yoktur, Oblomovluk vardır.
    .
    Bu uyuşukluk kitaba da yansımıştır diye düşünürken son derece hareketli, akıp giden bir kitap vardı.
    .
    1980'de Rusya'da sinemaya uyarlanmıştır ve ABD'de iki kez ödül kazanmıştır.
    .
    Uyuşmadan okumanızı dilerim :)
  • Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    Norveç asıllı bir Amerikalı olan Thorstein Bunde Veblen, liberal iktisat çevrelerinin görmezden geldiği radikal iktisatçılardan biridir. Kurumsal iktisat ekolünün de öncülerinden sayılan Thor’un oğlu Veblen’in sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkı gösteriş amaçlı tüketim çözümlemesidir.

    Liberal (neoklasik) iktisat paradigmasının fayda-değer teorisine göre, piyasadaki bir malın değerini tüketiciye sağladığı marjinal fayda belirler. Marjinal faydası yüksek olan malların piyasa fiyatı yüksek, düşük olanların fiyatı düşük olacaktır. Ayrıca talep yasasına göre bir malın fiyatı artarsa, artan fiyatla birlikte marjinal faydanın da artması gerektiğinden, tüketim miktarı da azalmak durumundadır. Bireyler “zaten” rasyoneldir; dolayısıyla kendilerine fayda sağlamayan mallara boşu boşuna fazla para vermezler. Falan fistan…

    Veblen’in ekonomi politiği
    Veblen, neoklasik iktisadın temelleri sarsan bir çözümleme yapar. Kapitalizmin erken dönemlerinde bireysel sermaye birikimleri henüz çok büyük seviyelere ulaşmamıştır. Kapitalistler hem sermayenin sahibidirler hem de işletmelerinin başında durarak yöneticilik yaparlar. Bakkalının başında duran küçük burjuva buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat sermaye biriktikçe ve iş büyüdükçe şirketi yönetmek hem zorlaşır hem de gereksizleşir. Bu noktada kapitalist, şirketin başına yüksek ücret ve küçük bir hisse verdiği bir yönetici koyar. Bütün üretim işini asgari ücretli işçiler yaparken (çünkü daha iyi bir seçenekleri yoktur), “organizasyonel” işleri de parazit yönetici grubu yapar. Sermayenin sahibi olan kapitalistin artık hiçbir iş yapmasına gerek yoktur. Böylece ortaya Veblen’in “aylak sınıf” dediği yeni bir toplumsal katman çıkar.

    Veblen’e göre kapitalizmde çalışmak, üretim yapmak, topluma faydalı olmak statü göstergesi değildir. Aksine, esas statü hiç çalışmadan şatafatlı bir hayat sürmekten gelir. Bugün 7-haneli bir CEO bile, çok zengindir ama, lüks hayatını sürdürmek için çalışmak zorundadır. Varlık balonları patlayıp işsiz kaldığında, hazıra dağlar dayanmaz, bireysel birikimiyle aynı şaşaayı en fazla birkaç sene sürdürebilir. Sonrasında standartlarını düşürerek üst-orta sınıf seviyesine düşer ki bu çoğumuz için erişilmez bir nokta olsa bile bir CEO için müthiş bir dramdır.

    Yani modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    1910’lu yılların İngiltere’sinde geçen Downton Abbey dizisi bu meseleyi gayet iyi anlatır. Dizinin esas ailesi olan Crawley’ler İngiltere’nin aristokrat ailelerinden biridir. Dükler, düşesler, kontlar, kontesler, hizmetçiler, valeler, müthiş bir zenginlik ve şaşaa… Bir akşam yemeği sırasında, malikanenin müstakbel varisi, kuzen Matthew Crawley zorlu şehir hayatını öğrenmek için bir muhasebecinin yanında çalışacağından bahseder:

    Matthew: Ripon’da bir iş buldum. Yarın başlayacağımı söyledim.

    Lord Grantham: Bir “iş” mi? Seni malikanenin işleriyle ilgilenmen için düşündüğümü biliyorsun değil mi?

    Matthew: Merak etmeyin, gün boyu malikaneyle ilgilenecek çok vaktim olacak. Ve tabii hafta sonu bana kalacak.

    Kontes Violet Crawley: (şaşırmış bir şekilde) Hafta sonu da ne?

    Muazzam değil mi? Gerçekten de zengin aylaklar için salı ile cumartesinin bir farkı yoktur.

    “Hafta sonu” sadece çalışan insanlar için anlamı olan bir kavramdır.

    Benzer bir aylak sınıf gösterişini Paris Hilton bir ütü masası gördüğünde “bu ne böyle?” diye sorarak yapmıştı. Hafta sonu ve ütü masası orta-alt sınıfları bağlar. Bu bakıma Maggie Smith’in yıldızlaşarak oynadığı kontesin sorusu çok gerçektir. Kontesinki kadar Lord Grantham’ın “bir iş mi?” sorusuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar için kutsal bir içgüdü olan “çalışmak” kapitalizmde aşağı ve hor görülen bir şey haline gelmiştir. İdeolojik aparatlar burjuvazinin kontrolünde olduğundan modern kapitalizmde üretenler değil girişimci parazitler, yöneticiler ve ünlüler yüceltilir. Ağır ve elzem işler yapan çöpçülerin, inşaat işçilerinin ya da madencilerin topluma katkıları çok yüksek olsa da tek vasfı babadan zengin olmak olan Paris Hilton kadar saygınlıkları yoktur.

    Aylak sınıf ve gösterişçi tüketim
    Ayranı iki liralık cam bir bardaktan da içebilirsiniz, 1500 liralık altın varaklı bir bardaktan da… 70 liralık kol saati de aynı zamanı gösterir, 700 bin dolarlık saat de… Düz akıllı telefona da aynı uygulamaları indirirsiniz, pırlanta taşlı telefona da… Her iki durumda da elde edilen fayda aynı. Mantıklı olan aynı faydayı düşük bir bedelle elde etmek iken neden bardak gibi basit bir şeye 1500 lira verilir? Neoklasik iktisadın çok matematiksel saçmalıkları bunu izah edemiyor. Veblen bunu gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) kavramıyla açıklıyor. Kapitalizmde aylak sınıf statüsünü göstermek için tüketim yapıyor.

    Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkânsız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir (bkz. Anna Karenina). Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır.

    Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir. Fakat gösteriş sadece mallar üzerinden değil boş zaman ve deneyimler üzerinden de yapılır. Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde makarasını yaptığı “business class” uçuşlar da buna bir örnektir. Basitçe farklılaştırılmış bir deneyim 3000 dolar etmez, o bilet fiyatı gösterişin bedelini yansıtır. Nisan ayının ortasında bronz tenle okula gelmek büyük oranda gösteriştir; ya solaryuma gitmişsinizdir ya da Yunan adalarında bir hafta sonu “kaçamağı” yapmışsınızdır. Şubat ayında kampüste siyah bacak ateli ve koltuk değnekleriyle gezmek Kartalkaya’da kayak yaptığınızın gösterişidir. Gün boyu golf oynamak aylak sınıfın boş zaman gösterişidir.

    Para konuşur, servet fısıldar…
    Tabii bu gösteriş konusunda eski ve yeni zenginlerin davranışlarını ayırmak gerekir. Cem Uzan’dan bayrağı başarıyla devralan Ali Ağaoğlu, Yeni Türkiye’nin gösterişçi tüketim distribütörü olarak düşünülebilir. Kaç tane arabası olduğunu hatırlamaz, on binlerce dolarlık saatler takar, kendinden 30 yaş küçük üç-beş tane sevgilisi vardır, sürekli gözler önündedir, fakirler karanfil bırakırken o gül bırakır, canlı yayında cebindeki paraları saydırır… Oysa Rahmi Koç tüketim alışkanlıklarıyla hava atmaz ya da Bülent Eczacıbaşı’nın hiçbir zaman genç sevgilileri olmamıştır. Fark, Ali Ağaoğlu’nun yeni zengin (new money / nouveau riche) olmasıdır. Vaktiyle yaptığı “sonradan görme değilim” açıklaması da aslında yeni zengin olduğunu doğrular. Demek öyle bir gündem var ki bu savunmayı yapma ihtiyacı duydu.


    Yeni zenginler, henüz yeni zengin olduklarından, zenginliklerini her fırsatta gösterme ihtiyacı hissederler. Böylece cemiyete dahil olabileceklerini düşünürler. Mesela cemiyet hayatının olmazsa olmazlarından biri sergi açılışlarıdır. Yeni zenginler açılışa tam zamanında gelip kokteylin sonuna kadar dururlar. Herkesle konuşurlar; paparazzilere poz verirler; bütün içkilerden içerler; her gelen aperatifi yerler; “25 adımda sanat” gibi kitaplar okuyup kestirmeden edindikleri entelektüel birikimle ahkâm keserler. Eski zenginler (old money / vieux riche) ise galeriye açılıştan yarım saat sonra gelirler; aldıkları bir kadeh içkiyle bir kenarda sessizce takılırlar; kalabalığa pek karışmazlar; şampanyalarını yarım bırakıp erkenden çıkıp giderler. Çünkü bu etkinlik yeni zenginler için kendilerini gösterebilecekleri havalı bir olayken eski zenginler için nezaketen katıldıkları sıradan ve sıkıcı bir şeydir.

    Mesela platin saçlı kokoşların konken partilerinde yeni zenginler kazanmaya çalışırken eski zenginler kaybederler. Bunu da dert etmezler, çünkü kumarda esas gösteriş kazanmak değil kaybetmektir. Hatta bazen kazanacakları eli kasten kaybettikleri bile olur. Poker masalarında kaybetmeyi hazmedemeyip hırs yapanlar genelde yeni zenginlerdir. Eski zengin bir milyon dolar kaybedip hiçbir şey olmamış gibi odasına gider.

    Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanında, eski zenginlerden Tom Buchanan görkemli bir hayat yaşayan Jay Gatsby gibilerinden “istedikleri kadar zengin olsunlar, hiçbir zaman bizim gibi olamayacaklar” minvalinde bahseder. Gerçekten de bugün Bill Gates, Jeff Bezos ve Donald Trump gibi dünyanın en zengin insanları istedikleri kadar zengin olsunlar hiçbir zaman Astor, Vanderbilt, Rockerfeller ya da Du Pont gibi ailelerle yan yana konmazlar. Hatırlarsanız, görgüsüzlüğüyle bilinen, Mark Zuckerberg birkaç sene evvel 30 milyon dolar verip kendi evinin etrafındaki dört evi satın alarak yaşadığı muhiti kapatmıştı.

    Aynı şekilde Ali Ağaoğlu da 3 milyon dolar verip gürültü yapan komşusunun evini almıştı. Dünyanın en zengin insanı da olsan fark etmez, yeni zenginlerde gösteriş ve görgüsüzlük hep yan yana gider. Bu neredeyse bir kuraldır. Çünkü yeni zenginler bu şekilde zenginliklerini hisseder ve hissettirirler.

    Zenginlere özenen yoksullar
    Uzaktan bakıldığında Marx’inkine benzeyen bir kapitalizm eleştirisi yapan Veblen sonuç noktasında Marksist çizgiden tamamen kopar. Marx kapitalizmin iç çelişkileri ve istikrarsızlığı üzerinden ilerlerken Veblen kapitalizmin, ekonomik parametreler açısından değilse de sosyolojik olarak, kendi içinde bir denge yarattığını öne sürer.

    Veblen’e göre, kapitalizmde, yoksul işçiler zenginlere karşı ayaklanıp devrim yapmak değil, özünde onlar gibi yaşamak isterler. Zenginler gibi yaşayamıyorlarsa da onları taklit ederler. Bu öykünme özellikle tüketim alışkanlıklarında kendini belli eder. Bir markanın orijinalini alamıyorsa bile gider çakmasını alır. Son model akıllı telefonu almak için böbreğini satar (Çin’de bunun bir örneği yaşanmıştı). Kapitalist sistem, hem teoride hem pratikte, sanki ezeli ve ebedi bir veriymiş gibi alındığından, bireyler sistemi değiştirmek yerine onun içinde sonu olmayan bir çözüm arayışına girerler.

    Amerikalıların, aslında farkında olmadan liberalizm eleştirisi yapan, “Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye bir deyişi vardır. Zengin olmak elbette zordur ama sistem, ‘yeni zengin’ olma hevesindeki insanlara kişisel gelişim palavralarıyla “yardım” eder. Bu tezgâha düşen fırsatçıların çoğu hayatını zengin olmak uğrunda harcarlar. Batarlar, çıkarlar, iflas ederler, tekrar girişirler, tam zengin olacakken yine batarlar… Kapitalist sistemin eşitsizlik ve adaletsizliklerini kesinlikle ciddi manada sorgulamazlar, sistemi değiştirmeyi zaten akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Hayattaki en büyük amaçları 7 adımda zengin olmaktır. Tüketim kültürünü pekiştiren reklam ve pazarlama sektörü de bu tezgâha çanak tutar. Bu yanlış bilincin kapitalizmin ömrünü uzattığı konusunda Veblen’in haklılık payı olsa da sistemin daha derinlerindeki temel çelişkileri ortadan kaldıramadığını da görmeliyiz.

    Anıl Aba - Gösterişçi tüketim ve yeni zenginler
  • İnsanlar bir yığın acayip şey söylüyorlar. Bazen, koyunlarla birlikte yaşamak daha iyi, konuşmaz koyunlar, yiyecek ve su aramaktan başka bir şey yapmazlar. Ya da kitaplar, dinlemek isterseniz size ilginç öyküler anlatır kitaplar. Ama insanlarla konuşurken durum başka, öylesine tuhaf şeyler söylerler ki, konuşmayı nasıl sürdüreceğinizi bilemezsiniz.
  • Lady Chatterley'in Sevgilisi kitabını Can Yayinlarindan Akşit Göktürk çevirisiyle E-pub formatında okudum. Yeni baski ve cevirisinde Lady Chatterley'in Aşığı adının kullanılması daha uygun görülmüş sanırım. "Sevgili" ibaresi "Aşığı" ibaresinden daha masum kalıyor muhakkak... Ama kitap okadar da masum gelmedi yazıldığı döneme...
    Kitap 1928'den 1960'a kadar İngiltere vd Amerikada yasaklanmış. Victoria dönemi etksinin sürdüğü ahlâk anlayışına, sınıfsal farklılıkların sebep olduğu zorluklara, eziyetlere bir baş kaldırı var kitapta.
    Kadını evde oturan kocasına hizmet eden, çocuk doğurmaktan ibaret sayan cinsel açıdan hiçbir tutkuyu yaşamasına izin vermeyen bir anlayışı delip geçen bir kadın profili sergileniyor kitapta...
    Bunda ne var diyebilirsiniz tabii ki...
    "Yasak Aşk"
    Yasak mı tam olarak bilemedim aslında... , Karisinin sirf cocuk sahibi olmasi icin baskalariyla birlikte olmasina izin veren belden asagisi sakat bir koca ve kizinin aldatmasina izin veren bir baba var... Kadın dayanismasi mi desem ne desem bilemedigim bir kiz kardes ve hasta bakici bir kadinin durumu olağan karşilamasi var bir de... Tek sorun, her seyi kaosa ceviren sadece Lady Chatterleyin aşığının bir koru bekcisi olması.... Cunku alkıs almasi icin kendi siniflarindan biri olmaliydi... Lord olmaliydi Sör olmaliydi vs... Victoria dönemine inat düşüncelerde bir soysuzlaşma mevcut. Kimsenin kabul edemeyeceği düşünceler...

    Anneligi tatmak isterken kendini ask dolu tutku dolu bir heyecanda bulan Connie (Lady Chatterleyn) ile "yaşamın özünü bir kadınla gerçek bir ilişki" olarak gören Oliver Mellors 'un gayri ahlaki iliskisini okuyoruz kitapta.
    Öyle satırlar var ki, birçok kadının düşünmekten bile korktuğu... Ve öyle satırlar var ki bir erkegin bilmek istemeyeceginiz düşünce ve tutkulari...
    Yazarın, özellikle bir kadin gözünden dunyaya bakisini ve kadina dair ruh cözümlemerini cok basirili buldum.
    Cinselligi hayatin merkezine alan ve yücelten ifadeler cok sık yer aliyor kitapta...Kitabin ortalarindan sonra bu mevzunun detaylı olarak anlatilmasi ve karakterlerin düsünce tarzlari sıktı biraz...
    .... ....
    " İnsanlar da doğal çevre gibi bitkin, biçimsiz, bıkkın, arkadaşlıktan uzaktı."
    ....
    "Hayır evreni zehirleyen insandır."

    Cinsellik dısında kitaba hakim olan diger bir konu da Sanayi Devrimi idi...
    D.H. Lawrence okudugum hemen her kitabinda sanayilesmeye değinir. Ama bu kitapta daha yogun islenmis... Ingiltere icin sanayilesme zor bir surec olmus. Bacalardan cikan gri dumanlar, tarihi mekanlarin yikikip yerine tuglali binalarin yapimina kadar cevresel ve ekonomiksel degisim zamanin Ingilteresini oldukca etkilemis. Sinifsal farkliliklarin ortadan kalkmasini isteyen isciler, dunyaya sesini duyuran sosyalizm ve bolsevikligin ruzgarina kapilan genclik... ama yine de akli havada, devamli para harcayip eglenceden geri kalmayan genclik...

    Okuyanlar bilir Lawrence kendini mutlaka bir karakterde gizler...
    Sanayi devrimine, tarimda makinelesmeye gecise olan tepkisi , doganin tahrip edilmesine yönelik hassasiyeti , zatürre gibi bir hastaliga yakalanmasi, kâtiplik yapmasi gibi özelliklerle koru bekcisi Oliver Mellors karakterinde vücut buluyor Lawrence...

    Ve son olarak ...
    Lawrence yine kendine has bir sonla bitiriyor kitabi... Anında perdeyi kapatıyor.. Devami biz okurlarin hayal gucune birakiyor herhalde... Üslup olarak akici bir dili var kitaplarının... Kolay okunuyor ve mutlaka toplumsal sorunlara cesurca deginiyor. Kitabi, yazarı ve yasadıgı donemi ogrendikten sonra okumanizi tavsiye ederim. Yoksa bir önyargı oluşabilir yazar hakkında...
    Bu kitap kendi ulkesinde dışlansa da ilk olarak Floransa'da basılmıs olduğunu da belirtmeden gecmeyeyim. Ve Ingilterede yasak kalktiginda iki yüz bin kopya satmış...
    Velhasıl...
    Yazarin okudugum diger kitaplarina gore daha alt seviyede buldugum icin 7 puan verdim kitaba.. Bence yine de iyi bir puan..:)

    Bazı kitaplar, yıllar gecse de toplumda değisen bir şey olmadığını bagirir ya yuzumuze... Sanirim bu da onlardan biriydi...
    Iyi okumalar...